Atatürk Okulu > Tarih
30-10-2014
TARİH BİLİNCİ VE ÖNEMİ

Cihan Dura

30.10.2014


Bir milleti millet yapan hasletler vardır. Bunlardan biri “tarih bilinci”dir. Atatürk’ün millet tanımından çıkarabiliriz bunun ne olduğunu. Şöyle tanımlıyor, büyük önderimiz millet olgusunu[1]: Zengin bir hatıralar mirasına sahip bulunan, birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve kabulde samimî olan, sahip olunan mirasın muhafazasına birlikte devam hususunda ortak iradeleri olan insanların birleşmesinden meydana gelen toplum…

Atatürk ne diyor? “zengin bir hatıralar mirası” diyor, “sahip olunan mirasın muhafazası” diyor. İşte bu ifadelerdeki “miras” geniş anlamda “tarih”tir. Biz o tarihi ne kadar kapsamlı ve ne kadar yakından bilirsek, işte o biliş -bence- “tarih bilinci”dir. Bu mirasta -yine Atatürk’ün deyişiyle- ortak sevinçler olduğu gibi ortak kederler de vardır.

Bir millette var olması gereken tarih bilincinin faydaları saymakla bitmez; tıpkı birey için söz konusu olduğu gibi: Bir fert düşünün. Geçmişte yaptığı hatâları, yaşadığı felaketleri unutuyor. İyi ya da kötü, başına gelenler üzerinde kafa yormuyor, onlardan ders almıyor. Böyle bir tutum kabul edilemez, sakıncalıdır; zararı şuradadır: O bireyin kafasında ve ruhunda bir bilgi, duygu ve deneyim birikimi oluşmayacaktır. Dolayısiyle yaşamı boyunca aldığı kararlar, yaptığı girişimler çoklukla isabetsiz olacaktır. Sık sık başarısızlığa uğrayacaktır. Hatta olasılıkla hep aynı hatâları işleyecektir. Çünkü tutum ve davranışlarında sağlam bilgiye, denenmiş, doğruluğu daha önce kanıtlanmış bilgiye dayanmamaktadır. Nadiren isabetli kararlar, başarılı işler yapmış olabilir; ancak bunlar ağır maliyetlerin, büyük zaman kayıplarının pahasına elde edilmiştir.

Her ne kadar yukardaki muhakemelerim fert ölçeğinde yapılmışsa da, bunları bir millet için de doğru saymakta hiçbir sakınca yoktur. Yani fert için nasıl bir “geçmiş bilinci” varsa, bir millet için de “tarih bilinci” vardır. Bir millet için tarih bilinci -bence- kendi köklerini bilmek, geçmişte yaşadığı iyi kötü hiçbir önemli olayı unutmamak, onlardan ders çıkarmak ve aynı bilinci işlenmiş bir şekilde, gelecek kuşaklara aktarmaktır.  Görüldüğü üzere kavram çok geniştir, ben burada bir sınırlama yaparak “tarih bilinci”nin sadece bir cephesi üzerinde durmak istiyorum; o cephe şudur: Bir ulusun geçmişte yaşadığı iyi kötü hiçbir önemli olayı unutmaması.

I) BİLİNÇ, TARİH VE TARİH BİLİNCİ

Bir konu hakkında düşünüp yazı kaleme alırken, elbette başka güvenilir kaynaklara da başvurmak gerekir; yazarın sadece kendi bildikleriyle yetinmesi emin bir yol değildir. Bu düşünceden hareket ederek kısa bir araştırma sonunda ulaştığım birkaç makaleden özellikle birini[2] ilgi çekici buldum. Dikkatle okuyup konumla ilgili pasajları seçip sistemleştirdim. Önce bu bilgileri aşağıda sunmakta fayda görüyorum.

-Bergson'a göre bilinç, öncelikle hafıza anlamına gelir. Olup bitmiş şeyleri ezberinde tutar. Bilinç geçmişten elde ettiği malzemelerle olayların farkına varmaktır. Kendi geçmişinden bir şey barındırmayan bilinç, bilinç olmaktan çıkar.

-İngiliz filozofu Lock'un birey için tanımladığı bilinç özellikleri topluma da uyarlanabilir. Toplum kendi kişiliğini bulmak için, kendini tanımak zorundadır. Kendini tanımanın şartları, o günkü durumunu, geçmişini bilmesi ve geleceğe ilişkin düşünceler üretebilmesidir. Geçmişini büyük ölçüde tarih araştırmasıyla ortaya koyacaktır. Toplum bilinci de, Fransız filozofu Bergson'un dediği gibi, geçmişle gelecek arasında bir köprü olarak ortaya çıkacaktır.

-E. Carr'a göre tarih, insanlar; zamanın geçişini, mevsimlerin döngüsü, insanın ömrü gibi doğal süreçlerin terimleriyle değil de, insanın bilinçli olarak içine karıştığı ve bilinçli olarak etkileyebildiği belli olay dizilerinin terimleriyle düşünmeye başladığı zaman başlar.

-Tarih yalnız toplumun bütünlüğünü sağlayan önemli değerlerden biri değil, aynı zamanda onun geleceğini kurmak için kullanılan zeminlerden biridir.

-Bir toplum için tarih bilincinin anlamı, öncelikle, belli bir kimlik altında, kendi kültürel sistemi içinde, dünyayı anlayan ve yorumlayan kurumlarıyla varoluşunu sürdürebilmektir. Bir bakıma, kültür dünyasında yaşanılan doğal ayıklanmadan sağ kurtulmak için, kendi kültürel zemininin mücadeleye dayanıklı kısımlarını keşfetme, onu güçlendirme ve gerekli olan yanlarını yenileme sürecidir. Var olma mücadelesi, büyük ölçüde gelecek kaygısıyla yapılır. Çünkü gelecek iyi planlanıp kurulamazsa, toplum yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

-Tarih bilincinin kaygısı, insanların, haklarını ya da devletlerin genelde nasıl geliştiğini bilmek değil, tam tersine, bu insanın, bu halkın ve bu devletin nasıl bu hale geldiğini, bu ülkelerin nerelerden geçip nasıl tam buraya geldiğini anlamaktır. Bu tespit ele alınan kavramın önemini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Günümüzde her şeyden şikâyet eden, sadece bireysel yaşamları önemseyen tutumun toplumsal sorunların çözümünde yetersiz kalışının bir nedeni de, tarih bilincine sahip olmayış gibi gözükmektedir.

II) TARİHİN KALIPLARI

Şimdi kendi bakış açıma yerleşebilirim.

Yukarda “tarih bilinci”nin sadece bir cephesi üzerinde, bir ulusun geçmişte yaşadığı iyi kötü hiçbir önemli olayı unutmaması”  olgusu üzerinde duracağım dedim.  “Tarih bilinci”nin bu cephesi aynı zamanda onun önemi demektir. Tarih bilinci önemlidir, çünkü kanıtlanmıştır ki tarihini unutan, tarihten ders almayan milletler büyük felaketlere uğramış, dağılmış, yok olmuştur. Çünkü tarihin kalıpları vardır ve bunlar elverişli koşulların oluştuğu her defasında tekrarlanmaktadır. Bu geri-dönüşleri fark edemeyen uluslar, daha doğrusu onun yöneticileri yanlış kararlar alarak büyük kayıplara uğramıştır; tıpkı bizim gibi, Türk ulusu gibi, bizim yöneticilerimiz gibi. Apaçık tarihî gerçeklere, bütün uyarılara rağmen soyguncu Batı’nın tuzaklarına yeniden düştük, düşüyoruz. Geçmişte Osmanlı düşürülmüştü, Avrupa’nın tuzaklarına. Ne acıdır ki aynı tuzakların içinde şimdi de biz debeleniyoruz. Sık sık vurguluyorum, Batı’nın iki yüzü vardır: Biri melek yüzüdür, öbürü şeytan yüzü! Başka bir deyişle Güzel Batı, Çirkin Batı…  Bence birincisiyle dost ol, ikincisiyle düşman! Bir elinle tokalaşırken, öbür elinle yumruklaşmaya hazır ol! Çirkin Batı’nın bizim iyiliğimizi istediğine ancak saflar, bir de hâinler inanır. Avrupalıların, dilleriyle söyledikleri gerçek niyetleri değildir. Söylediklerini deşmek, derinlere, tarihî köklerine inmek, yaptıklarına bakmak gerekir. Kirli planları ve gerçek niyetleri ancak o zaman anlaşılır. İşte bu tutum, “tarih bilinci”nin eseridir. 

Dedim ki tarihin kalıpları tekrarlanıyor, yeter ki şartları oluşsun. Çünkü aynı etkenler bir araya gelince, elbette sonuç da aynı olacaktır. Bu bilimsel yasa yalnız mekân boyutunda değil, zaman boyutunda da geçerlidir.

Biraz açayım ne demek istediğimi. 

Bilindiği gibi endüksiyon “tekil olgulardan hareketle bu olguların her biri için geçerli genel bir yasaya ulaşma yöntemi” olarak tanımlanır. Her tekil olguda tekrar eden bir özellik ya da ilişki söz konusudur[3]. Bu tekrarlar mekân boyutunda meydana gelebileceği gibi zaman boyutunda da meydana gelebilir. Öyleyse zamanın değişik noktalarındaki birbirine benzer ilişkiler, yani “tekrar eden ilişkiler” de genelleştirilerek bir yasa konabilir ortaya. İşte tarihin“kalıp”ları dediğim, budur, bu ilişkilerdir. Çarpıcı bir örnek vereyim: Emperyalizm sömürmek istediği ülkelerde işini daima bir işbirlikçi kesimle ortak yürütür. Tarih boyunca, geçmişte ve bugün de bu böyle olmuştur, sömürülen ülkeler uyanmadıkça gelecekte de böyle olacaktır! İşte bu bir yasadır, kalıptır. Emperyalizm tarih boyunca, pazarlarını ve ekonomik kaynaklarını ele geçirmek istediği ülkelerde azınlıkları “etnisite”leri bir araç olarak kullanmıştır; günümüzde de kullanmaktadır. İşte bu da bir yasadır, tarihî bir kalıptır.

Çirkin Avrupalı’nın “bilim” adamı, böyle yasaları hiç gün ışığına çıkarır mı? Çıkarmaz elbet! Ama sömürülen ülkelerin yurtsever aydını çıkarır; onun içindir ki Atatürk “bilim taklitle olmaz, incelemeyle olur” demiştir.

III) SEBEP NEDİR?

Neden bu böyledir? Bu determinizmin arkasında ne vardır?

Özel bir sebep şu olabilir: Güçlü ülkelerin büyük emelleri ve planları vardır, bunların gerçekleştirilmesi bazen yüzyılları alır. Emperyalist uluslar eğer zamanın bir diliminde planlarının gerçekleşmediğini görürlerse vazgeçmezler, bekler, ilerde uygun bir zaman diliminde yeniden harekete geçerler. Toplumsal zaman bireysel zamandan farklıdır. Bu nedenledir ki ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi sömürgeci-emperyalist devletler şu veya bu sebeple kapatamadıkları hesaplarını, zamanı gelince, şartların oluştuğunu görünce yeniden açarlar. Süreklilik vardır planlarında, bizim gibi ikide birde değiştirmezler (Onlarda -demokrasi oyunuyla- birden çıkagelip her şeyi alt üst eden Tayyip’ler yoktur, böylelerine fırsat tanımazlar). Bu gerçekleri bilmeyen, gerekli önlemleri zamanında almayıp sürekli aynı hatâları işleyen uluslar, kısacası tarih bilincinden yoksun uluslar, yine tarih bilincinden yoksun yöneticileri eliyle,  bu noksanlıklarından büyük zararlar görür, korkunç felaketlere uğrarlar. Tıpkı bizim gibi, tıpkı Türk ulusu gibi. 

Elbette bu kusurumuzda asıl suçlu olan, halktan ziyade aydınlardır. Peki, bizim aydınımız neden böyledir? Çünkü: İyi yetişmiyorlar, iflah olmaz ölçüde yabancı hayranıdırlar; kimi Arap, kimi Humeyni, kimi Batı, kimi Çin, kimi Rus hayranıdır. Özellikle de Batı hayranlığı gözlerini kamaştırıp kör eder, apaçık gerçekleri göremezler. Kimileri de çıkarlarını yabancıların çıkarları ile birleştirmiştir. Oysa aydın halkın belleğidir, emanetçisidir. Öte yandan öyle bir din anlayışımız var ki Millet olgusuna hayat hakkı tanımıyor; millî duygunun, dolayısıyla tarih bilincinin gelişip güçlenmesini engelliyor.

SONUÇ

Eğer bizim yöneticilerimiz ikide birde “insan hakları, demokrasi, özgürlük” dedikleri kadar “tarihte şu oldu, şöyle planlar uygulandı, şu hatâları yaptık, aman ders alalım” deselerdi, Türkiye’miz bugün böylesine düşkün, onursuz ve acınacak durumlara düşmezdi.

Özellikle genç kuşaklarda tarih bilinci oluşturulmasını ve güçlendirilmesini millî bir hedef haline getirmeliyiz. Somut bir öneri olarak ekonomik yönlere ağırlık veren “karşılaştırmalı tarih etütleri” yapılmasını zikredebilirim, özellikle 1800 sonrası Osmanlı-Avrupa ekonomik ilişkileri üzerine… Tarihimizin akışındaki değişmez kalıplar ortaya çıkarılarak hem başta gençlerimiz olmak üzere halkımız aydınlatılmalı, hem politikacılarımızın, bizi yönetenlerin gözleri açılarak kör gidişleri önlenmelidir.

İnsan iradesiyle alınacak önlemler, oluşturulacak kurumlarla tarihin zararlı kalıpları değiştirilebilir, tekrarları önlenebilir. Öyleyse tarih bilincine sahip olmaya büyük önem vermeliyiz. Bu büyük, hayati bir sorundur; çözümü siyasilere bırakılamaz, hele Türkiye’de… Siyasetçiler bireysel ve kısa vadeli düşünürler. Bir “Tarih Bilinci Kurumu” oluşturulmalı, stratejik kararlarda bu kurumun yol göstericiliği belirleyici olmalıdır.

 


[1] Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, (Hazırlayan: Genel Kurmay Başkanlığı), Milli Eğitim Basımevi, İst., 1988, ss.46-47.

[2] Ayhan Bıçak, “Tarih Bilinci”, Felsefe Dünyası, S. 20, Bahar 1996, ss.46-58.

[3] Endüksiyon yöntemi hakkında daha fazla bilgi için şu kitabıma bakabilirsiniz: Düşünme Araştırma Yazma, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, ss.187-199.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura