Diğerleri > Sıcağı Sıcağına
04-02-2013
CUMHURİYETİMİZİ KEMİRENLERİN GERÇEK YÜZÜ: MA BİRAND, FONLANAN MEDYA, ERGENLİK, TARAFZEDELER, BERTARAF, KAPIKULU, AKP ATAMALARI

Cihan Dura

4.2.2013


“Cumhuriyetimizi Kemirenlerin Gerçek Yüzü” başlığı altında, Emre Aköz, Taha Akyol, Şahin Alpay, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Çetin Altan, Engin Ardıç, Ali Bayramoğlu, Murat Belge, İsmet Berkan, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Yasemin Çonkar, Neşe Düzel, Doğu Ergil, Cemil Koçak, Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Eser Karakaş, Mehmet Metiner, Mümtazer Türköne ve benzerleri gibi önde gelen Türkiye Cumhuriyeti, Türklük ve Atatürk karşıtlarının, bunlara kucak açan medyanın, gazetelerin, TV kanallarının gerçek yüzlerini ortaya koyan, gerçek kimliklerine ışık tutan yurtsever yazarların yazılarına yer veriyorum.

 

ÖTEKİ MEHMET ALİ BİRAND: GOOD BYE KAREN AND GOOD LUCK

 Utku Reyhan

Televizyon ekranlarına yansıyan göz yaşlarına büyük saygı duyuyoruz. Netice itibariyle ölüm, hayatın geri dönülemez ve ötesi olmayan bir biçimde sona ermesinden ibarettir. Acıdır, bizim kültürümüzde ölünün arkasından konuşmak da yoktur.

Tabi bu kural, topluma mal olmuş, "ünlü" isimler söz konusu olduğu zaman geçerli olamaz. Öyle ya, Lenin hakkında da, Adile Naşit hakkında da, Oğuz Aral hakkında da, Adnan Menderes hakkında da hayatta olmasalar da iyi yada kötü konuşulmaktadır. Normal olan da budur.

Birand, olumsuz bir karakterdir benim gözümde ve benim gibi düşünen milyonlarca insanın gözünde. Sadece hayatta olmadığı için, bir insanın gereğinden fazla değer kazanmasını doğru bulmuyorum. Bence, mesleğinin en olumsuz örneklerinden biriydi ve her zaman patronlarına ve sisteme olanca gücüyle hizmet etmişti. Zaten bütün Doğan Holding patronlarının bu kadar üzülmesinin sebebi de buydu.

Birand bugün yaşamadığı için gerçek olmayan bir Birand yaratılmasına tahammül edemiyorum. Asla sahip olmadığı vasıfların ona yüklenmesinin bir sahtekarlık olduğunu düşünüyorum. "Eee! Ne derler bilirsiniz; "Kör ölür, badem gözlü olur."

Biliyorum, "adam ölmüş neden hala uğraşıyorsunuz" diye eleştiriler olacak. Ancak, tarihe bir not düşmek de bizim vazifemiz. Bundan 20 yıl sonra genç bir iletişim öğrencisi araştırma yaparken Mehmet Ali Birand'ı bir "duayen" olarak tanımamalı. Es kaza bu yazıyı okurlar da farklı bir kanaate sahip olabilirler diye yazıyoruz yazıyı.

MEHMET ALİ BİRAND'IN MESLEK AHLAKI: TRT OLAYI

Birand'ın ölümünü duyduğumda ilk aklıma gelen, onun TRT'yi dolayısıyla halkı dolandırması olayı oldu. Emin Çölaşan'ın belgelerini ortaya çıkardığı ve Birand'ın 11 ay 20 gün hapis cezası aldığı – Yargıtay'ın da onayladığı- yolsuzluk davası bugünlerde hemen hiç anılmıyor.

‘'Mehmet Ali Birand'ın mevcut olmayan firmalar adına kendi el yazısıyla sahte faturalar ve belgeler düzenlediği, firmalarca düzenlenen faturaları tahrif ettiği(örneğin 100 dolarlık faturanın önüne 1 rakamı ekleyip TRT'den 1.100 dolar çekiyor)bedelini tahsil ettiği faturaların bir süre sonra ikinci nüshasını veya fotokopisini ibraz ederek, bir defa yapmış olduğu harcamayı Kurum'dan iki defa tahsil ettiği, Kurum'un ödediği faturaların ikinci nüshasını veya fotokopisini ibraz ederek bir kere de(TRT'den) kendisinin tahsil ettiği, ödenmesi mümkün olmayan harcama kalemlerine ait belgeleri program harcaması gibi göstermek amacıyla ibraz edip bedelini (bir kez daha) tahsil ettiği, kendisinin, eşinin ve çocuğunun özel harcamalarını da eşinin belgedeki adını silerek tahsil ettiği anlaşılmıştır. Bu durum Brüksel ve Paris Ticaret Sicili Dairelerinin kayıtları, Brüksel Büyükelçiliğimizin resmi yazıları ve Polis Laboratuvarları ekspertiz raporlarıyla da kesin olarak tespit edilmiştir...''

32. Gün programının TRT'de yayınlandığı zamanlarda TRT Teftiş Kurulu yukarıdaki raporu Belçika'da hazırlıyor. Birand, aynı zamanda Belçika vatandaşıdır. Birand'ın sahte ve tahrif edilmiş faturalarla elde ettiği usülsüz gelir de rapora ve mahkeme dosyasına yansımış:

2 milyon 368 bin Belçika Frangı, 4 milyon 650 bin İtalyan Lireti, 104.100 Fransız Frangı, 34.600 ABD Doları, 28.400 Sterlin, 35.360 Avusturya Şilini, 1.558 Alman Markı, 310 İsviçre Frangı.

Birand bu iddialara itiraz etmedi. Sadece "zaman aşımı" talebinde bulundu ama ceza kesinleşti. Yıllar sonra Hürriyet'ten Ayşe Arman'a verdiği röportajda "Keşke o zamanlar bir muhasebecim olsaydı" diyerek suçunu itiraf da etmiş oldu. Emin Çölaşan'a ise bir kez bile cevap ver(e)medi.
Mesleğe yeni başlayan genç iletişimcilere örnek olarak gösteriliyor ya, o yüzden hatırlattık bu vakayı.

MEHMET ALİ BİRAND VE "KÖR AGOP" HADİSESİ

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 2002 yılında basının karşısına geçerek Avrupa Birliği'nin Türkiye temsilcisi Karen Fogg'un e-posta yazışmalarını kamuoyuna açıkladığı zaman henüz lise öğrencisiydim. İddialar herkesi hayerete düşürmüştü, e-postaları bir dizi halinde yayınlayan Aydınlık dergisini her hafta takip etmeye başlamıştım.

Karen Fogg, Türkiye'de siyasetçilerden, bürokratlardan ve gazetecilerden oluşan bir örgüt kurmuştu. Amacı orduyu itibarsızlaştırmak, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i hizaya getirmek ve "Türk gençliğini milli kimliğinden koparmak"tı. Tüm e-postalara ulaşmak isteyenler Doğu Perinçek'in Kaynak Yayınları'ndan çıkan "Karen Fogg'un E-Postalları" kitabını edinebilir. İşçi Partisi'nin yoğun mücadelesiyle bu ajan Türkiye'den gönderilmişti.

Birand, bu ajan şebekesinin en etkili gazetecilerinden biriydi:

"Sevgili Karen,

Evimde yüksek düzeyde ya da en üst düzeyde gazetecilerle özel toplantıyı yeniden öneriyorum. Ne dersin?"

Karen Fogg; Cengiz Çandar, Şahin Alpay, M.A. Birand, Mehmet Altan, Oral Çalışlar gibi gazetecilerle "Kör Agop Meyhanesi"nde buluşuyor ve onlara görevlerini tevdii ediyordu. Bu görevler karşılığında, yazacakları yazılar karşılığında maaşlarını bizzat veriyordu.


Birand, bu iddiaları da yalanlamadı. "Türkiye'nin AB'ye üyeliği için samimi olarak çalışan gazetecileri yıpratmaya yönelik bir girişim" olarak yazdı köşesinde. Fogg bu ülkeden kaçarken arkasından şöyle yazdı: ‘‘Fogg bugünlerde ülkemizden ayrılacak. Fogg'a Türkiye-AB ilişkilerine katkılarından, bir grup insanı aydınlattığından ve Türkiye'ye verdiği önemden dolayı teşekkür etmek isterim. Good by Karen and good luck.’’ Birand, iddiaları yalanlamak yerine Doğu Perinçek'i karalamayı tercih etti. Köşe yazılarıyla İşçi Partisi'ni hedef aldı. Kendisi de Öcalan ile görüştüğü halde Doğu Perinçek'in Öcalan ile görüşmesini köşesine taşıdı. Ad-hominem* yani.

MEHMET ALİ BİRAND VE ÖZGÜR GAZETECİLİK: EYVAH, SESİ AL!

Bu vaka hafızalarda taze. Galatasaray'ın yeni stadı Ali Sami Yen Spor Kompleksi açılırken Tayyip Erdoğan, Faruk Özak ve Erdoğan Bayraktar'ın isimleri anons edilince bütün stad yuhalamaya başladı. Islıklar, anonsları bastırdı. O sırada Kanal D'de canlı yayında açılışı yorumlayan Birand "Eyvah!" dedi. Ve bir anda "sesi al" komutuyla birlikte dış ses kapandı. Böylece AKP'liler yuhalanmamış oldu!

Halkın haberalma özgürlüğü nedir? Birand'ın vatandaşı olduğu Belçika'da iktidarın yuhalanmasını örtmeye çabalayan "gazeteciler" var mıdır? Yorum yapmıyoruz! Ama genç iletişimciler bundan bir ders çıkarmalıdır. Adam köpeği ısırmıştır ama Birand haber yapmamış, sansürlemiştir.

BİR MEDYA KAHRAMANI MI?

Bence değil. Evet, belgeselleri sürükleyicidir. Ana haber bültenleri kalitelidir. Ama, hayır. O patron ailesinin dostu olmayı, Başbakanla kokoreç yemeyi, bir kez olsun eleştiri getirmemeyi şiar edinmiş bir düzen gazetecisiydi. Gerçekleri ve doğruları yazmaktansa, egemenlerle menfaat ilişkileri kurmayı tercih etmişti. Tüm çalışma arkadaşları Doğan grubundan birer birer kovulurken O'nun baştacı edilmesinin sebebi de budur. Bir Türkçe katili olması da cabası.

Ölünün arkasından konuşulmaz. Ama canlı olduğunda da söylemeyeceğimiz ve söylemediğimiz şeyler değil ki.

Yine de yakınlarına ve sevenlerine sabır diliyoruz.

Ulusalkanal.com.tr, 4.2.2013

*

'PKK’NIN FONLADIĞI MEDYA'

Y. Selim Demirağ

Sadettin Tantan’ı 1980 öncesinde elinde “Thomson” marka otomatik hafif makineli tüfek ile Beyoğlu’nda fuhuştan, kaçakçılığa, terör örgütlerine karşı verdiği mücadeleden tanırım. Ekipler Amiri Tantan’ı örnek almayan polis yoktu. Cesareti yanında pervasızdır da kimseye eyvallahı olmayan adamdır. İnandığı doğruyu dosdoğru söylediği için de siyasette arzuladığı yere gelememiştir. Olsun, O’na oy vermese de milletimiz sever, başının tacı yapar. İçinden geçenleri seslendirdiği için takdir eder. Yeniçağ’da Arslan Bulut’tan sonra Sözcü’de Uğur Dündar’a konuşan Tantan, terör örgütünün son on yılda güçlenerek 50 milyar dolarlık mali güce ulaştığını açıkladı. Uyuşturucu ve haraçtan edindiği bu paranın 2 milyar dolarını ise yurt içi ve dışında medya kuruluşlarına dağıttığını belirtti.
Terörle mücadelenin birinci koşulu olan örgütün finans kaynaklarına el koyma operasyonunun AKP iktidarında gerçekleşemediğini ifade eden Tantan, ilginç tespitlerde bulunuyor.
“Fransa’daki cinayetlerden sonra özellikle Türk Medyasındaki sanki ‘fonlanmış’ gibi hareket eden bazı yazar ve çizerler sahne alıyorlar! Bu iddiayı durduk yere ortaya atmıyorum. Çünkü PKK’nın 2 milyar dolara yakın parayı, yurt içi ve dışında medya da ‘alt yapı’ oluşturmak için dağıttığı, dosyalara girmiş durumda. Yani bunların belgeleri var!” diyor ve devam ediyor:
“Bu günlerde televizyon, gazete ve internet ortamına bakın, bunlar kendilerini açıkça ifade ediyorlar. Yurt dışında da gazeteci-siyasetçi kuruluşlar bazılarını da inceleyin, orada da göreceksiniz. İsim vermeye gerek yok! Ayrıca bazı akademik veya olmayan düşünce kuruluşlarının da fonlandığını düşünebilirsiniz!”
Şimdilik kaydı ile isim vermeyen Tantan, bütün bunların belgelerinin olduğunu söylüyor. O halde Cumhuriyet Savcıları bunu bir suç duyurusu kabul edip niçin harekete geçmiyor?..
Çeyrek asra yakındır gazetecilik yapıyorum. Tantan’ın “fonlama” dediği yöntemin çeşitlerine tanık oldum. Spor, magazin, ekonomi vs. türündeki bazı gazetecilerin hediyeler, dolaylı yardım, imtiyazlı kooperatiflerde mal mülk edindiği bilinir. Lakin terör örgütünden “alt yapı için fonlanması” bilinmeyen yöntemlerden. İstihbarat servisleri insanların özel hayatlarını, telefon konuşmalarını inceleyene kadar bu fonlamaların peşine düşüp, adalarda köşk yaptıran, boğazda yalı dairesi alan, altında lüks arabası olan, gece kulüplerinde dolarla bahşiş dağıtan, sık sık yurt dışına çıkan türedi gazetecileri takip etsin!
RTÜK eski Başkanı ve Deniz Feneri yolsuzluğu sanığı gazeteci Zahit Akman, mahkemede aylık gelirinin 25 bin dolar, Türk lirası ile 44 bin lira olduğunu beyan etmiş. Akman’ın aylık kazancını bizler yıllıkta bile hayal edemiyoruz. TBMM’de CHP ve MHP’liler derhal harekete geçip “fonlanan medya kuruluşları ve kişileri araştırma komisyonu” kurdursun. Üstelik birinci, ikinci derece yakınları değil yedi sülalesinin araştırması yapılsın. Böylelikle sadece PKK’nın değil, AB ve ABD’nin fonladıkları da ortaya çıkar.

***

Gelelim Diyarbakır’daki kalkışmaya... Ankara’da gazilerin miting yapmasını güvenlik gerekçesi ile engelleyen AKP iktidarı, terör örgütü karşısında adeta diz çökmüştür. Tunceli, Kahramanmaraş ve İçel illerinde gömülecek olan cesetlerin öncelikle Diyarbakır’a getirilmesinin anlamını Sağır Sultan bile biliyor da Tayyip Erdoğan bilmiyor mu? PKK resmen Diyarbakır’ın “başkent” olduğunu tescil etmeye çalışırken, “samimiyet sınavı”ndan bahsederek, ateşkes çağrısına karşılık vermek teslimiyetin ta kendisidir. Fransa’da iç hesaplaşma ile öldürülen teröristlerin Türkiye topraklarına getirilmesi bana göre ‘İkinci Habur Vakası’dır... Tablo aynı tablo; terörist başının fotoğrafları, örgütün paçavrası, devlete başkaldırıyı sessizce kenarda seyretmekte olan güvenlik güçlerinin yürek sızısı vs...
İmralı’da LED televizyonundan törenleri izleyen bölücü başı ne de mutlu olmuştur. Önümüzdeki günlerde ziyaretine gidecek olan BDP’li milletvekilleri ve avukatlarına talimat vererek fonlanan medya mensuplarının pasifliğini eleştirecektir. “Bu kadar para verdik, yeterince yayın yapamadılar!” diye azarlayacaktır. Dahası müzakere için adaya giden devlet görevlilerine Oslo mutabakatını hatırlatıp vali, kaymakam, müdür, komutan atamalarına dair listeyi ellerine tutuşturursa şaşırmayalım. Dile kolay 2 milyar dolar. Bu 2 milyardan hisselerine düşeni alanlara “Sıkıldım bu televizyon dizilerinden, benim hayatımı ve yoğunlaşmalarımı (cinsel fantezilerini Şemdin Sakık yazdı) belgesel haline getirin de keyfim yerine gelsin. Gemlik’te iskeleye yakın kebap dükkânı açtırıp sıcak servis yaptırın... Ben sizi boşuna mı besliyorum...” diye nara da atar. Ne de olsa talimatla televizyon veriliyor, talimatla kebap gönderilmesinin ne sakıncası olur ki... ■ Yeniçağ, 18.1.2013

AYŞE HÜR ERGENLİĞE GİRDİ

Cumhuriyet gazetesi yazarı Nilgün Cerrahoğlu, Ayşe Hür'ün Necip Fazıl ve Kanuni üzerine yazdıklarından sonra hükümet yanlıları tarafından afaroz edilmesini köşesine taşıdı. Cerrahoğlu, "liberallerin geç ergenliğinin faturasını hep birlikte ödüyoruz dedi.

 

İşte Cerrahoğlu'nun o yazısı:

"Hayretler içinde izledim.

Öyle ki bir ara “İşittiklerim doğru mu?” diye bile düşündüm. TV’deki profesör hanım duyduklarımı gerçekten söylüyor olabilir miydi?

Ayşe Hür, Habertürk’ün “Söz Sizde” programında -özetle- İslamcılar için şunları ifade etmekteydi:

“Geçmişte ateist olduğumu söylememe rağmen İslamcılar beni el üstünde tutuyordu. Ben de bunu onların demokratlığına yoruyordum. Hakikaten diyordum, demek çok demokratlar. İnsanları inançlarıyla değil, söyledikleriyle değerlendiriyorlar. Meğerse öyle değilmiş. (Necip Fazıl polemiğinde ateist kimlikle ilgili yapılan geçmiş açıklamalarımı bulup…) ‘Bu kadına inanmayın, O zaten şu, bu’ diyorlar. Bunun (yani… ateistliğin) altını çiziyorlar. Atatürkçülüğü eleştirirken sağİslamcı muhafazakârlar beni el üstünde tutuyordu. Çok takdir ediliyordum. Şimdi hemen bir iktidar eleştirisi, İslami ideolojideki bir şey, İslam tarihindeki yanlışları söylediğim zaman… pat diye beni yere bıraktılar!”

‘Ben merkezci’ duruş

Ayşe Hür’ü “pat” diye nasıl bırakmışlar?

TRT’deki “Geniş Zaman” programına son vererek…

Neden?

Tarihçi Hür Hanım, “iktidar çevrelerince iddia edildiği gibi Sultan Süleyman’ın taht hayatının tümünü at üstünde geçirmediğini, seferlerine sekiz yılını ayırdığını” söylediğinde -özet!- programcılıktan uzaklaştırılıvermiş.

Ayşe Hanım’ın kafasında ilk şimşek, anladığım kadarıyla böyle çakmış!

Büşra Ersanlı’nın hapisten çıkınca söylediklerini hatırladım…

Ayşe Hanım gibi anlı şanlı bir profesör olan Ersanlı da, “Demokrasi ve özgürlükler konusunda Erdoğan’ın gelmiş geçmiş en radikal reformcu olduğu yolunda geçmişte yazılar yazdım” demişti: “Ancak böyle olmadığını gördüm. Pişmanım. Beni dahi tutukladıklarında şaşırdım” diyerek eklemişti…

Piyango sade kendilerine vurduğunda Hanya’yı Konya’yı anlamak; başkalarına yapılan zulüm, hoşgörüsüzlük örneklerinden ders çıkarmamak, İslamcı kesime şuursuzca yıllar boyu payanda olmak sendromu bu aydınların ortak paydası…

Hür’ün “aymasına neden olan” öteki olay da gene kendisini bir “nefret kampanyasının” odağına oturtan sosyal medyadaki kavga oluyor.

İzlemeyenlere özetliyorum. Menderes’in fonladığı Necip Fazıliçin Ayşe Hanım takipçilerine; “NF parayı dava için değil, kumar için istiyordu” diye bir not yazıyor. Ve kızılca kıyamet kopuyor.

Sağ-İslamcı kesim ayağa kalkıyor.

Ne “üstadın” buyurduğu “Benim geçmişim çöplük, karıştıran köpektir” kerameti üzerinden Hür’ün şahsına yapılan “köpek”yakıştırmaları kalıyor, ne “Akıllı ol. Aklını alırız” kıvamında tehditler…

Hür, başına gelen bu şiddet kampanyasını kavramakta zorluk çekiyor.

“Onları demokrat sandım! Meğer öyle değilmişler” dediği bu!

Ayşe Hür’ün hedef olduğu şiddet kampanyasını haliyle kınıyorum. “Müstahaktır” şeklinde bir düşünce içinde değilim…

Ama… İnsaf!

“Onları demokrat sanmıştım. Öyle değilmişler!” demek de artık, “zekâya” hakaret olmuyor mu?

Liberallerin geç ergenliği

Koca bir tarih profesörü olacaksınız ve “İslamcıların”, dünya, Türkiye ölçülerindeki demokrasi düzeyi, algıları üzerinde fikriniz olmayacak…

İslamcıların bu alandaki gelişmişliklerini sorgulamadan; kendinize -bizzat Hür’ün ifadesiyle- bir “tabu yıkma misyonu”yükleyeceksiniz…

“Tabu yıkmanın”, beraberinde getirdiği olmazsa olmaz koşul olan eleştirel düşünce ve aklı; İslamcı cenahın ne oranda benimseyip hazmettiğini düşünmeyeceksiniz…

“Tabu yıkmanın” önşartı sayılan bağımsız düşünce, bireysel yaklaşımın hangi düzeyde kabullenildiğini araştırmayacaksınız…

“Birey” yerine “cemaat değerinin” yüceltildiği gerçeğini es geçeceksiniz…

Akla gelen her şeyin sorgulanabildiği “demokrasi” ile“dogmacı din referanslarının” farkını irdelemeyeceksiniz…

Sonra çıkıp kabuğuna sığmayan bir hafiflikle yakınacaksınız: “Atatürkçülüğü eleştirirken iyiydi de, NFK’yi eleştirirken mi kötü oldu? Bu ne çifte standart!” diyeceksiniz.

Çok erken yitirdiğimiz Şenay’ın “Hayat Bayram Olsa!” dünyasında bile olmaz bu kadarı. O şarkıda dahi şöyle bir dize var:

“Şu dünyadaki en bilgin kişi, kendini bilendir!”

Ayşe Hür ve benzerleri ne kendilerini, ne yaşadıkları ülkeyi biliyor.

Ya kiminle dans ettiklerinin asla farkında değiller ya hem bizi, hem kendilerini alık yerine koyuyorlar.

“Liberal” tarihçi Ayşe Hür de söylemlerindeki tutarsızlığın farkında olmalı ki Balçiçek Pamir’in programında; “Bazışeyleri bu kadar geç fark ettiğim için utandım” itirafında bulundu ve ekledi:

“Kendimi geç ergenliğe girenler gibi hissediyorum!”

Liberallerin geç ergenliğinin faturasını hep birlikte ödüyoruz."

10.1.2013, Odatv.com

*

 

TARAFZEDELERDEN ÖZÜR DİLEMEDEN GİTTİ...

Aslı Aydıntaşbaş

Taraf, sabahları kendi gazetemden sonra elimi ilk attığım gazeteydi. Her manşetine, her haberine katılmasam da, başka yerlerde okuyamayacağınız yorumlar, iç gıcıklayan haberler olurdu bu gazetede.
Gazete ilk çıkışında ordu, son dönemde ise Tayyip Erdoğan’a yönelik sert muhalefet yapma cesaretini gösterdi. O yüzden, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ın ayrılışının sıradan bir
medya haberi olmadığını, hatta Taraf’ın üslubu ve ses getiren manşetleriyle Türkiye’de askeri vesayetin geriletilmesi ve sivilleşme konusunda ciddi bir rol oynadığını teslim edelim.
Ama yine de dilim varıp Ahmet Altan’a “demokrasi şehidi” muamelesi yapamıyorum. Gerçek şu ki, Taraf’ın Türkiye’nin demokratikleşmesine katkısı kadar zararı da oldu. Mesele
sadece bu gazetenin Balyoz, Ergenekon, Oda TV ve KCK davalarında (ilk dalgada) emniyet ve savcıların borazanlığını yapmış olması değil; mesele bu davalarda Taraf’ın yayınları nedeniyle hala birçok masum insanın cezaevinde olması.
Taraf, bilerek ya da bilmeyerek, bir dönem emniyette hakim gücün maşası olarak bu operasyonlarda bizzat kilit rol oynadı; kamuoyunda arzulanan havayı yarattı. Dezenformasyonsa, alası yapıldı.
Bugün gazetesi yazarı Nuh Gönültaş’ın
twitter’da “Taraf gazetesi misyonunu tamamladı. Taraf, Ergenekon davası için özel olarak kurulmuştu. Taraf bu görev için kurulmuş bir koalisyondu“ sözü, beni düşündürdü.
Taraf’ın kuruluşunda gerçekten bir ‘koalisyon’ var mıydı, bilemiyorum. Ama bakın o dönem gazetenin ‘Karanlık Oda’ diye takdim ettiği Oda Tv sahibi Soner Yalçın, elde sahte dijital veriler dışında bir belge olmamasına karşın 2 yıldır hapiste.
BDP’den 10 bine yakın Kürt, KCK davasından terör suçlusu. Bakın bavulla Taraf’a gelen Balyoz belgelerinde sahteliği kanıtlanmış dosyalarda ismi geçen onlarca subay, hapislerde çürüyor. Çeşitli vesilelerle Taraf’ın hedefe oturttuğu Hanefi Avcı, İlker Başbuğ, Mustafa Balbay gibi “teröristler” hala Silivri’de.
Bu davalar safsatadır demiyoruz; hiç demedik. Ama bu davalar masum insanları ekarte etmek, gücü tekelleştirmek için kullanıldı mı? Evet.
Taraf’a sızdırılan belgeler sayesinde yargılanan birçok insan, bu
yılbaşı da çocuklarından, eşlerinden, sevdiklerinden uzak, zindanlarda olacak.
Taraf’tan bu davalarda takındığı tutum ya da yayımladığı sahte belgelerle ilgili en ufak bir ‘özeleştiri’ gelmiş olsa, Ahmet Altan gerçekten gözümde bir demokrasi kahramanı olurdu. Ama maalesef Altan’ın o duygulu, öfkeli, isyankar kaleminden, mahvettiği hayatlarla ilgili utangaç bir ‘özür’ cümlesi bile okumadım ben...

Madalyonun yüzü
Her zaman söylüyoruz; demokrasiler sizin gibi düşünmeyenlerin de konuşma, düşünme, örgütlenme özgürlüğü olduğu yerlerdir. İdeolojik olarak, Taraf çizgisinin temsil ettiği liberal, otoriter devlet karşıtı çizgiye her zaman yakın durdum. Taraf iyi ki askeri vesayete karşı çıktı, iyi ki son dönemde Başbakan’a kafa tuttu, devletle alay etti.
Ama madalyonun bir de karanlık yüzü var. Gazete onlarca hukuksuzluğa, haysiyet cellatlığına, medya lincine meşruiyet sağladı. Orada medyadaki kalan muhalifleri ‘tehdit eder’ yazılar kaleme alındı; polis fezlekeleri çarşaf çarşaf yayımlandı. O yayınlar yüzünden bugün hala hapiste olan
insanlar varken, Ahmet Altan’ın gidişini minnet duygularıyla izleyemiyorum.
Yerinde ben olsam, yüreğim kaldırmazdı...

Milliyet, 17.12.2012

 

BERTARAF OLDULAR

Seldan Taşçı

Son dönemde Tayyip Erdoğan’a karşı dozunu giderek artıran muhalefetiyle dikkat çeken Taraf, Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, röportajcı Neşe Düzel ve çok sayıda muhabir ile editörünün istifasıyla darmadağın oldu. İstifaları Taraf yazarı Kurtuluş Tayiz, twitter hesabından duyurdu.


“Genç sivil”e emanet

Taraf’a jet hızıyla atanan yeni Yayın Yönetmeni kısa süre önce “iktidarı eleştirdiği gerekçesiyle” Ahmet Altan’la karşı karşıya gelen ve köşesinden Altan’ı eleştiren Yıldıray Oğur oldu. Oğur, geçmişte “Soros’un gençleri” diye anılan Genç Siviller’e üyeliğiyle tanınıyordu.
Taraf’ın ilk çıktığı günlerde Ahmet Altan için “Bir Budist için Buda neyse, benim için Ahmet Altan da o” diyen Taraf’ın patronu Başar Arslan gazeteyi lağvedeceği iddialarını yalanladı ve “Taraf yoluna devam edecek. Çok büyük hizmetleri oldu, çok önemli işler yaptılar. Türk demokrasi tarihine geçtiler. Ama yoruldular, geldiğimiz noktada bir anlayış farkı oluştu. Ahmet Altan’la elbette dostluğumuz sürecek. Aslında Türkiye için şaşırtıcı olan bu karar bizim için, gazete içinde planlanmış bir şeydi. Taraf’ın kuruluşundan sonra beşinci yılda yapılması üzerinde konuştuğumuz bir plandı. 2013’e kalınmadan başlamasını konuştuğumuz bir süreçti” dedi.


“Paşasının Başbakanı” ipleri kopardı

Ümraniye operasyonu ile eşzamanlı olarak hayata geçirilen Taraf, yayınlandığı ilk günlerde “demokratikleşme” paydasında buluştuklarını iddia ettiği AKP iktidarına tam destek veriyordu. Taraf ile AKP arasına TSK girdi. 2008 yılında Aktütün karakoluna düzenlenen PKK saldırısı sonrası Taraf gazetesi Genelkurmay’ı hedef alan bir dizi yayın yaptı. Tayyip Erdoğan ise bu yayınlar karşısında dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yanında yer aldı. Erdoğan’ın Başbuğ’un terörle mücadelenin başarısına çalıştığını vurgulayarak yaptığı “Özgür basının da uymak zorunda olduğu meslek ahlakı kuralları” vardır uyarısının ertesi günü Taraf “Paşasının Başbakanı” manşetiyle çıktı.


Ömür biçince

“mikser” oldular
Taraf’la Tayyip Erdoğan arasındaki en önemli kırılma noktalarından biri de hiç şüphesiz Erdoğan hasta yatağındayken attıkları “Doktorlar Erdoğan’a iki yıl ömür biçmiş” manşetiydi.
“Bize ömür biçecek olan sadece Allah’tır” diyerek bu manşete sert tepki gösteren Erdoğan, Taraf’ı “cüretkar, küstah, taşeron, mikser” olarak tanımladı.
Erdoğan-Gül yarışına da müdahil olan Taraf, AKP tabanının yüzde 51’inin Gül’ü desteklediğini öne süren bir anket yayınlayınca Erdoğan’dan “nifak tohumları saçan parazit” karşılığını aldı.
Taraf’ın Erdoğan’ın hışmına uğramasına yol açan bir diğer olay, Uludere sonrası attıkları “Devlet halkını bombaladı” başlığıydı. Erdoğan “bilir bilmez yazan köşe yazarı sıfatlı cambazlar” diye seslendiği Tarafçılar’ın “istihbarat örgütleri içine yerleştirilmiş böcekleri” olduğunu iddia etti.


Altan ile mahkemelik oldular

Özellikle terörle mücadele ve Silivri yargılamaları konusunda aralarında oluşan makas açılmaya başladıkça Ahmet Altan’ın, “şövalye” diyerek “hayranlığını” dile getirdiği Erdoğan’a karşı üslubu da sertleşti. Altan Başbakan’a, yazılarında “alaturka, laubali, zavallı, kof kabadayı, cahil, palavracı, Recep İvedik, terbiyesiz, zorba, küstah, had bilmez...” ve benzeri ifadelerle yüklendi. Bu yazılardan bazıları mahkemeye taşındı. Erdoğan Altan hakkında hakaret davaları açtı.


Taraf için

ABD’den gelmişti
Dün istifasını verenlerden Çongar’ın, “bir kitapçının dördüncü katında mütevazı koşullarda” Taraf’ı çıkarmak uğruna ABD’deki kariyerini ve ailesini bırakıp Türkiye’ye dönmesi çok tartışılmıştı. Çongar, Taraf’taki “görevini” üstlenmeden önce Milliyet gazetesinin Washington temsilcisiydi.
İlhan Selçuk’un Taraf’ı “İki CIA ajanının iki hanımı ve iki polis gazetede köşe yazarlığı yapıyorlar...” tarifi ve Taraf’ın Türkiye’ye dönük CIA operasyonunun parçası olduğu iddialarıyla uzun süre tartışılan Çongar kendisini “Hiçbir CIA ajanı, CIA ajanıyım demez. Bana kendisini akademisyen olarak tanıttı” cümleleriyle savunmuştu.
Para kaynağı ve misyonu ilk günden bu yana kafa karıştıran Taraf’tan ayrılanlardan çoğu, verdikleri röportajlarda aynı şeyi söyledi:
“Amerikan politikalarını meşrulaştırmaya çalışıyorduk...”
“Ergenekon”la yaşıt
Ümraniye operasyonlarıyla eş zamanlı olarak hayata geçirilen Taraf sürecin “pusulası” gibiydi.
Kimlerin gözaltına alınacağı, kimlerin tutuklanacağı, kimin ne ile suçlanacağı, kim için hangi cezanın isteneceğini Türkiye, Taraf’tan öğrendi. Yüzlerce insan hedef gösterildi, gazeteciler fişlendi. Silivri yargılamalarının temeli, delili de Taraf’ın bavulcu muhabiri Mehmet Baransu’ya sızdırılan “belge(!)” lerden ibaretti.
Hukuksuz, haksız, adaletsiz bir yoldan geçilerek artık sona gelindi;
“İçeridekiler”e ceza yağacağı belli.
Bu anlamda Taraf’ın “misyonu” bitti.
Şöyle de denebilir tabii:
Erdoğan “özel yetkili” mahkemelerden sonra, namlusunu kendisine çeviren “özel yetkili” medyaya da son verdi!

Yeniçağ, 15.12.2012

 

*

 

BU NE BÖYLE...

Ahmet Altan

Bir başbakanın uçağındaki anısını yazan Yalçın Doğan’ın anlattıklarını okuyunca bir sigara yaktım.

O dönemin başbakanı Tansu Çiller, o sıralarda Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni olan Ertuğrul Özkök’e Hürriyet’in manşetini gösterip “Bu ne böyle” demiş.

Başbakan Çiller çok sinirli bir şekilde sormuş bu soruyu.

Özkök, “Ben bu uçakta sizin davetliniz olarak bulunuyorum. Ben de size cevap vermek zorunda kalırsam, o zaman başbakan-gazeteci ilişkisi dışına çıkmış oluruz” demiş.

Özkök, bu küstahça soruya tam hak ettiği cevabı vermemiş olsa da gene de çok ezilmemiş.

Eğer bu duruşunu Hürriyet’in genel yayın yönetmeni olarak generaller karşısında da koruyabilseydi belki de Türkiye’nin kaderi başka türlü olurdu.

Ama burada konumuz Özkök değil.

Türkiye denen bu tuhaf memlekette gazeteci-başbakan ilişkisinin garabeti konumuz.

Bir başbakan hangi cüretle bir genel yayın müdürüne ya da bir yazara “bu ne böyle” diyebilir?

Bu haddini bilmez cüreti nereden bulur?

Tabii medyanın kendini “kapıkulu” olarak gören ezikliğinden bulur.

Karşınızdakinin size nasıl davranacağını siz belirlersiniz.

Başbakanların “bu ne böyle” diyebileceği gazeteciler vardır, başbakanların karşısında saygı sınırının bir milim dışına çıkamayacağı gazeteciler vardır.

Gelişmiş bir ülkede bir gazetenin herhangi bir yöneticisine ya da yazarına böyle bir soru sormak herhangi bir başbakanın aklından bile geçemez zaten de, o ülkelerde en genç, en yeni bir muhabire bile bir başbakan, bir bakan, bir general böyle bir soru soramaz.

Böyle bir küstahlığın bedelini çok ağır ödeyeceğini bilir.

Çünkü başbakanların gazetecilere böyle sorular sorabileceği bir ilişki biçimi yoktur gerçek gazetecilikte.

Soru sormak gazetecilerin işidir, hesap vermek de başbakanların işi.

Başbakan dediğimiz insan halkın oylarıyla, halka hizmet etmek ve hizmetlerindeki aksaklıkların hesabını vermek üzere o koltuğa oturur, o başbakanın maaşını da halk öder.

Başbakan, halkın hizmetlisidir.

Patron, oyunu ve parasını veren halktır.

Gazeteci de parlamentoyu, hükümeti, başbakanı, bakanları, sivil ve asker bürokratları halk adına izler, aksaklıkları halka bildirir, o aksaklıkların düzeltilmesini ister.

Bu aksaklıkların ortaya çıkması, hiçbir hatanın ya da yolsuzluğun gizli kalmaması, halkın bütün gerçekleri öğrenmesi için de gazeteci herkese soru sorar.

Başbakanlar, “sen neden bir hatayı ortaya çıkarıyorsun” diyemez, “bu ne böyle” diye bir manşetin hesabını soramaz.

Türkiye’deki ilişki ise bunun tam tersi.

Başbakanlara soru soramıyor gazeteciler, başbakanlar gazetecilere hesap soruyor.

Üstelik birçok gazeteci tarafından da bu doğal bulunuyor.

Başbakan’ın “toplumun babası olduğunu” söyleyecek kadar ölçüyü şaşıranlara bile rastlıyoruz.

Seçimlerde bu toplum kendisine bir “baba” mı seçiyor, bu yetmiş milyon insan cami avlusuna bırakılmış çocuk gibi kendine bir baba mı arıyor?

Başbakan “baba” olduğu için toplumu ve gazetecileri azarlıyormuş.

Başbakan “baba” olduğu için değil, medyada kendini azarlatmayacak bir haysiyet olmadığı için gazetecileri azarlayabiliyor.

Yıllarca generaller azarladı bu gazetecileri, yıllarca generaller emir verdi gazetecilere, şimdi de başbakandan azarı işitip, başbakandan emir alıyorlar.

Bakın Türkiye’deki gazetelerle televizyonlara.

Kimleri bir başbakan ya da bir general azarlayabilir, kimlere “bu ne böyle” diye hesap sorabilir, kimlere böyle soru soramaz bir bakın.

Azarlanabilecek, emir alacak adamlar “gazeteci” değildir, adam olduklarından bile kuşkuluyum.

Onlar kapıkuludur.

Amacı halk adına aksaklıkları ortaya çıkarma olan gazetecilik mesleğine ihanet eden insanlardır.

Başbakan tarafından azarlanabilecek olanlara, azarlananlara, azarlar karşısında boynunu büküp arsızca sırıtanlara inanmayın.

Başbakanların azarlarını, terbiyesizliklerini, haddini bilmez küstahlıklarını, yazarları işten attırmaya çalışan zorbalıklarını “doğal” bulup, buna karşı çıkan gazetecilere şaşanlar, başbakanı değil de karşı çıkanları eleştirenler gazetecilikten vazgeçip “şamar oğlanlığını” kendilerine layık görmüş insanlardır.

Doğruları, gerçekleri söyleyemez onlar.

Amaçları halkı kandırıp başbakana yaranmaktır.

Başbakan tarafından azarlanabilen, bunu da doğal karşılayan gazeteci, mesleğine ihanet eden biridir.

Hiç unutmayın ki hainlerden kimseye bir fayda gelmez.

Taraf, 2.12.2012

*

GAZETE VE TV’LERE AKP’DEN ATAMALAR!

Sabahattin Önkibar

Malum gazetecilikte 30 yıla yaklaşıyoruz.

Bunun 20 küsur yıllık bölümü 5 ayrı medya grubunda Ankara Temsilciliği ile geçtiğinden bugünkü medya’da çok sayıda işe alıp yetiştirdiğim isim var.

İşte onların bir bölümü ile yaptığım telefon görüşmelerinden çıkardığım medya raporu şudur:

Merkez Medya’nın abartısız tamamına kritik görev atamaları bizzat AKP Genel Merkezinin tavsiyeleri ile yapılıyor.

Mesela Habertürk grubunun köşe başlarında AKP’nin tavsiye ettiği isimler var.

NTV ise uzun zamandır kendini iktidara göre ayarlıyor ve kadrolaşmasını ona göre yapıyor.

Fox TV, TGRT ve TV 8’de de benzer görüntüler var.

Karamehmet medyası aynı şekilde AKP’den gelen tavsiyeleri geri çevirmiyor.

Demirören grubu ise Metin Münir’in dediği gibi Tayyip Erdoğan kapat desin, yarın Milliyet ile Vatan’a kilit vurur.

Bırakın bunları, uzun süre dış müdahalelere direnen Aydın Doğan bile artık pes etti ve durumdan vazife çıkararak gereğini yapıyor.

Sabah-ATV, Star ve Yenişafak gibi yandaşları hiç yazmıyorum.

Hüküm: Bırakın demokratik ülkelerde, SSCB döneminde Politbüro bile Pravda’ya karışmazken bugünkü Türk medyasını nasıl tanımlamak gerekiyor onu siz takdir edin!

http://www.gazetevatanemek.com   (12.11.2012)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura