Atatürk Okulu > Tarih
21-07-2014
TARİHİMİZİ NEDEN ÖĞRENMELİYİZ? (Turgut ÖZAKMAN)

Turgut Özakman

21.7.2014


TARİHİMİZİ YALAN VE UYDURMALARLA DOLDURDULAR

Tarihimiz çok iyi bilinmelidir. Tarihimize bir göz attığımızda görürüz ki:

-Pek çok hata yapmışız. Onların neler olduğunu öğrenerek bu hatalara bir daha düşmemeliyiz. Tarihimizi öğrendikçe, karşı taraf bize karşı hata yaptığında bunlara karşı nasıl tedbir almamız gerektiğini öğreniriz.

- Tarihimizde gurur duyacağımız uyarıcı, aydınlatıcı pek çok örnek var. Bu örneklere bakıldığında; bize karşı yapılanlar karşısında nasıl dik dururuz, milli benliğimizi nasıl koruruz bunları öğreniriz. Böylelikle de onun bunun oyuncağı olmayız.

Ne yazık ki biz tarihimize gerçeğe uygun olarak yaklaşmadık. Tarih dersleri, maalesef çocuklarımızın en az sevdiği derslerden biridir. Gerek derslerimizden ve müfredat programından ötürü, gerekse öğretmenlerin tavrından ötürü, Milli Eğitim, Türk tarihini çocuklarımıza sevdirebilecek yolu bulamadı.

En azından1950’den sonra başlayan bir karşı devrim hareketi var ki, sormayın gitsin. Bu akım, ne yazık ki kitaplara da girmeyi başardı. Çok kısa bir süre önce yaşanmış olayları, tarihle ilgisi olmayanlar yüzünden, rahatlıkla sulandırmaya, çarpıtmaya başladılar.

Daha acı olanı, karşılarında öyle tepki gösterecek bir kitle de bulmadılar. Çok az bir kitle buldular ama yeterli olamadı. Mesela Türk Tarih Kurumu bu yalanlara karşı çıkabilirdi ama yapmadı, yapamadı. Derin bir sessizliğe büründü. Milli Eğitim Bakanlığı da sessiz kaldı.

Bizim, eli öpülesi çok büyük tarihçilerimiz var. Onların, sanıyorum bu yalanlardan haberleri bile yok. Bir kısmı da bu yalanlarla boğuşmak istemedi. Neticede yalanlar giderek kemikleşti, yayıldı kaldı. Bugün o yalanlara inanan tarih öğretmeleri var ülkemizde.

Ortaokullarda ve liselerde yalanlardan oluşan bir tarihi anlatan öğretmenler var. Devlet eliyle yayıyoruz yalanı. Son zamanlarda, liselerde okutulan yakın tarihimize dair bir kitabı okudum. Gerçeği saptıran bulanık bir anlatımla karşılaştım. Devlet kendi öğrencisini yalanla eğitir mi? Bu çok talihsiz bir olay, çok tehlikeli bir şey. Çocukları kandırmaktır bu.

Diyelim ki, bu yanlış tarihimizi okuttuğumuz çocuklarımız politikacı, teknokrat ve bürokrat olacaklar. O yarım yamalak tarih bilgisiyle Türkiye’ye yön vermeye çalışacaklar. Sonuç, sizlerin de görebileceği gibi hiç de iyi değil. Türkiye, bu bilgisiz yönetimden dolayı bu hale geldi.

TARİH BİLMEMENİN BEDELİ

500 milyar dolar borcumuz var, diyorlar. Bu, ülkemiz için de felakettir. ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ deniyor, gülmemek elde değil. Bu kadar büyük rakama ulaşmış olan borç kamçı değil, olsa olsa boyunduruktur. 

Tarih diyor ki, borçlu olduklarımız sadece bu parayı geri istemez, başka şeyler de isterler: İmtiyaz isterler. Hatta toprak isterler. İnanmayanlar, dönüp yakın geçmişteki tarihe bir baksınlar.

Bizi yönetenler ve destekçileri belli çevrenin adamlarıdır. İş adamlarıdır bunlar. Sahiden tarihimizi bilseler, bu tehlikeyi görürler ve sonucunu da çabucak anlarlar.
Fakat tarihi bilmiyorlar. Sanki tarih bilmeme eğitiminden geçmişler. Ben bu insanların yakın tarihimiz ile ilgili anlattıklarına bakınca, titriyorum. Kendilerine göre hayalî bir tarih yaratmışlar ya da böyle bir tarih sunmuşlar onlara. Verilen eğitimle bunu böyle kabul etmişler. Yakın geçmişimizi öyle sanıyorlar.

Halbuki öyle değil yakın geçmişimiz. İşin doğrusuna baktığınızda görülür ki, Türkiye’de yaşayan her insanın gurur duyacağı bir yakın tarihimiz vardır. Bunun içinde yanlışlık var mıdır? Elbette ki vardır. Eksiklik var mıdır? Hem de çok vardır. Avrupa’nın 200 yılda gerçekleştirdiği büyük atılımlar 15 yılda yapılabilir miydi? O yıllarda Osmanlı aydını ve bürokratı yerine “yeni insan”ı yaratmaya çalıştık. Bunda bir yere kadar başarılı da olundu.

Ama, çok partili siyaset dönemi ile birlikte birçok şey aksadı. Tabi birçok iyilikler de geldi onunla…, ancak birçok olumsuzluklar da geldi: Atatürk dönemi kalkınması kesintiye uğradı. Bilime, sanata, kültüre yaklaşımımız sıfıra yaklaştı. >>>Devlet sanat kurumu >>>bulamadığı, kuramadığı gibi, mevcutları da yok etme gayreti içerisine girildi. Bugünkü iktidardan değil, son 30 yıllık iktidarlarından söz ediyorum. 

Onlara operanın, tiyatronun Cumhuriyet’in kurduğu büyük kuruluşlar olduğu, misyonu bulunduğunu söylediğim zaman bana şöyle dediler: “Bunları vakıflara, belediyelere devredecekler.” Bunu söyleyen yetkiliye, “saygıyla değil, lanetle anılırsınız” cevabını verdim. Neyse ki; bu hatayı yapacak kişi o olmadı. Çok da iyi oldu.

İKİ BÜYÜK SORUN

Şimdi biz iki büyük sorunun karşısındayız:

-Birincisi, bir yeni Osmanlıcılık özlemi var. Bunlar Osmanlı tarihini bilseler böyle bir özleme kapılmazlar.

-İkincisi ise, Batıcılarımız var. Onlar da batı tarihini bilmiyorlar. Bilseler böyle körü körüne batıcı olmazlar. 

Daha garibini söyleyeyim; bizim bazı milliyetçilerimiz de millî tarihimizi bilmiyorlar. Maalesef bilgisizliğin cezasını çekiyoruz milletçe… Açıkçası, durum bu. Milletçe, yeniden tarih derslerimize çalışmamız lazım. Çünkü bugünü dün yarattı. Yarını da bugün yaratacak!

Ama, tarih bilgisini kaldırırsanız bugün kalmıyor. Dün ortadan kalkıyor. Çünkü bunların hepsi bir süreç. Bu süreç Çanakkale ile başlıyor. 

Çanakkale’yi başlatan, 600 yıllık bir Osmanlı tarihi. Onun arkasında da 200 yıllık bir Selçuklu ve beylikler tarihi var. İşte, onun arkasında da yüzlerce yıllık Karahanlılar, Gazneliler var… Hindistan daki Babür var. Orta Asya’daki Türkler var. 

İnsanlarımız, Anadolu’da bir büyük halk şairi olan Karacaoğlan’ın varlığını ancak ikinci meşrutiyet döneminden sonra öğrendi. Ne acıdır ki kendi kültürümüzü bilmiyorduk. Osmanlı’da anavatan bilinci yoktur. Anadolu Osmanlı’nın anavatanı değildir. Onun için en önemli yer İstanbul’du.

İstanbul da surların içine kapanmış, surların içinde kalmıştır.

NEDEN GERİ KALDIK?

Anadolu’da Osmanlı’dan çok Selçuklu eserleri vardır. Selçuklu Anadolu’ya daha çok sahip çıkmıştır. Osmanlı öyle yapmamış, sadece yayılmış. Büyük bir imparatorluk olmak istiyor; Aden’e(Yemen), Kırım’a, Kafkaslar’a, Afrika’ya ve Fas’a kadar uzanan dev bir imparatorluk…
Şimdi, dünyada öyle bir imparatorluk olmuş bir milletin, topluluğun; küçüle küçüle Balkan Savaşı’ndaki duruma gelmesi, maalesef tarihte kayıtlı değil. Bunu, yani böylesine küçülmeyi, ne acıdır ki, başaran yalnızca biziz. Tabi bunun pek çok sebebi var.
Biri şudur: Din ile bilimi birbirinden ayıramadık. Halka bilgi veremedik. Avrupa bilgi reformu yaparken, dolayısıyla aydınlanırken; biz bunun çok gerisinde kaldık. Onlar sanayi devrimini yaptılar, biz bunu duymadık bile… Ancak uçakları tepemizde uçmaya başladığı zaman, trenleri canavar gibi Sirkeci’ye dayandığı zaman Avrupa da bir şeyler olduğunu fark etmeye başladık. O zamana kadar hiçbir şeyin farkında değiliz. 
Biz bu rüyadan, kendi kendimize yattığımız rüyamızdan uyandığımız zaman; Avrupalı’nın 200 yıl gerisinde kaldığımızı gördük. Bu açık azalmadı, aksine gittikçe arttı.
Balkan savaşında, daha üç buçuk yıl önce kurulmuş devletin ordusu, Osmanlı devletinin ordusunu evire çevire yendi. Sonra, Edirne’yi de aldılar elimizden. Böylelikle de Osmanlıyı kafa tutamayacak hale, yani hiç direnemeyecek hale getireceklerini de sandılar. Ancak bunda aldandılar.

YURTSEVERLİĞİN DOĞUŞU

Kısa sürede müthiş bir yurtseverlik patladı Osmanlı’da. Türk milliyetçiliği bu bakımdan Emperyalizm’e karşı bir tepkidir. Aynı zamanda Osmanlı içindeki etnik gurupların ırkçılığına karşıda bir tepkidir. Milliyetçilik bize çok geç gelmiştir, çok geç uyanmıştır. Ama, uyanınca da iyi uyanmıştır.

Çanakkale’yi yaratan da bu ruhtur. Bu yüzden ben ona ‘Diriliş’ dedim. Çünkü yıllarca, yüzyıllarca uyutulmuş bir millet; tarihiyle, bilimiyle, sanatıyla, türküleriyle, tarihiyle birden bire ayağa kalktı. 1912’deki durum ortada: Dergiler çıkmaya başlıyor, konferanslar veriliyor, toplantılar yapılıyor.

Ama ne acıdır ki; bir Türk, tarihini bile Leo Kavi adındaki bir yabancıdan öğreniyor.  Osmanlı tarihini de gene bir Avusturyalı’dan öğrendik. Tıp geçmişimiz hakkında da bilimsel bir tarihimiz yoktu. Bizim tarihçilerimiz, genellikle padişahın güncesini yazan saygıdeğer insanlardır. Bilimsel tarihimiz Cumhuriyet’ten sonra oluşmuştur.

YALANCI TARİHÇİLER 

Şimdi, bundan 100 yıl önce yaşanmış bir hayatı biz nasıl değerlendirebiliriz? Bunu ancak belgelere bakarak ve o dönem tanıklarının anılarından çıkartarak yapabiliriz. Başka şansımız yok. Hepimiz aynı belgelere bakıyor, aynı tanıkların anılarını inceliyoruz. Sıkıntı da işte bu noktada başlıyor. Evet, hepimiz aynı belgelere bakıyor, aynı tanıkların anılarını inceliyoruz ama, Türkiye’de bir kısım yarı tarihçi var ki, onlar bu belgelerin işlerine gelmeyen tarafını bir kenara atıyorlar. Geri kalanlar da işlerine gelmiyorsa, yerlerine yeni ve yalan belge imal ediyorlar. Tanık bulamazlarsa uyduruk insanları tanık diye yutturuyorlar.

Daha da olmazsa; ‘Ninem’den ya da Annem’den duydum…’ diyorlar. Şaşıracağınız şeyler var. Mesela bir tanesi diyor ki, ‘…ben annemden duydumdu Vahdettin Türkiye’yi terk ederken, bütün okullar Kabataş rıhtımında kendisini uğurlamaya gelmiş. Kız öğrenciler de gelmiş…’. Yine annesinden duyduğuna göre, ‘…Vahdettin giderken demiş ki… falan, filan…’. Bunu anlatan adam böyle söylüyorsa ve ciddi bir şekilde anlatıyorsa; çok ciddi bir sorunu var demektir. Bilerek, kasten bunu anlatıyorsa büyük ayıp ediyor demektir. Hem de çok büyük ayıp ediyor demektir. Yani bu hakikate ihanet demektir. Bilgi çağındaki en büyük suçlardan biridir.

TARİHİ YALANLARA İKİ ÖRNEK

1) Yalan yazan tarihçilerin, Çanakkale’de gökyüzünden bir bulut yumağının inip İngiliz tümenini yok ettiği şeklinde bir iddiaları var. Böylelikle Gelibolu’da olanları başka anlamlara büründürerek anlatıp, insanlarımızın gerçekleri görmelerini engellemeye çalışıyorlar.  Oysa İngiliz taburu olayı oldukça basittir. Tabur tepenin yamacına doğru ilerlerken, o bölgenin özelliği ve havanın da nemli olması sebebiyle ortalık bulutlanıyor. İngiliz Taburu da buluta doğru yürümeye devam ediyor. Tabur biraz ilerleyince de bölgede mevzilenmiş askerlerimizce, süngülenerek yok ediliyor.
Bu, basit bir hikâye… İngiliz Taburu’nun nerede gömüldükleri belli, bunlarla ilgili belgeler de ortada. Ama üç sarhoş İskoçyalı asker olaydan 35 yıl sonra, -ki buna “savaş hayali” deniyor- ortaya bir şeyler atıyor. Bununla ilgili bir film de çevrilmiş. Ama Türkler esir olan askerleri, İngilizleri öldürmüş gibi gösteriliyor. Bizi asla yapmadığımız bir suçla itham ediyorlar.

Allah, yere bulutu indirdi ve İngiliz alayını, -dikkat ediniz tabur alay oldu- içine alıp götürdü. Sahiden de taburu ya da hurafecilere göre alayı bulut alıp da denize döktüyse; size sorarım, Çanakkale zaferi bir alayla kazanılır mı?

Allah’ı bire bir bu savaşın içine kattıkları zaman, sonucu hesaba katmıyorlar. Çünkü biz 4 yılın sonunda yenildik. Çanakkale’yi İngilizlere teslim ettik. Yani anlatmaya çalıştıkları o ilahi güç İngilizlere yenilmiş oluyor. Gerçek Müslümanlar bu anlatılanlara itibar etmez. Benim bildiğim, Allah bu savaşa katılmış olsaydı, savaş bir saniye içinde biterdi. Koca evreni yaratan Allah 8,5 ay uğraşacak ha, buna ne gerek var? Birkaç saniyede işi bitirir, olur biterdi.

2) Size bir yalan daha söyleyeyim. Biri de diyor ki, Allah Gelibolu ormanlarında yırtıcı aslanlar yarattı; onlar da İngilizleri parçaladı. Şimdi bunu uyduran yalancının, palavra sıktığı şundan belli: O tarihte Gelibolu’da orman yok ki… Çıplak bir arazi, bir iki yerde zeytin ağaçları var. Birkaç kavak ve zeytin ağacının olduğu yer, nasıl oldu da orman oluverdi? Yalan! Hepsi yalan!

MİLLÎ MÜCADELE HAKKINDAKİ YALANLAR

Bu palavracı zihniyet Milli Mücadele’ye karşı olan zihniyettir. Hatta, ona göre, Milli Mücadele önemli değilmiş. Hatta Yunanlılar’la birazcık boğuşmuşuz. Bu boğuşmayı da uzatmışız. Onu da, yani uzatmayı da abartıp, 4 yıl yapmışız. Bir başkası da diyor ki; ‘…o dört büyük savaştan 4 büyük tören çıkartarak gülünç oluyoruz.” Bunu, emin olun Yunan askerî kaynakları yazmıyor. Yunanlının tarih kitaplarını okuyan birisi olarak söylüyorum, Yunanistan’da hiç kimse böyle şeyler yazmıyor ve söylemiyor. Bizdeki yalancıların yaptığı gibi bir saygısızlık asla yok!

Bu zihniyetin mensuplarının, bizim tarihî gerçeğimize Yunanlılar kadar saygıları yok. Yunanlıların Anadolu Türkleri’ni sevdiğini söyleyemeyiz ama, bizdeki bu yalancılar, Yunanlılar’dan daha çok nefret ediyor kendi gerçeklerinden.

Kendi ülkesinin zaferinin üstünü örtüp karşısındakine zafer bağışlayan kafa nerede var? Bunlar sağlıklı kafa değil ama, şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, gençlerimizin çok büyük bir bölümünü de bu yalancılar eğitiyor, yönlendiriyor. Kitaplarda o çocuklar için neler saçmalanmış bir görseniz. O gençlere hitap eden kitaplardan birinin -2. baskısındaydı ve her birinin 10 bin bastığı söyleniyor-  içindeki tek doğru, yazarın adı ve soyadıydı sadece.

Milli Mücadele ve Çanakkale hakkındaki bu kitapların yalanlarına inanan yüz binler var, tarih öğretmenleri var. Öğretmenler genç beyinlere bu yalanları anlatıyor. Çocuklar da maalesef gerçek zannediyorlar. Anlatılanların en küçük bir dayanağı ve belgesi yok. Sineğin teri kadar dayanakları olsa, önlerinde saygıyla eğileceğim. Ancak yok, yok!...
Ciddi bir araştırma yapmadıkları için, her yönünü inceleyip belge sunmak gibi bir alışkanlıkları yok. Osmanlı’nın çöktüğü zamanların medrese kafalıları, olaya biraz oradan biraz dıştan bakarak, bir yerlerinden tutarak bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar.

Bir takım yeni “bilim adamları”mız da var ki, onlardan farkları yok. Diyelim ki üniversitede hocalık yapıyor ve Milli Mücadele hakkında bir yargıda bulunacak. Eleştirmek yerine yalana saparak söylüyor ne söyleyecekse… Veya eksik bakıyor. Tıpkı fili –bir yerinden- tutan adam gibi… Kuyruğundan tutarsa, filin kuyruk olduğunu söylüyor. O bilim adamı da fili, tuttuğu kuyruktan ibaret sanıyor. Oysa bilimin, hiç olmazsa minimum kurallarına uyulur. Bu etik bir davranış olur. Ama nerede? Bir de bu insanlar televizyonlarda ve gazetelerde yer alıyorlar.

ŞU ÇILGIN TÜRKLER

“Şu Çılgın Türkler” kitabım, Türk’ün Milli Mücadele tarihini anlatır.

Kuvayı Milliye Ruhu dediğimiz şey Çanakkale ruhunun bilinçleşmiş, hatta daha da çelikleşmiş halidir. Çanakkale, bağımsızlık savaşımızın “önsöz”üdür. Ona giden yolu açmıştır. Biz kenetlenirsek, uyanık durursak, birlik olursak Emperyalizm’i yenebileceğimizi Çanakkale’de gösterdik. Bu, çok önemli bir özgüvendir ki; Milli Mücadele’ye güç verdi. Milli Mücadele’yi bu özgüvenle başlattılar.

Atatürk Çanakkale dolayısıyla tanındı, haklı olarak efsaneleşen bir komutan oldu.
“Çılgın Türkler” ifadesi, önce aşağılamak için söylenen bir sözdü. Bunu, hem İstanbul hükümeti, hem de Damat Ferit bu anlamda kullanıyordu. 

O dönemde, dünyaya hâkim, çok güçlü olarak bilinen bir galipler cephesi var. Bunlar İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Amerikalılar… Dünya kamuoyu önünde Osmanlı ile Sevr Anlaşması’nı yapıyorlar. Bu, o an için Osmanlılarla yapılan ayaküstü bir anlaşma değil. 100 yıllık bir hazırlığın ürünü… Sevr’in arkasında 100 yıl vardı. İstanbul Hükümeti, 1-2 günlük direnmenin ardından Sevr’i kabul edeceğini bildiriyor, büyük bir murtlulukla olmasa bile. Avrupa nezdinde ve ona bağlanmış, boynu bükük, İngiliz mandasına girmek istiyor. Padişah da İngiliz mandasında olmaya dünden hazır. Belgeleri olduğu için söylüyorum, hiçbiri tahmin değil bunların.

Ankara’da yarısı yanmış, diğer yarısı da kül ve toz-toprak içinde olan, cam bardak bile bulunamayan bir şehir merkezinde, yarım yamalak yeni bitmiş bir binada, 150-200 kişi toplanıyor.

Bu insanların hemen tamamı mütevazı, orta hallinin de altında olan insanlar... Bunlar Sevr’e ‘Hayır!’ diyorlar. İşte o zaman ‘çılgın’ lafı kullanılıyor. Giderek de övgüye dönüşüyor.
Hiç beklenmeyen bir şeydi bu. Emperyalizm’i ve onların paralı askerlerini, onların taklitçilerini, fırsatçılarını halk yeniyor; büyük bir kısmını da denize döküyor, hem de hayalleriyle birlikte döküyorlar.

Ardından, Lozan’a gidiliyor. Lozan’da da kendi bağımsızlığını, yani dünya devletleri arasında eşit haklara sahip bir devlet olma hakkını tescil ettiriyor. İşte burada çılgınlık olarak dedikleri yılmaz, yıkılmaz, yenilmeyi aklına bile getirmeyen, yurdu için her türlü fedakârlığı göze almış, çok kahraman insanlar anlamında ‘çılgın’ sözcüğü kullanılıyor. 

Bundan dolayı, kitabın adı olarak “Şu Çılgın Türkler” ifadesini kullandım. Ama inanılmaz bir şeydir o! Onunla inanılmazın ne kadarını anlatabildim, pek bilemiyorum. Bundan sonra çok daha etkilisinin, çok daha ayrıntılısının yazılacağına inanıyorum.

HEPİMİZ YAKIN TARİHİMİZİ BİLMELİYİZ

Biz, yakın tarihimizi gençlerimiz için, yakınlarımız ve kadınlarımız için yazmalıyız. Köylülerimiz, işçilerimiz için yazmalıyız. Hepimiz yakın tarihimizi bilmeliyiz. O zaman Türkiye’deki pek çok kavga kendiliğinden sona erer.

Şunu açıkça söylemek gerekir ki, yakın tarihimizi bilmediğimiz için bloklara ayrılmış durumdayız. Böyle, kuzu gibi sessiz ve sakin durmamıza bakıp heveslenen, iştahlanan insanlar oluyor. Ama, gerçek bunun tam aksidir. Onlara, hem içerde, hem de dışarıda uyuyormuş gibi yapacağımızı da göstermemiz gerekecektir.

Dışarıda yanlış bir şey yapacaklar, onlara hak ettiği tepkiyi gösterdiğimiz zaman da şaşakalacaklar. Artık, çağımızda bu milletin AB ile oyunlara getirilmesi çok zor. Politikacı, bilgisizliğinden veya siyasi düşüncesinden dolayı oyunlara gelir, gelebilir. Başka maksadı vardır, gelir. Ama Millet gelmez, gelemez!

Millet bekler bekler ama, sonunda tepkisini gösterir. Avrupa; milletlerarası terbiyeyi göstermesi gerekirken, bunu bir kenara koyarak konuşuyorlar. Ben, tabii isterdim ki, benim söylediklerimle değilse bile, devlet bunlara ağzının payını versin. Terbiyeli konuşmayı öğrenmeliler.

Bakınız, bizim dışişleri bakanının şahsını hedef alarak söylemiyorum, Türkiye aleyhinde konuşma yapıyorsa biri, buna izin verilmemesi gerekir. Belki o bakan o ağır lafları sindirebilir içine ama onun bulunduğu makam gereği, o lafın millet hakkında söylendiğini bilip, Türk milleti adına kükremesi gerekirdi. Kendi kişisel olgunluğu ya da vurdumduymazlığı geçerli olamaz. Orada oturmakla olmaz bu işler… Kendi kendine değil, orada ancak o görevin kendisine verdiği niteliklerle oturabilir. Onun için, baba gibi söylüyorum, ne olur Nutku okuyun. İsmet İnönü’ün anılarını okuyun. Okumazsanız, birçok şeyi anlamazsınız, anlayamazsınız!

ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI’NI İMAMLARIN KAZANDIĞI BİLE SÖYLENDİ

Siz bu işin farkında değilsiniz. Bundan önceki liderlerden birinin, Libya’ya gittiğinde anlattığı bir şey var. “Ulusal Kurtuluş Savaş’ında biz 5000 şehit verdik” diyor. Yani 4,5 yıl süren bir kurtuluş savaşı 5000 şehit ile kapatılabilir mi? Bunların hiçbir bilgisi yok. “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı imamlarla kazandık" diyor.

Çok muhterem olan din adamlarmız elbette vardı, onlara itirazımız yok. Şimdiki din adamlarımızın örnek alacağı, yurtsever din adamlarımız var o tarihte. Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi, Denizli Müftüsü Hulusi Efendi, Amasya Müftüsü Kamil Efendi ve daha niceleri… Yani, bunlar her zaman saygı duyulacak insanlar... İstanbul’un verdiği o aşağılık fetvaya karşı duran 150 ye yakın Anadolulu din adamı var. O hain fetvayı sıfırlayan insanlar var.

Ancak imamlarla Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazandığımızı söylemek; savaşın ne olduğunu, hele hele Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı hiç bilmemek demektir. Nitekim Çanakkale’yi de bunlar hurafelerle anlatıyor. Bir tarafta yarım milyon asker, öbür tarafta yarım milyon asker, aşağı yukarı 18,5 ay içinde 1,5 milyon insan siperler içerisinde birbiriyle gırtlaklaşıyor. Bunu din adamlarıyla, dervişlerle anlatmak demek, ne Allah’a saygı, ne dine saygıdır, ne de savaşı anlamak demektir.

Onların, ancak içinde bulundukları cehaletin seviyesini gösterir bu… Gerçekten çok derin bir cehalet içinde bulunuyorlar. Bana öyle geliyor ki, bizim bu insanlara, “Durun efendiler!” dememiz gerekiyor. Bunlar böyle yapmakla dini de küçültüyor, hâşâ Allah’ı da aşağılıyorlar. Gerçek Müslümanların Allah ile oynamaya razı olmaması, buna şiddetle karşı çıkmaları gerekiyor.

OSMANLI’DA KADINLARIMIZIN DURUMU

Niye böyle olduk biz? Çocuklarımıza Osmanlı’yı çok iyi anlatmalıyız ki, aynı hataya biz de düşmeyelim. Öte yandan, bilimsellikten uzak kaldığımızda, çağımızdan kopmuş oluyoruz. Örneğin, kadınlarımızdan söz etmezsek, çağımızın gerisinde kalırız, çağımızdan koparız.

Çanakkale Savaşı’nda kahraman askerlerimizden söz ediyoruz da, kadınlarımızdan niye söz etmiyoruz? O dönemde kadın sokağa çıkamıyor. Eve tıkılmış, hapsedilmiş, sanki ev kuşu... Eğer sokağa çıkar da tacize uğrarsa, polis ‘çıkmasaydın!’ diyor. Yani sokağa çıkmakla her şeyi kabullenmiş olduğunu söylüyor. Devletin polisi, kadını korumaya ihtiyaç bile duymuyor. Seçme hakkı yok, seçilme hakkı yok, her mesleğe girebilme hakkı yok; önünde açık sadece iki meslek var: biri ebelik, diğeri öğretmenlik... Öğretmenlerin sayısı da sanıldığı gibi binlerce falan değil. Hepsini toplasanız 50’yi geçmiyor.

1915 yılı sonunda, İstanbul Üniversitesi’ne kızların da girmesi kabul ediliyor. Sabahleyin erkekler eğitim görüyor, öğleden sonra da 3-4 kız eğitim görüyor. O devrin tutucuları telaşlanıyorlar, ‘…koridorda kızlarla erkekler karşılaşırlarsa…’ diye. Sonunda ayrı bir binaya alıyorlar kızları!...

1921 yılında akıllı bir eğitim bakanı bu uygulamaya son veriyor. O zamanlar “millî” eğitim bakanı değil, sadece eğitim bakanı… Ondan sonra, o devrin ulemasından birinin yazıları var, ‘…bunlar diz dize mi oturacaklar…’ diye.

Balkan Savaşı’ndan yeni çıktığımız sırada, bu yenilik dehşet verici bir yeniliktir. Adeta utanç verici bir yeniliktir. Ordu, halk ve yönetim için de böyledir. Kafaya bakınız ki, bulunan sebeplerden bir tanesi de kadınların etek boyu biraz kısalmış da ondan. Yani Balkan Savaşı’nı bile kadınlara fatura eden bir zihniyet…

BİLİME, ÇAĞDAŞ EĞİTİME İTİBAR EDİLMEDİ, ENGELLENDİ

İşte bu yobaz kafadır Osmanlıyı batıran. Aynı zihniyet, haritayı da yasakladı, resim, ‘…günahtır’ diyerek… Haritasız bir imparatorluk,… batar tabii. Öyle bir zihniyet ki, rasathaneyi yıktırdı, matbaayı ülkeye sokturmadı, “doktor kadavra üzerinde yetişemez” dedi… Ancak padişah fermanıyla sağlanabildi, doktorların kadavra üzerinde çalışması…

Batı, kendi medreselerini üniversitelere çevirirken, biz bütün pozitif bilimleri medreselerimizden kovduk. Baron de Mont’un anılarında var. Medresedeki öğrencilere soruluyor “üçgenin iç açıları toplamı kaçtır” diye. Alınan cevap çok ilginç: “üçgenine göre değişir.”

Bunlar, o dönemin yüksek öğrenim öğrencileri, işte bilimden, bilgiden, dünyadan tamamiyle habersiz bir zihniyet…

Fransız İhtilali olmuş, bizim aydınlarımızın bir kısmı bunun farkında ama Fransız İhtilali’ni bilmek yetmiyor ki... Bütün dünyada bu rüzgar eserken, sen kendi kendine kapılarını kapatıp, kendini koruyamazsın ki… Koruduğun şey eski olur. Dünyada her şey eylem halindeyken, senin yaptığın tutuculuk olur. 

Bugün, depremin, çok doğal bir olay olduğunu idrak edemediği, aklı buna ermediği için, ne diyor, ‘…falan yerdeki insanlar çok günah işlediler, Allah onları cezalandırdı…’ diyor.

Diyanet İşleri Başkanlığımız var, saygıdeğer din adamlarımız var. Birisinin, ikisinin değil, tümünün bu yobazlığa karşı çıkması lazım.

OSMANLI ÖZLEMİ

Benim eniştem çok dindar bir insandı. Ona sorular sorardım. Eski Müslümanlar çok güler yüzlü insanlardı. ‘Müslüman, benim’ diye gerine gerine gezen takımından değildi. Tevazu içerisinde gezerdi. Müslüman tipini, bizim Müslümanlarımızı çok güzel temsil ederdi.

Camilerin dışı sadedir içi süslüdür. İnsanlarımız da öyleydi. Müslümanların da dışları çok sade, güler yüzlü olmalı, ama içleri zengin... Şimdi galiba tersi oldu. Eniştem, ‘Bir kelime ile tarif edeyim Müslümanlığı’ dedi birgün: İtidal!... Beni o kadar etkiledi ki bu söz: İtidalden ayrıldığınızda, sosyal hayatta da, özel hayatta da itidalin dışına çıktığınızda, çürüme başlıyor. İtidal sözünü Osmanlı özlemini çekenlere anlatmak isterdim.

Osmanlı tarihini bilseler anlarlar ki, Osmanlı’nın doruk noktası Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. Bundan sonra yavaş yavaş çürüme dönemi gelir. Kanuni dönemini özlemenin faydası yok artık. Çünkü onu bir daha geri getiremezsiniz. Hele Osmanlı’nın son yüzyılını bilseler, onu hiç özlemezler.

Son yüzyıl bizim çok üzücüdür, utanç vericidir. Devlet-i Âliye’nin sadrazamı, siyasal konjonktüre göre Fransız, İngiliz ve Rus Büyükelçileri’nin onayını almadan hiçbir şey yapamaz duruma düşmüş. Böyle devlet olur mu?

Çocuklar ziyaretime geldiğinde; onlara ‘Kapitülasyonlar nedir?’ diye sorduğum oldu. Hiç birisinden doğru dürüst cevap alamadım. Kapitülasyonları bilmeden büyüyorlar, yaşıyorlar.

Bir kısım yöneticiler de bilmiyorlardı. Bilselerdi sanırım bazı kararların altına imza atmazlardı. Kapitülasyonları bilmeden bugünlere geldik maalesef. Emperyalizm nedir, ne değildir? Bilmek lazım. Emperyalizm denilince rahatsız olan insanlar biliyorum ben. Oysa son 100-150 yılın en büyük siyasi olgusu bu… Bugün adı değişmiş olarak yine çıkıp gelmiş, artık “küreselleşme” diyorlar. Onu anlamadığınız sürece bizim gibi devletleri yönetmek hiç zor değildir. Yem olusunuz, biz de yem olmak üzereyiz.

HEPİMİZ TARİHİ ÇOK İYİ ÇALIŞMALIYIZ

Bana AKP ve zihniyeti hakkında ne düşündüğümü soruyorlar.

Tarihimizi bilmeyenlerin ülke yönetimine talip olması, doğru değildir. Ben bu kişilere yakın tarihimizi öğrenmelerini babaca öneriyorum. Tarihimizi bilselerdi, bu çizgide durmazlardı. Bu gidişin Türkiye için hayırlı olmadığını görürlerdi.

Osmanlı imparatorluğu hayırlı, yararlı bir şey olsaydı, parçalanmazdı. Bu imparatorluğu kimse yıkmadı, kendisi yıkıldı. Cenaze namazı merasimi görülüyordu; Milli Mücadele devam ederken, Osmanlı zaten musalla da yatıyordu. Yyapay olarak ayaktaydı.

Osmanlı niye böyle oldu? Kanuni dönemi, o muhteşem Osmanlı tarihini, Sinanları, Fatih Sultan Mehmetleri incelerlerse tarihten çok güzel dersler çıkarırlar. Bu dersler onları aydınlatır.

Mustafa Kemal Paşa devletin niteliklerini kafadan uydurmadı. O bir gereklilikti, bir zorunluluktu. Başka bir çıkış yolu yoktu. Başka bir çıkış yolu olduğunu zannedenler; Milli Mücadele’nin hukuki, milli ve ekonomik olaylarının ayrıntılarını bilmeyen insanlardır.

Osmanlı’yı yazmak isteyen her aydın, Sevr Anlaşması’nı mutlaka okumalı. Bu barbar belgeyi okumadan hiçbir şeyi çözemezler. AB’yi de anlayamazlar. Bizim 30 yıllık yanlışlıklarımızı da anlayamazlar. AB sözcülerinin densizliklerinin, kabalıklarının, terbiyesizliklerinin acı sonuçlarını da görebilmeliler için tarih üzerine çok iyi çalışmalılar.

Hepimiz, yeniden tarih çalışmalıyız. Tarihimizi mutlaka çok iyi öğrenmeliyiz.

_________________________

KAYNAK: Cengiz Önal Tarakçıoğlu’nun Ulus Gazetesi için Turgut Özakman’la yaptığı, 2008 tarihli mülakattan, düzelti yaparak, yeniden düzenleyerek aldım. www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura