Diğerleri > Okuduğum Yazarlardan
11-02-2012
(RTE, KADDAFİ, DENKLİK, CIA v DİN, TSK, İSYAN, AVRUPA)

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZ ADAM

Ahmet Takan

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yetişirken giydiği, daha sonra da üzerinden çıkardığı Milli Görüş gömleğine göre farklı bir siyaset adamıdır. Hocası, rahmetli Necmettin Erbakan her ne kadar siyaset sahnesinde esprili üslubu ile tanınsa da ketum ve sert bir liderdi. Erbakan, partisini büyük bir ketumiyet, disiplin ve sertlik içinde yönetir ama sosyal ilişkilere çok önem verirdi. Erbakan’ın Ankara Balgat’taki kale görünümlü evi her gün yurdun her yerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşardı.
Bunları niye mi hatırlattık?
Tayyip Erdoğan’ın ameliyatı ile ilgili ayrıntıları okuyunca hatıralar aklıma geldi.
Siz bakmayın öyle; Erdoğan’ın taksi duraklarında çay içmesine, arabadan inip çocuklara oyuncak vermesine, ara sıra vatandaşların arasına dalıp gülücükler dağıtmasına. Bunların hepsi daha önceden kurgulanan imaj operasyonlarıdır.
Hani şu Erdoğan’ın Ramazan aylarında gecekondulara misafir olup, gariban çorbasına kaşık sallama görüntüleri de var ya!
Önceden teşkilat ayarlar. Partiden iki üç kanal, “Tayyip Bey şu saatte şu adreste iftar edecek ama kimsenin bilmesini istemiyor. Aman benden duymuş olma” diye servis yapılır. Sonra malum görüntüler...
Sorun bakalım!..
AKP teşkilatlarında; kaç kişi Tayyip Erdoğan’ın Ankara’daki evinin tam yerini biliyor? Kaç kişi o eve girip bir bardak çay içebilmiş? Bırakın teşkilatları, kaç bakan, kaç genel başkan yardımcısı Bakanlar Kurulu toplantısı veya MKYK dışında Tayyip Erdoğan ile görüşebiliyor?
Erdoğan birinci halkasının dışında pek kimseyle “yüz-göz” olmaz.
Dönelim yine ameliyat meselesine. Başbakan’ın çıkarıp da kendi eliyle deldiği kanuna falan değinecek değilim. Bu vesile ile Tayyip Erdoğan’ın kamuoyunda pek bilinmeyen, görünse de pek anlaşılmayan ruh hali ve karakterini izah etmeye çalışacağım. Ankara Haber Merkezimizin çalışkan muhabirlerinden Fatih Erboz, ameliyat ile ilgili ayrıntıları araştırırken Başbakan’ın adının hastane defterine “deneme” olarak yazıldığını ortaya çıkardı. Ameliyatı yapan hastanenin değil, dışarıdan getirilen bir ekip. Sağlık Bakanı bile kapıda beklemiş.
Tayyip Erdoğan kendisi ile ilgili konularda çok “titiz” dir!.. Hemen yakınında hiçbir formasyona sahip olmamasına rağmen baş korumalığını yeğeni Ali Erdoğan yapar. Ali Erdoğan’ın yetkileri devletin polisinden daha üstündür.
Tayyip Erdoğan’ın bilinen ve bilinmeyen tüm rahatsızlıkları ile ilgili ilaç çantasını yalnızca yeğen Erdoğan taşır. Buna birinin el sürmesi veya içini kontrol etmesi yasaktır. Tayyip Erdoğan’ın kapalı şişelerde içeceği su ve markası yeğen tarafından kontrol edilir. Evinin dışında yiyeceği yemekler mutlaka önceden güvenilir birine tattırılır. Tayyip Erdoğan vitaminlere, doğal ilaçlara çok düşkündür. Siz yalnızca altın çileği bilirsiniz. Erdoğan, dünyanın dört bir yanından şifalı bitkiler getirtir ve bunları kamuoyunda hiç kimsenin bilmediği yabancı uzmanların kontrolünde kullanır.
Bugüne kadar hiçbir Başbakanda görmediğimiz güvenlik ordusu tarafından korunan Tayyip Erdoğan, mümkün olduğu kadar, aynı yere gitseler bile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile aynı uçağa binmez.
Başbakan, kabine ve parti içinde de dışarıdaki görüntüsünün tam aksine oldukça “sert” tir. Onunla, sert (!) fırça yeme korkusundan kimse kolay kolay diyaloga girme cesaretini gösteremez. Kabinede kendisine her şeyi korkmadan söyleyebilen yalnızca iki isim vardır; Devlet Bakanı Bülent Arınç ile İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin. 12 Haziran seçimlerinde AKP kulislerinde “Tayyip Bey, İdris Naim Şahin kendisine rahat itiraz edebildiği için pek aday yapmak istemedi, fakat Şahin bastırınca da ’hayır’ diyemedi” diye konuşulduğuna şahit oldum.
Tayyip Erdoğan kendisine ameliyat olmasını salık veren Abdullah Gül’ün ailesi ile de limonidir. Hem de ailecek. Erdoğan ve Gül ailesi arasındaki küslük hâlâ devam ediyor. Birbirlerine gidip gelmezler. Abdullah Gül’ün sosyal ilişkileri ise daha farklıdır. Gül, yakın arkadaşları ile özel yemekler yer, aile ziyaretleri yapar. Evi, teşkilatlardan özellikle Kayseri’den gelenlere açıktır.
Tayyip Erdoğan’ın hocası hasta yatağında bile en azından yakın çalışma arkadaşlarına kapılarını kapatmazdı. Hatırlayın, Erbakan’ın rahmetli olmadan önce hastanede ölüm döşeğinde bile yakın arkadaşları ile çektirdiği fotoğrafları.
Kurmaca görüntülerle kurgulanan senaryolarla olmuyor. Lider, halkın arasına karışsa bile kendini yalnızlığa hapsedebiliyor. Fotoğraflar her zaman gerçeği söylemiyor.
Ah şu iktidar ve makamın gücü olmasa, siz o zaman görün asıl fotoğrafı...

Yeniçağ, 2.12.2011

 

LİBYA HALKI VE TÜRKİYE KADDAFİ’Yİ ÇOK ARAYACAK

Murat Çabas

Kaddafi’nin Libya’sını gazetemizin pazar günkü manşetinde ve köşe yazılarında mutlaka okumuşsunuzdur.
Elektrik bedava, su bedava, doğalgaz bedava, sağlık bedava, ilaçlar bedava, eğitim bedava, benzin bedavaya yakın 20 kuruş, faiz yok, vergi yok, evlenmek isteyenlere ev bedava, her aileye maaş var…
Petrol gelirlerinin yüzde 90’ı Libya halkı için kullanılıyor.
Bunları okudukça şaşkınlığım bir kat daha arttı ve aklıma hemen şu soru geldi: Peki, bütün bu gerçeklere rağmen Kaddafi niye devrildi, niye linç edilerek öldürüldü?
Öncelikle şu gerçeğin altını çizmeliyiz, Kaddafi’yi devirenler ve linç edenler Libya halkı değildir. Bu tespiti Fransız Canard Encahine gazetesi de doğruladı ve yayınladığı bir haberde “Kaddafi’nin ölüm emrini ABD ve Fransa ortaklaşa verdi” diye yazdı. (Star gazetesi, 27.10.2011)
Libya, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamına alınmıştı, rejiminin ve sınırlarının değişmesi gerekiyordu. İçeriden birtakım yandaşlar bulunacaktı, bunlar dışarıdan desteklenecekti, Libya lideri Kaddafi devrilecekti, Libya parçalanacaktı, halk dirençsiz bırakılacaktı ve halka paylaştırılan bütün kaynaklar ele geçirilecek, ardından da halkın iç çatışmalara sürüklenerek birbirlerini yok etmeleri sağlanacaktı.
Amerikan emperyalizminin 2004 tarihli yeni versiyonu…
Eğer Kaddafi yönetimine karşı yürütülen faaliyetler sadece iç isyan şeklinde kalsaydı şuna emin olabilirsiniz ki Kaddafi ve Libya halkı bunu rahatlıkla bertaraf edebilirdi. Ama işin içine önce ABD ve Fransa girdi ardından NATO girdi, isyancılar ne zaman köşeye sıkışsalar yanlarında bu şer ittifakını buldular. Tabii, Türkiye’nin bu ittifakta ne aradığı ayrı bir konu…
Libya halkı, Kaddafi’nin kendilerini el üstünde tutmasına ve devletin bütün imkanlarını onlara sunmasına rağmen tam manasıyla Kaddafi’nin yanında yer almadı. Onu yalnız bıraktı.
Eğer Libya halkı Kaddafi’ye yapılan saldırıların, sadece Kaddafi’nin şahsına olmadığını, asıl hedefin Libya’nın tamamı olduğunu fark edebilseydi ve bu bilinçle Haçlı işgaline karşı milli bir direniş ortaya koyabilseydi o zaman bundan sonraki süreci yaşamayabilirdi.
Ama göreceksiniz, Libya halkı, Kaddafi’yi devirmek için can atanlar ve hatta onu linç edenler çok yakın bir zamanda Kaddafi’yi arar noktaya gelecekler.
“Keşke…” diyecekler ama artık iş işten geçmiş olacak.
Bundan sonraki süreçte, Batılıların fitnesiyle beraber Libya’da her kafadan bir ses çıkacak. Bir el Libya halkını birbirine düşürecek ve Libya’da aşiret sayısı kadar çatışma çıkacak. Libya halkı o zaman Batı’nın neden Kaddafi’yi ortadan kaldırdığını anlayacak ama bunu anlamanın bir anlamı olmayacak.
Bizler de Türk milleti olarak böyle bir Haçlı işgalinin yanında olduğumuz için ne kadar utansak azdır.
Irak’ın işgalinin ve Saddam’ın katledilişinin bizlere ne faydası oldu ki Kaddafi konusunda da aynı yanlışı yaptık. Hala aynı hatada devam ediyoruz, şimdi de Haçlının Suriye üzerindeki oyunlarına alet oluyoruz.
Türkiye’ye zararı olmayan, Türk milletinin çıkarlarına zarar vermeyen dost ve müttefik kalelerin bir bir Haçlı işgaline maruz kalmasına göz yumuyoruz hatta destek veriyoruz.
Bilmiyor muyuz ki aynı senaryo Türkiye için de var?
Hatta Prof. Dr. Haydar Baş’ın ifadesiyle, “Asıl oyun Türkiye üzerine oynanıyor”

Yeni Mesaj, 2.11.2011

 

DENK GELMEDİ GÜLÜM...

Bekir Coşkun

Yine aynı sorun:

Denk getirememek...

*

Çadır var...

Evi yıkılmış insan da var...

Ama çadırı evi yıkılmışa denk getiremiyorlar...

Yoldan geçen Balıkesirli’ye vermişler çadırı... O da denk getirememiş; açıp içine girmek yerine, üzerine oturmuştu televizyonda...

*

Afyon depreminde, o zaman ilk kez çadırları zamanında ve gereksinimi olanlara götürüp vermişlerdi eksiksiz... Sıra çadırları kurmaya geldi, çadır kazıklarını Ankara’daki depoda unutmuşlardı...

Yani kazık çadıra denk gelmemişti... İlk uçakla kazıkları beklerken, kazıklar yerine Cumhurbaşkanı indi uçaktan...

*

Hep söylüyorum; uygarlık, denk getirme yeteneğidir...

Suyun musluğa, okulun çocuğa, işsizin işe, hastanın doktora, adaletin mağdura, ekmeğin aç olana denk getirilmesidir uygarlık...

Çimentoyu demire denk getiremedikleri için binalar insanların başına çöktü...

Çadır var, sokakta kalmış insanlar var... Denk gelmiyor...

*

Kamyonu yağmaladılar, izdiham çıktı, kargaşa, itişmeler, kakışmalar... Güvenlik kuvvetlerinden birisi havaya ateş açtı...

Kamyonu vurmuş...

Demek ki havayı denk getiremedi...

Sonunda kolileri dağıttılar... Abuzer eve götürdü; üç yüz adet çocuk bezi...

Çocuklarının yaşı otuzun üzerinde, askerliklerini yapmışlar hepsi... Küçük olsalar çocuk bezi çocuklara denk gelecek hadi...

*

Çadır var mı? Var...

Evi yıkılmış insanlar var mı?.. Var...

Devlet uğraşıyor, ama denk getiremiyor...

*

Çünkü hiçbir zaman memlekete adam gibi devlet adamları denk gelmedi de ondan...

Misal; Marmara depreminde konulan “deprem vergisi” hâlâ vatandaşlardan kesiliyor... O para AKP’ye 12 milyar TL olarak devredildi... Şu ana kadar toplanan para 49 milyar TL...

Para ortada yok... Nereye gittiğini bilirsiniz... Sonuçta deprem parası depreme denk gelmedi...

*

Ne yapacaksın?... Aklın başa denk gelmesi lazım bir gün...

Gelmiyor gülüm...

Cumhuriyet, 27.10.2011

CIA’NIN MÜSLÜMANLARI!

Arslan Bulut

İngilizler Birinci Dünya Savaşı’nda Arapları nasıl kandırmıştı?
Bu konuyu Atatürk’ün hayatını “biyografik roman” tarzında yazan ve “Küçük Anılarda Büyük Sırlar” gibi muhteşem bir eser ortaya koyan Nurten Arslan’dan alıntı yaparak birkaç defa gündeme getirmiştim:
“İngilizlerin uydurduğu rivayete göre, tam altı yüz yıl evvel yaşamış Arap bilgini Muhiddini Arabi, büyük bir kehanette bulunmuştur. Bu kehanete göre, ‘Çöle tatlı su aktığı zaman yeni bir nebi gelecek ve Araplar hürriyete kavuşacaktır.’
Senaryo adım adım sahneye konulur.
Önce Muhiddini Arabi’nin Nil’den çöle su geleceğini söylediği bir ay kadar işlenir. Rivayet Muhittin Arabi’ye ait gibi gösterilince hemen herkes inanır.
Bir süre sonra İngiliz ajanlar, ‘Nil’den çöle su geldiğinde, yeni bir peygamberin geleceğini’ yaymaya başlar.
Üçüncü adımda, Arabi’nin ‘Nil’den çöle su geldiğinde, yeni bir peygamber gelecek ve Arapları hürriyetine kavuşturacaktır’ dediği işlenmeye başlanır.
Bu arada İngiliz ajanlar, İngiliz komutan Allenby’nin adını çarşıda pazarda sık sık ‘En nebi’ veya ‘En nebi’ diye telaffuz eder!
Derken, İngilizler bir bahaneyle Arap şeyhlerinden bir grubu Sina’ya götürür ve borularla Nil’den gelen suyu gösterir. Boruların bir ucu çölde, diğer ucu Nil’dedir!
Araplar sonunda Allenby’nin, Muhiddini Arabi’nin bahsettiği nebi, yani peygamber olduğunu kabul eder.
Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’i son peygamber ilan ettiğini düşünmezler bile. Artık onların yeni peygamberi İngiliz komutan Allenby’dir!
Yeni peygamber Allenby, hemen ‘Cihad-ı Mukaddes’ ilan eder. Araplara; ‘Allah ve Hz. Muhammet aşkına’, çölleri karış karış savunmaya çalışan Türk birliklerine ‘hücum’ emrini verir.
Cepleri altınla doldurulmuş Araplar, yeni din ve yeni peygamber aşkına onbinlerce Türk’ün kanına girer.
İngilizlerin yazdığı senaryo, Osmanlı devletini kökünden sarsar.
Sonunda Allenby, hedefine ulaşır ve Kudüs’e girer! Allenby, Kudüs’e girdiği zaman, ’Bugün Haçlı Seferi’ni tamamladım’ der!”

***

Peki bugün Türkler nasıl kandırılıyor?
Bir örneğini birkaç gün önce tespit ettim.
35 yaşlarında, üniversite eğitimli, beş vakit namazında, pırıl pırıl bir gençle konuşuyordum. Dini konular açılınca, Hıristiyanlar ve “Yahudi din adamları arasında bulunan ruhaniler”den, onların Müslümanlığından söz etmeye başladı. Ben de “Bugün böyle bir durum yok. Türklerin İslam anlayışını bir kenara bırakıp, sınırlarını CIA’nın belirlediği bir çizgiye doğru sürüklenmeyin. CIA’nın 21’inci yüzyıldaki en büyük projesi, İslam’ı dönüştürmektir. Siz de bu dönüşüme uymayın” diyecek oldum, aldığım cevap karşısında hayrete düştüm.
Dedi ki, “Ağabey, sen bu konuları bilmiyorsun. CIA’nın içinde gizli Müslüman generaller var. Amerikan Kongresi’nde de gizli Müslümanlar var.”
Şaşırdığımı anlayınca, “Yaaa.. Asıl orada büyük bir dönüşüm olacak ve yeni bir dünya kurulacak” diye de ekledi..
“ABD’nin Irak ve Afganistan’da Müslümanları katletmesini bu Müslüman generaller mi sağladı acaba?” diye hiç düşünmemiş!
35 yaşında, üniversite eğitimli bir genç, böyle bir akıl tutulmasına maruz kaldıysa, eğitimsiz milyonlarca insan daha kolay yöntemlerle kandırılamaz mı?

***

Aslında bu konuyu yazmayacaktım. Fakat bir dergide, “Amerikan ordusunda bir Müslüman komutan” başlıklı röportajı okuyunca, projenin fısıltı olmaktan çıkarılıp artık basına da yansıtıldığını fark ettim..
Amerikan ordusu, Irak’taki işgale de katılan bu komutana Cuma günleri izin veriyormuş..
Yani 1,5 milyon Müslümanın katillerinden biri Müslümanmış!
CIA ile ilişkiler ve Amerika’ya teslimiyet işte böyle meşrulaştırılıyor..
Bir taraftan da “Türk subaylarının dinsizliği” propaganda ediliyor!
“Örgütlü cehalet”, işte böyle yaygınlaştırılıyor..

Yeniçağ, 13.10.2011

 

ASKERİN ELİ KOLU BAĞLIDIR

Cemil Denk

ASKERLER, NE YAPIYORLAR NE YAPMALILAR?
Bu soruya en güzel cevabı SÖZCÜ Gazetesi Anakara Temsilcisi Saygı Öztürk, verdi. Özetleyerek, sunmak istiyorum:
* “… Şehitler vermemizin nedeninin, Terörle Mücadelede atılan Geri Adımlar olduğunu artık hükümet yetkililerinin de görmesi, anlaması gerekir.”
* “… Asker, 1990 öncesinde sadece karakolunu ve çevresini bekler, yani kendilerini karakola hapseder, teröristlerin saldırısına karşı karakolunu korurdu. O geniş alanlar terör örgütünün kontrolü altındaydı”.
“… Daha sonra, asker, Alan Hâkimiyetini sağlamak için büyük operasyonlar yaptı. Cudi’ye bayrağımızı dikti.”
* “…Bugün, Orada Durum Nedir Acaba?
-- Askerin karakolundan çıkıp operasyona çıkması bile “vali” nin iznine bağlı. Asker o yüzden karakolundan kolay kolay çıkmıyor… Teröristler de gelip karakolu basmaya çalışıyorlar…
-- Komutanlar, kendilerinden önce görev yapanların başlarına gelen olaylardan hayli etkilenip görev süresinin kazasız-belasız dolmasını bekler hale getirildi.
-- Emir verenin, risk alanın başı türlü dertlere giriyor o yüzden, asker kabuğuna çekilmiş durumda….
-- Komutanlar, verdikleri emirlerden dolayı her an sorguya çekileceği kuşkusu ve korkusu altında görev yapıyor!. Askere emir verilemez hale gelindi. “TİM” çıkartmak, Devriye dolaştırmak için bile Validen İzin alınması gerekiyor. Hem öyle bir izin ki, kaç saat dolaşılacağının bile yazılması gerekiyor. Zamanında VERİLMEYEN operasyon İZİNLERİ, bazı Bilgilerin SIZMASI da çalışmaları olumsuz etkiliyor…
-- Yol kontrolü yapmak neredeyse imkânsız hale geldi. Teröristler silahlarını, araç-gereçlerini eylem yapacağı köye, kendilerine yardımcı olanlarla birlikte ulaştırıyor… Siz yolları kontrol altında tutamazsanız, başkaları kontrolleri altına alırlar!
-- Askerlerimizin şehit edildiği olaylarda da, kuşkusuz o köylerde teröristlere yardım edenler, yol gösteren ve hatta eylemlerine katılanlar da vardır…
Öztürk Devamla, önce tespit yapıyor;
* “… Eskiden bu dağlarda askerler dolaşır, terörist arardı. Şimdi, 1990 öncesinde olduğu gibi askerler karakolda kalıyor, terörist kuşatıyor, saldırıyor…
Sonra da; “ Askere Sormak Gerekir: diyor ve cevabını da kendisi veriyor:
“Terörün en azgın olduğu dönemde, teröristi dize getiren, karakolunu değil, dağları mesken edinen, teröristin saldırısını bekleyen değil, saldıran, onu gizlendiği yerde etkisiz hale getirmeye çalışan askere ne oldu? Teröristler bu kadar nasıl rahat hareket edebiliyorlar?”
-- … Bu sorulara cevap almadan ve buna göre Yasal Düzenlemeler, İdari Önlemler almadan askerin eski başarılarını göstermesini beklemek hayal olur.
-- Terörist o köye nasıl yaklaşmış, nasıl girmiş, tüm bunlara rağmen asker haberdar olamamış? Olamaz!
* Karakolda bekletilen,
* Operasyona çıkmasına bile izin verilmeyen,
* Yol kontrolü yapamayan,
* Her olaydan sonra kendisini C. Savcısının karşısında bulan,
* Köy ziyaretleri bile, sorun haline gelen asker bu gelinen nokta karşısında ne yapabilir?”
----------
Öztürk Devam ediyor:
“… Şu anda önemli bir moral desteğine ve psikolojik üstünlüğe sahip olan terör örgütü, bu havayla İl ve İlçelere Silahlı Militanlarını soktu. Hedefte Güvenlik Güçlerini Yalnızlaştırmak, Etkisizleştirmek ve ardından Halkı Ayaklandırma planı var. Şimdi, onun provalarını yapıyor!”

 

***

Yıllardır taviz vere, vere bilmem ne Açılımı diye diye, bugünlere geldik. Teröristlere verilen her Taviz yeni bir tavizin yolunu açıyor artık bu gerçeği görmemiz gerek.
Bu söylemler ve eylemlerle Terörü de, İç İsyanı da önlemek mümkün değildir
Böyle hareket ederek terörü önleyeceğini söyleyenler cahil değillerse, haindirler!

AKP Hükümeti, bu Kürtçü-Bölücü Terör olayı ile mücadeleyi “Cemaat Kafası” ile düşünüp, “ABD-İsrail” gözlüğü ile görmeye devam ettiği sürece daha çok şehit ve yaralı verebiliriz. Yaşanan tüm olumsuzlukların Sebebi ve sorumlusu AKP hükümetidir.

Bütün bu olumsuzluklara karşın, Karamsar ve ümitsiz olmayalım. Çünkü Ecdadımız, bugünkü koşullardan çok daha kötü durumdayken, dünyanın en güçlü devletlerini yurdumuzdan kovmuş, aynı anda, Anadolu’da çıkarılan, Irksal Ve Dinsel Bölücü, Ayrılıkçı İsyanları bastırmıştır.
Biz, O, vatan kurtaranların, Cumhuriyeti kuranların torunlarıyız, bizim Türk milleti olarak, şansızlığımız AKP gibi Aciz Bir Hükümeti başımızda tutmamızdır. İşte kurtuluş reçetesi:

1. GEÇİCİ ÇÖZÜM:
* Belli bölgelerde “Olağanüstü Hal” ilan edilmeli ve ciddi bir şekilde uygulanmalıdır. Çünkü, Sanılanın aksine OHAL da SIKIYÖNETİM de YASADIŞI DEĞİLDİR,
* Hava Harekâtı yapılmalı ancak bu harekât Kara Harekâtı ve Uçar Birlik Harekâtı ile desteklenmelidir.
* Dünyanın hiçbir yerinde, insan öldüren, eli silahlı bir çete ile müzakere yapılmaz. Önce ona silah bıraktırılır, sonra da gereği neyse o yapılır. Devlet olmanın gereği budur. AKP, ne yazık ki, eylem ve söylemleriyle Devlet değil, Hükümet bile olamamıştır!.
* Bizim birliklerimiz, hep SAVUNMADA Kalmamalı, Kurbanlık Kuzu Gibi Beklememeli, İnisiyatif Almalı, Hainlerin Tepesinde olmalıdır.
Çünkü En iyi SAVUNMA; TAARRUZDUR
2. KESİN ÇÖZÜM:
DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ;
Protesto Mitingleri de Konferanslar da yapabilirler ancak bu eylemler için harcadıkları maddi, manevi Enerjilerini Yerel ve Genel seçimlerde başarılı olmak için harcamalıdırlar ve de SİYASİ PARTİLERİN “GÜÇ BİRLİĞİ” yapmaları için BASKI UNSURU olmalıdırlar.

HALKIMIZ da; yaşadığımız bütün olumsuzlukları artık görsünler ve körü körüne, oy vermesinler
Hepsinden daha önemlisi: SİYASİ PARTİLERİMİZİN “GÜÇ BİRLİĞİ” yaparak, seçimlere girmelidirler. Çünkü:

İKTİDAR OLMADAN HİÇ KİMSE HİÇBİR ŞEY YAPAMAZ!

 

http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php?news=1080468   (6.10.2011)

 

 

İSYAN MEVSİMİ - NEW YORK

Ergin Yıldızoğlu

Az sayıda eylemcinin 17 Eylül’de, New York’un uluslararası dev bankaların merkezlerinin bulunduğu Wall Street’in yakınında Zucotti Park’ta başlattıkları protesto eylemi, polis cumartesi günü 700 eylemciyi gözaltına alınca nihayet gazete sayfalarına ulaştı.

Cumhuriyet, pazartesi günü protesto eyleminin ayrıntılarını aktarmıştı. Bunları tekrarlamak istemiyorum. İki noktayı eklemekle yetineceğim. Birincisi New York polisinin 700 eylemciyi gözaltına aldığı gün JP Morgan Chase, New York polis teşkilatına 4.6 milyon dolar bağışta bulunuyordu.

Protesto eylemi yeni katılımlarla büyürken başka kentlerde, ülkelerde de benzer eylemler ortaya çıkmaya başladı. Ben bu gelişmelerden hareketle eylemlerin anlamı üzerinde düşünmeyi deneyeceğim.

‘Küresel öfke yılı’

Kuzey Afrika ve Ortadoğu “olay”ları patlak verdiğinde, bunların arkasında “birilerinin” parmağı olduğunu düşünenlerden farklı olarak, her birinin özgün koşullarından öte ortak bir evrensel boyuta sahip olduklarına dikkat çekmeye çalışmıştım.

Egemen sınıfların, emperyalizmin, siyasal İslamın, kısacası karşıdevrimci güçlerin tüm manipülasyonlarına, yönlendirme çabalarına rağmen karşımızda, yönü, olası sonuçlar henüz belli olmasa da yeni, yükselmeye başlayan bir “dalga” var. Tarihsel kültürel zeminleri, gelişmişlik düzeyleri birbirinden bu kadar farklı ülkelerde, benzer talepleri, benzer kızgınlıkları dillendiren, birbirinden öğrenen, güç alan, benzer örgütlenme biçimleri yaratan, aynı teknolojileri kullanan eylemlerin ortaya çıkmaya başlaması başka türlü anlamlandırılamaz.

Nitekim, bu “dalganın” ayırdına, kapitalist düzenin önde gelen yorumcularının da varmaya başladığını görüyoruz.

Bu bölümün başlığını Financial Times yorumcularından Gideon Rachman’ın 29 Ağutos tarihli yorumundan aldım. Rachman yazısına “Küresel bir ruh hali var mı?” diye sorarak başlıyor, “kesinlikle var” diyerek devam ediyordu. Rachman yazısında “Arap Baharı”ndan öte, Madrid’deki Porto del Sol işgaline, Yunanistan’da görülen protesto eylemlerine, İngiltere’deki ayaklanmalara, Hindistan’da Anna Hazara’nın yolsuzluklara karşı başlattığı kitlesel eylemlere, Şili’deki öğrenci olaylarına, Tel Aviv’deki büyük protesto gösterilerine, Çin’de tren kazasına, Dalian bölgesindeki kimya fabrikasına karşı bir ev kadınının itirazıyla başlayan protesto eylemlerine dikkat çekerek (ama Wisconsin’i görmemeyi seçiyor) 2011’in dünya çapında bir “öfke yılı” olduğunu savunuyordu.

Rachman, dünya halklarının, ama özellikle hızla yoksullaşan orta sınıfların (biz bunu çalışanlar olarak okuyoruz), gelecek umudunu kaybetmeye başlayan gençlerin, “uluslararası düzeyde bütünleşmiş” (bir sınıf/kesim oluşturmaya başlayan) seçkinlere (“egemen sermaye”, uluslararası finansa kapital olarak okuyabiliriz) karşı yükselen öfkeye, isyanlarına değindikten sonra ilginç bir şeye daha dikkat çekiyordu: Rachman’a göre, isyan edenler, neoliberal dönemde ülkelerin, “hızlı büyüme adına hızlı yoksullaşmayı kabul eden” anlayışına karşı, geçmişin, dayanışmacı, toplumcu, hatta eşitlikçi Kibbutz gibi sosyalist (yazar sosyalizm kavramına ancak bu kadar yaklaşabiliyor) siyasi geleneğini canlandırmaya çalıştıklarını ileri sürüyor.

Madalyonun öbür yüzü

Küresel çapta bir isyan dalgası, “gerçek demokrasi”, eşitlik, özgürlük, daha adaletli bir ekonomik düzen, güvenlik gelecek talepleriyle, neoliberalizm öncesinin halk hareketlerinin toplumcu, dayanışmacı geleneğini özleyerek egemen sınıfların en zengin kesimini hedef alarak adeta 1970’lerin “tekelci kapitalizme karşı cephe” duyarlılıklarıyla yükselirken madalyonun öbür yüzündekilerin de tehlikenin ayırdına varmaya başladıkları görülüyor.

Süper spekülatör, süper zengin Warren Bufet’ın ağustos ayında New York Times’da yayımlanan “Zenginleri şımartmaya son veriniz” başlıklı yazısını anımsayacaksınız. Buffet, “Liderlerimiz fedakârlıkların paylaşılmasını istemişlerdi. Ama kimse benden bir şey istemedi. Süper-zengin arkadaşlarıma sordum, onlardan da istenmemiş” diyerek başlıyordu yorumuna, özetle şöyle diyordu: Yük alt sınıfların üzerine yıkıldı, zenginlerin de vergi vermesi gerekiyor.

Muhafazakâr basın Buffet’in saptamalarına itiraz edemedi ama büyük korkuyu dile getirmekten de kaçınmadı. The Times’a göre, evet zenginler daha fazla vergi vermeliydiler ama bunu isterken eşitlikten, bir amaç olarak asla söz etmemek gerekiyordu. (Collins, 16/08/11)

New York Times’da yayımlanan ayrıntılı bir araştırmanın sergilediği gibi küresel çapta yükselen bu dalganın, madalyonun öbür yüzündekileri kaygılandıran bir ortak özelliği var: Bu eylemlere katılanlar, geleneksel politikacıları, parlamenter demokrasiyi küçümsüyorlar. Genel seçimlere, oy verme işlemlerine güven hızla azalıyor; (Kulish, 17/09) doğrudan demokrasi arayışları hızlanıyor.

Bu duygu kapitalizmin bugünkü durumuyla son derecede uyumludur: Kapitalizm, merkezde ve çevrede, “demokratikleşme” süreçlerini destekleyebilecek ekonomik, kültürel kaynaklarını artık yitirmiştir. Halklar giderek bunun daha fazla ayırdına varıyor.

Cumhuriyet, 5.9.2011

 

AVRUPAYA ACIYINIZ

Haluk Tarcan

Avrupa,

  • Buhar makinesi,
  • Elektrik motörü ve
  • Füzelerine sıkı sıkı sarılır ve Ben… Ben… ben… diye göğsünü yumruklar durur… Haklıdır da !…Evrensel uygarlıklara büyük katkıda bulunmuştur…Ama…geriye baktığında, kimdir, nedir, nereden gelmiştir…Büyük bir boşlukla karşılaşır.

…yanıt bulmak için çabalar durur ?

Mağara döneminden beri var olan Avrupa, bir türlü ilkellikten kendini kurtamamış tarih’e ilk adımını atmak için çok geç kalmıştır :

 

  • Fransa tarihi (+ 500)de başlar
  • İngiltere aynidir
  • Almanya( -200)e kadar iner
  • İtalya, (-700)…tarihi, Etrüsklerle başlar
  • Yunan, (-700)…Pelasg’lar sayesinde ilkellikten kurtulur.
  • Holanda, Belçika vb.. bir takım devletler vardır…onları saymanın gereği yoktur.
  • iskandinavlar…ilerki sahifelerde görülecektir.

Evet, nihayet tarihe ayak basmışlardır ama,.

  • Yazı’ları, Dil’leri Din’leri dışardan gelmiştir, Avrupa icadı değildir.

Evrensel uygarlıkta geç kalmış, 2700 yıllık tarihleri ile, küçük dağları ben yarattım kabîlinden, Türkler AB’ye girmek istediğinde hemen geleneksel ‘’Türkofobi’’leri ayağa kalkarlar :

  • Türkler uygarlıktan nasîbini alamamış ilkel bir sürüdür…
  • Aramızda büyük bir kültür farkı vardır…Zaten onlar, yakmak ve yıkmak’tan başka hiç bir şey yapmamışlardır… Evrensel Uygarlık için zaralıdırlar, bunların
  • Kızılderililer gibi yok edilmeleri gerekir…

Bu büyük lâfı LLoyd Corc, ilk dünya savaşının bir numaralı Türk düşmanı, ingiliz başbakanı LLoyd Corc söylemiştir, sonra da ilâve eder…

Anadoludan sürülmelidirler, geldikleri yere, Orta Asyaya dönmelidirler…Der ama, Orta Asyada Türk ararsanız bulamazsınız, orası boş bırakılmıştır ; tarihi, Avrupalının orada görünmesiyle başlatacaklardır…Bunun için uğraşılır, kafatasçılığı reddeden ondan nefret eder görünen Avrupalı, Orta Asya’ya yerleşmek için kafatasçı olmuştur.

 

  • Adam yüzlerine, şekillere bakıp bakıp karar verir,
  • kanı, ADN testiyle analiz eder… fakat, boşuna uğraşı…
  • Anadolu’da Grek ararlar ADN, Türk’ü gösterir…
  • Kendilerini Orta Asyaya yerleştirmeye çalışırlar…Hem de, çok çalışırlar…Kendi gerçeklerini kriter olarak kullanırlar…Çabalar dururlar… karşılarına daima Türk çıkar…Hayâl âlemleri, 10’ncu yüzyılda kalmış olan Haçlı hayâlleri, kırılıp dökülür..

Hayâl kırıklıklarının, onları daha da derinliğe götüreceğinin henüz şuurunda değildirler.

 

  • AB’li bir Fransız , eğer Türkler AB’ye girerse, Fransızlar AB’den çıkar…diye Lloy Corc’vâri konuşur …İnsanı, insanlığı kimseye bırakmayan Avrupalı gururu, ona çok büyük lâf ettirmiştir, geriye bakmayı unutmuştur… Ama, değişmez tarih sabırla beklmektedir :

YAZISI… dışardan gelmiştir…Fenike köken’e inanır…Fakat, orada da çok derinlere inemez…Sonra, Fenike’nin, âni olarak yazısıyla ortaya çıkmış olmasını açıklayamaz… Durumu idare eder, der ki,

 

  • ‘’Fenikeliler yazıyı ilk kullananlardır’’… yazıyı kim bulmuştur cevap yok…Olmaz da…Çünkü, o yazıyı kendi istediği bir halkın bulmuş olmasını ister !..

DİL’i… dışardan, Hindistan’dan gelmiştir…Gelmiş olduğuna inanır…ona sıkı sıkı sarılır ve

  • Bir ‘’Hint –Avrupa uygarlığı – icad eder…Fakat, kısa sürede, uygarlık başlığı altında topladıkları ülkeler arasında
  • birlik değil , dağınıklık olduğunu farkeder.

Bu kere, uygarlık’tan vaz geçer sadece ,

 

  • Hint-Avrupa DİLLERİ der…Tarih araştırmalarında karşılarına ne çıkarsa ona hemen, ‘’Hint-Avrupa’’ damgasını basarlar. Çok mutludurlar… Ama, bu dilin kökenin bir türlü bulamamışlardır. Önemi yoktur… Onlar için , ‘’Uygar olan ülkeler Hint-Avrupa diliylekonuşanlardır’’. Avrupalılar herşeyin en doğusunu bilirler… Onlar ne derlerse o’dur…o doğrudur !..
  • Üstünlük duygusuyla kendilerinden geçmiş ve tam
  • Evrensel uygarlıkların kökenlerinin kendilerin ait olduğunu iddia edecekleri sırada… :
  • Gen’ler ve bu yolla, diller üzerinde çalışanlar bildirirler ki,
  • Hint-Avrupa dilleri teorisini YALANLAMa ZAMANI gelmiştir …
  • Yıl 2000… eylûl ayı…CNRS, 386 numaralı bülteniyle bunu tüm dünyaya açıklarlarr…Gerçek , çok acı olduğundan bülten saklı kalır…Ama, ergeç bütün dünya bunu öğrenecektir…Öğrenildiği anda, büyük bilimsel deprem olacaktır…Acaba, Avrupalılar arasında dil birliğinin bozulmasını,
  • Türkler AB’ye girerse, Fransa çıkar diyen bu AB’li Fransız nasıl karşılayacaktır ?…kulağına, bir gerçek daha fısıldayacağız :

 

Ayni bülten der ki,

Fransızca ve Türkçe – her ne kadar, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan iki dil gibi görünüyorlarsa da – AKRABA’dırlar !..

Bir adım daha atacağız ; ilk dil – elimizdeki 600’ü aşan yazılı belgelere göre -

  • Ön-Türkçe’dir…Artık, yer yerinden oyanayacaktır…Yıllarca, bin dereden değil, milyonlarca dereden su getircekler…Reddetmek için
  • zaten, yeryüzünde Türk diye birşey yoktur demeye kadar varacaklardır.

Bir adım daha ileriye gidelim…Üniversite 1 Paris’ten, Profesör Patrick Boucheron (buşöron),Histoire dergisinin eylûl 2005 sayısında ;

  • Başlangıçta, Fransızca nerede , hangi yörede, nasıl konuşulduğu konusundan kat’i bir bilgi yok…kralların, kendi yörelerinde konuştukları bazı
  • Vernaculair diller, ‘’ağızlar’’ var…Fakat, zamanla bunların egemenliklerini gerçekleştirmeleriyle,
  • bu ‘’ağızlar’’ Fransız dili olarak sivrilemeye, yayılmaya başlıyor . İlk kere, kuzey Fransada 1230’da Fransızca resmî dil oluyor Lâtince geri plâna düşüyor.,. diye yazar

Biz tarihin derinliklerine inip, Lâtince öncesindeki ‘’ağızların’’ kökenlerini arayacağız ;

 

  • Fransa mağaralarında, en başta çok tanınmış Lasko(Lascau) mağarasındaki Ön-türkçe yazılar, dolaylı olarak Ön-türkçe,
  • Bu mağaralarda oturan ve Ön-türkçe konuşan EYZİ’ler var,

yani, ËSİ’ler…Ësi-Ëm, var’ım, can’ım demek olan fiil, ilerki bin yıllarda Franszıca’da ET/re, fiili’ne dönüşecektir…Bizde karşılığı ET/ tim’’dir… İM/ek, OL/mak fiili …

  • Güney’de varolan, ‘’Lang d’ok’’ (langue d’OC), OQ dili diye bir dilin varlığı bilinmektedir. Bu, ‘’OQ dili’’nin, Ön-türklerden OQ gurubunun dili olduğu, ilerki sahifelerde görülecektir,
  • güney doğuda, (-4)binlerde Ön-türklerin kurdukları, yazıları ve dilleriyle ODUQ-ËL devleti vardır…,
  • Sonra, Aubrac yaylâsı…Obrak ?.. Anadoluda Midas anıtının bulunduğu yörenin adı OBRUK…her ikisinin UB-URUQ’tan gelmiş olmalıdır…Ub-uruq , bayındır, kent, yöre, demek..

Kısa konuşmak gerekirse

 

  • Fransız dil ve kültürünün dibinde
  • Yazıları ve dilleriyle Ön-türkler bulunur.

Fransızcanın, mağara döneminden başlayarak , Ön-türkçenin, öteki ‘’yerel ağızlar’’la karışmasıyla oluşması son derecede doğaldır.

CNRS’in 386 numaralı bülteninde Fransızca ile Türkçenin akraba olduğunu ifade etmeleri, bu düşüncemizin doğruluğunu ortaya koyar. Zaten , bu konuda Refrew- Cavalli ve Sforza’ya ilk bilgileri veren de biz olduğumuzdan son dercede mutluyuz.

YAZI… ? Türkofobi ile doğmuş olan Avrupalının, Türkleri yere vurmak için yazdıkları kütüphaneler dolusu, kitaplar, dergiler, makalelerin, ‘’medar’- ifthar’ları’’,

  • Lâtin alfabesi ile yazmışlardır…
  • Bu alfebeyi , kendi alfabeleri sanarlar…Bu rüyâ içinde çok mutludurlar…
  • Etrüsk uygarlığını keşfettiklerinde, bu uygarlığın büyüklüğü karşısında gözleri kamaştığından
  • IŞIK DOĞUDAN GELİR demişlerdi. Artık kökenimiz bulduk diye bayram ediyorlardı… fakat, Etrüsklerin kökenini aradıklarında çıkmazlarda dolaştılar…Sonunda, öğrenecekleri gerçeklerin onları yeni hayâl kırıklıklarına götüreceklerinden henüz haberleri yoktur :
  • Etrüskler Ön-Türk’türler
  • Lâtin alfabesi diye gurulandıkları alfabe, Etrüsk alfabesidir. Bu gerçekleri , öğrenmemek , kabul etmemek için direteceklerdir…

Fenike’ye gelince, Yazı, Fenikelilerin değildir, Portekiz mağaralarındaki Ön-türkçe yazılar, Portekizli sanılan gemicilerle Fenikeye götürülmüşlerdir…

DİN’i… Mezopotamyadan gelmiştir. Lût gölü yöresinde doğduğu bilinir… Ama , orada da karşılarına bir sorun çıkar..

Araştırmacılar,

 

  • Lût gölü yöresinde,
  • İSA’dan önce,
  • oraya ESEN’ler adlı bir kabilenin gelmiş olduğunu farkederler. Bu kabile kişileri, İsa’nın fikirlerine, İsa’dan önce sahiptirler !…

ESEN’ler, tarihte, Aral gölünün kuzey batısına isabet eden yeri kendilerine yurt edinmişlerdir. Ama, o tarihlerde Aral gölü, henüz, Karadenizin iki büyüklüğündeki bir içdenizin, OM-OĞ’un içinde kaybolmuş bir tektonik çukurdur….Çok sayıda binlerce yıl sonra, Om-Oğ kuruduğunda bu çukurdan, Aral gölü doğacaktır…

Din kavramına gelelim :

  • Seksenbin yıl önce, Orta Asyada, Qapığ-qağan yani Samarkent’in güneyinde,
  • Baysun dağlarındaki Teşiktaş mağarsında
  • İnsan üstü kudret inancı doğmuş bu inancı, Ön-Atalarımız pek çok sayıda binyıl sonra kuramsallaştırmışlardır… İşte ESEN’ler bu kültürle yetişmiş olarak Lût gölü yöresine yerleşmişlerdir.
  • tek Tanrı kavramı Mezopotamya‘ya, daha önceleri Ön-türkler tarafından taşınmıştır , tarihleri
  • (- 9700 / 8300)ler arasındadır.

Avrupa tarihte 2700 yıldan beri var…Avrupalı, ancak 2700 yıldanberi Avrupa vatandaşı…ne kadar zavallı bir tarih…Gerçekten acınacak bir sayı..

Bizim Ön-Atalarımız,

 

  • mağara döneminde Avrupa vatandaşı olmuşlar…. yaklaşık onbinlerde… Kat’i tarih vermek gerekirse,
  • İtalyan Alplerinde (-8000)de bulunmaktadırlar…8000 + 2006 = Ön-türkler 10.006 yıl önce Avrupa vatandaşı olmuşlar…
  • AB’lilerin 27200 yıllık atalarına,
  • yazmayı, okumayı ve din’İ öğretmişler…İşte bu, AB’li kişiler Türkleri, Avrupa dışı, Anadolu dışı, İnsalık dışı görüyorlar…
  • Tarihte, ön fikirleden doğan cehaletleriyle daha doğrusu, cehaletten doğan ön-Fikirleriyle bu kadar gülünç olan bir kitle görülmemiştir…

Biz bu yazıyı, Avrupa bizi tanısın da, Birliğine alsın diye yazmadık.

Bu yazıyı Avrupalıya, önce kendini tanısın diye yazdık…Sonrasına gelince,

Bizim, Evrensel uygarlıkların kökeninde bulunan

 

  • büyük bir Türk Dünyamız var.
  • Büyük bir Kültür Birliğimiz var…ve de
  • binlerce ve binlerce yıllık tecrübemiz var…İşte o tecrübeye dayanarak
  • Avrupa Birliğinin, yeni bir empriyalist şantaj ve tuzak olduğunu algılamamız gerekir.

 

İkiyüz küsur milyonluk bir Türk Birliği…Tarihte, çok sayıda İLK’leri yaratmış bir kitle… Sayın, ağırbaşlı, her tür yapay gösterişten uzak, bir kitle…Birliğimizi kuralım, kendimizi tanıyalım…Evrensel değerimizin şuurunda olalım ve sıkılmış bir yumruk haline dönüşelim…AB’yi – gerekirse – sonra düşünürüz.

http://www.edebiyatgazetesi.com/2011/09/13/avrupaya-aciyiniz-haluk-tarcan/ (29.9.2011)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura