Yazı Kategorileri > Diğer Yazılar
02-12-2013
TÜRKİYE İRAN’VARİ BİR KARŞI-DEVRİM SÜRECİ Mİ YAŞIYOR?

Cihan Dura

2.12.2013


Türkiye'de son günlerde şu görüşü dillendirenler var:

“AKP ve Gülen’in Türkiye’de iktidara geliş süreci ile 1979 yılında Humeyni’nin İran’da iktidara geliş süreci arasında benzerlikler var. Türkiye Humeyni’vari bir karşı-devrim sürecinin içinden geçiyor!”

Doğru mudur bu iddia?

Yanıt için hafızamızı tazelememiz gerekiyor. Ben bundan üç yıl kadar önce bu konuda bir yazı kaleme almıştım[1]. Buyur oku, değerli okur, bakalım ne olacak yanıtın. Ancak hemen söylemeliyim ki, bu yazıda da sorularla karşılaşacaksın, seni düşünmeye davet edecek sorularla… Dert etme, çünkü yanıtı zor olmayacak. Hem ne demiş bundan 2500 yıl önce Konfüçyüs: Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek zararlıdır.

 

BU TALİHSİZ ÜLKE ACABA HANGİ ÜLKEDİR?        

Değerli okur, bu yazımın konusunu baştan söylemeyeceğim. Onun yerine birbirine bağlı iki soru yönelteceğim sana ve yanıt bekleyeceğim ama merakta bırakmayacağım seni. Peki, yazımın amacı nedir, asıl neyi anlatmak istiyorum? Bunu keşfetmeyi ise senin çabana bırakacağım.

I) İŞTE İLK SORUM

Aşağıda anlattığım olayların yaşanmış olduğu ülke acaba hangi ülkedir?

Ülkede rejimin emanet edildiği hükümetler, yabancı güçlerle işbirliği içinde, devletin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını yok etme yolundadır. Ülkede her türlü değeri ayaklar altına alan vahşi bir ekonomik liberalizmi yerleştirmeye çalışır; yozlaşmaya, kanunsuzluğa, yolsuzluk ve rüşvete göz yumarlar. Liderler aymazlık ve sapkınlık içinde, kişisel çıkarlar peşindedir. Büyüklük hastasıdır, gösteriş ve debdebe yolunu seçmiştir.

Hükümetler köktendinciliğe karşı çağdaşlaşma yanlısı görünürler; ancak tutumları kararsız, tepkileri yumuşaktır. Köktendincilerin güçlerini küçümser, onlara geniş propaganda olanakları sağlarlar. Bizzat kendileri de çıkarları uğruna, dini bir araç olarak kullanmaktan geri durmazlar.

Ulus darlık ve sefalet içinde, ezgin ve bitkindir. Halk korkunç boyutlara ulaşan sosyal adaletsizlik ve yoksulluk karşısında, mânevi bir sığınak olarak camilere, tekkelere, şeriatçı parti ve derneklere koşmaya, kurtuluşu kucaklarına atıldıkları dincilerde aramaya başlamıştır.

Dinciler rejime karşı, çağdaşlığa düşmandır. İlk hedefleri; halkın ve aydınların hoşnutsuzluğundan yararlanarak, yandaşlarının sayısını artırmak, nihaî hedefleri ise ülkede bir din devleti kurmaktır. En etkili stratejileri; demokratik, katılımcı, özgür bir toplumdan yana, ulusal bağımsızlıktan yana görünmektir. Çeşitli avantajlar ve teknikler kullanarak dinsel hareketi, ülke çapında örgütleyip korkunç bir mekanizma hâline getirirler. Özellikle feodal ağaları, esnafı, tüccar ve zanaatkârları yanlarına çekerler; gençliğe, kadınlara ve orduya el uzatırlar.

Politik hedefleri yönünde, halkı artık onlar eğitmektedir. Kendilerine gittikçe daha fazla kulak veren halk kitlelerinde, âdil bir düzen kuracakları vaadiyle büyük umutlar uyandırırlar. Bu örgütlenme ve yığınlaşma ile birlikte parasal güçleri de artar: Dinsel hareketin kasalarına başlıca bağış ve ticaret yoluyla, milyonlarca dolarla ifade edilebilecek fonlar akmaya başlamıştır.

Aydınlar; çoğunlukla, ülkenin içinde bulunduğu durumu doğru bir şekilde teşhis ve değerlendirme basiretini gösteremezler. Tıpkı hükümetler gibi, dincilerin potansiyel gücünü küçümserler. Solcu ve sağcısıyla laikler, bir sürü farklı görüşün kaynaştığı politik İslam'ı derinliğine incelemezler, tanımazlar. Solcu aydınlar dincilerden çok, hükümetteki liberallerle ya da geçmişle uğraşırlar. İşbirliği ve ihanetleri korkunç boyutlara ulaşır: Önemli sayı ve güçte demokratlar ve sosyalistler dincilerle dayanışma içine girer. "İlerici din adamları", "reformcu din" gibi kavramların yayılmasına büyük katkıları olur. Sonunda rejime karşı, dincilere destek vermeye ve onlarla ittifak yapmaya yönelirler. Henüz maskelerini çıkarmamış olan dincilerle birlikte, demokrat, özgür ve eşitlikçi bir toplum kuracaklarını sanırlar.

Sonunda, birleşik cephe, halkı ayaklandırır ve rejime ağır bir darbe indirir. İktidarın araçları, ardından devlet hızla dincilerin eline geçer. Bir Din Cumhuriyeti kuruluverir!

Ve hemen ardından da maskeler atılır; artık hesaplaşma, rakipleri alt etme vaktidir: Dinciler, siyasal zincirin en zayıf halkalarından en güçlülerine doğru, rakiplerini kanlı bir şekilde hızla ortadan kaldırmaya başlar. Rakipler; insan hakları savunucuları, reformcular, laiklikten ve çağdaşlıktan yana kesimler, modern üniversiteler, liberal ve sol partilerdir. Korkunç bir aydın kıyımı başlar. Özellikle sol hareket çok geç uyanır: Sol örgütler tek tek tasfiye edilip militanları vinçlerle asılır. "Devrim"e destek olan, dinî kurallara uygun yaşayan kadınlar bile "insan yerine konmayan, alınıp-satılan, şeytani, aşağılık yaratıklar" derecesine indirilir. Artık ülkede devleti, dini kullanarak ele geçirmiş olan "baskıcı, teokratik ve işkenceci" bir rejim, mutlak egemendir.

Sorumu tekrar soruyorum ey okur: Bu talihsiz ülke acaba hangi ülkedir?

II) VE İŞTE İKİNCİ SORUM

Aşağıda anlattığım olayların geçtiği ülke hangi ülkedir?

Ülkede Silahlı Kuvvetler, yani “ordu, her bakımdan ABD’ye muhtaç olduğu gibi, subayların eğitimi de Amerikan sistemine uydurulmuştur. Subaylar Amerikan kültürü etkisi altındadır. Derken, ülkede iktidar birden el değiştirir. Yurdun gerçeklerinden kopmuş, ABD’ye sonsuz güven besleyen ordu ne yapacağını bilemez. Sonunda, yeni iktidar sahipleri için ‘onlar da vatanımızın evlatları, yurttaşlarımız’ diyerek uzlaşma yolunu seçerler.

Yeni iktidar bu durumdan yararlanmasını bilir. Yeni rejimin koruyucularını hızla silahlandırır. Olaylar hızla gelişir. Kurulmakta olan yeni rejimi savunmak üzere ordunun dışında donanımlı bir polis gücü oluşturulmaya başlanır. Bu arada yurdun güvenliği için savaşan ordunun bir askerî başarıya ulaşmasından çekinen yeni yöneticiler, ABD ile gizliden antlaşmalar yaparlar ve yeni silahları -orduya değil- yeni rejimin koruyucularına vermeye başlarlar.

Halkın bir bölümü hâlâ orduya güvenmektedir; ama iktidar, ordunun kapılarını ‘şeffaflık’ diyerek açar ve subayları aşağılamak için yaygın bir karalama kampanyasına girişir. Orduyu zayıf göstermek için halkın gözü önünde subaylar sorguya çekilir. Polis teşkilatı yeni iktidarın ideolojik bekçiliğini yapmak üzere yenilenir; rejimin kurallarına aykırı yaşayanları sindirecek gönüllü birlikler oluşturulur.

Sonunda olan olur; o yenilmez, güçlü, rejimin bekçisi ulusal ordu, beş-altı yılda dağılıp gider ve yeni iktidarın yeni silahlı güçleri rejimin sahibi olur. İktidar halkın eski büyük imparatorluk hülyalarını fetvalarla canlandırır ve sınırların yapay olduğunu, ulusçuluğun bölücülük ve asıl birleştiricinin din olduğunu yayar; komşu ülkelerde silahlı isyana yönelecek timler eğitir. Tüm yetki ve güç, rejim muhafızları ordusunu yönetenlere geçer; fetvacılar da bu yöneticilerin kararlarına dinsel gerekçe uyduran makamlara dönüşür.

Evet, sıra ikinci sorumda değerli okur, acaba bu ülke hangi ülkedir?

***

Hiç kuşkum yok, bulmuşsundur doğru yanıtları. Öyleyse birlikte tekrarlayalım:

Her iki sorunun da yanıtı aynı ve tektir!

İran’dır bu ülke… Bu ülke "mollalar yönetimi"ne, din devletine pupa yelken yol alan 1970'lerin İran'ıdır!

Ancak durup dururken niye sordum bu soruları, hikmeti nedir bunun? Verdiğimiz tek kelimelik yanıtı nasıl yorumlamalı? Asıl anlamlı cevap da bu olacak bence, işin asıl zor tarafı da!... Üçüncü bir soru olarak bunun yanıtını da sana bırakıyorum değerli okur.

Ancak bazı ipuçlarını kısa kısa tekrar vermemde fayda var:

Yabancılarla işbirliği, ABD ile gizli antlaşmalar, vahşi bir liberalizm, politik yozlaşma, yoksulluk ve sefalet, dinin çıkar amaçlı kullanılması, dinciliğe göz yumulması, dincilerin güçlenmesi, halkın dincilere sığınması, demokrat ve sosyalist aydınların dincilerle dayanışma içine girmesi, Amerikan etkisinde bir ordu, subayların sorgulanması, karalanması ve aşağılanması, ordu dışında bir polis gücü oluşturulması, geçmişin yüceltilmesi, milliyetçiliğin ve ulus devletin dışlanması…

Sevgili okur! Elini şakağına daya ve düşün. Çok ürkütücü çağrışımlar oluşuyor zihninde değil mi?

Ve bir plan, evet küresel bir plan, bakıyorum, olduğu gibi, hemen hemen aynı şekilde başka ülkelerde de uygulamaya konabiliyor! Hangi süper, hangi küresel beyin olabilir böyle ülke ülke dolaşan bir komplonun arkasında?

Bu soruya da ben bir yanıt arıyorum değerli okur!

 


[1] http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=668&Itemid=63

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura