Yazı Kategorileri > Akademik Yazılar
25-12-2012
YENİ EKONOMİ VE ULUS-DEVLET

Cihan Dura

25.12.2012


Bu çalışmanın konusu yeni ekonomi karşısında ulus-devletin konumudur. Amacımız yeni ekonomi ve ulus-devlet ilişkisinin Türkiye’de genellikle ihmal edilen bir cephesini, bu ilişkinin Batı’nın çıkarları açısından görünümünü ortaya koymaktır. Bu sebepledir ki araştırmamız, Türkiye’de çok yaygın ve etkili olan ortodoks görüşten farklıdır. Aynı nedenle de G. Kazgan (1995, 2002), E. Manisalı (2002), M. Koray (2000), E. Yeldan (2000) gibi bilim insanlarımızın bu alandaki çok değerli katkılarına rağmen, ortodoks görüş karşısında hâlâ cılız görünen “heterodoks” literatüre bir katkı sayılabilir.

Gözlemler günümüz dünya ekonomisinin büyük bir yapısal değişime sahne olduğunu gösteriyor. Bu değişim, iki güç tarafından belirlenmekte (Pohjola, 2002a:1): Birincisi küreselleşme, ikincisi bilgi ve iletişim teknolojileri (BİLTE) devrimi… İki güç de bir “üstün yapı”ya hayat vermektedir ki ona da “yeni ekonomi” adı veriliyor.

Böyle bir küresel oluşumun ve teknolojik devrimin mevcudiyeti varsayımı altında yeni ekonomide ulus-devletin (u-devletin) konumunu etüt etmek için doğru bir yaklaşım; kanı’mca, ulus-devlet olgusunu öncelikle küreselleşme ve BİLTE ile bağlantıları açısından ele almaktır. Önce bu ilişkilerin kavranması, yeni ekonomi karşısında ulus-devletin konumunun anlaşılmasını önemli ölçüde kolaylaştıracaktır.

Araştırmamın amaç ve önemini, konuya yaklaşım biçimini böylece belirttikten sonra, çalışmamda sıkça kullanacağım bazı temel kavramlardan ne anladığımı da açıklamam gerekiyor.

Bu kavramlardan ilki ulus-devlet kavramıdır. Ulus-devleti şöyle tanımlayabilirim: Kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet şekli.

Tanımlamam gereken diğer kavramlar, Merkez, Çevre ve Derin-Merkez’dir. Bunlardan ilk ikisini, G. Kazgan’ın (2004: 24, 39) tanımladığı şekilde anlıyorum. Merkez “ileri derecede sanayileşmiş ve gelişmiş, bilgi çağına girmiş, sermayesi, kültürü, para birimi yoluyla dünya ekonomisine ilişkin kararlarda etkili olan, dünya kurumlarının yönetimini elinde tutan ülkeler takımı”dır. Merkez ülkeleri arasında ABD birinci konumdadır. Onu Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere izliyor. Dünya ekonomisine ilişkin kararlar bu ülkelerle birlikte Kanada ve İtalya’nın oluşturduğu G-7 diye bilinen ülkeler tarafından alınıyor. Dünya Bankası, IMF, DTÖ, OECD, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar ise, alınan kararları uygulamakla görevlidir. Eklemeliyim ki G. Kazgan Merkez ülkelerinin sayısını 25’e kadar çıkarmaktadır. Çevre ise geri kalan, “kararları ve koşulları etkileme gücü olmayıp, bunlara sadece boyun eğme durumunda olan” tüm diğer ülkelerdir. “Derin-Merkez” terimini ben oluşturdum. Kavram olarak literatürümüze belli-belirsiz girmiş, ancak tam oturmamıştır. Bazıları “Elit” terimini kullanıyor. Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedardan oluşan, bütün Merkez ülkelerini -dolayısiyle Çevre’yi de- yönlendirebilen büyük bankerler ya da finans tekelleri grubudur. Küreselleşme ideolojisinin Derin-Merkez’in dayatması olduğunu kabul ediyorum.

Çalışmam beş bölümden oluşmaktadır. İlk iki bölümde küreselleşmenin boyutları (tanımları), ideolojisi ve belirleyici faktörleri üzerinde duracağım. Ardından, temel bakış açımın bir gereği olarak, küreselleşmenin hangi ülkelerin lehine/aleyhine gerçekleşmekte olduğunu sergileyeceğim. Daha sonra sırasıyla ulus devletin küreselleşmeden nasıl etkilendiğini ortaya koyacak, bu yoldan oluşturduğum malzemeyi ulus devletin yeni ekonomi içindeki konumunu aydınlatmakta kullanacağım. En son olarak da, ulaştığım sonuç ve önerilerimi sunacağım.

I) Küreselleşmenin İki Boyutu

Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Emperyalizmin tarihinde, “dalgalar hâlinde iki ayrı küreselleşme evresi”nin gerçekleşmiş olduğu vurgulanır. Bunlardan ilki 1870-1914 arasında yaşanmıştır. İkinci evreye, bir ara dönemden sonra 1970’lerde girilmiştir. Küreselleşme süreci 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ABD’nin dünyada tek süper güç haline gelmesiyle, büyük bir ivme kazanmıştır (Bkz: Yeldan, 2000: 14-25; Kazgan, 2004: 28).

Küreselleşme işte böylesine eski ve köklü bir olgu… Buna karşılık yeni ekonomi bugüne ait… Yeni ekonomi bilgi ve iletişim teknolojileri (BİLTE) devrimi ile birlikte küreselleşme tarafından belirleniyor. Öyleyse, önce küreselleşmeden neyi anladığımı, küreselleşmenin ideolojik temelinin ne olduğunu ortaya koymam gerekiyor.

A) Küreselleşmeden ne anlaşılmalı, küreselleşme olgusu nasıl tanımlanmalı? Şimdi yanıt arayacağım sorular, bunlar…

1) Küreselleşmenin başta gelen teorisyenlerinden Antony Giddens’e göre küreselleşme, “toplumsal ilişkilerin dünya çapında yoğunlaşması”nı ifade eder. Bu anlayışın daha somut bir ifadesini Michel Chossudovsky’de [1999] buluruz: Küreselleşme, dünya üzerindeki tüm ekonomik, siyasal, kültürel merkezlerin giderek birbirine bağlanması ve böylece dünyanın “tek bir birim” haline dönüşmesidir.

Küreselleşmenin bu tanımları yanlış değildir; ancak farklı bir bakış, gerçeği kanı’mca daha iyi anlatır : Küreselleşme; kapitalizmin kendi çıkarları için dayattığı, sömürgeci zihniyetin ürettiği, fetişleştirilmiş bir olgudur. Emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin, kendi siyasal, sosyal ve ekonomik kalıplarını bütün dünyaya dayatma aracı ve sürecidir.

Burada belirttiğim anlayış şekli, bir makalesinde M. Koray (2000) tarafından küreselleşmeye ilişkin üç ayrı görüşten (teknolojik gerçekçi, piyasa mantıkçı ve neo-marksist yaklaşımdan) sonuncusu olarak ele alınmıştır. Buna göre küreselleşme yeni bir olgu olmayıp, kapitalist sistemin mantık ve işleyişinin ürünüdür. “Kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılması ve derinleşmesi anlamına” gelir. Sınırlı bir dünya ticareti içinde sermaye birikimi sorunu yaşayan kapitalizmin, pazarı ve tekelci yapıyı genişletme sürecidir (Neo-marksist yaklaşımı ilerde daha ayrıntılı olarak sunacağım).

Bu açıdan, küreselleşme Derin-Merkez’in programıdır. Dolayısiyle dünyanın en zenginlerinin çıkarına işleyen bir oluşumdur. Batı’nın gelişmiş ekonomileri, daha doğrusu bunları yöneten Derin-Merkez; yeryüzündeki hâkimiyet alanını 500 yıldır genişletiyor!... Şimdi ise, dünyanın tümünü ele geçirme azim ve kararında görünüyor.

Kimileri “modern toplumun evrenselleşmesi” diyor, küreselleşme için… Sormak lazım, modern toplum var mı, az gelişmiş ülkelerde? Varsa nasıl ve ne ölçüde var? Batı’daki ile boy ölçüşebilir mi? Demek ki “evrenselleşen” Batı’dır, onun uygarlığı, onun toplumudur. Küreselleşme ve onunla gelen yeni ekonomi “Batı’nın yeni programı”dır. Eğer bu yoruma bilgi ve iletişim teknolojisi devrimini de katarsak, şöyle denebilir: Yeni ekonomi “mal ve hizmet emperyalizminin, elektronik kolonizasyona ve bilgi emperyalizmine dönüşmesi”dir (Ateş, 2002: 967).

Bu “büyük tarihsel genişleme”nin günümüzdeki seyrini M. Koray (2000: 6) şöyle dile getiriyor: Kapitalizmin gelişmesi daima tekelci kârlarla ve uluslararası boyutlarda gerçekleşiyor. Günümüzde farklı olan, küreselleşmenin derinleşmesidir. “Bugün, yalnızca en üst katmanda bulunan kapitalist yapı ya da onun altındaki piyasa değil, daha aşağıda yer alan ve doğrudan günlük hayat, onun üretimi küreselleşmektedir. Üretim ulus-ötesi şirketler vasıtasıyla küresel üretim biçimini alırken, bu üretim de beraberinde belirli tüketim kalıplarıyla, [belirli] bir yaşam biçimi de getirmektedir.” Küreselleşme yeryüzündeki insanların ve kültürlerin birbirlerine yakınlaşmasından ziyade, egemen bir kültürün kendini dayatması ve kabul ettirmesi (kültürel hegemonya) biçiminde tecelli etmektedir. Konuya böyle bakınca diyebiliriz ki küreselleşme, kollarını yaşamın her alanına uzatmaktadır. Ekonomimiz kadar, yaşam biçimimiz, değer yargılarımız, alışkanlıklarımız, inançlarımız, kültürümüz, söylemlerimiz de [egemenlerin istediği şekilde, CD] küreselleşiyor.

Özetle, dünya ölçeğinde bütün ekonomik, ticarî ve mâli faaliyetler, Derin-Merkez’in istediği biçimde ve yönde oluşuyor. Azgelişmiş ülkeler yalnız ekonomik politikalarını değil, bütün diğer politikalarını da, Derin-Merkez’in çıkarlarına uygun olarak yeniden oluşturmaya mahkûm kılınıyor.

2) Yukarda verdiğim, küreselleşme hakkındaki iki farklı anlayıştan şu senteze ulaşabilirim: “Küreselleşme” denilen olgu, iki cephelidir: Bir cephesi itibariyle “dünya çapında bir karşılıklı ilişki yoğunlaşması”dır, öbür cephesi itibariyle ise “yeni sömürgecilik”tir. Yanlışlığa düşmemek için, küreselleşme deyince bu iki boyutu birlikte hesaba katmak gerekir. Aksi halde gerçeği eksik bilmekle kalmaz, zararlı da çıkarız. Çünkü başta ABD olmak üzere Batı’nın zengin kapitalist ülkeleri olumsuz olan ikinci yönü, olumlu görünen birinci yönün arkasına gizlemektedir. Daha açık bir deyişle, adı geçen ülkeler, dünyada emperyalizmi (modern sömürgeciliği) yine sahneye koyuyorlar; ancak küreselleşme perdesi arkasında!...

B) Tabii “yeni sömürgecilik” anlamında küreselleşmenin altında bir doktrin, bir ideolojik temel de vardır. Bu temel Klasik İktisat anlayışında kendini açıkça belli eder. Şöyle ki ülkeler arasında serbest ticaretin gerekliliği savunulurken, liberalizm sayesinde dünya kaynaklarının en verimli şekilde kullanılacağı kanıtlanmaya çalışılır. Oradan da, örtülü olarak, kaynakların mülkiyeti konusuna atlanır. Mâdem ki dünyanın ekonomik kaynaklarının en verimli şekilde kullanılması gerekiyor, öyleyse bu kaynaklar onları en etkin, en verimli şekilde kimler kullanıyorsa onlara ait olmalıdır! Nitekim ünlü İngiliz yazarı Bernard Shaw (1856-1950), şu görüşü ileri sürerken kuşkusuz tek başına değildi: “Bir ulusun kendi topraklarında, dünyanın geri kalan kısmının çıkarlarını nazara almaksızın dilediğini yapma hakkına sahip olması fikri, artık geçerli değildir” (Bernard Shaw burada “dünyanın geri kalan kısmı “derken, bence kendi ırkını, Anglosakson ulusları kastediyordu). Shaw’a göre dünya insanlığın ortak malıydı. Dünya kaynaklarının etkin olarak kullanılması, “dar ulusal çıkarlar”ın karşısında öncelik taşımalıydı. Dolayısıyla ideal çözüm bir “Dünya Federasyonu”nun kurulması olabilirdi. Ancak Shaw, dünya uluslarının bu hedefin henüz çok uzağında bulunduğunu da kabul ediyordu (Günümüzde durum farklı: ABD küresel bir saldırıya geçtiğine göre, “vaktin artık gelmiş olduğu”na da karar vermiş olmalı!).

Shaw’ın, yukarda sunduğum görüşlerinde günümüzün “saldırgan” küreselleşme hareketinin tohumlarını kolayca görebiliyoruz: Dünyanın geri kalan kısmının çıkarları, insanlığın ortak malı olan dünya, dar ulusal çıkarlar, dünya kaynaklarının etkin bir biçimde kullanılması, Dünya Federasyonu gibi…

Tanınmış Rus siyaset bilimcisi A. S. Panarin, küreselleşmenin “mülkiyet gasbı” yönünü “Küreselleşme Tarafından Kandırılmak” adlı yapıtında şöyle ifade etmiş (Aşimbayev,2004: 57) : Küreselleşme gelişmekte olan ve geçiş dönemindeki ülkeler için feci sonuçlar doğuracak bir projedir. Doğal kaynakların paylaşılmasının tamamlanmasıdır. Nihaî hedefi ulus-devletlerin doğal kaynaklar üzerindeki mülkiyet haklarına el konulmasıdır. Panarin yeniden paylaşımın somut mekanizmaları arasında şunları sayıyor: Hammaddelerin az işlenmiş olarak ihraç edilmesi, sermaye ihracı, “ulusal siyasal elit tabaka”nın halkın çıkarlarına ihanet etmesi, ulus-devletin ve geleneksel kültürün tahrip edilmesi.

II) Küreselleşmenin Faktörleri

Küreselleşmeyi açıklayan faktörlerin şu iki olguya indirgenebileceğini düşünüyorum: Teknolojik gelişmeler, zenginlik ve iktidar hırsı. Bu iki faktör farklı şemalar halinde karşımıza çıkabilmektedir.

A) Bir görüşe göre küreselleşmeyi harekete geçiren sebep teknolojik gelişmedir. Bence bu görüş kısmen doğrudur. Çünkü küreselleşmeyi doğuran daha önemli bir sebep vardır ki o da Derin-Merkez’in (Batı Eliti’nin) zenginlik ve iktidar hırsıdır. Başlangıçta, teknoloji yalnızca kolaylaştırıcı bir etki yapmıştır. Ancak o, etkisi gittikçe artan bir küreselleşme aracıdır. Kanı’mca belirleyiciliği, yeni ekonomi koşullarında daha da şiddetlenmiş bulunmaktadır.

Şöyle deniyor: Bilgi ve iletişim teknolojileri, ulusal sınırların önemini azaltan sonuçlar doğurmuştur. Mal ve hizmetlerin, sermaye ve bilginin sınır tanımaksızın büyük bir hızla yer değiştirmesi; dünya toplumlarının, dünya kültürlerinin, üretim ve tüketim kalıplarının gittikçe birbirine benzemesine yol açıyor (Dereli, 2001). Oysa sormak lazım: Bu teknolojileri söz konusu etkileri doğuracak şekilde kim, hangi büyük güç kullanıyor? Bütün bu gelişmelerin, bir “zorla dayatma” yönü yok mudur? Aynı soruya M. Koray’da (2000) da rastlıyoruz: Küreselleşme nedir? Kuşkusuz onu ortaya çıkan verilerle açıklamak bir yoldur; ancak asıl yapılması gereken, bu verilerin arkasında bulunan güçleri anlayabilmek! Yazarımız özetle şunları eklemekte: Küreselleşme süreci karşımıza ekonomik, teknolojik, siyasal ve kültürel boyutlarla çıkıyor. Örneğin mal üretimi büyük bir hızla artarken, üretim akışı parçalanarak nerdeyse tüm yerküreye yayılıyor. Sermaye dolaşımı baş döndürücü bir hız sergilemekte. Finansal sermaye görülmedik bir artış kaydediyor. Artık karşımızda küresel bir piyasa var. Bu piyasa ise küresel şirketlerin elinde. Konumuz bakımından asıl önemli değişiklik şu: Ulus-devletler özellikle Çevre’de, yoksul ülkelerde büyük bir saldırı altında. Onları, ekonomik ve siyasal açıdan zayıflatma yönünde sistemli bir uygulama var. Bu kampanya, başlıca IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi kuruluşlar tarafından yürütülüyor. Bütün bunların arkasında ise, ulus ötesi şirketlerin, Büyük Sermaye’nin kararları var.

B) M. Koray (2000) küreselleşmeyi açıklarken, üç farklı görüşe başvuruyor. Bunlardan biri teknolojiye öncelik tanıyan görüştür. Öbür ikisi kanı’mca “zenginleşme ve iktidar hırsı” odaklı açıklamanın iki versiyonu olarak düşünülebilir.

Koray’ın “teknolojik gerçekçi” görüş dediği birinci açıklama şekline göre, küreselleşme “âdeta kendiliğinden ortaya çıkan yansız” bir olgudur. Şöyle ki teknolojik gelişmeler, malların ve sermayenin dolaşımını kolaylaştırdı. O sayede şirketler küresel ölçekte bir üretim ağı kurmaya başladılar. İletişim de yoğunlaştıkça, insanlar “küresel köy”de ortak bir kültür benimsemeye yöneldi.

İkincisine, “piyasa mantıkçı” görüşe göre hızlı teknolojik gelişme ve üretim artışı; şirketlerin dışa açılmasını zorunlu kıldı. Bu zorlama, piyasa mantığının bir gereğiydi. Dolayısiyle 1970’lerin ortalarından itibaren, ticaret dünya ölçeğinde serbestleştirilmeye başladı. Devletçi-korumacı politikalar kaldırıldı. Para piyasaları serbestleştirildi. Özetle her tarafta “iç pazar ve iç talep yönlü politikalar” dan, “dış pazar ve arz yönlü politikalar”a geçiş bir gereklilik olarak görüldü ve uygulandı.

Son görüş ise -daha önce değindiğim- neomarksist yaklaşımdır. Buna göre küreselleşme yeni bir olgu olmayıp, “kapitalist gelişme süreciyle sıkı bağlılık” içindedir. Kapitalist sistemin mantık ve işleyişinin ürünüdür. En az 500 yıl önce, coğrafî keşiflerle başlamıştır. Arkasındaki emperyal gücün desteğiyle daha o zamandan kapitalizme dayalı bir ekonomik sistem kurmaya yönelinmiştir. Bugün de “küreselleşme, kapitalizmin gelişmesi, yayılması ve derinleşmesi anlamına” gelir. “XIX. Yüzyılda İngiltere’nin bir dünya imparatorluğu olmasıyla, XX. Yüzyılda ABD’nin dünyada bir süper güç haline gelmesi aynı mantığa dayanmaktadır. Geçmişteki sömürge imparatorlukları ile ABD’nin bugünkü siyasal ve ekonomik imparatorluğu arasında, sermayenin belirleyiciliği (egemenliği, CD) açısından önemli bir fark yoktur. Bu nedenle XX. Yüzyılın sonlarında hız kazanan küreselleşme sürecinin gerisindeki temel dürtü de, sınırlı bir dünya ticareti içinde sermaye birikimi sorunu yaşayan kapitalizmin, pazarı ve tekelci yapıyı genişletme ihtiyacıdır d

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura