Diğerleri > Sis Çanı
23-06-2014
NELER OLDU 7-12 MAYIS 2014 (Enflasyon, siyasal İslam, özelleştirme, yabancıya toprak, yabancı sermaye, kriz, ekonomi, bankacılık, Dolar)

Cihan Dura

23.6.2014


7.5.2013 

ERTELENMİŞ ZAMLARA RAĞMEN ENFLASYON YÜZDE 10’A TIRMANIYOR

Doğalgaza ve elektriğe zamlar sürekli ertelense de tüketici enflasyonu yüzde 10’a koşuyor. Gıda enflasyonu yüzde 14’e yaklaşırken kuraklığın etkisiyle yüzde 15’leri aşması muhtemel

 

Kendisini dayatmasına karşın doğalgaza ve ağırlıkla doğalgazdan üretilen elektriğe zam yapmaktan kaçınan iktidar, yine de yıllık enflasyonun yüzde 10’un eşiğine gelmesini önleyemedi.

Nisan’da tüketici fiyatları yüzde 1,34 oranında arttı ve 12 aylık artış yüzde 9,4’ü bularak çift hanenin eşiğine geldi. 2013’ün Nisan ayında yıllık enflasyon yüzde 6,1 iken bu yıl yüzde 9,4 ile geçen yılın 3,3 puan üzerinde seyrediyor.

'Enflasyon üzerinde TCMB etkili oldu'
Nisan ayı enflasyon verilerini değerlendiren Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, "Türkiye'de enflasyon rakamları bir sonuçtur. Yaşadığımız olumsuzluklardan kaynaklanan bir sonuçtur. Yaşadığımız o ateşli dönemle ilgili bir sonuçtur" dedi. Zeybekci, "En son dönemde, yaklaşık olarak 27-28 Ocak itibariyle Türkiye'de faizlerin beklentilerin üzerinde yukarı doğru çıkmasının da enflasyon üzerinde etkisi olmuştur" dedi ve "Bunun da inşallah Nisan-Mayıs döneminde faizden kaynaklanan tortusunun biterek, beklentimiz Haziran'dan itibaren enflasyonun biraz daha belki iyi olabileceği yönünde" diye ekledi.

'Enflasyon Mayıs'ta yüzde 10'u bulacak'
JP Morgan, Türkiye'de enflasyonun Nisan ayında bir kez daha sürpriz yaptığını ve piyasa beklentilerini aştığını belirtirken, enflasyon oranının Mayıs ayında yüzde 10 civarında tepe yapmasının beklendiğini bildirdi. Enflasyonun, Mayıs ayında tepe yaptıktan sonra Temmuz ayında keskin bir düşüş yaşayacağını öngörün JP Morgan, yıl sonuna kadar ise TÜFE'nin kademeli şekilde yüzde 8,0'e gerilemesini beklediklerini vurguladı.

Dünya Bankası: Enflasyondan endişeliyiz
Dünya Bankası Türkiye Direktörü Martin Raiser, Dış Politika ve Aaraştırma Merkezi'nin (EDAM) her yıl Bodrum'da gerçekleştirilen toplantısında, dün açıklanan enflasyon verilerini değerlendirdi. İhracat tarafında ve tüketici güveninde göstergelerin güçlü olduğunu söyleyen Raiser, "Ancak Türkiye ekonomisinin temel sorunları değişmedi. Ekonominin yeniden dengelenmesi gerekiyor. Dış finansmana bağımlılık hala çok fazla ve cari açık hala çok yüksek ve bu da rekabeti etkiliyor" dedi. Bu sorunların yapısal reformlarla çözülebileceğini ifade eden Raiser, "Türk Lirasındaki değer artışının sonucu olarak enflasyon Merkez Bankası hedefinden daha yüksek. Merkez Bankası geçtiğimiz günlerde bir revizyona gitti. Çekirdek enflasyondaki artış bizi endişelendiriyor" dedi.

Daha yavaş büyüme daha yüksek enflasyon
Avrupa Birliği Komisyonu dün yayınladığı 2014 İlkbaharı'na ilişkin Avrupa Ekonomik Tahminleri raporunda, Türkiye'de ekonomik aktivitenin 2013 yılında beklenenden biraz daha güçlü gerçekleştiğini, ancak gelecek iki yıl için büyüme görünümünün geçtiğimiz sonbahardan bu yana kötüleştiğini belirtti. Raporda geçtiğimiz yıl TL'de yaşanan değer kaybının enflasyonu artırdığını ve tüketicilerin satınalma güçlerini azalttığını belirtildi. 2014 yılında 2013'e göre daha yavaş büyüme ve daha yüksek enflasyon öngören Komisyon, cari işlemler açığının ise daralmasını bekliyor.
 
BÜYÜME 2,6'YA GERİLEYECEK
Komisyon, 2013 yılında yüzde 4,0 olan GSYH büyüme oranının 2014 yılında yüzde 2,6'ya gerileyeceğini ve 2015 yılında yüzde 3,3 olacağını tahmin ederken, enflasyonun ise 2014 yılında yüzde 8,6 ve 2015 yılında yüzde 7,4 olarak gerçekleşeceğini öngörüyor. Türkiye'de cari işlemler açığının GSYH'ya oranının İSE 2014 yılında 2013 yılındaki yüzde 7,6'dan 6,0'a ve 2015 yılında yüzde 3,9'a düşeceğini de tahmin eden Komisyon, 2013 sonbahar raporunda 2014 cari işlemler açığı/GSYH tahminini yüzde 6,6, 2015 tahminini yüzde 6,9 olarak ifade etmişti. ■ Birgün, (7.5.2014)


SİYASAL İSLAM:  VELİLERE 'ÇOCUKLARINIZI İMAM HATİPE GÖNDERECEK MİSİNİZ?' SORUSU

İlkokulda fişleme anketi

Zeytinburnu’nda 4. ve 8. sınıf öğrencilerinin velileri arasında imam hatip anketi yapıldı. Zeytinburnu İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nce okullara dağıtılan ankette velilere, çocuklarını imam hatip okuluna gönderip göndermeyecekleri, “Kurankerim” ve“Peygamberimizin Hayatı” seçmeli dersleri tercih edip etmeyecekleri soruldu. Anket formunda öğrencinin ve velisinin açık kimlik bilgileri, adresi ve telefon numaraları da istendi. Eğitim Sen 1 No’lu Şube Başkanı Barış Uluocak, anket ile öğrencilerin fişlendiğini belirterek “Okullarda onlarca seçmeli ders var, ama bu ankette sadece Kuranıkerim ve Peygamberimizin Hayatı dersleriyle ilgili eğilim yoklaması yapılıyor. Burada açık bir yönlendirme var. Fişleme ilkokul öğrencilerine kadar indi” dedi. Anketle çocuklara daha iyi bir eğitim sunulmasının amaçlandığı savunuldu. 4 sorunun yer aldığı ankette önce “Çocuğunuzu 5. sınıfta nereye göndermeyi düşünüyorsunuz” sorusu yöneltildi. Yanıt olarak da “Devlete bağlı ortaokul” ve “Özel ortaokul”şıkları yer aldı. İkinci soruda velilerden, devlete bağlı ortaokullardan hangisini tercih edeceklerini açıklamaları istendi. Seçenek olarak “Normal ortaokul” ve “İmam hatip ortaokulu” şıkları sunuldu. Anketin üçüncü sorusu, “Evinize en yakın bir ortaokulun bünyesinde imam hatip ortaokulu kapsamında eğitim veren bir sınıf açılması halinde çocuğunuzun kaydını buraya yapmayı düşünür müsünüz?” oldu. Ankette son olarak da “Normal ortaokulda çocuğunuza seçmeli ders olarak ‘Kuranıkerim’ ve ‘Peygamberimizin Hayatı’derslerini seçmeyi düşünüyor musunuz” diye soruldu. Aynı anket imam hatip liseleri için 8. sınıf öğrencilerine de yapıldı.

Anketten, velilerden gelen şikâyet üzerine haberdar olan Eğitim Sen anket forumlarını dağıtmama kararı alarak üyelerine tebliğ etti. Eğitim Sen 1 No’lu Şube Başkanı BarışUluocak, “Sorulara bakarsanız sanki bütün ortaokullar imam hatiplerden ibaret, çocukların başka tercih hakları yok. Hükümetin farklı inanç gruplarına yaklaşımını göz önüne aldığımızda anketin ötekileştirici bir yanı da var. Öğretmenlerin bu ayrımcılıkta payı olsun istemiyoruz. Ne yapılacağını anlamadığımız bir fişleme yapıyorlar” diye konuştu. ■ Cumhuriyet, (7.5.2014)

ÖZELLEŞTİRME: TPAO İŞÇİLERİ BATMAN’DA ÖZELLEŞTİRMEYE KARŞI YÜRÜDÜ

Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Öztaşkın: TPAO’yu bölüp parçalayıp halka arz edip özel bir şirket haline getirmek istiyorlar. TPAO’ya kim el uzatırsa onun elini kırarız

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nda (TPAO) çalışan işçiler, “TPAO Bütünsel Dönüşüm Projesi” ne karşı tepkilerini dile getirmek için Batman’da yürüdü.

TPAO Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “TPAO Bütünsel Dönüşüm Projesi” ne karşı tepkilerini dile getirmek için TPAO kapısı önünde bir araya gelen işçiler, TPAO Bölge Müdürlüğü binasına kadar ellerinde çeşitli pankartlarla yürüdü.
Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın, burada açıklamada bulunarak, TPAO’ya rakam olarak bakıldığında 10 yıl öncesine göre yatırımların 2-3 üç kat arttığını, ama, TPAO’nun üretim ve rezerv bazında küçülmeye başladığını savundu.

‘Yatırımlar durmamalı’
Bundan 7-8 yıl önce TPAO’nun yıllık üretiminin 2 milyon tonun üzerinde olduğunu, 2013 yılında yurt içi üretiminin 1 milyon 800 bin tona gerilediğini kaydeden Mustafa Öztaşkın, şöyle konuştu:
“Rakam olarak bir takım yatırımların yapıldığı görülse de büyümeyi öngören, daha fazla aramayı, sondajı, üretimi hedefleyen yatırımlar ne yazık ki yapılamamaktadır. Çünkü TPAO her şeyden evvel insan gücünü kaybetmektedir.”
TPAO Genel Müdürü Besim Şişman’ın “TPAO’da Bütünsel Dönüşüm” projesi ile ilgili açıklamalarını hatırlatan Öztaşkın, TPAO’nun büyümesini, istihdamın arttırmasını 400-500 milyon dolarlar civarındaki yatırım miktarının katlanarak milyar dolarlara çıkartılmasını, arama faaliyetlerinin devam etmesini, bir petrol şirketi olarak küresel bir şirket haline gelmesini istediklerini belirtti. Öztaşkın, “Bütün bunların yapabilmesi için TPAO’nun değişimini istiyoruz. Ama onların bahsettiği değişim ve dönüşümle bizim bahsettiğimiz değişim ve dönüşüm tamamen farklıdır, birbirine zıttır. Bunların amacı; TPAO’nun bir özel sektör anlayışı ile proje ve performansa dayalı bir şekilde çalışmasıdır” ifadelerini kullandı. TPAO’nun da Türk Hava Yolları (THY) gibi halka arz edilmek istendiğini savunan Öztaşkın, ancak, THY’nin yüzde 51’inin halka arz edildiğini, THY’nin artık kamunun değil, tamamen halkın şirketi haline gelmiş bir özel şirket olduğunu kaydetti.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı(ÖİB), Muğla Yatağan Termik Santrali için 6 teklif geldiğini duyurdu. ÖİB’den konu ile ilgili yayınlanan açıklamaya göre, özelleştirme ihalesine 6 şirket başvuruda bulundu. Önyeterlilik ve teklif için başvuran şirketler şu şekilde: 1. Elsan, 2. Limak İnşaat, 3. Alsim Alarko, 4. IC İçtaş Enerji, 5. Konya Şeker Sanayi, 6. Çelikler Taahhüt. ■ Yeniçağ, (7.5.2014)

 

 8.5.2013 

ENFLASYON RAKAMLARI ALARM VERİYOR

Hafta başında açıklanan nisan ayı enflasyon rakamları, geleceğe yönelik beklentiler açısından iyi şeyler söylemiyor. İç talebin zayıfladığı, sanayide kapasite kullanımının gerilediği ve ihracatın hayati önem kazandığı koşullarda ortaya çıkan bu rakamlar belirsizlik ve kırılganlığın arttığına işaret ediyor.

Piyasa beklentilerini aşarak yüzde 1,34 düzeyinde gerçekleşen tüketici fiyatlarındaki nisan artışı mide bulandırıyor. Giyim ve ayakkabı grubundaki mevsimlik yüksek oranlı artışı gerekçe gösterip ciddi bir problem olmadığını öne sürmek pek inandırıcı olamıyor; zira yüzde 2.12 yükseliş sergileyen çekirdek enflasyon olumlu düşünmeye izin vermiyor. Genel görünüm Merkez Bankası söylemini teyit etmiyor. Çift haneye yaklaşan yıllık rakamlar ise faizlerde olası bir gerilemenin ciddi sıkıntılar yaratma olasılığını güçlendiriyor.

Yurtiçi üretici fiyatlarında aylık bazda önemli bir değişiklik yok fakat yıllık rakamın geldiği düzey uykuları kaçırabilecek nitelikte. 2013 Nisan’ında yüzde 1.7 olan rakamın nasıl olup da on iki ay içinde yüzde 12.98’e yükseldiğini açıklamaya çalıştığımızda ortaya çıkacak gerçekler ciddi bir güvensizlik yaratabilir. Belli ki döviz kurundaki ortalama yüzde 20’lik artışın üretici fiyatlarına yansıma oranı yüzde 50’lere yaklaşmış ve ihracat performansını tehdit etmeye başlamış! Küresel dövizde emtia fiyatlarında önemli fiyat değişikliklerinin yapılmadığı, içeride enerji fiyatlarındaki yükselişin sınırlı kaldığı koşullarda ortaya çıkan bu sonuç hareket yeteneğimizin hızla daraldığına işaret ediyor. Belli ki kur artışı büyük oranda fiyatlara yansımış ve bunları geri alma şansı önemli ölçüde azalmış. Ayrıca kurlardaki artışın enflasyona etkisinin yüzde 15’le sınırlı kalacağı iddiası gerçeği yansıtmıyormuş…
Finansal piyasadaki eğilimlere bakarak kimse kendini aldatmasın herhangi bir denge durumundan bahsetmek imkansız, tam aksine dengesizlik büyüyor.

Bu koşullarda iç pazar daralmaya devam eder fakat ihracat artamaz, ekonomi seri bir şekilde durgunlaşmayı sürdürür. Kısa vadeli faizlerin düşürülmesi veya yükseltilmesi durumunda bu olumsuz eğilimler daha da güçlenebilir. Günü kurtarmak için çözümü Merkez Bankası’nın alacağı kararlarda arayanlar bindikleri dalı kesiyor olabilir. Geçmiş yıllarda cari açığı hesapsızca büyüterek net tasarruf açığını şişirme hesapsızlığının gölgesi peşimizi bırakmıyor. Enflasyon baskısının yüksek düzeyli olmaya devam etmesi yanı sıra işsizlik oranında buna eşlik etmesi olasılığı artıyor. Bu koşullarda riskten kaçınma eğiliminin terse dönmesini beklemek ve hayal kurmanın bedeli, taşınamayacak kadar ağır olabilir.

Türkiye ekonomisinin makro ekonomik verilerine ilişkin tahminleri olumsuz yönde değiştirmek ve zaman kaybetmeden kurumsal bazda faaliyet hesaplarını yeniden değerlendirmek gerekiyor…■ M. Uğur Civelek, Dünya, (8.5.2014)

YABANCIYA TOPRAK, TOPRAK KİRALAMA: TÜRK ÇİFTÇİSİNE "SUDAN" DARBESİ

Geçtiğimiz hafta Türkiye ile Sudan arasında arazi kiralama anlaşması imzalandı.

Anlaşma, başlangıç olarak tarım üretimi için 12 bin 500 hektarlık (125 bin dönüm) bir arazinin kiralanmasını kapsıyor; uzun vadede 780 bin hektar (7 milyon 800 bin dönüm) arazi hedefleniyor.

Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in açıklamalarına bakılırsa, kiralanan bu arazilerde “özel” şirketler üretim yapacak, Sudanlı çiftçiler eğitilip üretim yaptırılacak ve burada yetiştirilen mamuller ağırlıklı olarak Türkiye’ye ithal edilecek.

Birinci husus, özel şirketlerin oldukça “özel” olacağı kesin…

İkincisi, Türk çiftçisi değil, Sudan çiftçisi üretim yapacak ve kazanacak.

Üçüncüsü ise, Türkiye’de üretilen ürünler değil, Sudan’da üretilen ürünler Türkiye’de pazar bulacak.

Türk tarım köylüsü, sandığa gittiğinde çözüme değil de çözümsüzlüğe oy vermenin cezasını çekmeye devam ediyor ve ayıkmadığı müddetçe de devam edecek.

Türk çiftçisi yüksek maliyet, düşük alım fiyatı, desteklerin olmaması, doğal afetlere karşı korunmasız olması, ürününe pazar bulamama, üretim parasını temin edememe, borçlarını ödeyememe, icra, haciz ve daha birçok problemlerle boğuşup duruyor.

Oy verdikleri siyasiler ise onların bütün bu dertlerini çözme yerine, bu dertlerini daha da artıracak icraatlara imza atıyorlar.

Sudan’da arazi kiralamak, üretim yapmak, üretilenleri Türkiye’ye ithal etmek söyler misiniz Türk çiftçisinin yukarıda belirttiğimiz hangi problemine deva olacak?

Bırakın deva olmayı yaraları daha da derinleştirecek.

Siyasiler, Türk çiftçisinin maliyetini düşürmek yerine, Sudan’da özel sektör eliyle maliyeti düşük ürün üretme derdindeler…

Siyasiler, Türk çiftçisini finanse etmek, desteklemek yerine Sudan’da üretim yapacak özel şirketleri desteklemek derdinde…

Siyasiler, Türkiye’nin atıl durumda duran verimli tarım arazilerini değerlendirmek yerine, Sudan’ın arazilerini değerlendirmek derdinde…

Siyasiler, Türk çiftçisine iş imkanı sunmak yerine, Sudan çiftçisine iş sunmak derdinde…

Siyasiler, Türk çiftçisinin ürününe pazar bulmak yerine, Sudan’da üretilmiş ürünleri Türkiye’ye ithal etmek derdinde…

Siyasiler topyekun Türk çiftçisinin önünü açmak yerine, “özel”lerin önünü açmak derdinde…

Bu, her noktada perişan olan Türk çiftçisinin tamamen iflası, tarım arazilerimizin tamamen devre dışı kalması ve de yabancıların bu arazilere çöreklenmesi anlamına gelmektedir.

Her zaman ifade ediyoruz, altını çiziyoruz; Türk çiftçisi, tek başına iktidarı belirleyecek bir sayıya sahiptir. Ve tarım konusunda milli bir politika üreten tek lider de Milli Ekonomi Modeli’nin sahibi Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’tır.

Sayın Baş, modelinde ve parti programında, tarım köylüsüne daha tohumunu tarlaya ekmeden yüzde 50 avans verme, ürün fiyatlarını çiftçilerin belirlemesi, devletin ürün alım garantisi vermesi, çiftçinin, tarlasının ve de ürünlerinin hiçbir sigorta primi alınmadan devlet eliyle sigortalanması, arazisi olmayan köylüye devlet tarafından üretim şartıyla arazi tahsis edilmesi ve daha birçok tarım projesini hayata geçireceğini noter tasdikli taahhütnamelerle ifade etmiştir.

Ve Sudan’a ve “özel”lere çözüm üreten siyasilerimiz, Sudanlı çiftçilerin oyuyla değil, Türk çiftçisinin oyuyla o makamlarda bulunmaktadır.

Bizim oyumuzla başkasına değil, bizim oyumuzla bize sahip çıkacak, hizmet edecek siyasileri iş başına getirelim. …■ Murat Cabas, Yeni Mesaj, (8.5.2014)

 

 9.5.2013

ÖZELLEŞTİRME: DEVLET ZAYIFLARSA HALK FAKİRLEŞİR

Küreselleşmenin getirdiği bir moda da özelleştirme ve paralel olarak devletin ekonomi içindeki yerini küçültme şeklinde oldu. Bizde özelleştirmede abartıya gidilerek, tekel niteliğindeki kamu altyapı yatırımları da satıldı.
Özelleşen kuruluşlar içinde Et-Balık Kurumu piyasada spekülatif hareketleri önleyen ve piyasayı düzene sokan bir kuruluştu. Sonradan bu işin farkına varıldı.
Devleti piyasayı bozan değil, kuralları koyan, rekabetin önünü açan bir kurum olarak görmek gerekir. Ayrıca doğası gereği tekel niteliğinde olan kamu hizmetlerini özel sektöre verirseniz, piyasayı tekelleştirmiş olursunuz.
Devletin varoluş nedenlerinin başında, halkın refah düzeyini artırmak gelir. Halkın refah düzeyini devlet hizmet yaparak sağlar. Kamu hizmetlerinden herkes aynı şekilde yararlandığı için bu hizmetler gelir dağılımının düzelmesini sağlar. Yine devlet bedava eğitim ve sağlık hizmeti sunarak, fırsat eşitliği yaratır. Kalkınma ve refah için tarımda destekleme yapar.
2001 yılından beri devletin ekonomi içindeki payı, kamu harcamaları kısılarak yapılıyor. Kamu harcamalarının etkin kullanılması için lüzumsuz harcamaları kısmak gerekir. Ne var ki kamu harcamalarında kısıntı, alt yapı yatırımlarında olursa bundan tüm ekonomi zarar görecektir.
2001 yılından beri kamu yatırımları yarı yarıya azaldı .Özellikle, alt yapı yetersizliği ilave bir risk olarak ortaya çıktı. Bu günlerde vergilerin belirli gruplara yoğunlaşması tartışılıyor. Özel sektör de kamplaştı. Bunun için özel sektör de uzun dönemli yatırım yapmıyor. Spekülatif alanları ve kayıt dışılığı tercih ediyor. Yatırım eksikliği ücretlerde sürekliliği engelliyor. İşsizliği artırıyor.
Yine, atıl yatırımları kısmak, bütçeden yapılan ölü yatırımları kaldırmak, bir tasarruftur... Ancak, eğitim, sağlık gibi alt yapı insana yapılan yatırımları kısmak tasarruf değildir.. Şimdi hükümet sağlık harcamalarında kısıntıya gitmeyi planlıyor. Bunlar eninde sonunda halkın cebine bir maliyet olarak yansıyor.
Kaldı ki sağlık ve eğitim yatırımları büyük ölçüde piyasaya bırakıldı. Sistem allak bullak oldu. Resmi okullara gereği kadar ödenek ayrılmadığı için bu defa resmi okullar eğitimi yürütmek için gerekli olan parayı halktan çeşitli yollara saparak topluyor. Veya alt yapı bakımından yetersiz kalınca özel okullar devreye giriyor...
Aynı şekilde devletin yaptığı sağlık hizmeti aksayınca, vatandaş özel sektörden aynı hizmeti üç-beş katı fiyatla alıyor. Sonuçta halkın eğitim ve sağlık giderleri artıyor. Diğer mallardan daha az satın alabiliyor.
Özelleştirme kapsamında siyasi iktidar, enerji gibi, altyapı gibi stratejik ve gelir getiren devlet mallarını özelleştirdiği için, önümüzdeki yıllarda bunların gelirinden de mahrum olacağız..
Siyasi iktidar köprüler ve paralı yoları da özelleştirecektir.. Özelleştirilecek bu gelirler, bugünkü açıklar kapatılsın diye devrediliyor.. Yani bugünkü açığı kapatmak için yarınki gelirler satılıyor.. Üstelik bu gelirlerin devredilmesi halinde, bir iskonto oranı uygulanacaktır.. Bu oran faizden yüksekse, devlet kaybedecektir..
Bunların satılması bir nevi devletin borçlanmasıdır. Siyasi iktidar borç stokunu düşük göstermek için bu gibi hileli yollara başvuruyor.
Netice olarak devleti zayıflatmak, siyasi veya gelir amaçlı olduğu için, bundan bütün toplum zarar görmüştür. ■ Esfender Korkmaz, Yeniçağ, (9.5.2014)

YABANCI SERMAYE: MEDİCAL PARK SATILDI

Türkiye’nin en büyük hastane zinciri olan Medical Park’ın çoğunluk hissesi el değiştirdi

Medical Park Hastaneler Grubu, her biri 100 milyar doların üzerinde varlık yöneten Kanada, Singapur ve Avrupa merkezli üç emeklilik fonu ile birlikte Turkven’in danışmanlığını yaptığı girişim sermayesi fonunun, Medical Park’ın çoğunluk hissesini satın aldığını açıkladı.

Açıklamada emeklilik fonlarının isimleri, hisse oranı ve işlem değeri yer almadı. Özel sermaye fonu Carlyle’ın Ortadoğu ve Afrika Eşbaşkanı Can Deldağ, Medical Park’taki yüzde 40 hisselerinin Turkven tarafından yönetilen fonlara satışı konusunda anlaştıklarını Aralık 2013 tarihinde açıklamıştı. ■ Sözcü, (9.5.2014)

 

10.5.2013 

KRİZ: ‘2008 KRİZİNDEN DAHA BETERİ GELİYOR‘

Ünlü yatırım danışmanı Marc Faber ABD'de kredilerin 2007'ye göre yüzde 30 büyüdüğünü ancak ekonomik toparlanmanın bu kadar hızlı olmadığını belirterek 2008'den daha kötü bir krizin yakında olduğunu belirtti.

ABD borsaları rekor seviyesini zorlarken bir kriz uyarısı da ünlü yatırımcı Marc Faber'den geldi. The Gloom,Boom & Doom Report kurucusu Marc Faber 2008 krizinin daha kötü krizleri için öncü olacağını belirtti.

Argümanını ABD'de büyüyen borç stoku ve kredilere dayandıran Marc Faber ABD'de şirket, hükümet ve tüketici borçlarını da içeren toplam kredilerin 2007 yılına göre yüzde 30 arttığını buna karşılık Amerikan ekonomisinin bu hıza ayak uyduracak ölçüde büyümediğini söyledi.

'EN ÇEKİCİ YATIRIM ARACI NAKİT'

ABD'li CNBC televizyonuna konuşan Faber ABD'de hisselerin tamaen fiyatlandığını, tahvillerin ise oldukça pahalı olduğunu belirtirken "Önümüzdeki altı ayda en çekici araç nakit olacak" yorumunda bulundu.

Faber aynı zamöanda Ukrayna'daki kriz ile yükselen jeopolitik riskin finansal piyasalar için negatif olacağını söyledi. ■ Akşam, (10.5.2014)

 

EKONOMİ, KIRILGANLIK: IMF TEMSİLCİSİ MARK LEWİS TÜRK EKONOMİSİNİ DEĞERLENDİRDİ

Türkiye IMF ile borçsuz dönem yaşamaya devam ederken, fonun Ankara’daki son temsilcisi Mark Lewis, ‘kırılgan ekonomiler’ içinde yer almamızın nedenlerini anlattı.

Türkiye ekonomisinin önemli temel güçlere sahip olduğunu belirten Lewis,“Düşük tasarruf nedeniyle büyüme yabancı sermaye akımlarına çok bağımlı” diye konuştu.

Ulus­la­ra­ra­sı Pa­ra Fo­nu (IMF) ile ya­rım as­rı çok­tan aşan iliş­ki­le­ri­mi­ze ge­nel­de “k­riz ve bor­ç” dam­ga­sı­nı vur­du. Ne za­man da­ra düş­sek, IMF ile stand-by an­laş­ma­la­rı­na yö­nel­dik. Ha­fı­za­la­rı­mız­da “ke­mer sık­ma­” prog­ram­la­rı ve “a­cı re­çe­te­le­r” yer et­ti.

...

Kı­rıl­gan­lık ne­de­ni

*Tür­ki­ye eko­no­mi­si için şu sı­ra­lar “bir kı­rıl­gan­lık ana­li­zi­di­r” gi­di­yor. IM­F’­ye gö­re Tür­ki­ye, ger­çek­ten kı­rıl­gan mı, za­yıf bir eko­no­mi mi?

Tür­ki­ye eko­no­mi­si önem­li te­mel güç­le­re sa­hip. Bun­lar; sağ­lam ka­mu fi­nans­ma­nı, güç­lü bir ban­ka­cı­lık sis­te­mi, di­na­mik bir özel sek­tör, iyi bir coğ­ra­fik ko­num ve genç bir nü­fus. Tüm bu et­ken­ler bü­yü­me ve di­renç­li­lik için iyi ama vur­gu­la­dı­ğı­mı gi­bi me­se­le­ler­den bi­ri dü­şük ta­sar­ruf oran­la­rı. Bü­yü­me ya­ban­cı ta­sar­ruf­la­ra ve ser­ma­ye akım­la­rı­na çok ba­ğım­lı. Bu da yük­sek ca­ri açık­la­ra ve dal­ga­lı ser­ma­ye akım­la­rı­na ba­ğım­lı­lı­ğa ne­den olu­yor.

Kamu tasarrufa öncülük etmeli

*Ülke ekonomisi için 2014-2018 yılları arasındaki süreçte cari açığın düşürülmesi için bir analiziniz olabilir mi?

Aslında IMF, Türkiye’de tasarrufun nasıl artırılacağı konusunda birkaç çalışma yaptı. Bu dokümanları da açıkladık ve tasarruflara yardımcı olacak politika tedbirlerini özetledik.

Bunların yanında ayrıca, memnuniyetle karşılanan bireysel emeklilik sistemi reformu ve daha güçlü kamu mali dengeleri yani ‘kamu tasarrufları’ toplam tasarrufların artırılmasına katkı sağlayacağı gibi kayıtdışılığın azaltılmasına ve işgücüne katılımın artırılmasına yönelik çabalar da benzer olumlu etkileri yaratacaktır. Tabii ki uygun faiz oranları da insanları harcamaktan daha çok tasarrufa yöneltmek açısından önemlidir.■ Bugün, (10.5.2014)

 

11.5.2013

BANKACILIK: YABANCI SERMAYE TÜRKİYE'DE İHYA OLDU

İSTANBUL Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO),"Türk Bankacılık Sisteminde Yabancı'laşma" adlı bir rapor yayınladı.

Rapora göre, Türkiye'deki 49 bankadan 37'sinde yabancıların hissesi var. 2001 yılından sonra hızlanan küresel el değiştirmeyle, 21 Türk bankasını satın alan ya da ortak olan yabancılar 20.5 milyar dolar harcadı. Satın alınan banka paylarının bugünkü değeri ise yaklaşık 27 milyar dolarken, son 12 yıllık yabancı kârı ise 17 milyar doları aştı. Türk bankacılık sisteminde yabancıların toplamdaki payı yüzde 25'lere yaklaşırken, Borsa İstanbul'un yabancı hisse sahiplik oranına göre bu oran yüzde 42'yi geçti.

YABANCILAR ALDIKÇA ALDI

DHA'dan Gülseli Kenarlı'nın aktardığı habere göre Türkiye Bankalar Birliği, İstanbul Borsası, TBMM Soru Önergeleri'ne verilen yanıtlar, yerli ve yabancı çeşitli araştırma şirketlerinin verilerinden yararlanarak yapılan çalışmada, yabancı yatırımcılar 2001'de başlayan süreçte bankalara ortak olmak veya tamamını satın almak için 20.5 milyar dolar sermaye getirdi. Temmuz 2001'de Demirbank'ın HSBC Bank'a 350 milyon dolara satılması sonrası gerçekleşen en yüksek tutarlı satış ise Türkiye'de Citibank adıyla yabancı bir banka olarak yer alan Citigroup'un Akbank'ın yüzde 20'sine 3.1 milyar dolar vermesi oldu.

Küresel devlerin Türk bankalarını satın almalarındaki etkenlerin başında ise yüksek büyüme ivmesinin yakalanması oldu. Türkiye'de patlayan kredi talebinin yanı sıra, kredi kartı gibi henüz bakir olan ve büyük potansiyel taşıyan ciddi kârlı alanlardan elde edilen gelirler ile bankalar hızla büyüdü. Bankaların faiz dışı gelirleri artarak 2013 sonunda toplam yıllık gelirinin 33 milyar lirasına ulaşırken, faiz dışı hizmetlerden alınan ücretlerde rekor kırıldı. Sadece kredi kartı ücreti olarak toplanan para 7.4 milyar liraya ulaştı. Rapora göre, yabancı bankalar da ağırlıklı olarak bireysel bankacılığa yöneldi. İhtiyaç kredileri, kredi kartındaki yüksek faiz oranları yabancı bankaları cezbederken, sektörde bireysel kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 35 olmasına karşın, özellikle yüzde 100 yabancı sermayeli bazı bankalarda bu oran yüzde 60'a kadar ulaştı.

KÂR 2010'DA ZİRVE YAPTI

"Türk Bankacılık Sisteminde Yabancı'laşma" adlı rapora göre, yüksek bankacılık ücretlerinin de desteği ile yabancılar Türk finans sektörüne yatırımlarının sonucu adeta ihya oldular. Ağırlıklı olarak 2005'ten sonra gerçekleşen satın almalar sonrası yabancı ortakların elde ettikleri kâr 15 bankada 17.2 milyar dolara çıkarak konulan sermayeye oldukça yaklaştı.

BÜYÜK BANKALARIN AKTİFLERİ HIZLA ARTIYOR

İSMMMO'nun “Türk Bankacılık Sisteminde Yabancı'laşma" raporuna göre, elde edilen kârların tekrar bankalara sermaye olarak konulmasının da etkisiyle bankaların özkaynak ve aktifleri de hızla arttı ve bankalar daha güçlü ve pahalı hale geldi. Yabancılara satılan bankaların satış tarihindeki aktif büyüklüğü 176 milyar lirayken bu rakam istatistiklere göre 4 kat artarak 783 milyar liraya çıktı. Öyle ki aktif büyüklüğü yüzde 1.600 artan banka bile görüldü. Yabancı ortaklı büyük bankaların aktifleri ise yüzde 500'ün üzerinde büyüdü.

KÂRIN ÜSTÜNE ELDE 27 MİLYAR DOLAR VAR

Rapora göre, 2006'da defter değerinin 4.8 katına kadar alıcı bulan ve satıldıklarında piyasa değerleri toplamı 43.1 milyar dolar olan Türk bankalarının bugünkü değerleri de dünya ekonomisinin geçirdiği en büyük kriz olan 2008 sarsıntısına ve Mayıs 2013'te ABD Merkez Bankası FED'in tahvil alımlarını sonlandıracağı beklentisi ile gelişmekte olan ülkelerden çekilen para ile birlikte düşen değerlere rağmen yüzde 35 arttı. 2006 ve 2007'de yabancılara satılan ve aynı zamanda bugün de Borsa İstanbul'da hisseleri işlem gören 7 bankanın piyasa değeri yabancı ortaklık anlaşmaları imzaladıkları gün 34.9 milyar dolardan 17 Nisan 2014 tarihi itibariyle yüzde 35 artarak 47 milyar dolara çıktı.

Rapora göre, yabancı ortaklar tarafından satın alınan veya ortak olunan diğer bankaların piyasa değerleri ise bugün itibariyle ayrıntılı hesaplanamazken, halka açık bankalarda ulaşılan oranın diğer bankalar için de geçerli olduğu varsayımıyla yapılan hesaplamayla, yabancı ortakların 20.5 milyar dolar vererek aldıkları banka paylarının bugünkü karşılığı yaklaşık 27 milyar dolar oldu.

'YABANCI' RİSKİ BÜYÜK

Raporun sonuç bölümündeki tespitler de dikkat çekici. Bankaların önemli orandaki yüzdesinin yabancıların eline geçmesiyle finans sektörü ve Türkiye ekonomisi de ciddi tehlike altında. Bu riskler bir tablo halinde raporda şöyle vurgulanıyor:

"Sermaye kaçışı, kâr transferi benzeri hareketlerle cari açığı artırma, birlikte hareket ederek manipülasyona zemin oluşturabilme, kamu bankalarının hisselerinin alınmasıyla, sosyal devlet ilkesine ters olarak sadece kârlı alanlara yatırım gözetilmesi, olası krizlerde sadece kendi ülke menfaatlerinin gözetilmesi, kârlı bireysel kredilere bonkör, küçük işletmelere açılan kredilere cimri davranılması, sadece kredibilitesi yüksek müşterilerin gözetilmesi."

"YABANCI DAMATLAR'A ARTIK DUR DENMELİ"

Rapora ilişkin değerlendirmede bulunan İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO) Başkanı Başkanı Yahya Arıkan, Türkiye'de bankacılık sisteminin özelleşmediğini, kelimenin tam anlamıyla yabancılaştığını belirtti. Arıkan yabancı bankaların sadece kâr zihniyetiyle çalıştığına vurgu yaparak, kamu bankalarının el değiştirmesini de anımsatarak sosyal devlet ilkesinin de gözetilmesi gerektiğini anımsattı.

İSMMMO Başkanı Arıkan, yabancıların sistemdeki payının bu kadar yükselmesinin piyasalarda olası manipülasyonlara zemin hazırladığını ve daha birçok tehlikeyi beraberinde getirebileceğini vurgulayarak, "Biliyoruz ki, transfer edilen kârlar cari açığı olumsuz etkiliyor. Gelişmiş batı ülkelerinde bu oranlarda bir yabancılaşma görmek mümkün değil. Yakında Türkçe isimli bankamız kalmazsa kimse şaşırmamalı. Yabancı damatlara artık dur denilmeli ve denetimler de artmalı" diye konuştu. .■ odatv, (11.5.2014)

12.5.2013

DOLAR ALMA ZAMANI GELDİ Mİ?

TL’nin Mart ortasından bu yana Gelişmekte Olan Piyasalar (GOP) içinde dolara karşı en iyi performans gösteren para birimi statüsüne yükselmesi üzerine, “döviz alma zamanı geldi mi?” başlıklı bir blog yazmayı planlıyordum. Ama, sevgili dostum ve meslektaşım Ali Ağaoğlu (inşaatçı olmayan, WSJ-Türkiye en popüler ekonomistler anketinde arka sıralarda yer alan zat)  silahına benden daha çabuk davrandı ve artık dolar/TL’de daha fazla prim alanı kalmadığını yazdı.

 

Benim görüşlerim de benzer yönde, ama değişik nedenlerden kaynaklanıyor.  Önce Ali Ağaoğlu’na kulak verelim:

“2.0660 seviyesi önemli bir düzeltme/destek seviyesi. Bu seviyenin aşağı kırılması için ülke olarak “yeni ve inanılır bir hikâyeye” ihtiyacımız var. Henüz bu hikâye yazılmış değil! Tam tersine Danıştay’ın açılışındaki olaylar gibi ileride yazılabilecek bir hikâyenin inandırıcılığını azaltacak gelişmelerle karşı karşıyayız. 
Yine de cari faiz seviyelerinin cazibesi devam ettikçe kriz benzeri bir dönem yaşama olasılığımız az. Diğer yandan dolar/TL kurları cephesinden bakıldığında ise yeni hikâyenin eksikliği yeni düşüklerin görülmesi olasılığını azaltıyor”.

Makalenin tamamını bu linkte bulabilirsiniz. Ali, ihtiyacı olmayanların dolar (döviz) almasını önermiyor. Benim düşüncem ise tersi yönde. Artık dövize daha doğrusu dolara geçme zamanı geldi

Bugün açıklanan ödemeler dengesi rakamları cari açıkta daralmanın sürdüğüne işaret etti, fakat  finansman kompozisyonu hala çok riskli, ve  risk iştahına aşırı bağımlı. Dış açığın daralması TL’nin daha fazla değer kazanması  yönünde  gerekçe teşkil etmeyecek. Aksine, TL’nin değer kazanması ihracatı kısmen törpüleyerek yeniden dengelenmenin yön değiştirmesine yol açabilir. … Değerlenen TL yüzünden ihracatçı rekabet gücü yitiriyor. Yakında, TCMB üzerinde faiz indirmesi kadar TL’ye (değer kazanmasını önleyici yönde) müdahale etmesi için de baskılar başlayacak. ■ Atilla Yeşilada, http://www.paraanaliz.com/, (12.5.2014)

DOLAR: MERKEZ BANKASI'NDAN KRİTİK DOLAR HAMLESİ

Merkez Bankası yaptığı günlük döviz satışlarının en az tutarını 40 milyon dolardan, 20 milyon dolara indirdi. Karar dolar kurunun yılbaşından bu yana en düşük seviyesi olan 2,0730'a kadar inmesinin ardından geldi.

Ukrayna gerginliğinin dün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in açıklamalarının ardından azalması ve Avrupa merkez bankası Başkanı Mario Draghi'nin kritik açıklamaları öncesi doların euro karşısında düşmeye devam etmesi dolar/TL'yi bir eşiğin altına daha düşürdü.

Güne 2.0840 TL'den başlayan dolar 25 Aralık'tan bu yana ilk kez 2.08 TL'nin altına düşerek 2.0790 TL'den işlem gördü.

Dün ABD Kongresi'nde sunum yapan ABD Merkez Bankası Janet Yellen gevşek para politikasına devam edilecceğini söylemişti. Bu mesajlarla birlikte dolar uluslararası piyasalarda diğer para birimlerine karşı değer kaybetmeye devam etti.

Euro/dolar paritesi bugün de yükselmeye devam ederken 1.40 sınırına dayandı ve Draghi'nin açıklamaları öncesi 1,3929'a kadar yükseldi. ■ Sol, (12.5.2014)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura