Diğerleri > Sis Çanı
07-01-2015
NELER OLDU 7-12 EKİM 2014 (özelleştirme, borçlanma, büyüme, bölücülük,işsizlik, FED, BOP; gelişme, altın, silah sanayi, Dolar, yabancı sermaye)

Cihan Dura

7.1.2015


 7.1.2014 

ÖZELLEŞTİRME: DEVLET BANKALARI NİYE ÖZELLEŞTİRMEDEN KAÇIRILIYOR

Türkiye’de bankacılık sektöründe kamu bankalarının ağırlığı yüzde elliyi buluyor. Yani banka sektörünün yarısı devletin elinde. Ama faizler düşmediği gibi son dönemde devlet bankaları sıcak para borçlanarak Türkiye ekonomisini kırılgan hâle getiriyorlar.

Niye böyle bir tespit yapıyoruz?

Şundan yapıyoruz. Çünkü, devlet bankalarının kısa vadeli dış borçları son on beş ayda 12,5 milyar dolardan 19 milyar dolara yükseldi. Yani kamu bankalarının sıcak para borçları son on beş ayda yüzde 52 oranında artarken aynı dönemde özel bankaların kısa vadeli dış borçları sadece yüzde 13 oranında çoğaldı. O hâlde devlet bankalarının dış borçlanmasında bir sorun olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.

Gelelim bu kısa açıklamayı niye yaptığımıza...

Dün basında Maliye Bakanı’nın önümüzdeki dönemde özelleştirilmesi düşünülen kuruluşlara ilişkin açıklamalarını okuduk. Buna göre; Erzurum Kış Olimpiyat Tesisleri, elektrik üretim santralleri, otoyol ve köprüler, geliri Halkbank’a aktarılmak üzere Halk Sigorta ve Halk Emeklilik’in özelleştirileceği bildiriliyor.

Bu açıklamadan anladığımıza göre, Halkbank özelleştirileceğine onun iştirakleri özelleştiriliyor. Oysa 4603 sayılı Kanun’un 1. maddesinde bu kanunun amacı;“Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları ile hisse satışlarına ilişkin düzenlemelerin ve hisselerin tamamına kadarının özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilere satışının gerçekleştirilmesidir” şeklinde tanımlanıyor.

Kısaca, 4603 sayılı Kanun’da Ziraat Bankası ve Halk Bankası’nın özelleştirilmesine karar verilmişti. O hâlde adı geçen kanun yürürlükte olduğuna göre niye Ziraat Bankası ve Halkbank özelleştirilmiyor?

Hatta Başbakan Yardımcısı Ali Babacan 23 Haziran 2003’te yaptığı açıklamada “Biz, bizden önceki dönemlerde yapılan gibi özelleştireceğiz deyip unutmayacağız. Önce Vakıfbank, sonra Halk Bankası ve son olarak Ziraat Bankası’nı özelleştireceğiz” dedi. Ama aradan on bir yıl geçti bu bankaların üçü de devlet yönetiminde bulunuyor hâlâ. Anlaşılan Ali Babacan kendilerinden önceki dönemde yapılanların devamında fayda görüyor. Böyle gelmiş böyle gider diyor.

Peki, devlet bankalarının sistemde durmasında bir fayda var mı? Faydası yok zararı var. Çünkü, devletin, bağımsız düzenleyici otorite kurduktan sonra o sektörde faaliyet göstermesi artık israf yaratıyor. Çünkü bağımsız kurum yani BDDK bankacılık sektöründe her türlü düzenlemeyi tasarrufçu, girişimci ve tüketici lehine yapmak zorunda zaten.

O hâlde kamu bankası artık bir fazlalık oluyor ve rekabeti bozuyor sektörde. Ve işte bu nedenle faizler düşmüyor. Daha doğrusu paranın fiyatı artıyor. Çünkü devlet bankaları yüksek maliyetlerle çalışıyor. Tabii bu yüksek maliyetler sektöre yansıyor. Dolayısıyla hem enflasyon artıyor hem de kaynaklar iktidara yakın duran yandaşlara aktarılıyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşte devlet bankası kredisiyle yapılan ve batan AVM’ler sık sık basında yer almaya başladı artık.

Anlayacağınız asıl özelleştirilmesi gereken kuruluşları yani bankaları iktidar bir türlü elinden çıkarmak istemiyor. İşte bu nedenle Ali Babacan’ın on bir yıl önce söylediklerine bakıyoruz. Ve Ali Babacan’a “Siz de unuttunuz” diyoruz. ■ Süleyman yaşar, Taraf, (7.10.2014)

BORÇLANMA: DIŞ BORÇ BİNİ AŞTI

IŞİD ve Orta Doğu sorunu, ekonomideki sorunları gölgede bıraktı. Gerçekte ekonomide durgunluk, işsizlik, cari açığın devam etmesi ve dış borçların finansmanı gibi sorunlar, ekonomik istikrarı zorlayacak boyutlara ulaştı. Ayrıca geçmişte ekonomide bugün olduğu gibi önemli sorunlar ortaya çıkıca, bu sorunlar toplumun her kesiminde tartışılırdı. Bugün dış sorunları, mezhep ve etnik sorunları tartışmaktan ekonomik sorunları tartışmaya yer kalmıyor. Kaldı ki bu gibi dış sorunlar ve iç siyasi sorunlar, Türkiye’nin güven sorunu olarak karşımıza çıkıyor ve sonuçta ekonomik sorunları daha da tırmandırıyor.

Mamafih, PSA Grubu (Peugeot-Citroen) Orta Doğu ve Afrika Direktörü Jean-Christophe Quemard’ın “IŞİD riskini Türkiye’de üreten düşünsün’ sözü, IŞİD sorununun ekonomik boyutunu ortaya koymaktadır.
AKP iktidarında, ekonomik istikrar, hiçbir denetime ve standarda sokulmayan yabancı sermayeye ve özellikle sıcak paraya bağımlı oldu. Dünyada sermaye hareketlerinin daralmaya başlaması ve dolar bolluğunun sona ermesi, bu bağımlı yapı nedeniyle en fazla bizi etkileyecektir.
Başta dış borçların ve özellikle bir yıldan daha kısa vadeli dış borçların çevrilmesi sorun olacaktır.
Söz gelimi; Türkiye geçen sene, 2013 yılında, kıs vadeli kredilerin tamamını yeni dış borçla kapatmış. Yani borç ana parası için ödeme yapmamış, tersine kısa vadeli dış borcunu artırmıştır.
Uzun vadeli dış borçlarda da yine 2013 yılında 45.7 milyar dolar dış borç ana parası ve 9.6 milyar dolar faiz ödemiş. Buna karşılık 52.9 milyar dolar dış kredi kullanmıştır. ■ Esfender Korkmaz, Yeniçağ,  (7.10.2014)

BORÇLANMA, DIŞ: KRİZ KAÇINILMAZ ZAMANINI KESTİREMEM

Değerli hocamız Prof. Dr. Korkut Boratav ile Türkiye ekonomisinin durumunu ve yakın döneme ilişkin görüşlerini konuştuk. Boratav, Türkiye’de ekonomik istikrarsızlığın belirtilerini, dış borç ödemelerinde çözüm yolunu, dışa bağımlılığın her geçen gün arttığı ülkemizin ekonomik problemlerine kalıcı çıkış planını Aydınlık’a anlattı. İşte Boratav’ın sorularımıza verdiği yanıtlar:

- Türkiye ekonomisi nereye gidiyor, ekonomik kriz olasılıkları konusunda görüşünüz nedir?
Kısaca ve peşinen özetleyeyim; Türkiye, ağır bir ekonomik krizin ön koşullarını taşımaktadır. Dolayısıyla kriz olasılığı vardır; ancak, iddialı bir öngörü yapmak mümkün değildir. 
Emperyalist sistemin bugünkü bağımlılık ilişkileri içinde Türkiye en kırılgan çevre ekonomilerinden biri konumundadır. Sistemi sarsıntıya sürükleyen; kronik istikrarsızlığı ağırlaştıran ekonomik koşullar patlak verirse, krize sürüklenecek üç-beş bağımlı ülkeden birinin Türkiye olacağı aşağı yukarı belirlenmiştir. 
Emperyalist sistem, niteliği gereği kriz potansiyeli taşımaktadır. Bu potansiyelin krize dönüşmesi her an olasıdır; ancak,  “ne zaman” sorusuna yanıt vermek güçtür. 
- İçinde bulunduğumuz coğrafyanın yeniden tasarlandığı bir süreçte, ABD Türkiye’de ekonomik istikrarsızlık ister mi? 
Dünya ekonomisinin yukarıda değindiğim ortamı içinde, ABD’nin Türkiye’de tek başına ekonomik istikrarsızlık oluşturabilecek gücü yoktur. Böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum; ama olsaydı bile, etkileme gücü sınırlıdır. Finans kapitalin başıboş niteliği, belli ölçülerde ABD yönetiminden bağımsızdır. Siyasi müdahalelerin ekonomik etki yapabilmesi için, bunların yakın geçmişte İran’a, bugünlerde Rusya’ya karşı Obama yönetiminin uyguladığı türden yaptırımlar biçimini alması gerekir. Ancak, zaman zaman “stratejik müttefik” de denilen bir NATO ülkesine karşı bu tür bir çıkış söz konusu olamaz. Daha örtülü etki-baskı kanallarını ise ABD kullanmamayı yeğlemiştir. Örneğin “terörün finansmanı ve kara para aklanması” konularında çalışan uluslararası bir kuruluş olan Financial Action Task Force’ta 17-25 Aralık’ta Türkiye’nin günahlarını teşhiri, Türkiye’nin üyeliğinin askıya alınması için bir vesile olarak kullanılabilirdi. ABD temsilcileri, Türkiye’nin kredi puanlarını etkileyebilecek bu adımı atmadı. Buradan da, ABD’nin AKP iktidarını sarsacak bir eğilim içinde olmadığını çıkarabiliyoruz. Kapalı kapılar ardında ekonomiyi doğrudan etkilemeyen baskılar herhalde işlemektedir.
AKP DIŞ BORCA ÇÖZÜM BULAMAZ
- AKP dış borç yüküne kalıcı veya geçici çözüm bulabilecek midir? 
AKP dış borç yüküne kalıcı çözüm bulamaz; zira ekonominin dış açıkları yapısal hale gelmiştir; ekonomi küçülürken dahi cari işlemler açık vermekte; dolayısıyla borçlanma gereksinimi süregelmektedir. Doğrudan yatırımlar gibi ilk aşamada borç yaratmayan sermaye girişleri ise, derde deva olamamaktadır. 
- AKP, Ortadoğu’daki ittifaklarından; Türkiye’ye çekilen kara para ile veya Batılı finans merkezlerinden daha yüksek faiz oranlarıyla bu sorunu öteleyebileceği yeni borçlar bulabilecek midir? 
Esasen Türkiye’nin 2009’da daha ağır bir krize sürüklenmesini frenleyen etkenlerin başında ekonomiye giriş yapan kara para ve Körfez sermayesi olmuştur. Arap dünyasında AKP’nin siyasi desteği, Müslüman Kardeşler fiyaskosundan sonra, Katar ile sınırlı kalmaktadır ve o kaynaktan açık-örtülü destekler belli ölçülerde sürdürülebilir. Buna karşılık, Avrupa Merkez Bankası’nın yüksek tempolu, sıfır faizli likidite genişlemesine yönelmesi, spekülatif, “sıcak”  finans sermayesi hareketlerini besleyecektir. Bu fonlar, yüksek kazanç arar; Türkiye kısa dönemde yüksek getiri sağlayabilecek bir plasman alanı olarak görüldüğü süre, devlet tahvillerine, borsaya, hatta mevduata girebilirler; kırılganlığın krize dönüşmesi ertelenir. Dolayısıyla bugünden yarına büyük bir çöküntüye yol açacak kriz beklentisi, sadece bir olasılıktır.

MB REZERVİ BORCA GİDİYOR

- ABD’nin girdiğimiz süreçte krizi önleme, Türkiye’nin ödemeler açığına çözüm bulma olanağı var mı?

Haziran sonunda Türkiye’nin 131 milyar dolar kısa vadeli borcu vardır. Bunlara vadesi bir yıl içinde dolan orta-uzun vadeli borçları eklerseniz, toplam 168 milyar dolara çıkmaktadır. Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervi 112 milyar dolardır; ancak bu toplamdan döviz yükümlülüklerini çıkarırsanız TCMB’nin net döviz pozisyonu 
34 milyar dolara iniyor. Türkiye’nin kırılganlığının ardında bu bulgular var. 
Bir kriz patlak vermedikçe bu borçları erteletme kabiliyeti yoktur. Kriz ortamlarında IMF araya girer; kısa vadeli borçlar, IMF kredileriyle ödenir. IMF’nin katkıları da ABD’nin desteği ile hayata geçer.

TÜRKİYE ANCAK HALK İKTİDARIYLA KURTULUR

- Ülkemiz açısından ekonomik krizin önündeki seçenekler nedir? 
Krize karşı ekonomik seçenekler, Arjantin’in 2002’de yaptığı gibi, “borçlarını ödemiyorum” tepkisiyle başlar; ancak, Arjantin’in aksine Türkiye kronik ve yüksek dış açık verdiği için, bugünkü siyasi ortamda bu tepki, kısa dönemde ekonominin küçülmesine; yani krizin derinleşmesine yol açar. 
Bu durumda, uzun vadeli, yapısal sorun, Türkiye’yi bağımlılıktan kurtaracak, planlı büyümeyi başlatacak bir halk iktidarı ile çözülebilir. “Halk iktidarı nasıl gerçekleşir?” sorusunu yanıtlayacak bilgeliğe sahip değilim. Türkiye’nin ilerici güçleri, geçmişten ders alarak; özeleştiri yaparak; bu soruyu elbirliğiyle, dayanışmayla çözmek zorundadır. ■ Kubilay Kızıldenizli, Aydınlık,  (7.10.2014)

 

 8.1.2014

BÜYÜME, İŞSİZLİK, TASARRUF: HESAP TUTMADI, BÜYÜME HEDEFİ KÜÇÜLDÜ

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, (ortada) Orta Vadeli Program'da (OVP) önceliğin cari açığa değil, enflasyonu düşürmeye verildiğini açıkladı. Babacan yeni büyüme hedefinini de duyurdu

Babacan, 2015-2017 dönemini kapsayan üç yıllık OVP'yi açıklamak üzere İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında, OVP'de önceliğin, geçen yılki cari işlemler açığı yerine enflasyona verildiğini söyledi.

Babacan, öncelikle enflasyonun düşürülmesinin hedeflendiğini, ancak ikinci sıraya çekilen cari işlemler açığının da düşürülmesinin hedeflendiğini vurguladı.

"Para politikasını desteklemek amacıyla maliye politikasında sıkı duruş devam edecek" diyen Babacan, cari işlemler açığının düşürülebilmesi ve sürdürülebilir düzeye çekilmesi amacıyla yapısal reformların da devam edeceğini belirtti.

BÜYÜME HEDEFİ DÜŞÜRÜLDÜ

Babacan, büyümeye ilişkin hedefleri açıklarken de, 2014 yılına ilişkin büyüme hedefinin yüzde 3.3 düzeyine çekildiğini belirterek, 2015 yılı için yüzde 4.0 ve 2016 ile 2017 yılları için de yüzde 5.0 büyüme hedeflendiğini açıkladı.

Hükümet geçen yıl açıkladığı OVP'de 2014 büyüme hedefini yüzde 4.0, 2015 büyüme hedefini de yüzde 5.0 olarak belirlemişti.

CARİ İŞLEMLER AÇIĞI

Cari işlemler açığını bu yıl ve 2015 yılında 46 milyar dolar, 2016 yılında 49.2 milyar dolar ve 2017 yılında da 50.7 milyar dolara olarak öngördüklerini vurgulayan Babacan, cari açığın gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranını da bu yıl yüzde 5.7 öngördüklerini ve 2017 sonunda yüzde 5.2'ye düşürmeyi hedeflediklerini söyledi.

TASARRUF ORANLARI

Türkiye'deki tasarruf oranlarının düştüğüne de işaret eden Babacan, tasarrufların GSYH'ye oranının da 2014 yılında yüzde 14.9 düzeyine çıkacağını öngördüklerini belirterek, “Tasarrufların GSYH'ye oranının 2015 yılında yüzde 15.2, 2016'da yüzde 16.2, 2017'de yüzde 17.1 olmasını hedefliyoruz" dedi.

İŞSİZLİK YÜZDE 9'UN ÜSTÜNDE

OVP'de işsizlik oranının üç yıl boyunca yüzde 9'un üzerinde kalacağı da öngörüldü. Buna göre, bu yıl yüzde 9.6 düzeyinde beklenen işsizlik oranının, gelecek yıl yüzde 9.5'e, 2016 yılında yüzde 9.2'ye ve 2017 yılında yüzde 9.1 düzeyine gerilemesi hedeflendi…. ■ Taraf,  (8.10.2014)

 

 9.1.2014

BÖLÜCÜLÜK: TÜRKİYE BÖLÜNÜRKEN

Uzun süredir çözüm süreciyle ilgili konulara girmemeye çalışıyorum. Çünkü sürece ilişkin en küçük eleştiri “savaş çığırtkanlığı”, “ölü sevicilik” olarak nitelenip, sürecin yanlışını gösterenler linç edilmeye çalışılıyor. Bu sürece “amasız barış süreci” diyen bir gazeteci güruhu Yeni Mahalle’den aldıkları direktifle sürece ilişkin en küçük eleştiriye linç kampanyasıyla karşılık verdi hep.

Algı manipülasyonuyla olguları var edemezsiniz. Son olaylar çözüm süreci diye pazarlanan sürecin bir algı manipülasyonundan ibaret olduğunu gösterdi. Türkiye 2014 yılında, şehirlerinde sokağa çıkma yasağı ilan etmek zorunda kaldı. Asker sokağa indi, devlet binaları yakıldı, polis karakolları düştü.

Önce olayların adını koyalım: AKP hükümeti ülkede güvenliği sağlayamıyor. Sıkıyönetim ilan edildi, sokağa çıkma yasağı var ama kimse takmıyor. Devlet kendi binalarını bile koruyamıyor. Karakollar düşüyor. İnsanların can ve mal emniyeti PKK’lıların insafına teslim edilmiş durumda. İstihbaratın olaylardan haberi yok. Askerin ne yaptığı belli değil. Terör polisine gidip balık tutun barış geldi diyen valiler, emniyet müdürleri var bu ülkede.

Daha kötüsü şu: Çözüm süreci diye sürdürülen süreç bölünme sürecine evrilmiş durumda. Çünkü süreçte bilerek ve isteyerek yapılan “hatalar” ülkenin bölünmesini zaten kaçınılmaz kıldı. Bu “hataları” defalarca anlatmaya çalıştım, ama bunları anlattığım için tehdit edildim. Evim ve çalıştığım yerlerde, --kimin yönlendirdiği belli--, sözde PKK’lılar, özde istihbaratçıların yönlendirdiği katiller tarafından keşif çalışmaları yapıldı. Ölüm listesinde 1 numarada olduğum, fotoğrafım numaralandırılarak gazete manşetlerinden ilan edildi. Ölüm tehditleri aldım hâlâ alıyorum.

Amaçları çözüm sürecinde yaptığım şu temel itirazları yapmamı engellemekti. Kabul edeyim ki, bunda başarılı da oldular. Bir süre ne hâliniz varsa görün diyerek bıraktım eleştirileri. Ama ülke kaosa girince o eleştirileri yeniden hatırlatmam zorunlu oldu:

1)Çözüm süreci diye bir süreç baştan beri hiç olmadı. Ankara kulislerine hâkim herkes biliyor ki, ilgililere “seçim sonuna kadar PKK’yı oyalayın, seçimleri kaza bela olmadan atlatalım” diye talimat verildi. Çözüm süreci diye satılan sürecin arkasındaki temel niyet buydu.

Daha kötüsü PKK da bunu biliyordu. Bilerek bu sürece girdiler. PKK bunu bildiği için sürece girerken çok net bir şey söylediler: “Süreçte kimseye değil kendimize güveniyoruz.

Oysa dünyadaki çözüm süreçlerinin ilk taşı, karşılıklı güven oluşturmakla başlar. Burada taraflar karşılıklı güvensizlik üzerine güya barış süreci ilan etmeye kalktılar. İki taraf da bunun bir barış süreci olmadığını bilerek girdi.

AKP’nin seçimler nedeniyle, PKK’nın da Suriye’deki kazanımlarını koruması için konjonktürel olarak çatışmasızlığa ihtiyacı vardı. İki tarafın çatışmasızlık talebi çözüm süreci olarak yutturuldu. Bunu açık açık yazdım diye her iki taraftan da tehditler aldım.

Ne oldu? Seçimler bitti, en önemlisi PKK’nın Suriye’deki kazanımları tehlikeye girdi süreç bir kızılca kıyamet olarak ülkeyi yaktı.

2)Çözüm süreçlerinde örgütlerin zayıflaması esas olur. Oysa bizdeki süreçte tam tersi oldu. Süreç devam ederken bölgede örgüt değil devlet zayıflatıldı. Çünkü süreç denerek bölgede devletin yanında yer tutan Kürtler PKK’nın yanına itildi, PKK güçlendirildi, bölgenin tek mutlak ve “meşru” otoritesi olarak kabul edildi. PKK liderlerinin de itiraf ettiği gibi 1990’lı yıllarda bile olmayan katılımlar oldu, silah gücünü güçlendirdi, eğitimini sıkılaştırdı, üstelik dağlardan bir adım bile geri çekilmeden yaptı.

3)PKK’nın şehir içi şebekesi KCK yapılanması, KCK operasyonları MİT’in yönlendirilmesiyle durduruldu sonra tüm KCK’lılar serbest bırakıldı. Hatta yetkililer bunu gurur vesilesi olarak anlattı. Böylece KCK tüm şehirleri mobilize etme gücüne erişti. Bugün devletin sokağa çıkma yasağını işte bu network sayesine bozabiliyor, devleti aciz ve hükümsüz kılıyor KCK.

Bundan sonra bu makarayı geri sarmak imkânsız. Tebrikler Hakan Fidan, Efgan Ala, geçmiş olsun Türkiye... ■ Emre Uslu, Taraf,  (9.10.2014)

 

İŞSİZLİK: SURİYELİLERE ÇALIŞMA İZNİ

Türkiye'de işsiz sayısı 2.5 milyon tahmin edilirken, hükümetten tartışılacak bir adım geldi. Çalışma Bakanı Faruk Çelik, sayılarının 2 milyona yaklaştığı belirtilen Suriyeli mültecilere özel kimlik çıkartılıp kamuda iş imkanı sağlanacağını açıkladı

Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacıların işgücü piyasasında önemli bir yer almaya başlaması üzerine hükümet adım atma kararı aldı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Suriye’den gelen sığınmacılara kimlik verileceğini; istihdam imkanı sunulacağını bildirdi.
Çelik, 2015-2017 Orta Vadeli Program (OVP) basın toplantısında gazetecilerin sorularını cevapladı. Suriyeli sığınmacılara çalışma izni verilip verilmeyeceğine dair soruyu Çelik, “Pasaportu veya oturma izni bulunanlara çalışma izni verilmesi konusunda sorun yaşanmayacaktır.” diye cevapladı.

Göç Yasası’nın TBMM’ye sunulduğunu hatırlatan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, sayıları Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı rakamlara göre 1.5 milyon kişiye ulaşan Suriyelilerin istihdamı için ikincil mevzuatın kısa sürede yayınlanmasını beklediklerini belirtti.

Bakan Çelik, “Artık tüm izin ve bu konudaki mevzuatlar Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na devrediliyor. Bu mevzuat çerçevesinde Suriye’den gelen misafirlerimize kendilerini tanımlayacak bir kimlik verilecek. Bunların istihdamı bir ölçüde gerçekleşmiş olacak. Çalışma imkânını elde etmiş olacaklar” dedi.

Kayıtdışı istihdamın yaklaşık yüzde 37 olarak hesaplandığı Türkiye’de Suriyeliler birçok ile dağılmış durumda ve çalışma izni olmaksızın çalışmalarına göz yumulmakta. ■ Taraf,  (9.10.2014)

 

FED: GÜÇLÜ DOLAR EKONOMİYİ VURACAK

ABD Merkez Bankas FED'in 16-17 Eylül'de gerçekleşen Federal Açık Piyasalar Komitesi (FOMC) toplantı tutanaklarıyayımlandı.
Küresel ekonomideki zayıflama ve güçlenen doların ABD'nin büyüme beklentilerini olumsuz etkileyebileceğininin ifade edildiği tutanaklarda ayrıca, komite üyelerinin Avrupa, Japonya ve Çin ekonomilerindeki yavaşlamanın ABD'nin ihracatını azaltacağı yönündeki endişelerini ortaya koydu. Komite üyeleri, değer kazanan doların ABD ekonomisi için riskler oluşturduğu görüşünde birleşti.
Güçlenen doların, ithal mal ve hizmetlerin fiyatını düşürerek, enflasyonu aşağı çekebileceğinin kaydedildiği tutanaklar, FED 'in faiz artırımıkonusunda acele etmeyeceğinin sinyallerini verdi.
Tutanaklarda, "Bazı katılımcılar Avro Bölgesi'ndeki düşük ekonomik büyüme ve enflasyonun doların daha fazla değer kazanmasına yol açarak, ABD ekonomisini olumsuz etkileyebileceği yönündeki endişelerini dile getirdi. Birkaç katılımcı da Çin ya da Japonya'daki yavaşlayan büyümenin yanı sıra Orta Doğu'daki beklenmedik gelişmelerin de benzer riskler oluşturabileceğini ekledi" ifadelerine yer verildi. ■ Aydınlık,  (9.10.2014)

 

10.1.2014

BÖLÜCÜLÜK, BOP, IŞİD: IŞİD’DEN SONRA ‘KÜRT KORİDORU’

Bu köşede yazılarına sık sık atıfta bulunduğum isimlerden birisi Dr. Tuğçe Varol Sevim’dir. Tuğçe Varol Sevim, enerji ve enerji güvenliği konusunda uzman bir akademisyendir. Herkesin “Kobani’de ne oluyor? Kim hangi tepeyi ele geçiriyor?” sorularının peşinde koştuğu bir ortamda bir başka boyuttan konuyu ele almış:

“Esad’ı düşürebilmek için oluşturulan terör grupları sanılanın aksine Esad’ı düşüremeyince bu kez IŞİD, Irak’a saldırarak Kürdistan Özerk Bölgesi ile Bağdat Yönetimi arasına giriş yapmıştır. Hemen akabinde ise Barzani Peşmergeleri Kerkük’e girerek, Kerkük’ü Kürdistan bölgesinin içerisine almıştır. ABD ise IŞİD’e karşı mücadele de ilk müttefikini Erbil olarak ilan etmiştir. ABD ve uluslararası koalisyonun IŞİD’i temizledikten sonra bölgeyi Esad’a geri vereceğini düşünmek saflık olacaktır. Bu bağlamda Suriye’nin kuzeyinin Erbil’e teslim edilmesi ve ardından ortaya çıkacak “Kürt Koridoru” ile Kuzey Irak enerji kaynaklarının Akdeniz’e direkt olarak çıkışı sağlanabilecektir. Türkiye’ye ise nihayetinde elinde en az 2 milyon mülteciden başka bir şey kalmayacaktır.
IŞİD’in bundan birkaç ay önce Musul’a saldırması, ne IŞİD’in Suriye’de ortaya çıkması ne de bugün oraya çıkan ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun IŞİD’e saldırı kararı alması tesadüfi bir olaydır. Zaten uluslararası ilişkilerde pek tesadüfi bir olay olmayacağı gibi ABD’nin içinde olduğu bir olgunun da ayrıca tesadüfi olduğu düşünülmemelidir. Bu noktada IŞİD’in haddinden fazla şiddet kullanması ve sivillere dünyanın gözü önünde vahşice saldırması dışında büyük resimde planlanandan farklı bir uluslararası kriz meydana gelmemektedir. Unutulmamalıdır ki IŞİD, bir günde ortaya çıkmamış ve Esad’a karşı adı “Muhalifler” olan gruplar nasıl, ne kadar ve hangi yollardan yıllarca desteklenmiştir tam olarak bilinmemektedir. IŞİD’i ortaya çıkaran net plan, bir gün siyasi tarihte aynı Taliban’ı CIA’nın Sovyetler Birliği’ne karşı kurgulamasının yazılması gibi yazılacaktır. Ancak şimdi biraz IŞİD’i ortaya çıkaranlardan çok IŞİD’e karşı oluşturulan uluslararası koalisyonun Türkiye açısından nasıl bir sonuç doğuracağına bakmakta yarar vardır.
Koalisyonun amacı pek tabii ki önce havadan ve sonra karadan, bir şekilde IŞİD’i bölgeden püskürtmek ve bölgenin tekrar güvenli bir yer haline gelmesini sağlamaktır. Ancak esas soru IŞİD’den sonra bölgenin geleceğinin ne olacağıdır. IŞİD’in Irak’ta ele geçirdiği topraklar Bağdat’a, Suriye’de ele geçirdiği topraklar Esad’a geri verilecek mi? Hiç sanmıyorum. Büyük ihtimalle adım adım IŞİD’in elinden alınan bölgeler Erbil’e bırakılacak, Erbil’in eğitilen askerleri de bu bölgenin güvenliğini devralacaktır. Ne kadar ilginçtir ki IŞİD, Musul ve çevresini ele geçirerek Irak’a saldırmıştır ama ABD müttefik olarak Bağdat’ı değil Erbil’i seçmiştir. Diğer yandan Suriye’nin IŞİD tarafından zapt edilen bölgeleri de sadece Kürt bölgeleriymiş gibi bir intiba oluşturulmaya başlanmıştır bile. Gerçekten de IŞİD şu anda Suriye Kürtlerine saldırmaktadır. Fakat bu IŞİD, Suriye Türkmenlerine, Irak Türkmenlerine hiç mi saldırmamıştır? Nerede bu Irak’ın, Suriye’nin Türkmenleri?
IŞİD’in yavaş yavaş temizlenmesi ile birlikte ortaya çıkacak olan yapı ister bir Kürdistan ister iki parçalı Kürt Konfederasyonu olsun, nihayetinde ortaya çıkacak olan bir ’Kürt Koridoru’ olacaktır. Böylece Kuzey Irak petrolleri ve doğal gazı Kerkük dahil artık tüm kaynaklar rahatlıkla Suriye’nin kuzeyindeki yapıda inşa edilecek boru hatlarıyla direkt olarak Akdeniz’e ulaştırılabilecektir. Kerkük’ün de Kürdistan’a dahil edilmesiyle birlikte Türkiye’nin elinde en az 2 milyon mülteciden başka bir şey kalmayacaktır.
Uluslararası ortamın IŞİD’e karşı birleştiği bir noktada Türkiye’nin olayın uzağında kalma şansı coğrafyası nedeniyle kesinlikle gözükmemektedir. Diğer yandan Erbil’in Suriye’nin kuzeyini hedeflemesi de bir sır değildir. Türkiye’nin Erbil’in karşısına da bundan sonra çıkma şansı çok düşüktür çünkü hükümetin Barzani ile imzaladığı ve meclise getiremediği enerji anlaşmalarının detayları bilinmemektedir. Türkiye tarafından kendine bir tehdit hissedecek Barzani, Suriye’nin kuzeyinden petrolüne de bir yol bulduğu takdirde, bu anlaşmaları açık da edebilir yok da sayabilir. IŞİD planlayıcılarının kurguladıkları plan aslında son derece yolunda ilerlerken görüntüyü sadece IŞİD’in tahmin edilenin çok üstünde bir vahşet ve şiddet uygulaması çirkinleştirmektedir ki onun dışında IŞİD’den sonra, Kürt Koridoru için ortada pek de fazla bir engel kalmamıştır.”
Tuğçe Varol Sevim’in analizi aslında meselenin Kobani değil, çok daha büyük olduğunu gösteriyor. IŞİD, Ayn el-Arap’ı ele geçirse dahi elinde uzun süre tutması çok zordur. Üstelik, IŞİD’in karşı saldırı ile geri çekilmesi durumunda Ayn el-Arap’ı ele geçiren PKK-PYD meşrulaşacaktır. Meselenin bu boyutu üzerinde de düşünmek gerekmektedir. ■ Ümit Özdağ, Yeniçağ,  (10.10.2014)

 

GELİŞME:  “ORTA GELİR TUZAĞI” VE TÜRKİYE

Son yıllarda, iktisatçılar arasında “orta gelir tuzağı” söylemi yaygınlaşmaktadır. Belli ölçülerde sanayileşmiş olan; ancak Batı ile aralarındaki farkı bir türlü kapatamayan (Türkiye gibi) çevre ekonomilerine dönük bir teşhis, bir de reçete içermektedir.

Teşhis kısaca şudur: “Sizler rekabet gücünüzü artırabilmek için uluslararası piyasalara, dış ticarete açıldınız; sanayileşmede, ihracatta büyük mesafeler aldınız. Ancak, giderek tıkandınız. Sıradan sanayi ürünlerinde sizden çok daha düşük emek maliyetleriyle ihracat yapan ülkeler (örneğin Çin) ile rekabet edemiyorsunuz. İleri teknolojiye dayalı ihracatçılar (örneğin Almanya) ile de rekabet edecek gücünüz yok. Orta gelir tuzağına saplandınız.” Reçete ise bilinenin tekrarıdır: “Yapısal reformları hızlandırın.”

Söylem, rekabet gücü önceliğine dayalı bir ekonomi öngörüyor. Yapısal reformlar, ise emek maliyetini aşağı çeken neo-liberal önlemlerden oluşuyor; zira, “serbest piyasa”, teknolojik sıçramayı (“öndekileri yakalamayı”) sağlayacak sihirli anahtardan yoksundur.
•••
Ekonomi durağanlaşınca Ali Babacan durumu “orta gelir tuzağı” ile açıklamaya çalıştı. Wall Street Journal’da (30 Eylül’de) çıkan bir yazısı ile Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de ona katıldı. Başlığını Türkçeleştirelim: “Türkiye Orta Gelir Tuzağından Nasıl Kurtulacak?”

Mehmet Şimşek diyor ki: “Türkiye’nin kişi başına geliri 2002’de $3492 iken, şimdi $10807’ye çıkmıştır. Orta-gelir düzeyli bir ekonomiye dönüşmesi, kapsamlı reformlar ve temkinli makro-ekonomik politikaların sonucudur. Bu ilerlemeye rağmen, orta-gelir tuzağını aşmakta hâlâ büyük güçlüklerle karşı karşıyadır. Başarı için sağlam makro-ekonomik politikalar ve ilave yapısal reformlar gereklidir.”

Mehmet Şimşek AKP’nin ekonomik karnesini abartmaya hevesli olduğu için, daha önce Dani Rodrik’le tartışırken yaptığı bir hatayı tekrarlıyor: Dolarlı milli gelirdeki büyümeyi bir başarım göstergesi olarak kullanıyor.

Niçin yanlış? Büyüme hızını ölçmenin sağlıklı yolu, milli geliri enflasyondan arındırılmış TL ile hesaplamaktır. Dolarla hesaplarsanız ne olur? Örneğin, ekonominin sıfır büyüme gösterdiği enflasyonlu bir yıl içinde dolar ucuzlamışsa (veya enflasyonu geriden izlemişse), dolar cinsinden milli gelir yükselir. Zira, enflasyonu da kapsayan TL’li milli geliri, ortalama döviz fiyatına bölerseniz, elde edilen sayı dolarlı milli gelir olur
•••
Peki, AKP’nin “gerçek büyüme karnesi” nasıldır? On bir yıllık büyüme hızı ortalama yüzde 4,5’tir. Ancak öncesi ve aşamaları önemlidir: 1998-2002 dönemi durağandır; kişi başına milli gelir yüzde 2 gerilemiştir. AKP ekonomiyi devraldığında kullanılmayan kapasite oranları bir hayli yüksektir. 2007’ye kadar milli gelir bu sayede yüksek bir tempoyla (ortalama yüzde 7,3) büyür. Sonraki 6 yılda ise ekonomi yüzde 3,7’lik bir büyüme patikasına oturur. Yakın gelecekte de bu temponun aşılamayacağını öngören AKP liderleri, “orta gelir tuzağı” söylemine sığınıyorlar.

Peki, Türkiye gibi ülkelerde büyüme hızını aşağıya çeken etkenler var mıdır? Yanıt, ekonomilerdeki emek rezervleri ve sermaye birikimi ile ilgilidir. Bünyesinde bol emek fazlası bulunan ekonomilerde büyüme, öncelikle üretim kapasitesindeki genişlemeye, yani sermaye birikimine bağlıdır.

Türkiye’ye bakalım: Tarım, toplam istihdamın yüzde 23,6’sını barındırmakta; milli gelirin yüzde 7,2’sini üretmektedir. Bu derecede düşük verimlilik, tarımdaki emek fazlasının göstergesidir.

İşgücüne katılma oranı, damla damla artmış; yüzde elli eşiğine ancak ulaşmıştır. Ortadoğu hariç, tüm Güney coğrafyasında ve Batı’da bu oran yüzde 56 ile 71 arasında değişmektedir.

ILO, 40 ülke için, “15-29 yaş gruplarında, çalışmayan, iş aramayan, okumayan, stajda ve askerde olmayan” insanların oranını belirlemiştir. Türkiye yüzde 34,6 oranıyla ve açık farkla birincidir.

Demek ki Türkiye, yüksek oranlı emek rezervleri bulunduran bir ekonomidir. Bu kaynağın üretime dönüşmesi, sermaye birikim oranına bağlıdır ve AKP’li yılların ortalaması yüzde 20’dir. Aynı yıllar için Asya’nın sekiz büyük ve “yükselen” ekonomisinde yatırım oranlarının ortalaması yüzde 30,4’tür.
•••
Bu özellikler, Türkiye’nin durgunlaşma çemberinden çıkmasının da anahtarını veriyor: Sermaye birikim oranını yukarı çekecek, yatırımların sektörler-arası dağılımını belirleyecek, âtıl nüfusun üretime yönelmesini sağlayacak bir planlama perspektifi… Parazit burjuvazinin sınıf egemenliğinin ve öncelikle emperyalizme bağımlılığın aşılması ile gündeme gelebilecek olan bir seçenek…

Burjuva siyasetçileri, emek maliyetlerini bastırma hedefine odaklanmış bir rekabet gücü yarışması içinde “orta gelir tuzağı”nın aşılmasını ümit ediyorlar. Planlama seçeneğinde, emek fazlası tükeninceye kadar iç talep önceliklidir; dış ticaretin işlevi ise büyümeyi, sermaye birikimini desteklemektir. Rekabet gücü yarışması ve onun zorunlu sonucu olan “orta gelir tuzağı” bu ortamda uzun süre gündeme gelmez. KORKUT BORATAV , Birgün,  (10.10.2014)

 

ALTIN FİYATLARI SON 2 HAFTANIN ZİRVESİNDE

ABD'nin yakın zamanda faiz artırımına gitmeyeceği beklentisiyle altının ons fiyatı son 2 haftanın en yüksek seviyesini gördü

Amerikan Merkez Bankası FED'in dün açıklanan toplantı tutanaklarının piyasalarda, "ABD'nin yakın zamanda faiz artırımına gitmeyeceği" şeklinde yorumlanmasının ardından altının ons fiyatı 1230 dolar seviyesine çıkarak son iki haftanın en yüksek seviyesini gördü. Altının ons fiyatı son 2 haftadır yatırımcısına hızlı bir biçimde değer kaybettirmiş, altının ons fiyatı 1205 dolara kadar düşmüştü.

KAPALIÇARŞI'DA ALTIN FİYATLARI
Altının ons fiyatında yaşanan yükselişle birlikte İstanbul Kapalıçarşı'da gram altın 89 lira 39 kuruş, çeyrek altın 146 lira 26 kuruş, Cumhuriyet altını ise 600 lira 95 kuruştan alıcı buluyor. ■ Birgün,  (10.10.2014)

 

BOP, SİLAH SANAYİİ: ABD SALDIRGANLIĞININ ASIL KAZANANI SİLAH ŞİRKETLERİ

Amerikan silah şirketlerinin hisseleri Suriye-Irak saldırıları başladığı günden beri değer kazanıyor. ABD silah şirketleri için çatışmalar, ilk defa kullanılan F-22 tarzı uçaklar gibi yeni “ürünlerini” sergilemelerine bir fırsat yaratıyor

ABD’nin Suriye ve Irak’ta başlattığı operasyonların şu ana kadar tek bir kazananı var; silah şirketleri. L.A Times’da önceki gün yayınlanan habere göre ABD’nin IŞİD’e karşı hava operasyonu başlattığı ağustos ayı başından 3 Ekim’e kadar geçen sürede Amerika menşeli dört büyük silah üreticisi şirketin hisseleri yükseldi. Locheed Martin’in hisseleri yüzde 7.5, Northtop Grunman’ın yüzde 5.2, General Dynamics’in yüzde 6 ve Rayhtheon’un hisseleri ise yüzde 8.3 değer kazandı.

SAVAŞI FIRSATA ÇEVİRMEK
Pentagon’un “yıllarca sürebilir” dediği IŞİD karşıtı operasyonların yüksek maliyetli silah sistemlerine olan talebi artıracağı düşünülüyor. Washington merkezli The Center for Strategic and Budgetary Assessments, Suriye ve Irak’taki hava saldırılarının şu andaki yoğunluğunda devam etmesi halinde operasyonun yıllık maliyetinin 2.4 ila 3.8 milyar dolar olacağını belirtiyor.

KÖRFEZ’İN SİLAHI ABD'DEN
Dünyanın en büyük silah üreticilerinden dördü yıllardan beri Amerika ordusu başta olmak üzere tüm dünyaya savaş araç gereçleri, silah ve mühimmat satıyor. ABD ve operasyonlara destek veren 5 Arap ülkesi, Suudi Arabistan, BAE, Ürdün, Bahreyn ve Katar, ABD yapımı savaş uçakları ve ABD yapımı güdümlü bombalar ve füzeler kullanıyor. ABD hükümeti ağustos ayı sonunda, bölgedeki bir Amerikan savaş gemisinden Suriye’nin kuzeyine 47 Tomahawk füzesi fırlatıldıktan 3 gün sonra, bu füzeleri imal eden Raytheon şirketi ile yeni Tomahawklar almak üzere 251 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. Boeing şirketi operasyonlarda kullanılan hassas güdümlü bombaları üretiyor ve bunları Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Bahreyn’e satıyor. Bölgedeki savaş, silah şirketlerinin ilk defa kullanılan F-22 uçakları gibi yeni “ürünlerini” sergilemeleri için de bir fırsat yaratıyor. NESLİHAN KARATAŞ, Birgün,  (10.10.2014)

 

11.1.2014

DOLAR: FED RÜZGARI ESİP GEÇTİ!

Fed üyelerinin faizlerin beklentilerden önce artırılabileceğine ilişkin söylemleri dün gerileyen doların yeniden yükselmesine neden oldu. İç dinamiklerin de etkisiyle borsada da satış ağırlıklı görünüm hakim

ABD Merkez Bankası'nın (Fed) para politikasını öngörülenden daha geç sıkılaştırmaya başlayacağı algısı yaratan açıklamaları sonrası global piyasalara paralel dün gerileyen Dolar/TL, paritedeki düşüş ve yurtiçindeki olaylar nedeniyle güne yükselişle başladı. Analistler, dün akşam ABD'de Fed üyelerinin faizlerin beklentilerden önce artırılabileceğine ilişkin söylemlerinin de uluslararası piyasada negatif hava yarattığını söyledi.

Güne 2.2690 TL'den başlayan dolar 2.2790 TL'ye kadar yükselerek 2.28 TL sınırını zorladı. Dolar/TL şu sıra 2.2775 seviyesinde yer alıyor.

ING Bank Özel Bankacılık Stratejisti Pınar Uslu, Fed tutanakları sonrasında dün dolarda alınan bazı uzun pozisyonların azaltıldığını ve euro/dolar paritesinin dün 1.2790 seviyesine kadar yükseldiğini hatırlatarak, "Ancak bu seviyede tutunamayan parite akşam saatlerinde yeniden 1.27 seviyesinin altına geriledi, dolar/TL'de yukarı hareket oldu. Bugün de Suriye'deki gelişmelerin yurt içindeki yansımaları nedeniyle TL'nin diğer gelişmekte olan ülke para birimlerinden zayıf performans sergilemesi beklenebilir" dedi.

Borsa satışa geçti

Dün Fed toplantı tutanaklarının ardından gerileyen dolar ve faizlerden destek bularak yüzde 3 prim yapan borsada ise haftanın son işlem günü satıcılı başladı. BIST 100 endeksi, açılışını 662 puanlık düşüşle 74.546,34 puandan gerçekleştirdi. Endeks saat 10:30 itibariyle yüzde 1.3 düşüşle 74.229 seviyesinde yer alıyor. Bankacılık endeksinde ise yüzde 1.8 geri çekilme söz konusu. ■Dünya,  (11.10.2014)

 

YABANCI SERMAYE, SICAK PARA: YABANCIDAN EYLÜLDE 499 MİLYON DOLAR NET SATIŞ

Yabancı yatırımcı, BIST'te eylülde 498.6 milyon dolar net çıkış ile aylık bazda yılın en yüksek net satışını gerçekleştirmiş oldu

Yabancı yatırımcılar global tarafta Fed'in beklentilerden hızlı faiz artıracağı endişeleri, içeride ise enflasyon kaygılarının etkisiyle eylül ayında Borsa İstanbul'da 498.6 milyon dolarlık net satış gerçekleştirdi.

Yabancılar eylül ayında Borsa İstanbul'da 2014 yılının en yüksek aylık net satış tutarına ulaşırken; satışlarda bankacılık hisseleri öne çıktı. Yabancı yatırımcılar Yapı Kredi dışında bütün diğer büyük bankalarda net satıcı olarak yer aldı.

Borsa İstanbul'dan dün akşam KAP'a yapılan açıklamaya göre, yabancılar eylülde 6.19 milyar dolarlık alıma karşın, 6.68 milyar dolarlık satış gerçekleştirdi.

Yabancıların en fazla net alım yaptığı hisseler 24.9 milyon dolar ile THY, 22 milyon dolar ile Vestel ve 20.2 milyon dolar ile Pegasus oldu.

Yabancılar Eylül ayında en çok net satışı 104.4 milyon dolar ile Garanti Bankası 103.6 milyon dolar ile Vakıfbank, 99 milyon dolar ile de Halkbank'ta gerçekleştirdi.

Yabancı yatırımcılar Akbank'ta 55.3 milyon dolar, İş Bankası'nda 41.8 milyon dolar, Bank Asya'da da 17.8 milyon dolarlık net satış yaptı.

BIST-100 endeksinin eylül ayında dolar bazında yüzde 11 değer kaybettiğine işaret eden Garanti Yatırım'dan yapılan değerlendirmede, "Global tarafta Fed, lokal tarafta ise enflasyon kaygılarıyla Ağustos ayının ardından eylül ayında da etkili olan satış baskısı, yabancı yatırımcıların 2014 yılının en yüksek aylık satış tutarına ulaşmalarına neden oldu. Yılın başından bu yana net alış tutarı 1.13 milyar dolara geriledi. Aynı dönemde bankacılık sektörü hisselerinde 409 milyon dolarlık net satış gerçekleşti" denildi.

Yabancı yatırımcılar, Ocak-Eylül'de 59.05 milyar dolar alım, 57.93 milyar dolar da satış gerçekleştirdi ve buna göre yılın ilk dokuz ayında 1.13 milyar dolarlık net alım yapmış oldular. Yabancılar 2014 yılında ocak, haziran ve ağustos aylarında Borsa İstanbul'da net satıcı konumunda yer almışlardı. ■ Dünya,  (11.10.2014)

 

ÖZELLEŞTİRME: MEMLEKETİN HAVASINDAN BAŞKA SATACAK BİR ŞEY KALMAYACAK

Elektrik üreten santraller, otoyol ve köprüler, Haydarpaşa dahil bazı limanlar, 25 şeker fabrikası, Güllük Marina, Türksat Kablo-TV, BOTAŞ hatları, TEİAŞ hisselerinin yüzde 49’u, TPAO ve Eti Maden fabrikalarını satacak olan hükümete Türk-İş Başkanı Ergün Atalay böyle tepki gösterdi: “Bundan sonra memleketin havasından başka satılacak bir şey kalmıyor. Özelleştirme satma-savma, rant aktarma temelinde gerçekleşiyor.”

Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıkladığı Orta Vadeli Program’daki para getiren her kuruluşun yer aldığı özelleştirme listesini eleştirdi. Atalay, “Daha önce yapılan satışlar ve satılması planlananlar incelendiğinde görüleceği gibi, bundan sonra memleketin havasından başka satılacak bir şey kalmamakta.” dedi. Türk-İş Başkanı’na göre AKP hükümetinin özelleştirme uygulamaları kâr eden kuruluşları “satma-savma, rant aktarma ve böylece gelir elde etme” temelinde gerçekleşiyor.

Türkiye’de uygulanan iktisadî politikaların yanlışlığını kamu işletmelerinde arayan yaklaşımların yanlışlığının ortaya çıktığına işaret eden Ergün Atalay, yazılı değerlendirmesinde, buna rağmen özelleştirme uygulamalarının ısrarla sürdürülmek istendiğini belirtti.

Atalay, “Kamu işletmeleri, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlar nedeniyle ülkemizde kurulmuş ve geliştirilmişlerdir. Yaşanan küresel iktisadi gelişmeler, Türkiye’de de yansımasını bulmuş, uygulamaya konulan ekonomi politikaları içinde KİT’lerin özelleştirilmesi ve/veya tasfiyesi öncelikli hedef olmuştur. Özelleştirme uygulamaları, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) dayatmasıyla ülke gündemine girmiştir. Ancak günümüzde bu politikaların yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Dünyada yaşanan ekonomik kriz sonrası birçok ülkede özelleştirme politikaları terk edilmiş, yeniden kamulaştırma yapılmaktadır.” açıklaması yaptı.

Kamu işletmelerinin, bir mirasyedi yaklaşımıyla satıldığını dile getiren Atalay, şöyle devam etti: “Maliye Bakanı şimdiye kadar yaklaşık 70 milyar dolar özelleştirme uygulaması yapıldığını belirtmekte. Daha önce yapılan satışlar ve satılması planlananlar incelendiğinde görüleceği gibi, bundan sonra memleketin havasından başka satılacak bir şey kalmamakta. Kamu işletmeleri, yalnızca kâr-zarar durumuna bakılarak değerlendirilemez. Çünkü tek kuruluş amaçları kâr etmek değildir. Kamu işletmeleri öncelikle amaçlarına hangi ölçüde hizmet ettikleriyle değerlendirilmeli. Ortaya çıkan sonucun da çok açık bir biçimde gösterdiği gibi, özelleştirme sonrası rekabetin sağlanması bir tarafa bazı sektörlerde tekelci bir yapı ortaya çıkmıştır.”

Özelleştirme uygulamalarının “satma-savma, rant aktarma ve böylece gelir elde etme” temelinde gerçekleştiğini kaydeden Atalay, yaşanan özelleştirme biçimini şöyle anlattı: “Şimdiye kadarki uygulamaların çalışanlara ve ülkeye dönük getirdiği olumsuzluklar, talana ve rant paylaşımına yol açan usulsüzlükler, istihdam kayıpları, sendikasızlaştırma olmuştur. Şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerin ülkeye ve çalışanlara bir faydası olmamıştır. Oluşturulmak istenen ‘ücretli kölelik’ düzeni.”

Hükümet neleri satacak?

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, ekim ayı başında OVP ile birlikte özelleştirme ile satılacaklar listesini şöyle açıklamıştı: “Kısa zaman içinde elektrik üretim santralleri, otoyol ve köprüler, bazı limanlar ve Erzurum Kış Olimpiyatları Tesisleri’ni özelleştireceğiz. 25 şeker ve 5 makine olmak üzere şeker fabrikalarını ve Halk Sigorta ile Halk Emeklilik’i de özelleştirmeyi düşünüyoruz. Ayrıca gayrimenkuller, arsalar ve Güllük Marina gibi önemli özelleştirme projeleri de yerel ve uluslararası yatırımcıların ilgisine sunulacak. Bunların yanı sıra Türksat’a ait Kablo-TV operasyonları, BOTAŞ’ın iletim hatlarının, TEİAŞ’a ait kamu hisselerinin yüzde 49 hissesinin ve TPAO’nun halka arzı, İstanbul’un önemli projelerinden Haydarpaşa Projesi, ölçü ve ayarlar hizmetinin özelleştirilmesi, Eti Maden’e ait sülfirik ve borik asit fabrikalarının özelleştirilmesi uygulamaları olacak. Ayrıca genel olarak özelleştirme programına almak üzere birçok sektörden yeni şirketler üzerinde de çalışıyoruz.” Özelleştirme gelirlerine ilişkin olarak Mehmet Şimşek, 2014 yılı için 6,8 milyar lira, 2015 için 8,7 milyar lira, 2016 içinde 6,8 milyar lira civarında özelleştirme geliri öngördüklerini söyledi. Şimşek, gelecek birkaç yıl için ortalama 4-5 milyar dolarlık özelleştirme gelirini garanti altına aldıklarını da açıklamıştı. ■SELÇUK KAPUCİ, Zaman,  (11.10.2014)

 

12.1.2013

FED, DOLAR, DÜNYA EKONOMİSİ: KÜRESEL GÖRÜNÜM

12 Ekim 2014 Pazar, 03:22:54Güncelleme: 09:11:19

Dünyanın önde gelen iktisatçıları Washington’da küresel ekonomik görünümü tartışıyor. Tartışmalarda öne çıkan noktalar birer cümleyle şöyle özetlenebilir:

1. IMF’nin de tahminleri doğrultusunda küresel ekonomik büyüme düşüyor. Düşüş, Amerika hariç, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerden birlikte kaynaklanıyor.

2. Avrupa bocalamaya devam edecek. Euro Bölgesi’nde deflasyon riski küçümsenmeyecek kadar yüksek. Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) çabaları, örneğin yeni bir miktarsal gevşeme, işe yaramaz.

3. Dolar diğer ülke paralarına göre değer kazanmaya devam edecek.

4. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) beklenen faiz artırımı erken yerine daha geç olabilir. FED alacağı kararların gelişmekte olan ülkelere yönelik olumsuz etkilerini azaltacak mekanizmalar üzerine kafa yormalı.

Dünyanın önde gelen iktisatçıları deyince, tüm iktisatçıların aynı görüşleri paylaştığı anlamı çıkarılmamalı. “Bir yerde iki iktisatçı tartışıyorsa, ortaya üç farklı görüş çıkar” sözü bu tartışmalarda da geçerli. Yukarıdaki özet daha fazla sayıdaki iktisatçının dile getirdiği görüşler olarak anlaşılmalı.

AVRUPA’NIN HALİ
Euro Bölgesi’nde 130 civarında bankaya uygulanan “stres test” bu ay sonuna kadar tamamlanıyor. IMF’nin yayınladığı Küresel Finansal İstikrar Raporu’nun da vurguladığı gibi, Avrupa’daki bankaların yarısından fazlasının durumu içler acısı. Bu bankaların nasıl yeniden kredi veren kuruluşlar haline getirilebileceği hâlâ en büyük bilinmeyen. Bankacılık sorunu çözülmeden Avrupa’nın ekonomik büyümeye geçmesini hiç kimse beklemiyor. İş politikacılara düşüyor. Eski Bundesbank Başkanı Axel Weber’in deyimiyle “halk politikacıları iş yapsın, sorunları çözsün diye seçer, ama Avrupa’daki politikacılar koltuklarında oturmayı tercih ediyor”, çözüm üretmiyor. Martin Feldstein da Avrupa ekonomilerinin kurtulmasının özel kesim yatırım harcamalarının artmasıyla olabileceğini vurguluyor. ECB bunu yapamadığı sürece, sıfır faizle para miktarını artırmanın çözüm olmadığını söylüyor. Weber, ECB’nin iki yıl önce bankalara verdiği ucuz kredilerin erken geri ödenebilecek bir yapıda olmasının yanlış olduğunu iddia ediyor. Bu yolla, ECB bilançosunun ne kadar büyüyeceği ya da küçüleceği kararının bankalara bırakıldığını söylüyor. Gerçekten de, 2012 yılının ortasından bu yılın başlarına kadar ECB bilançosu 3.1 trilyon Euro’dan 2 trilyon Euro’ya inerken, FED’in bilançosu aynı dönemde 2.9 trilyon dolardan 4 trilyon dolara yükseldi. Aslında ECB parayı sıktı, FED gevşetti. Dolar/Euro kuru da bu dönemde 1.25’ten 1.39’a fırladı. Kurun şimdi 1.25’lere gelmesi Axel Weber’e göre aslında bir düzetme. Bu düzeltme 1.20’ye kadar devam edebilir.

FED POLİTİKASI FED
politikalarının gelişmekte olan ekonomilere yönelik olumsuzluklarını dile getiren çok, ama iki iktisatçı bu konuda öne çıkıyor: Biri, şimdi Hindistan Merkez Bankası Başkanı olan Raghuram Rajan, diğeri de Citibank küresel başekonomisti Willem Buiter. İkisinin de FED’in ne yapması gerektiği konusunda bir önerisi yok. İkisi de FED’in bu konuya duyarlı olmasını istiyor. Duyarlı olmanın ne yapmak olduğu ise tanımlanmıyor. FED’in faiz artırması doların değer kazanmasıyla gecikebilir görüşü birçok iktisatçı tarafından paylaşılıyor. Doların değer kazanmaya devam etmesi, ki öyle görünüyor, hem Amerikan ekonomisinin büyümesini az da olsa frenleyebilir hem de enflasyon baskısını hafifletebilir. Dolayısıyla, FED faiz artırımına başlamak için zaman kazanmış olur. ■ Ercan Mumcu, Haberturk,  (12.10.2014)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura