Yazı Kategorileri > Ekonomi Yazıları
15-02-2013
ÖZELLEŞTİRME DEĞİL, PANDORA’NIN KUTUSU…

Cihan Dura

15.2.2013


Türkiye’de 1990’lardan bu yana özelleştirme yapılıyor. Özelleştirmeler önce yavaş başladı, sonra arttı, AKP zamanında zirveye ulaştı. Aydınımız, üniversitelerimiz, muhalefetimiz uyuyor ya, cesaretleri gittikçe  arttı; fabrika, banka, liman, toprak, yol, köprü,… ne bulursa satıyor artık hükümet. Diyebilirim ki AKP hükümeti tam bir “özelleştirme-kolik”tir.  İktidar geldiği günden beri kamu mallarını çılgınlar gibi satıyor. Özelleştirmeye düşkünlüğü neredeyse iptila derecesinde, hiçbir hukuki ve ahlakî sınır tanımıyor. Öyle sanıyorum ki bulundukları bakanlık binalarını da açık artırmaya çıkaracakları gün uzak değildir.

Oysa konuyu biraz bilen, izan sahibi herkes kabul eder ki özelleştirme bir Batı icadı, bir Batı dayatmasıdır. Batı’nın, Emperyalizm’in dünya görüşü olan Liberalizm’in bir gereğidir. Liberalizm, bilindiği gibi ekonomide devlete yer vermez. Devlet ekonomiden çekilsin, kamu işletmeleri satılsın, özelleştirilsin ister. Türkiye gibi bir ülke serbest ticarete açılıp borçlanmaya başlayınca, sıra özelleştirmeye gelir. Özelleştirmelerle birlikte ülkeye yabancı sermaye girişi de hızlanır.

 

I) Özelleştirme: Bir Batı Dayatması

1970’lerin sonlarından beri dünyaya özelleştirmeyi dayatan, Türkiye’ye de –bizim teslimiyetçi yöneticilerimiz eliyle- yaptıran; Amerika Birleşik Devletleri ve onun anası olan İngiltere’dir, Avrupa Birliği’dir. Hedeflerine ulaşmak için dünya çapında bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Bu örgütlenmesinin temel kurumları; Chicago Okulu, Thatcherizm, Adam Smith Enstitüsü, Miras Vakfı, Birleşik Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı, Özel Girişim Bürosu, Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’dır.

Özelleştirme salgınının dünyaya yayılmasında  büyük rol oynayan kuruluşların başında 1977’de İngiltere’de kurulan Adam Smith Enstitüsü gelir. Sloganı şudur: “özelleştirme dünyadaki kamu sektörleri arasındaki yürüyüşüne devam edecek, kamuya ait son tesis de satılmadıkça sona ermeyecektir.” Bu kuruluşun ABD’deki karşılığı “Heritage Foundation” (Miras Vakfı) adlı kuruluştur. Özelleştirmenin dünya çapında tutundurulmasından, ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın bir dairesi olan “United States Agency for International Development” (USAID, Birleşik Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı) sorumludur. Özelleştirmeyi, ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye gibi ülkelere dayatmakla görevli iki büyük kuruluş daha çok bilinir: International Monatery Found (IMF, Uluslararası Para Fonu) ile World Bank (Dünya Bankası)....

Küresel özelleştirme örgütlenmesi, hedef ülke içinde “dahilî bedhahlar”dan destek görmedikçe hedefini gerçekleştiremez. Dış güçler tuzaklarına düşürdükleri ülkede de gerekli örgütlenmeyi sağlar, bir özelleştirme örgütü kurdururlar. Örneğin Türkiye’de Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nı, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nu kurdurmuşlardır. Bundan başka, hukukî alt yapının oluşturulmasını, millet meclisinden, ihtiyaç duydukları yasaların çıkartılmasını sağlamışlardır. Medyada, politikada, üniversitelerde yuvalanmış bilinçli, bilinçsiz adamları aracılığıyla, yoğun bir ideolojik şartlandırma kampanyası başlatmış ve sürdürmüşlerdir. Satılacak kuruluşların başlarına kendilerine bağlı insanların getirilmesini sağlamışlardır.

 

II) Özelleştirmenin Zararları

a) Akademisyenler dahil pek az kimse” yapılan özelleştirmeler ne getiriyor, ne götürüyor” diye içtenlikle sorup, kapsamlı bir şekilde üzerinde duruyor. Her alanda olduğu gibi bu alanda da mantığımız düz mantık, muhakememiz tek boyutlu... Para geliyor ya, gerisini boş ver. Oysa asıl sorun işin gerisinde…, madalyonun öbür yüzünde, özelleştirmelerin ülkemizden alıp götürdüklerinde…

İnsan, esas itibariyle “mikro” boyutlu bir varlıktır. Çoğunlukla, kendi küçük dünyasında yaşar. O dünyada olanları görür, duyar, ona göre düşünüp davranır, tepki verir. “Makro” dünyada olanı ise doğrudan doğruya göremez, duyamaz, dolayısıyla o dünyaya göre düşünüp davranamaz; oysa o kadar çok ve çeşitli etki ve tepkiler ortaya çıkıyor ki orada!... Bilimler de bu karmaşıklık karşısında modeller kurup realiteyi zihnen basitleştirmek zorunda kalıyor; pek çok olguyu analiz dışında tutuyor. Sorun tabiî özelleştirme olgusu için de geçerli... Bu konuda kafa yoranlar birkaç etki ile yetiniyor, diğer pek çok önemli sakıncayı görmezden geliyorlar. Durum bilim adamları için böyle…, artık sade vatandaşın ne halde olduğunu varın, siz düşünün.

b) Özelleştirmeler; yukarda vurguladığım gibi Türkiye’de teslimiyetçi hükümetler tarafından körü körüne, sırf Batı’nın buyruğu üzerine uygulanmış, ekonomimize çok büyük zararlar vermiştir, vermeye de devam etmektedir. Özelleştirme sadece bir üretim tesisinin el değiştirmesinden -tesisin kamudan özel sektöre geçmesinden- ibaret değildir. Bunun çok ötesinde etkileri olan, ekonomiyi çok sayıda olumsuz etkilerle karşı karşıya bırakan bir uygulamadır. Ben bu etkilerin, özelleştirmenin Türkiye’ye nelere mal olduğunun dökümünü, toplam 26 gözleme -özelleştirme vakasına- dayanarak bir kitabımda[i] şöyle yapmıştım:

-Arsa spekülasyonu. -Beşerî sermaye kaybı. -Borçların kamunun üzerine yıkılması. -Dış bağımlılığın artması. -Döviz kaybı. -Ekonomik yolsuzluk (hortumlama, soygun, rant yaratma, kayırma). -Gelir kaybı. -Görevi ihmal. -Görevi kötüye kullanma. -Haksız rekabete yol açma.-Halkı kandırma. -Halkın malının sermaye kesimine aktarılması. -Hukuk ihlali (usulsüzlük, usulsüz işlem, sözleşmeye uyulmaması). -İşsizliği artırma . -Kamu kaynaklarına zarar verme (halkın malını gasp, devlet malını çarçur etme). -Kamunun borç yükünü artırma. -Kamu kaynaklarını peşkeş çekme . -Kartel oluşturma. -Pahalılığa yol açma . -Sermaye stoku kaybı . -Taahhüdlere uymama . -Tarıma darbe (hayvancılığa darbe . Ulusal güvenliğin tehlikeye atılması). -Ulusal kaynakların ya da piyasanın yabancıların eline geçmesine sebep olma. -Üretim kaybı (üretimi durdurma). -Vergi kaybı. -Zarara yol açma.

 

III) Yabancı Sermayenin Olumsuz Etkileri

Özelleştirmenin önemli bir etkisi de bir ülkeye yabancı sermayenin girişine vasıta olmasıdır.  Dolayısıyla yabancı sermayenin olumsuz etkilerinin de önünü açar. Bir tesisin, bir bankanın özelleştirilmesinin, bu yoldan yabancılara satılmasının da başka sakıncaları vardır, kısa başlıklarla sayarsak: Bağımsızlığın zedelenmesi, düalist yapı, dış bağımlılık, haksız rekabet ve tekelleşme, dış dengesizlik, teknolojik bağımlılık, gelişmenin engellenmesi, zayıf istihdam ve gelir etkisi gibi.

Türkiye’de yıllardır özelleştirme yapılıyor; fabrikalar, tesisler, santraller, bankalar,… bu yoldan özel sektöre, yabancı şirketlere devrediliyor. Hükümetin finansman sıkıntısı nedeniyle son aylarda bir hızlanma da görüyoruz bu devirlerde. Son yapılan özelleştirmelerden en çok ses getireni Halkbank  ile Otoyol ve köprü gelirlerinin satışı oldu. Bankanın halka arz edilen hisselerinin yüzde 80’i yabancıya satıldı. Otoyol ve köprülerde yabancı payı ise yüzde 40.

Acaba bu devirlerin ekonomiye ne gibi olumsuz etkileri oldu ve olacak? Yukarda özelleştirmeler için saydığım etkilerden bazıları şu veya bu ölçüde kendini gösterecektir kuşkusuz. Ancak ben burada en çok gündeme getirilen etkiler üzerinde durmak istiyorum.

a) Örneğin, dış dengesizlik etkisi… Bilindiği gibi yabancı şirketler çoğunlukla ihracat yapmaz, üretim girdilerini de yurt dışından, ana merkezden ithal ederler. Daha da kötüsü her yıl, bağlı oldukları ana şirkete kâr transferi yaparlar. AKP hükümeti özelleştirmelerle günü kurtarıyor ama, bunun bir bedeli vardır, gelecek yıllarda fazlasıyla ödenecektir. Değerli iktisatçılarımızdan Esfender Korkmaz bu etkiye, yanı sıra doğan diğer etkilere de (cari açık, hâkimiyet, hizmet kalitesi etkilerine de) dikkat çekerek şöyle değiniyor: Halk Bankası’nın yabancı hisseler karşılığı kadar kârı bundan böyle yurt dışına çıkacaktır. Bugün ülkeye döviz girdi, cari açık bir ölçüde azaldı ama her yıl bankanın bir miktar kârı yurt dışına çıkacağı için cari açık kalıcı olmaya devam edecektir. Hükümet bugünü düşünmeyi biliyor, ancak gelecekte olacaklar umurunda değil.  

Bundan başka, Halkbank’ın satışı ile, yabancı etkisine giren banka sayısı da artmış oldu. Bugün yabancı payı hemen hemen yarıya ulaşmıştır Türkiye’de. Bunun anlamı şudur: “Bir ekonomik kriz öncesinde, bu bankalar kaynakları bir gecede dışarıya aktararak sektörün zora girmesine ve krizin derinlik kazanmasına yol açabileceklerdir.”[ii] 

Bilindiği gibi, yabancılar İMKB’de işlem gören hisselerin yüzde 60’dan fazlasına sahiptir. Yurttaşlarımızın payı ise sadece yüzde 40’dır. Getirisi en yüksek, en değerli hisse senetleri yabancıların elinde bulunuyor. Halk Bankasının hisse senetleri satılırken yüzde 80 pay ayrılınca, yabancıların İMKB’deki ağırlığı da artmış oluyor. Şimdi Güngör Uras, bu durum karşısında “Bu işte bir terslik yok mu? Hani benim payım, hani benim payım?” diye sızlanırken, yerden göğe kadar haklı değil midir?[iii] 

Öte yandan, köprü ve paralı yollar için onarım gerektiğinde, özel sektör nasıl bir tavır alacaktır? Gerçek şu ki birinci kaygısı maliyetleri en aza düşürmek olacak. Bir standart konmuş olmasına rağmen, özel sektörün devlet kadar duyarlı davranması beklenemez. Çünkü devlet yalnızca maliyeti düşürmeyi değil, aynı zamanda sosyal maliyetleri de dikkate alır, özel sektörden bu tutumu beklemek için çok iyimser olmak lazım.

b) Yıllardır yapılan diğer özelleştirmeleri de dikkate alırsak, yurt dışına kâr (döviz) transferinin boyutları muazzam miktarlara ulaşıyor. Sayın Esfender Korkmaz hesaba iletişim sektöründen, Türk Telekom, Telsim, Teletaş ve Türk Kablo örneklerini ekliyor.  Bilindiği gibi, kârları hayli yüksek olan bu şirketlerin kamu hisseleri de yabancılara satılmıştır. Yalnızca Telekom’un yıllık kârı ortalama 2 milyar dolardır. Bunun bir milyar doları her yıl yurt dışına çıkıyor. Öte yandan iletişim sektörünün yabancıların eline geçmesi ulusal güvenliği tehlikeye sokma potansiyeli taşımaktadır; yabancıların barışta ve savaşta istedikleri zaman iletişimi kesme olasılığı daima vardır.

c) Özelleştirme yoluyla ülkeye giren yabancı sermayenin bir olumsuz etkisi de, yarattığı haksız rekabet ve tekelleşmedir. Yabancı sermaye şirketlerinin arkasında dev sermayeler vardır, ileri teknoloji ve yöneticilik bilgisi vardır. Oysa ulusal işletmeler küçüktür, bu avantajlardan yoksundur; dolayısıyla yabancı firmalarla rekabet edemeyerek, bulunduğu sektörü terk etmek zorunda kalacaklardır. Netice olarak, yabancı firmalar tekel konumuna geçecektir. Halk Bankası hisselerinin büyük kısmının yabancılara satılması bu etkiyi güçlendirecek bir uygulamadır. Prof. Dr. Esfender Korkmaz aynı etki ile ilgili olarak  ‘Türkiye’nin 500 Büyük Firması’ arasına giren Petkim, Tüpraş, Telekom, Tekel, Türkiye Şeker Fabrikaları, Çimento fabrikaları gibi büyük kuruluşları örnek olarak vermektedir. AKP iktidarı bu dev kuruluşları da, biri dışında yabancılara satmıştır. Neticede “üretime ve altyapıya hâkim olan yabancı şirketler, bu yoldan iç pazarda tekel konumuna geçmiş oluyor.” İktidarın bu vurdumduymazlığıyla, daha da geçecektir.

 

Sonuç

-Türkiye’de özelleştirmeler kesinlikle halkımız için yapılmıyor. Özelleştirmeler ABD için, İngiltere ve benzeri Avrupa ülkeleri için, Adam Smith Enstitüsü, Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Gelişme Ajansı için, Batının para babaları Rothschild ve Rockefeller için, onların Türkiye’deki paragöz işbirlikçileri için yapılıyor.

-Türk milletinin mallarını aç kurtlar gibi paylaşanları, paylaştıranları, bu gaddarca yağma karşısında kılı kıpırdamayan sözde aydınları gelecek kuşaklar lanetle anacaktır. Bu korkunç talan AKP’nin ve onun hükümetlerinin alnında bir kara leke olarak kalacaktır. Gelecek kuşaklar özelleştirme yağmasının altında imzası olan, yapılan peşkeşler karşısında sessiz kalan herkesi utançla anacaktır.

-Ben bu yazımda sadece özelleştirmelerin kaynağına, ekonomimize verdiği zararların çeşitliliğine ve boyutlarına dikkat çekmedim, aynı zamanda işin yöntemsel yönüne ve bunun belirleyici niteliğine de dikkat çekmiş oldum.

 


[i] Bakınız: Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, s.563 vd.

[ii] Esfender Korkmaz, “Ekonominin Altını Oydular”, Yeniçağ, 21.11. 2012.

[iii] Güngör Uras, Halkbank’ı Yabancılar Kapıştı, Milliyet, 20.11.2012; Güngör Uras, “Halkbank’ı Yabancıların Kapışması İyi mi Kötü mü?” Milliyet, 21.11. 2012

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura