Atatürk Okulu > Diğer Konular
26-10-2014
U DÖNÜŞLERİ NE ANLAMA GELİYOR?

Cihan Dura

26.10.2014


Kobani'ye yardım yapılmasına sürekli karşı çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Barack Obama'nın bir telefonuyla, 180 derece dönüş yaparak sınırda peşmergelere koridor açmayı kabul etti. Oysa daha birkaç gün önce ne diyordu: "PYD bizim için PKK ile eştir, o da bir terör örgütüdür. Amerika'nın bizden PYD’ye deste istemesi, çok yanlış olur."

Hep böyle…, tutarlılık yok, dik durma yok. Onun bu davranışına pek çok örnek verilebilir, hatırlayabildiğim üçünü kaydediyorum:

Yıl 2009… Danimarka başbakanlığından ayrılan Anders Fogh Rasmussen NATO Genel Sekreterliği’ne adaylığını koyuyor. Çok geçmeden bizim başbakanımız konuşuyor: “Danimarka Başbakanı'nın adaylığına olumsuz bakıyorum.” Derken, Rasmussen NATO'nun yeni genel sekreteri oluverdi! Peki, nasıl olur? Birinin NATO genel sekreteri olabilmesi için bütün üye ülkelerin onay vermesi gerekmiyor muydu? Demek ki başbakanımız yine çark etmişti. İşte Erdoğan’ın açıklaması: "ABD Başkanı Barack Obama çekincelerimizi giderdi."

Yıl 2011… Emperyalizm Libya Devlet Başkanı Kaddafi’yi devirmeye karar vermiş, ülkedeki İslamcıları ayaklandırmış. NATO uçakları Libya’yı vurmaya hazırlanıyor. ERdoğan hemen alıyor sazı eline, ver yansın ediyor: “Böyle saçmalık olur mu yahu? NATO'nun ne işi var Libya’da? Türkiye olarak biz buna karşıyız. Kendi mukadderatını bir ülkenin halkı kendisi belirlemelidir. Kimse kalkıp da petrol kuyularının hesabını yapmasın. Varsa demokrasi adına bir şey, onu konuşalım.”  Ve… çok değil, aradan sadece üç hafta geçiyor. "Böyle saçmalık olur mu, NATO'nun Libya'da ne işi var?" diye kükreyen Başbakanımız yine sunturlu bir U dönüşü yapıyor. “Libya halkının huzuru için NATO'nun Libya'ya girmesi şarttır” diyerek Libya’da kontrolün tamamıyla NATO’ya devredilmesi için yoğun bir diplomasi trafiği başlatıyor. Lojistik destek sağlıyor, bu da yetmiyor, ABD istedi diye isyancılara toplam 300 milyon dolar nakit para gönderiyor.

Üçüncüsü, Suriye Devlet Başkanı ile olan macerası...

Suriye Devlet Başkanı Esad’ın başına geleni bilmeyen yok. Başlangıçta onunla da dosttu, can ciğer kuzu sarmasıydı; aralarında su sızmıyordu,  Öyle ki, 2008 yılında Esat’la eşini Türkiye’ye davet etmişti. Bodrum’da Rixos Otel’de -aile boyu- güzel bir tatil geçirdiler. Şöyle diyordu Erdoğan: “Türkiye ile Suriye arasında dostluk temellerini attık…”  Bir yıl sonra da kendisi Suriye gezisine çıktı, yine sarmaş dolaş oldu Esat’la. Öpüştü, koklaştı. Ve bakın neler dedi: “Suriye ile tarihî bir süreç başlattık. İki ülke arasında tam 51 mutabakat metni imzaladık. Ülkelerimiz arasındaki bölgeye ve dünyaya örnek olacak bu ilişkiler, gelecekte daha da güçlenerek devam edecektir. Suriye bizim Ortadoğu’ya açılan kapımız ve ikinci evimizdir.”

Peki, sonra? Sonrası yine felaket: Ne olduysa, birden kanlı bıçaklı düşman oldu zavallı adamla. “Aramızda sıfır sorun var” dediği Esat’la bütün ilişkileri kesti. İsrail ile aynı çizgide, dört yıldır, adamı devirmek için uğraşıyor. Esat’a karşı savaşan isyancılara para, malzeme, silah desteği veriyor. İlişkileri neredeyse savaş düzeyine getirdi. Peki, yine ne oldu, bu âni değişikliğin sebebi ne? Yanıt hep aynı:  Çünkü ABD’den talimat geldi: ““Biz Esad’ı devireceğiz, sen de gereğini yap, düşman olduğunu açıkla!” Beşar Esad da şaşkın, ancak gerçeği görüyor: “Erdoğan Obama’nın sözcüsü gibi davranıyor. Onun sözünden çıkmıyor.”

‘***’

Peki, bu durum neyin nesidir? Nasıl değerlendirilebilir?

Cumhuriyet tarihimizde kuşkusuz ilk kez karşılaştığımız bu durum devletimizin iki temeli olan Millî Egemenlik ve Tam Bağımsızlık ilkeleri açısından son derecede kaygı vericidir.

Çünkü Millî Egemenlik Millî İrade için vardır. Millet ise, kendi iradesi ile, muazzam bir güç olan egemenliği emanet ettiği vekillerinde tutarlılık ister, mantık ve planlılık ister. Bugününde ve geleceğinde güven ve istikrar ister.

İstek ve emellerini yerine getirsin diye, egemenliğini emanet ettiği kurumlar hangileridir? Birer en üst organ olarak TBMM ile, cumhurbaşkanlığı ve hükümettir.

Ancak pratikte gördüğümüz durum çok farklı: Millî Egemenliği kullanma yetkisi tek bir şahıs tarafından gasp edilmiş görünüyor. Dahası, Millî İrade’nin istediği “tutarlılık, mantık ve planlılık” niteliklerinin söz konusu şahısta mevcut olmadığı anlaşılıyor. Bu sonuca sürekli yaptığı U dönüşlerinden ulaşıyoruz.

Milletin geleceğini –millî iradeye uygun olarak- planlamadığı için, onu başkalarının planının bir parçası olmasına yol açıyor.

Daha da kötüsü var: U dönüşleri bir dış gücün etkisiyle oluyor. Demek ki, devletimizin ikinci temeli olan Tam Bağımsızlık ilkesi de ihlal ediliyor, tahribe uğruyor. Millî kararlar Millî İrade gözetilerek değil,  serbestçe değil, bir dış gücün, yabancı bir devletin iradesi gözetilerek, onun baskısıyla alınıyor.

Atatürk ne demişti: “Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vaz geçmesin.” 

Biz Türklerin büyük bir kusuru vardır. Ülke ve milletin yönetimini elimize aldığımız zaman, yetki ve sorumluluğumuza verilen yüksek devlet işlerini yabancılarla, kendi şahsî işlerimizde gösterdiğimiz cömertlikle halletmeyi kural kabul ediyoruz. Oysa aldanıyoruz, büyük zararlar gördü ulusal varlığımız bu yanılgıdan. 

Millî Egemenliği kullanma yetkisini milletten emanet almış olan TBMM; sorumluluğunun idraki ile, bu tehlikeli duruma el koymalıdır. Eğer o gerekeni yapmazsa, görev emanetin asıl sahibi olan milletimize düşmektedir. Yoksa, bugünümüz ve geleceğimiz büyük tehlike altındadır.

 

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura