Atatürk Okulu > Amaç ve Esaslar
29-05-2016
TUTULACAK YOL BİR ŞAHSIN DEĞİL, YALNIZCA MİLLETİN YOLUDUR

Cihan Dura

29.5.2016

 


 

Yine bir Birinci Görev ekibi toplantısındayız. Birinci Görev toplantılarını biliyorsunuz. Birkaç arkadaş düzenli olarak bir araya geliyor, ilgili dokümanları kullanarak Atatürkçülüğün 10 ilkesini birlikte öğreniyorlar. Zihin dünyalarını, işlerini, hayatlarını bu ilkelere göre düzenliyor, ülkede ve dünyada olup bitenleri bu ilkeler ışığında değerlendirip yorumluyorlar.

Bugün de öyle oldu; ekip üyeleri Hikmet, Sabiha, Kubilay ve Tonguç, o günkü toplantının konusuyla ilgili dokümanları dikkatle okudular, tekrarladılar. Karşılıklı sorularla bilgilerini pekiştirdiler, tartışarak muğlak noktaları aydınlattılar. Ardından, dersin yorum safhasına geçtiler. Bu safhada, her arkadaş gündemin önemli bir konusu hakkında düşüncesini ifade ediyor, yorumunu yapıyor.

İlk sözü Hikmet aldı:

-Arkadaşlar, bildiğiniz gibi, Türkiye’nin gündeminde son baskın hükümet değişikliği var. Bir gazetede okudum: Cumhurbaşkanlığı konutunda 65. hükümeti açıklamasının ardından TBMM'ye giden çiçeği burnunda Başbakan Binali Yıldırım, düzenlediği AKP grup toplantısında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a seslenerek, şöyle demiş: "Sayın Cumhurbaşkanım, buradan AK Parti grubu olarak bir kez daha diyoruz ki, yolun yolumuzdur, davan davamızdır, sevdan sevdamızdır. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, gelecekte de böyle olmaya devam edecektir."

Bu ifadeler bana çok anlamlı, bir o kadar da tehlikeli geldi. Üzerinde durmamız ve Atatürk ilkeleri ışığında değerlendirerek, yorumlamamız gerektiğini düşünüyorum. Atatürkçü düşünce hakkında şimdiye kadar çok şey öğrendik. Özellikle dikkat ettik ki, bu öğrenme düzenli, sıralı, sistemli olsun.  Çünkü biliyoruz ki, o bilgileri ancak bu takdirde bir düşünme aracı olarak kullanabiliriz. Ne mutlu bize ki, bunu başarabiliyor, onları kullanarak muhakeme edebiliyor, sonuçlar çıkarabiliyor, önlemler önerebiliyoruz. Atatürkçü fikir sistemini temel alarak yorum ve değerlendirmeler yapabiliyoruz.

Bugünkü yorum konumuz yeni başbakanın yukarda verdiğim ifadesi… Bu söz size hangi çağrışımları yapıyor, aklınıza hangi fikirleri getiriyor? Tabii kullanacağız esas malzeme Birinci Görev sınıfı dersleri müfredatı çerçevesinde Atatürk ilkelerinin kapsadığı bilgiler olacak. Buyur Sabiha, seninle başlayalım.

Sabiha – Birinci Görev toplantılarımızın Millî İrade bahsinde öğrendik: Bir milleti yönetmede prensip, milletin ortak ve genel fikir ve eğilimlerine tabi olmaktır. Esin kaynağı, kuvvet kaynağı, herhangi bir kişi değil, yalnızca milletin kendisidir. Bu husus yalnız yöneticiler için değil, her yurttaş için öyledir. Milletçe her birimiz düşünen, kafa yoran, ülke sorunlarıyla ilgilenen insanlar olmalıyız. Atatürk bize bunu öğütler.  Dolayısıyla diyebiliriz ki, bir milletin tüm bireylerinde hâkim olması ve kesinlikle uyulması gereken kural,  biricik esas Millî İrade’dir, milletin ortak arzusudur. Eğer bir dava takip edilecekse, o dava –kim olursa olsun- tek bir şahsın değil, ancak bütün bir milletin davası olabilir.

Biraz açayım bu hususu: Demek istiyorum ki, bugün ve her zaman takip edilmesi gereken yol, herhangi birinin çizdiği yol olmamalıdır; yurttaşlarımızın bütün fikirlerinin bileşkesinin gösterdiği yol olmalıdır. Bir yol ancak bu takdirde doğru olur, isabetli olur. Atatürk bize bu hedefi gösterir, kendisi de öyle düşünür, öyle hareket eder. Öyleyse, millete hizmet ederken, kendimizin veya filancanın emel ve düşüncelerine göre değil, milletimizin emel ve düşüncelerine göre hareket etmemiz gerekir. Kişisel kanıya göre değil, milletimizin kanı, düşünce ve duygularını rehber bilerek yürümelidir. Atatürk; kendi düşünce ve eylem sistemini bu şekilde oluşturmuştur. Onun görüşleri kişisel değildir, toplumsaldır, Millî İrade’nin yansımalarıdır.

Millet işleri söz konusu olunca,  seçmenler olsun, parti grubu olsun, Meclis olsun, her bireyin zihninin faaliyet halinde bulunması lazımdır. Lider dediğin de bu hedef için uğraş verir, bu beyinsel faaliyetin varlığı için çalışır. Atatürk bunu ister. Ulusal emeller, Millî İrade; hangi makamda olursa olsun, tek bir şahsın düşünmesinden değil, herkesin, bütün toplulukların düşüncelerinin bileşkesinden meydana gelir.

Bir devlet adamı, kerameti kendisinde görmeye başladı mı devlet adamlığını yitirdi demektir. Bugün Türkiye’de kendini olağanüstü, üstün ve seçkin biri olarak görüp kendi fikir ve emellerini ülkeye dayatmaya çalışanlar vardır. Oysa bir genel duygunun, genel iradenin, milletteki genel bir ihtiyacın ifadesi ve temsilcisi olmak gerekir. Bu kimseler gerçekte hiçbir şey olamazlar. Olmuşlarsa geçicidir, kısa sürede unutulmaya mahkûmdurlar. Eğer bir şey yapmışlarsa, o da topluma, milletin geleceğine zarar vermekten ibarettir.

Ancak ne yazık ki, her başarının sırrı, her kuvvetin, kudretin gerçek kaynağı millet olduğu halde, siyasette milletlerin insanca ve içten eğilimlerinden çok, siyaset adamlarının kişisel hesaplara dayalı girişim ve uygulamaları görülüyor. Bu yüzdendir ki, toplumlar çok şey kaybediyor, yeterince ilerleyemiyor, gönenç ve mutluluğa kavuşamıyor.

Kısacası, devlet yönetiminde herhangi birinin kişisel yolu değil milletin yolu tutulmalıdır, Doğru yol her zaman Millî İrade’dir. Kendini müstesna ve “seçilmiş” olarak görenler, topluma büyük zararlar verirler. Ne yazık ki, pratikte çoğu zaman kişisel hesapların belirleyici olması milletlerin büyük bir talihsizliğidir.

Kubilay - Arkadaşım Sabiha’nın açıklamaları bana, Millî Egemenlik ilkesinin mevcudiyet koşullarını hatırlattı. Daima Millî İrade ile birlikte düşünülmesi gereken bu önemli ilke diyor ki, devlet yönetimi halkın kendi kaderini bizzat ve fiilen idare etmesi esasına dayanır. Peki, bu nasıl olacak? Egemenliğin kayıtsız koşulsuz millete ait olması ile!... Bunu sağlayacak koşul ise, meclisi ile, hükümeti, yargısı ile yönetimin halkın elinde bulunmasıdır. Değilse, işte o ölüm demektir. Tarihte pek çok örneği vardır: Şuna veya buna, bir veya birkaç sorumsuz kişiye havale edilen idarenin sonu, daima felaket olmuştur. Atatürk bu nedenledir ki, kendilerine milletin kaderi emanet edilmiş olanlara, milletvekillerine, cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerine şu uyarıda bulunur: “Sizi iktidara ve yetkili makamlara getiren iradenin ve egemenliğin sahibi, Türk milletidir. İktidar mevkiine saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirildiniz. Milletin kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakikî ve sağlanabilir menfaatleri yolunda kullanmakla yükümlüsünüz.”

Bilindiği gibi, her yeni şeyin, güzel ve iyi şeyin karşısına mutlaka kötü bir şey çıkar; ilericiliğin karşısına gericiliğin çıkması gibi…  Aynı şekilde, milletin egemenliğini tek bir şahısta veya birkaç şahsın elinde tutmak isteyenler vardır, çünkü bundan çıkar ve ikbal umarlar. Atatürk’ün bu sefil davranışla ilgili bir yorumunu hatırladım. Anlam olarak veriyorum: Her despot kendisini, kuruntudan ibaret bir kuvvetin temsilcisi olarak görür. Bir adamın kendi kendini böyle tanıması aslında hiçbir etkiye sahip değildir. Ne var ki, çevresinde bulunan birtakım çıkarcılar bu eğilimi, bu arzuyu zevkle, aşkla tekrarlar ve topluma yayarlar. Despotluk altında, tahakküm altında bulunan milletin kulakları da hep bu yalanla dolar. Ve sonuçta öyle bir hal olur ki herkes, toplumun her bireyi, o despotun ve çevresindekilerin telaffuz ve ifade ettiklerini ne yazık ki, gerçeğin kendisi olarak kabul etmeye başlarlar. Öyle sanıyorum ki, bugün işte böyle bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Oysa bir milletin meşru ve doğal hakkı olan yetkiler kimseye verilemez. Çünkü onlar milletin hakkıdır; çünkü milletin şerefi, namusu ve onurudur. Türkiye Cumhuriyeti devletinde ve onun halkında taç sahibi yoktur, diktatör yoktur! Olmayacaktır, çünkü olamaz. Millî Egemenlik öyle bir nurdur ki, karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletin irade ve emeline uymayanların sonu hüsrandır, yok olmaktır.

Tonguç – Değerli arkadaşlarım, biri Millî İrade, öbürü Millî Egemenlik açısından yorumlar yaptılar. İkisi de aşağı yukarı aynı noktada birleştiler: Bir devlette Milli irade esastır, tek uyulacak olan odur; Milli Egemenliğin biricik işlevi de budur, uymayı sağlamaktır.

Başka bir deyişle irade ve egemenlik tek bir kişiye ait olmamalıdır. Olaya buradan bakınca, kurumlaşma olgusuyla karşılaşıyoruz. “Yolun yolumuz” açıklaması, Türkiye’nin kronik sorunu olan kurumlaşma olgusunu ortaya koyuyor. Yeni başbakan: “Yolun yolumuzdur, davan davamızdır, sevdan sevdamızdır. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, gelecekte de böyle olacaktır” diyor. Oysa, sağlıklı bir devlet yönetimi; kurulu düzeni bozacak derecede kişisel eğilim ve yönlendirmelere açık olmamalı, bunlardan etkilenmemelidir.

İnanıyorum ki, başımıza gelen felaketlerin ana sebeplerinden biri de budur,  kurumlaşma eksikliğidir. Atatürk, Osmanlı’nın çöküş sürecine işaret ederken, devlet yönetimine hâkim olan kişisellik üzerinde önemle duruyor ve diyor ki, “Bunun, [bu başarısızlıkların] sebebi nedir? Sebebi, kişisel siyaset, kişisel program uygulamak; bir devlet siyaseti ve devlet programı izlememektir. Halbuki olumlu, belli, makul, emin, sabit bir programın bağımsız bir şekilde, daima ve herkes tarafından titizlikle uygulanması ve sürekli daha ileriye götürülmesi gerekir.” Açıktır ki, bundan kasıt kurumsallaşma eksikliğidir.

Atatürk, bir fikir adamı olduğu kadar, aynı zamanda bir eylem adamıydı. Düşüncesi ve eylemi bir olan bir liderdi. Düşündüğünü mutlaka işe çeviriyordu, uygulamaya koyuyordu. Bizzat kendisi bu birlikteliğin somut örneğini vermiştir. Türk toplumunu, yalnız kendisinin düşündüğü ve hayal ettiği düşünce ve duyguların peşinde sürüklemeye asla kalkışmamıştır.

Bakınız, kurucusu olduğu CHP’nin programını hazırladığı sıralarda ne diyor: Yurttaşlarım, ben kendi kendime de düşünebilir, bir program belirleyebilir ve derdim ki, işte benim programım şudur. Ancak ben böyle yapmak istemedim. Çünkü böyle yapmanın hatalı olduğunu biliyorum. Ben istedim ki, takip edilecek program, benim programım olmasın; falanın veya filanın programı olmasın. Yani herhangi bir kişinin programı olmasın. Çünkü bir kişinin programı, en nihayet kendi şahsını ve kendi şahsıyla ilgili olan, menfaat sahibi olan insanları kapsayabilir. Tek bir adamın uzmanlığı, çok şey bilmeye de yeterli değildir.

Ben arzu ettim ki, millet kendi programını takip etsin ve istedim ki, milletimiz hangi ad altında olursa olsun şunun veya bunun arkasından gitmesin. Yalnız kendi arzu ve iradesinin, kendi maksadının peşinden gitsin. İstedim ki, bu ülke ve milletle ilgili olan bütün aydınlar, bütün uzmanlar parti programıyla ilgili olsun. O zaman o program; benim programım değildir, bütün milletin programıdır, hepimizin programıdır. Bütün bir millet o programın içinde kendi duygularını, kendi düşüncelerini bulacaktır.

Hiç kimse hiç kimseden daha akıllı değildir, birlikte herkesten daha akıllıyız. Millet ve devlet işlerinde, herkes herkese yardım edecektir.

 

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura