Diğerleri > Sis Çanı
02-09-2014
NELER OLDU 25-31 TEMMUZ 2014 (RTE, borçlanma, cemaat, yabancı sermaye, özelleştirme, yabancıya toprak, seçimler, ekonomi, bölücülük, kriz, FED, Çin, altın)

Cihan Dura

2.9.2014


25.7.2014

RTE: CUMHURBAŞKANLIĞI NİYE ÇANTADA KEKLİK DEĞİL

Bazı kamuoyu yoklaması yapan şirketler cumhurbaşkanlığı seçimlerini Başbakan Erdoğan’ın şimdiden kazandığı algısını yaratmaya çalışıyorlar. Ama ekonomik beklenti anketlerine bakıldığında sonuçlar kamuoyu yoklaması yapan şirketlerin yönlendirdiği gibi olmayabilir.

Niye böyle bir tespiti yapıyoruz?

Çünkü ekonomik beklenti anketleri olumlu yönde sinyaller vermiyor. Hemen belirtelim Tüketici Güven Endeksi 2008 krizinde çöküşün yaşandığı Lehman Brothers’ın iflasındaki düzeye geldi. Ve nisan ayında 78.5 olan tüketici güven endeksi, mayısta 76, haziranda 73.7 düzeyine geriledi.

Yine imalat sanayiinin beklentilerini yansıtan Reel Kesim Güven Endeksi mayıs ayında 113.3 düzeyindeyken, haziran ayında 110.7’ye azaldı. Bu arada sanayicinin genel gidişat için beklentileri olumsuza dönüşerek mayısta 109.3 düzeyindeyken haziran’da 104.9’a geriledi.

Peki, ne anlama geliyor bütün bunlar?

Şu anlama geliyor; üreticiler ve tüketicilerin cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde genel ekonomik durumdan pek memnun olmadıklarını gösteriyor bu beklenti anketleri.

Yine anketlerde yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 8,5 oranında olacağı belirtiliyor. O hâlde halkın enflasyon beklentisinin dün Merkez Bankası Başkanı’nın açıkladığı yüzde 7,6 oranındaki enflasyon tahmininin yaklaşık bir puan üzerinde olduğunu söylemekte fayda var. Tabii bu da olumsuz bir gösterge hükümet için.

Bütün bunları niye anlattığımıza gelince...

Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ekonomiyi canlandırmak istedi. Ama olmadı. Çünkü hızla yükselen faizler yatırımların artışını ve tüketimin çoğalmasını engelledi. Hatta azalttı. Çünkü alınan makro ihtiyati tedbirler de ekonomide yavaşlama sürecine destek verdi.

Başbakan Erdoğan, makro ihtiyati tedbirleri, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde niye imzaladığını herhalde şimdi düşünüyordur.

Neden böyle söylüyoruz?

Şundan söylüyoruz; Başbakan geç de olsa ekonomide yavaşlamayı fark edince bu defa Merkez Bankası Başkanı’yla tartışmaya başladı. Faiz indirimi yapmasını istedi. Fakat Merkez direndi. Hatta Merkez faiz koridorunun üst sınırını yüzde 12’de tutarak kredi faizlerinin gerilemesini engelledi.

Bu arada Merkez’in koridorun alt sınırını ve bir haftalık repo faiz oranlarını indirmesi bankaların işine geldi. Böylece bankalar mevduat faizlerini hızla azalttılar. Böylece mevduat sahibinin gelirleri azaldı giderleri çoğaldı. Dolayısıyla bütün bunlardan faiz lobisi kazandı. Bütün bunlar olurken bir de kredi kartlarına taksit sayısı azaltılıp, taksitli satışlarda peşin ödemeler artırılınca tüketici memnuniyeti azaldı.

Unutmadan belirtelim, tüketimin kısılması imalat sanayiini de olumsuz etkilediğinden sanayicinin beklentileri de olumsuza çevrildi. Yine Suriye’ye ihracatın azalmasının ardından, bu defa IŞİD saldırıları nedeniyle 12 milyar dolar ihracat yaptığımız Irak’a ihracatın yüzde 35 oranında azalması yine Başbakan için olumsuz bir gelişme oldu. Bu nedenle, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “komşu ülkelerin iç işlerine karışmayan dış politika” önerisinin, üretici ve ihracatçılar tarafından destekleneceği kesin görünüyor.

İşte bütün bu ekonomik gelişmeler cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Erdoğan’ın aleyhine işliyor. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı seçimleri öyle söylendiği gibi çantada keklik değil. ■ Süleyman Yaşar, Taraf, (25.7.2014)

BORÇLANMA: BORÇ SORUNU

Borç sorunu yeniden gündeme oturdu. Özellikle Portekiz Bankacılık sektöründe yeni tekleme işaretlerinin gelmesi ve yükselen piyasalara ilişkin risklerin arttığına yönelik yorumlar, borçlanma ve borç yükü meselesini uluslararası boyutta tartışmaya açtı. Türkiye’de ekonomi ile ilgilenenler henüz işin uluslararası boyuttun da nerede olacağımızı/kalacağımızı anlamadan, kendilerini bu defa da sanayi sektöründeki ilk ve ikinci beş yüz firmanın verilerini tartışırken buldular. Bu bulanık ortamda nerede bakarsanız bakın orta da bir borç sorunu olduğunu nihayetinde herkes anladı.

Son günlerde tartışmayı alevlendiren haberlerden birisi de, (DÜNYA GAZETESİ bu haberi verdi) yükselen ekonomilerdeki borçlanma hacminin 2014’ün ilk yarısında çok hızlı artması idi. 2014’ün ilk yarısında dünyada en çok borçlanan ilk beş ülke şöyle:

Ülkeler Borçlanma (milyar $)
Meksika 8.4
Slovenya 6.2
TÜRKİYE 5.3
Endonezya 5.3
Polonya 4.6
Kaynak: Financial Times Temmuz 20, 2014

Hızlı borçlanmanın dışında bu ülkelerin başka ortak özellikleri de var. Slovenya dışında hepsi cari açık veriyor, hepsinde bütçe açığı var ve Türkiye ve Endonezya’da faiz oranı %8’lerin üzerinde seyrediyor.
Yükselen ekonomilerde sadece kamu borçlanmıyor. Tüm kesimler büyük bir hevesle borçlanıyorlar. Örneğin Türkiye’de özel kesimin sadece uzun vadeli döviz borcu artışı 2002 yılından 2014 Mayıs’ına %458, 2007-2014 arasındaki borç artışı %33,5. 2007’den 2014’e kısa vadeli borç artış oranı ise %458. Hanehalkının borçlanma oranı ise (Borç stoku/Harcanabilir GSYH) 2003’de %7,5 iken, 2013’ün sonunda %51’e ulaştı. Kamu borç stoku (AB Tanımlı) ise 2002’den 2014 Mayıs’ına kadar %123 arttı.

Buraya kadar yazdıklarımız ile aslında bir fotoğraf çektik. Ama bir kare daha ekleyelim, o da sanayi sektörünün karesi. Özel kesimde sanayi sektörü ciddi bir borç yükü altında. Bunun için İstanbul Sanayi Odasının ilk ve ikinci büyük 500 firma verilerine bakmak yeterli. ISO verilerine göre 2013 yılında Borç/Özkaynak oranı ilk 500 firmada %132, bu oran ikinci 500’de %157,8. İkinci 500’de bu oran on yıl %84. Şimdi fotoğraflar tamamlandı. Artık neden sorusunu sorabiliriz.

* Sanayicinin borç yükü yüksek. Bunun ilk nedeni uygulanan para politikası nedeni ile aşırı değerli TL sayesinde borçlanmanın cazipleşmiş olması. İkinci neden ise, sanayi sektöründe karlılık oranlarının düşmesi. GSYH içinde sanayinin payı yerinde sayıyor. Sanayici buna rağmen yatırım yapmak, en azında üretim ölçeğini büyütmese bile, teknolojisini yenilemek zorunda, kar yoksa, borç var diyerek bunu yapıyor.

* Hanehalkı borçlu, çünkü konut ve otomobil sahipliği hevesi ile gelecek dönem gelirlerini şimdiden kullanmış durumda ve artık ödemekte zorlanıyor.

* Kamu borçlu, çünkü kamu harcamalarında etkinlik zayıf, üstelik yeteri kadar vergi de toplayamıyor. Haziran ayında vergi gelirleri geçen yılın Haziran ayına göre %7,3 oranında azaldı.


Bu kurgudan karlı çıkan sektörler finansal sektör ve reel sektörde yer almasına rağmen, dış ticarette konu olmayan mal üreten sektörler (inşaat gibi). Bu yapı yeni bir oluşum değil. 1989’da başladı, ancak ağırlıklı olarak 2003 sonrası çalıştı. Fakat diğer sektörler ağlarken, bu sektörlerin uzun süre kar sofrasında kalmaları zor. Nitekim inşaat sektöründe konut satışları, bankacılık sektöründe kar oranları düşmeye başladı. Bunu veri alarak yeni bir model kurmak gerekiyor.
Son cümle umarım borç sorunu, borçlanma sorununa dönüşmez. ■ Ömer Faruk Çolak, Dünya, (25.7.2014)

 

26.7.2014 

İŞTE CEMAAT’İ ÇÖKERTECEK 4 AŞAMALI PLAN!..

Cemaate yönelik davul- zurnayla gelen gözaltılar "göstermelik" kuşkuları yaratırken Başbakan Erdoğan; "Operasyon başka alanlara da sıçrar mı" sorusuna, "Tabii... Tabi ki" diye yanıt verdi ya; tarikat-cemaat tayfası endişeli bir bekleyişte...

Yalnız bu açıklama değil, yandaş basının verdiği sinyaller de Fethullahçılar'a yönelik kıskacın yıkıcı olabileceğini gösteriyor...

Örneğin hükümete en yakın Sabah gazetesi, iki gündür operasyonun "yargıya uzanacağı"nı manşet yapıyor... Ancak iddialara göre operasyonun "dört aşaması" daha var;

Örneğin emniyet içindeki "mürit polisler" temizlendikten sonra "sıra yargıya gelecek..." Özellikle Gülen cemaatiyle ilgili dosyaları "soruşturmadan hasıraltı" etmekle suçlanan savcı ve yargıçlar da operasyonun hedefi olacak...

İkinci aşama ise MİT'in bir süredir tüm bakanlıklarda yürüttüğü kapsamlı liste üzerinden "üst bürokrasiyi hedef alacak..."

Üçüncü aşamada; "Ergenekon" ve "Balyoz" kumpasları sırasında adice karalamalar, alçakça iftiralar atan, şimdilerde ise AKP'ye taarruz eden, aralarında kiralık kalemşorlarla belge kuryelerinin de bulunduğu cemaatin medya uzantıları sorguya alınacak...

Ve son dalgada cemaatin ekonomik kaynakları masaya yatırılacak... Yani banka, medya grupları ve eğitim kurumları da operasyonla sarsılacak...

Evet; yandaş medya işte bu sinyalleri veriyor... Eğer Erdoğan, Çankaya seçimi öncesi Fethulah Gülen'e yalnızca polisler üzerinden bir gözdağı vermek istemediyse, cemaat ile AKP arasındaki kavga bayramdan sonra beklenmedik ölçüde büyüyecek. ■ Mehmet Faraç, Aydınlık, (26.7.2014)

YABANCI SERMAYE: YABANCI HİSSESİ 13 AYIN ZİRVESİNDE

Yabancıların hisse senedi stoku 65,1 milyar dolarla 13 ayın en yükseğine çıktı

Yurtdışında yerleşik kişilerin hisse senedi stoku, geçen hafta yaptıkları 396,1 milyon dolarlık net alış ve hisse senedi değerlerindeki artışla 14 Haziran 2013 tarihinden beri gördüğü en yüksek seviye olan 65,1 milyar dolara ulaştı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan haftalık menkul kıymet istatistiklerine göre, yurtdışında yerleşik kişiler 14-18 Temmuz haftasında net 396,1 milyon dolarlık hisse senedi alırken, 87 milyon dolarlık devlet iç borçlanma senedi (DİBS) sattı.

Yurtdışında yerleşik kişilerin 11 Temmuz’da 62 milyar 691,7 milyon dolar olan hisse senedi stoku, geçen hafta yaptıkları 396,1 milyon dolarlık net alış ve hisse senedi değerlerindeki artışla 14 Haziran 2013 tarihinden bu yana gördüğü en yüksek seviye olan 65 milyar 118,4 milyon dolara ulaştı.

Yurtdışında yerleşik kişilerin DİBS stoku ise aynı dönemde yaptıkları 87 milyon dolar tutarındaki net satışa karşın, DİBS fiyatlarındaki artışla 54 milyar 708,8 milyon dolardan, 55 milyar 111,7 milyon dolara yükseldi. ■ Sözcü, (26.7.2014)

 

 

27.7.2014

YABANCI SERMAYE: ÜLKER ÇAY DEVİNİN TÜMÜNÜ ALDI

Ülker'in çatı şirketi Yıldız Holding, Obaçay'da Alman ortağı Milford ile yollarını ayırıyor. Böylece Ülker şirkette tek hakim durumuna gelecek.

Ülker'in çatı şirketi Yıldız Holding, Obaçay'da Alman ortağı Milford ile yollarını ayırıyor. Yıldız Holding, 2010 yılında kurulan Miford-Yıldız şirketinde ortağının yüzde 71 oranındaki hissesini satın alarak şirkete tek başına sahip olacak.

Rekabet Kurulu'nda yer alan duyuruya göre, Milford Yıldız Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş. hisselerinin yüzde 70.61'i Yıldız Holding tarafından Laurens Spethmann Holding'ten devralınacak. Böylece Ülker şirkette tek hakim durumuna gelecek.

Ülker ile Alman ortağı Türkiye çay pazarının en büyük oyuncularından Obaçay'ı da içerisinde bulunduran Milford Yıldız Gıda Sanayi şirketini 2010 yılında kurmuştu.

Obaçay'ın son açıklanan verilere göre 10 bin ton çay üretim kapasitesi ve pazarda yüzde 10 payı var. Firmanın hendek'te fabrikası, Akyazı'da depo ve paketleme tesisi ve Arsin'de depo ve harmanlama ünitesi bulunuyor.

1907 yılında kurulan Laurens Spethmann Holding çayda bir dünya devi. Alman şirketin Rusya, Fransa ve Avusturya'da da çay tesisleri ve 2 bine yakın çalışanı bulunuyor. ■ Milliyet, (27.7.2014)

 

ÖZELLEŞTİRME: GEÇMİŞ BİTTİ ŞİMDİ DE GELECEK SATILIYOR

Ma­li­ye Ba­ka­nı Meh­met Şim­şek mut­lu bir çeh­rey­le müj­de­yi ver­di. Özel­leş­tir­me­ler­le bu yıl 7 mil­yar do­lar­dan faz­la ge­lir (?) el­de edi­le­cek­miş. Za­ten he­de­fin ço­ğu da tut­tu­rul­muş. Ge­çen yıl 12.5 mil­yar do­lar­lık özel­leş­tir­me ya­pıl­mış. Bu­gü­ne ka­dar özel­leş­tir­me­ler­den el­de edi­len pa­ra 58.5 mil­yar do­lar­mış, Ha­zi­ne­’ye ak­ta­rı­lan tu­tar da 40,7 mil­yar do­la­ra ulaş­mış. Her­hal­de, ai­le­den ka­lan ma­lı mül­kü sa­tıp, mi­ras­ye­di gi­bi büt­çe yö­net­ti­niz şek­lin­de ge­le­bi­le­cek eleş­ti­ri­le­rin önü­nü kes­mek için de “ö­zel­leş­tir­me­ler
sa­de­ce ge­lir odak­lı­”
de­ğil­dir de­miş.

İNANÇ VE İMAN

Bu kö­şe­nin ya­za­rı “Ser­best Pi­ya­sa Eko­no­mi­si­”n­den ya­na­dır. Bu­nun an­la­mı eko­no­mi­de üç şe­ye, sı­ra­sıy­la 1. Fi­yat is­tik­ra­rı­na 2. Ser­best­leş­me­ye ve 3. Özel­leş­tir­me­ye inan­mak de­mek­tir. Ben de bun­la­ra ina­nı­yo­rum ama iman et­mi­yo­rum. İnanç (be­li­ef) ile iman (fa­ith) ara­sın­da önem­li bir fark var­dır. İna­nan, inan­cı­nı sor­gu­lar ve inan­cı yü­zün­den yan­lış yo­la sap­mış­sa doğ­ru yo­la yö­ne­lir. İman eden ki­şi, ima­nı­nı sor­gu­la­maz ve ima­nı yü­zün­den yan­lış yö­ne sap­mış­sa yö­nü­nü doğ­rul­ta­maz.

VE­RİM­Lİ­LİK İÇİN RE­KA­BET OR­TA­MI OLUŞ­MA­LI­DIR

Özel­leş­tir­me, dev­le­tin sa­hip ol­du­ğu ik­ti­sa­di iş­let­me­le­ri, özel ki­şi­le­re dev­ret­me­si de­mek­tir. Bu de­vir, ku­ral ola­rak en faz­la pa­ra­yı ve­re­ne iş­let­me­yi sat­ma şek­lin­de olur. Ta­lip çık­mı­yor­sa, dev­le­ti za­rar­dan kur­tar­mak için pa­ra­sız da ya­pı­la­bi­lir. Amaç ül­ke­nin sa­hip ol­du­ğu kay­nak­la­rın kul­la­nıl­ma ve­ri­mi­ni art­tır­mak­tır. Özel­leş­tir­me­den ge­len pa­ra­nın, bu ya­tı­rım­lar için dev­le­tin geç­miş­te al­dı­ğı iç ve dış borç­la­rı öde­me­de kul­la­nıp fa­iz yü­kün­den kur­tul­ma­sı da işin ca­ba­sı­dır.

HER GÖR­DÜ­ĞÜN ÖZEL­LEŞ­TİR­ME, ÖZE­LLEŞ­TİR­ME DE­ĞİL­DİR

Mil­li Pi­yan­go İda­re­si 2.775 mil­yar do­la­ra özel­leş­ti­ril­di. Bu, bir özel­leş­tir­me de­ğil “im­ti­ya­z” sa­tı­şı­dır. Re­ka­bet için Mil­li Pi­yan­go te­ke­li­ni kal­dır­mak ye­ter­di. Öde­nen pa­ra, Mil­li Pi­yan­go­’nun “ya­tı­rım­la­rı­na/var­lık­la­rı­na­” de­ğil, şans oyun­la­rı oy­nat­ma im­ti­ya­zı­na öden­miş­tir. Di­ğer bir de­ğiş­le, Mil­li Pi­yan­go’nun dü­ne ka­dar yap­tı­ğı bi­ri­kim de­ğil, ge­le­cek­te dev­le­te sağ­la­ya­bi­le­ce­ği ge­lir­ler “pe­şi­n de­ğe­re­” kır­dı­rıl­mış­tır.

ÖZEL­LEŞ­TİR­ME İHA­LE­LE­Rİ­NE HEP FE­SAT KA­RI­ŞIR

The Eco­no­mist der­gi­sin­de yer alan bir araş­tır­ma­ya gö­re, İn­gil­te­re­’den Por­te­ki­z’­e, Çi­n’­den AB­D’­ye ka­dar dün­ya­nın her ye­rin­de özel­leş­ti­ri­len ka­mu var­lık­la­rı, son­ra­dan an­la­şıl­mış ki, me­ğer “u­cu­za git­mi­ş”. Bu­nun se­be­bi de özel­leş­tir­me iha­le­le­ri­nin ço­ğu­na fe­sat ka­rış­ma­sıy­mış. ■ Ege Cansen, Sözcü, (27.7.2014)

 

YABANCIYA TOPRAK: ORTA DOĞU VE AVRUPA KONUT İÇİN İSTANBUL’A AKIYOR

İstanbul’daki lüks konut olanaklarının, Orta Doğu ve Avrupa’dan alıcıları çektiği belirtilirken yurt dışındaki başka kentlere göre fiyatlarını hesaplı bulan alıcıların İstanbul’a “aktığı” vurgulanıyor.

ABD’nin borsa ve iş çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal, İstanbul’daki lüks konut satışlarını irdelerken çeşitli fotoğraflara yer verdiği geniş haberinde “İki kıtayı birleştiren, hızlı büyüyen kent özel bir dönem yaşıyor. Orta Doğu ve Avrupa’dan alıcılar, yükselen ama göreli olarak hesaplı sayılabilecek fiyatların çekiciliğinden etkilenerek kente akıyor” diye yazıyor.

Boğaz’daki evler
Gazete, İstanbul’da lüks emlak piyasasında yaşananları “Asırlar, İstanbul’un siluetine Mavi Cami ve Aya Sofya’nın kubbeleri hakim olmuştu. Bugün, bu dini abidelere lüks yaşam tarzına adanmış yüksek tapınaklar katılmış durumda” sözleriyle aktarıyor. Knight Frank küresel konut fiyat endeksine göre, Türkiye’deki lüks konut fiyatlarının, 2013 yılının ilk çeyreğinden 2014 yılının ilk çeyreğine kadar yüzde 13.8 oranında yükseldiğini anlatan gazete böylece Türkiye’nin emlak piyasasının “Dubai, Çin ve Estonya’dan sonra dünyanın en iyi performans gösteren dördüncü piyasası olduğunun” altını çiziyor.
WSJ, İstanbul’daki lüks konut fiyatlarının Londra veya Manhattan’a göre, kat kat ucuz olduğunu vurguladı.Bu arada, haberde başta Boğaz olmak üzere İstanbul’un çeşitli yerlerdeki lüks konut projelerine dikkat çekiliyor. Boğaz’a bakan bir tepede bulunan büyük bir konut, 15-25 milyon dolara mal olurken Boğaz kenarındaki aynı tür bir konutun fiyatının ise, 30-40 milyona tırmandığı anlatılıyor. Haberde ayrıca, İstanbul’da yabancı alıcılara yönelik kısıtlamaların yok denecek kadar az olduğu, satış sürecinin 40 gün kadar sürdüğü de belirtiliyor. ■ Yeniçağ, (27.7.2014)

 

28.7.2014 

SEÇİMLER, CUMHURBAŞKANLIĞI: ‘BOYKOT ERDOĞAN’IN DEĞİRMENİNE SU TAŞIR’

TESAV Başkanı Tuncer’den küskün, protestocu seçmene uyarı

Toplumsal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı (TESAV) Başkanı Erol Tuncer, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde seçmenlere “Muhalefet cephesi en az 2.5 puan önde. Erdoğan 1. turda kazanamaz, 2009’da da, 2014’te de oy kaybetti. Boş ve geçersiz oy kullanmak Erdoğan’ın değirmenine su taşımaktır” uyarısında bulundu.

Erol Tuncer, son yerel seçimler esas alındığında muhalefet cephesinin Çankaya yarışında AKP’den önde olduğunu söyledi. Muhalefet açısından kötümser bir tablo ortaya konulmaya çalışıldığını, ancak kendisinin iyimser olduğunu vurgulayan Tuncer, gerekçelerini şöyle özetledi:

* AKP’nin son seçimlerdeki oyu yüzde 43.40. AKP, ‘yüzde 45’ diyor, büyükşehir belediyelerini esas alıyor. Oysa 51 ilde il genel meclisi üyeleri seçimi, 30 ilde belediye meclis üyesi sonuçları esas alınmalı. Muhalefette bir araya gelen partilerin oyu yüzde 46. CHP yüzde 25.62, MHP yüzde 17.62, BBP yüzde 1.57, DP yüzde 0.72, DSP yüzde 0.33, BTP yüzde 0.10, LDP yüzde 0.03. Destekçilere yeni partiler de katıldı. Muhalefet cephesi en az 2.5 puan yukarıda. Küçük partilerin desteği önemsenmeli. Bir araya gelmelerinin getirdiği enerji var.

* CHP kesiminde itirazcıların sayısı günden güne düşüyor, çok büyük bir oy kaybı olacağını sanmıyorum. Bodrum’da bir arkadaşım anlattı, 15 bin kişi seçmen kaydını aldırmış. MHP’nin durumunu bilemem. Ancak, AKP cephesinde de miras kavgası var, kaçacak oylar olabilir. Ekmeleddin Bey’in kişiliğinden ötürü oradaki mütedeyyin kesimden oy gelebilir. Kendi ölçülerine uygun bir aday.

* Çıkış muhalefet cephesinin lehinedir. Ancak aleyhlerine olan, “Biz oy vereceğiz ama bunlar kaybetmez ki, ne yapar yapar kazanırlar” algısı. Bunun kırılması, moral bozukluğunun yenilmesi gerekiyor. AKP iki seçimde kaybetmiş. 2007’den 2009’a yüzde 46.6 olan oyları yüzde 38.4’e düşmüş. 8.2 puanlık düşüş. 2011-2014 arasında da oyları yüzde 49.8’den yüzde 43.4’e düştü, 6.4 puanlık bir düşüş. Demek ki bir düşüş olabiliyor. 30 Mart’tan bu yana Erdoğan’ın oyunu artıracak değil, tersine kaybedeceği eylem ve söylemler içinde olduğuna inanıyorum.

* Kesin öngörüm şu; Erdoğan 1 . turda alamaz. Selahattin Demirtaş yüzde 10’u geçebilir. İkinci tur için konuşamam. Kürt seçmenin ne yapacağı belli olmaz. 1. turda Tayyip Bey’in önünü kesmek bile başarıdır. Tartışma Ekmel Bey’in kimliği üzerine yapılırsa yanlış olur. Burada sorun adayın kimliği değil, Sayın Başbakan’ın bu seçimi kazanmasının önünü kesmektir. Tehlikeli gidişe seçmen eliyle dur diyebilmektir. Boş, geçersiz oy kullanmak Erdoğan’ın değirmenine su taşımaktır.

‘Güç birliği hareketi’

Erol Tuncer, 27 Ekim 1957 seçimleri öncesinde yaşanan “güç birliği hareketi” girişimine de dikkat çekti. Bugünle benzerlikler kurulabileceğini vurgulayan Tuncer şunları anlattı:

“DP’nin antidemokratik gidişini önleyebilmek için 3 parti bir araya geldi. CHP, Cumhuriyetçi Millet Partisi, Hürriyet Partisi. Kurultaylarından yetki aldılar, işbirliği kararları aldılar, her birinin kurultayına öbürleri gitti. İktidar telaşlandı. Seçim Kanunu’nda öyle değişiklikler yaptı ki işbirliğini o gün için imkânsız hale getirdiler, partiler ayrı ayrı seçime girmek zorunda kaldı.

DP yüze 48.6 oy alarak 424 milletvekili çıkardı. Muhalefet partilerinin toplamı yüzde 51.4 olmasına rağmen 186 miletvekili çıkardılar. İşbirliği mümkün olsaydı DP’nin milletvekili sayısı 245’e düşecekti, birleşmiş partilerin milletvekili sayısı 365’e çıkacaktı, iktidar değişecekti.

Güç birliği girişimi hayata geçirilebilseydi DP iktiardan uzaklaştırılabilecek, hem ülke hem DP için hayırlı sonuçlara çıkarılabilecekti. Bir program öneriyorlardı, 1961 anayasanının çekirdeğiydi o program. Keşke başarılı olsaydı, 27 Mayıs olmazdı.”

CHP’den uyarı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Emrehan Halıcı da AKP’nin seçimlere katılımın düşük olacağı, uzlaşma adayına oy verebilecek seçmenin sandığa gitmeyeceği algısını yaratmaya çalıştığını söyledi.

Halıcı, “Sandığa gitmeme, boy oy kullanma oranını fazla olmayacağını tahmin ediyorum, ümit ediyorum. Gitmemek, boş oy atmak, boykot etmek en yüksek oy kim alacaksa ona katkı yapmak anlamına gelir. ‘AKP adayı önde, diğer adayları da beğenmiyorum’ diyenler sandığa gitmezlerse en yüksek oy alacak adaya doğrudan katkıda bulunmuş olur. Gitmemek boş, geçersiz oy kullanmak hepsi AKP’ye yarar” dedi. ■ Cumhuriyet, (28.7.2014)

 

29.7.2014 

EKONOMİ’YE GÜVEN BAŞ AŞAĞI

Türkiye ekonomisine güven bundan önce hiç rastlanmadık biçimde azalıyor.

Niye böyle bir tespiti yapıyoruz?

Çünkü haziran ayı tüketici güven endeksi ve üretici güven endeksinin ardından bu defa hizmet sektörü güven endeksi temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 2,8 oranında azaldı. Ve hizmet sektörü güven endeksi 97,9’dan 95,2 değerine geriledi.

Gelelim hizmet sektörü güven endeksindeki bu gerilemenin ne anlama geldiğine...

Hizmet sektörü güven endeksindeki azalış şu anlama geliyor; sonüç aylık dönemde iş durumunun kötüleştiğini, hizmetlere olan talebin azaldığını gösteriyor. Bu arada gelecek üç aylık dönemde hizmetlere olan talebin azalacağını bekleyen girişimci yönetici sayısının arttığını bize söylüyor.

Hemen belirtmekte fayda var. TÜİK verilerine göre hizmet sektöründe bir önceki aya göre; iş durumu endeksi yüzde 4,4, hizmetlere olan talep endeksi yüzde 3,5 ve hizmetlere olan talep beklentisi endeksi yüzde 0,8 azaldı.

Peki, niye anlattık bütün bunları?

Şundan anlattık; hizmet sektörü Türkiye milli gelirinin yüzde 70,4’ünü, tarım sektörü yüzde 8,1’ini, sanayi sektörü yüzde 21,5’ini üretiyor. Hâl böyle olunca hizmet sektöründeki güven bunalımı ekonominin geleceği için endişe veriyor.

Niye endişe veriyor?

Çünkü milli gelir içinde en çok ağırlığı olan sektör hizmet sektörü oluyor.

Bu arada yine TÜİK verilerine göre mevsim etkisinden arındırılmış inşaat sektörü güven endeksi de temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 1,7 azalarak 78,5 değerine geriledi. Yine temmuz ayında bir önceki aya göre perakende sektöründe iş hacmi satışlar endeksi yüzde 3,1 oranında azalırken, mevcut mal stok seviyesi endeksi yüzde 6,5 oranında arttı.

Peki, bu veri ne anlama geliyor?

Bu verinin anlamı şu; perakende satışlar düşerken stoklar artıyor. Yani perakende piyasalarında işler pek iyi değil.

Anlayacağınız cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, bugüne kadar hiç görülmedik biçimde ekonomiye güvende azalma var.

İşte bu nedenle tekrar etmekte fayda var.

Bazılarının söylediği gibi cumhurbaşkanlığı seçimleri çantada keklik değil. Çünkü cansız ekonomi, ekonomiyi yönetenleri sorgulatır. Bu durumu bilen Başbakan Erdoğan ekonomiyi canlandırmak için çok çabaladı ama olmadı. Dolayısıyla ekonomi cansız, beklentiler olumsuz olunca diğer adayların şansı çoğalıyor. ■ Süleyman Yaşar, Taraf,  (29.7.2014)

BÖLÜCÜLÜK: BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN’ İÇİN KAMPANYA

Amerikan Beyaz Saray resmi internet sitesinde Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesi’nin bağımsızlığına destek amacıyla bir imza kampanyası başlatıldı. New York’ta yaşayan ve J.S. kısa adını kullanan bir şahıs tarafından verilen dilekçe, 22 Ağustos’a kadar 100 bin imzaya ulaştığı taktirde ABD Başkanı Barack Obama’ya sunulacak.

Sitede yer alan açıklamada Kürtlerin yüz yıldan uzun bir süredir yaşadıkları topraklarda mükerreren işkence ve baskı gördükleri ve gaz bombalarına maruz kaldıkları belirtildi. Bağımsızlıkları reddedilen Kürtlerin yaşadıkları ülkelerdeki yöneticiler tarafından sayısız adaletsizliğe uğradıkları ve seksenlerin sonunda Saddam Hüseyin rejimi tarafından korkunç bir soykırıma tabi tutuldukları anlatıldı.

Dilekçe metninde, Irak Kürdistanı Başkanı Mesud Barzani’nin, kuzeyde bağımsız bir Kürt devletini desteklediği ifadeleri de yer aldı.

Irak’ın belli bir bölgesinde özerklikleri tanınan Kürtlerin, bir ülkeyi idare etme konusunda kendilerini ileri derecede ispat ettiklerinin vurgulandığı metinde, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütüne karşı verilen mücadeleye de dikkat çekildi.

Metinde “Bu itibarla Obama yönetimi, bölge ve dünyanın düzelmesi için Kürt bağımsızlığını tanımalı.” çağrısında bulunuldu.

Amerikalılar, Beyaz Saray’ın whitehouse.gov adresli resmi web sitesinde yer alan dilekçe bölümünde başlık açarak imza toplayabiliyor. İmza sayısı 100 bine ulaştığı taktirde konu ABD Başkanı’na sunuluyor. İmzalar kamuoyunda ses getirse de ABD Başkanı için herhangi bir bağlayıcılığı söz konusu değil.

“Kürdistan’a Bağımsızlık” kampanyasını şu ana kadar 26 bin 643 kişi imzaladı. ■ Rahatsız, (29.7.2014)

(Biz boykot mu, Ekmel mi diye birbirimizi yerken, elin adamı boş durmuyor: minareyi çalmış, kılıfını hazırlıyor. cd)

 

30.7.2014 

KRİZ: KÜRESEL EKONOMİ: 50 YIL SONRA

Önümüzdeki 50 yıl boyunca iktisat politikalarında ne tür dönüşümler bizi bekliyor? Küresel ekonominin 2060’taki görünümü nasıl olacak? Bu sorular OECD uzmanları H. Braconier, G. Nicoletti ve B. Westmore tarafından temmuz başında kaleme alınan bir raporda yer alıyordu.(*)
OECD’nin 2060 raporu son derece kötümser öngörüler ile betimlenmiş: Öncelikle, küresel ekonominin ortalama büyüme hızı 2014-2030 arasında yüzde 3.6’dan, 2030-2060 arasında yüzde 2.7’ye gerileyecek; söz konusu dönemde endüstriyel proseslerden ve katı yakıtların yakılmasından kaynaklanan sera gazı salımları iki misli yükselecek ve yıllık 48.700 milyon tondan, 2060’ta 99.500 milyon tona ulaşacak. Bu birikim sonucu yaşanacak olumsuz iklim değişikliği koşullarının etkileri tarımsal üretkenliğin düşmesi, deniz seviyesinin yükselmesi ve yeni tür bakterilerin üremesi olarak görülecek. İklim değişikliği sorunları, OECD öngörülerine göre küresel ekonomide yüzde 1.5 ile yüzde 5 (Asya ve Uzak Asya) arasında üretim ve gelir kayıplarına neden olacak. OECD’nin “gelişmiş” ekonomilerinde ise büyüme hızı 2014-2030 döneminde yüzde 2.4’ten, 2060’a gelindiğinde yüzde 0.5’e gerilemiş olacak.
Dahası, büyümenin kaynakları giderek fiziksel sermaye birikiminden evrilerek bilgi ve araştırma geliştirme (Ar-Ge) kaynaklı teknolojilere dayanacak. “Beceri” ve “bilgi ile donatılmış”, “vasıflı” işgücü ile sadece kol emeğine dayalı, görece “vasıfsız” nitelikli işgücü arasındaki farklar artacak, giderek uçurumlara dönüşecek. OECD yazarlarına göre 2014-2060 dönemi küresel anlamda eşitsizliğin derinleştiği ve eşitsizliğin yol açtığı sosyal sorunların şiddetleneceği bir dönem olacak. Tahminlere göre OECD ekonomilerinde gelir eşitsizliği yüzde 30 oranında kötüleşecek ve günümüzde ABD’de gözlenen (Ortaçağ Avrupası’nı andırır) eşitsizlik oranlarını yakalayacak.
Dünya ticareti gelişmeye devam edecek, ancak bir önceki yüzyılın oranlarının gerisinde kalacak. Bunun ötesinde dünya ticaretinde OECD üyesi olmayan ülkelerin payı yüzde 35’ten yüzde 56’ya yükselecek. Çin ve diğer uzak Asya ekonomileri özellikle elektronik imalat sanayiinde liderliklerini sürdürürken, OECD üretim deseninde imalat sanayinin payı giderek azalacak ve önemini yitirecek.

***

Bu kötümser öngörüleri, iktisat siyasası için bir “meydan okuma” olarak değerlendiren OECD yazarlarının politika önerilerine gelince... OECD, mevcut neoliberal, piyasa her şeyi çözmeye yetkindir dogmasına harfiyen bağımlı öneriler geliştirmekten geri durmamakta. “Eşitsizlik” ve “durgunluk” sorununu çözmenin aracı olarak “işgücü piyasalarında esnekleştirmenin sürdürülmesi” ve “geniş kapsamlı göç hareketlerine izin verilmesi” sonucunda tüm küresel ekonomide ücret ve sosyal haklarda dibe doğru yarışın hızlandırılması önerilirken, kamunun tasarruf ve kemer sıkma tedbirleriyle daha da daraltılması ve geniş çaplı özelleştirmeler ile piyasaların geliştirilmesi neoliberal paketin standart talepleri dile getirilmekte.
İşgücünde esnekleştirilmesinin ve göç olanaklarının özendirilmesinin küresel eşitsizlik sorununa nasıl çözüm üreteceği son derece kuşkuluyken, kamunun daraltılarak ve sosyal devlet edinimlerinin yok edilerek, derinleşen eşitsizlik sorunları sonucunda doğacak sosyal dışlanmışlık ve sosyal şiddetin nasıl engellenebileceği ise bir başka konu. Sera gazlarının salımları sonucunda doğacak iklim değişikliği sorunları ile mücadeleyi sadece piyasanın anarşik ve kısa dönemci kâr-zarar hesaplarına dayandıran bir çevre koruma anlayışının mevcut eğilimleri nasıl tersine çevirebileceği konusu ise tartışma değeri dahi olmayan bir soru olarak duruyor.
Öte yandan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO’nun) verilerine göre küresel ekonominin rezerv işsizler ordusu, eksik istihdam, enformal ve güvencesiz (vulnerable) istihdam edilenler ile birlikte 2.4 milyar kişiye ulaşıyor. Halbuki ücretliemek istihdamı sadece 1.4 milyar kişiyi ancak buluyor. Sermaye, geçen haftaki yazımızda da vurguladığımız üzere, parçalandıkça ve taşeronlaştıkça bir yandan da işgücünü parçalıyor ve enformalleştiriyor. Bu yapı bir yandan da doğanın ve emeğin acımasız sömürüsüyle birlikte piyasa kâr haddini koruyabilmenin tek unsuru haline dönüşüyor.

***

Bilindiği gibi küresel kapitalizm, 2008’den bu yana ortalama 50-60 senede bir yaşanan sistemik nitelikli krizlerinden birisinden geçiyor. Marxgil iktisat yazınında Kondratieff çevrimleri diye anılan bu tür uzun dönemli dalgalanmaların 2060’taki yansımaları kapitalizmin 21. yüzyıl boyunca evrimi açısından da önem taşımakta. OECD uzmanlarının öngörülerine göre 21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel ekonominin gelişmiş ekonomileri ivmelerini kaybetti, 2060’larda da sonradan gelen, günümüzün gelişmekte olan ekonomilerinin durgunlaştığı bir dönem olacak. Dolayısıyla 21. yüzyıl kapitalizmin belki de son krizi olabilir...

(*) “Policy Challenges for the Next 50 Years” OECD Economic Policy Paper, Temmuz, No 9. ■ Erinç Yeldan, Cumhuriyet, , (30.7.2014)

 

31.7.2014 

KRİZ, FED: ARJANTİN'DEN ŞOK İFLAS

Arjantin ABD'li hedge fonlara olan yapılandırılmış tahvil borçlarını zamanında ödeyemedi. Ekonomi Bakanı Axel Kicillof hedge fonlarla anlaşamadıklarını belirterek ülkenin iflasını ilan etti. Bu Arjantin'in 13 yıl içinde ikinci iflas ilanı...

ARJANTİN'in uzun süredir tartışılan yapılandırılmış tahvil borçları için sürenin dolmasına saatler kala Arjantin Ekonomi Bakanı Axel Kicillof ülkenin iflasa düştüğünü açıkladı. New York'ta gerçekleştirdiği basın toplantısında konuşan Kicillof ülkenin ABD'li hedge fonlara olan ve 1.3 milyar doları bulan borçları ödeme konusunda fonlarla anlaşamadığını açıkladı. Amerikan yargısının "Borç veren hedge fonlar kabul ederse borç bekleyebilir" kararını hatırlatan bakan "Ancak akbaba fonlar beklememeye karar verdi, biz de anlaşamayıp iflası ilan ettik" diye konuştu.

S&P SAATLER KALA NOT DÜŞÜRDÜ
kredi derecelendirme kuruluşu Standars&Poor's (S&P) Arjantin'in kredi reytingini CCC -/C'den "Selective Default"a (tercihli temerrüt) indirdi. Bu not derecesi borçlarının faizleri ile birlikte ödeyemeyen ülkeler için kullanılan bir derece olarak biliniyor. S&P not dirimine gerekçe olarak Arjantin'in döviz cinsi borçlarını ödeyememesini gösterdi.

SON ÖRNEK YUNANİSTAN
En son 2011'de borçlarını ödeyemeyen Yunanistan bu not derecesine indirilmişti. Ülkenin, borçlarını tekrar ödeyebilir konuma gelmesi ile eski notunu geri kazanması Yunanistan örneğinde olduğu gibi muhtemel. Arjantin'in 1.3 milyar
dolar borcunu geri ödeyebilmesi için başta ABD'li hedge fonu NML Capital olmak üzere diğer fonları ödeme planında ikna etmesi gerekiyordu. Ancak anlaşma gerçekleşmeyince Arjantin 13 sene içinde ikinci iflasını açıkladı


BANKALAR YETERLİ OLMADI
Arjantin'in ABD'nin dev hedge fonlarına olan tahvil kupon ödemesinin son gününde müthiş bir görüşme trafiği yaşandı. 12 yıl içinde ikinci kez iflasını açıklamak istemeyen Arjantin'in Ekonomi Bakanı Axel Kicillof kritik görüşmeleri gerçekleştirmek için New York'a uçtu. Bunlar olurken Arjantinli bankalar borcun 2015'te ödeneceğine dair iyi niyet göstergesi olarak ABD'li fonlara 250 milyon dolar ödemeyi taahhüt etmişti. Ancak bu çabalar yeterli olmadı. Hedge fonlar 2002'de Arjantin'in iflasından sonra aldıkları tahvillerin tam olarak geri ödemesini talep ediyordu.

ABD YÜZDE 4 BÜYÜDÜ DOLAR UÇTU

ABD ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yüzde 4 büyüyerek beklentileri aştı. ABD gayrisafi yurtiçi hasılası yılın ikinci çeyreğinde yüzde 4 büyürken bu büyüme hızı geçtiğimiz yılın üçüncü çeyreğinden bu yana en hızlı büyüme olarak kaydedildi. ABD ekonomik büyüme verileri açıklandıktan sonra dolar uluslararası piyasalarda diğer para birimlerine karşı değer kazandı. Dün 2.11 TL'den işlem gören dolar verinin açıklanmasının ardından 2.1390 TL'ye kadar yükselerek uluslararası piyasalarda TL karşısında son 12 günün en yüksek seviyesine ulaştı.

FED BİTİRMEYE YAKIN
Amerikan
merkez bankası (Fed) Açık Piyasa Komitesi toplantısında beklendiği gibi tahvil alımını 10 milyar dolar azaltarak aylık 25 milyar dolara çekti. Fed'in faiz artırımı zamanlaması hakkında açıklama yapmaması ikkat çekerken istihdam piyasasının iyileşmesine rağmen hala istenen seviyede olmadığının altı çizildi. Böylece çok tartışılan tahvil alım programının bimesine bir adım daha yaklaşılırken uzmanlar Ekim ayındaki toplantıda tahvil alımının sonlanacağını tahmin ediyor. ■ Hürriyet, , (31.7.2014)

 

TE, EKONOMİ, KRİZ: ATEŞ OLMAYAN YERDEN, DUMAN ÇIKMAZ

Son günlerde ekonomide mevcut olan risklerin artık tehlike boyutuna ulaştığı daha çok netleşti. Bunu içeride ve dışarıda söylemler ve bir çok rapordan anlıyoruz.
TÜİK’in reel sektör güven endeksi, güvensizlik düzeyine indi. Tüketici güven endeksi ise dibe vurdu...
Başbakan yardımcısı Babacan bayramdan önce ekonomide risklere ve tehlikeye dikkat çekti...
Uluslararası Para Fonu (IMF ) yeni raporunda (Changing Growath Trends Carry New Global Spillovers) yüksek cari açığı ve enflasyonu olan, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri “Kırılgan gelişmekte olan ülkeler” olarak tarif etti. Aynı gelişmekte olan ülkelerde büyümenin düşeceği vurgulandı.
Ekonomide gidişat doğal olarak siyaseti de etkiliyor. Eğer Başbakan yardımcısı gibi iktidarda olan bir siyasetçi ekonomide tehlikeden bahsediyorsa, o siyasetçi topluma karşı olan görevini yerine getiren ve dürüst siyasetçidir. Zira bu gibi siyasetçiler pisliği halının altına süpürmez ve güçleri yeterse siyasi iktidarları önlem almaya zorlar.
Ne var ki, toplumun da işin farkında olması ve yeni ekonomik politikalar talep etmesi gerekir. Bu gerçeğe karşılık başka bir gerçek, her toplumun ekonomide, “yarına değil bu güne bakmak” gibi ağır bir zaafiyet içinde olması gerçeğidir.
Türkiye’de yüksek cari açık ve yüksek dış borcun etkisi bugün anlaşılmıyor ve fakat yarın zorunlu olarak ortaya çıkacaktır. Bu gün enflasyonun verdiği canlanma, borçlanarak yapılan ithalat, mevcut sıcak para ve spekülatif sermaye suni bir refah yaratıyor. Gerçekte bir ülkenin cari açıkla ve dış borçla (sıcak para da ne zaman çıkacağı belli olmayan bir kısa vadeli borçtur) bugünü yaşaması elbette ki daha fazla sürdürülemez. Yarın dış borçlarımızı ödemek zorunda kalacağız. O zaman yediklerinden daha fazlasını geri ödeyeceğiz. Yurt dışına kaynak çıkışı fakirleşme yaratacaktır.
IMF raporunda da belirtildiği gibi, ABD ve İngiltere gibi ülkeler normalleşme dönemine girmektedir. Bu demektir ki eksi faiz dönemi bitecek ve normal faiz dönemine geçilecektir. Gelişmekte olan ülkelerde ve özellikle ABD’de faizlerin artmasıyla, uluslar arası sermaye gelişmekte olan ülkelerden çıkıp bu ülkelere gidecektir.. O zaman Türkiye’nin yabancı sermayeyi tutması için faizleri daha çok artırması gerekir.
Yabancı sermaye girişinin azalması yanında sıcak para çıkışının da artması halinde Türkiye cari açığın finansmanında zorluk çekebilir. Yeni dış borcu daha pahalı alır. Dış borçları çevirmekte zora girebilir.
Yine halen yüzde 3 seviyesinde düşük olan büyüme oranı daha da düşebilir. Çünkü iç tasarruflar zaten yüzde 12 düzeyine geriledi. Yatırım - tasarruf açığı dış kaynak girişi ile sağlanıyor. Dış kaynak girişi azalırsa, ithalatın ve yatırımların finansmanı da zora girecektir. Düşük büyüme oranı ile Türkiye 400 milyar doları aşan dış borçlarını ödemekte zorlanacaktır. İşsizlik te artacaktır.
Eninde sonunda Türkiye hazır yediklerinin maliyetine katlanacaktır. Ne var ki bu maliyeti en aza indirmek için önce hükümetin ekonomideki gidişata ve mevcut tehlikeye doğru teşhis koyması ve arkasından bu teşhise göre yeni bir iktisat politikası tespit etmesi gerekir. Ne var ki bugünkü hükümet böyle bir yaklaşım içinde değildir. Bir nedeni Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasındaki belirsizlik, diğer nedeni de AKP içinde farklı çıkan seslerdir. Bunun için hükümetin köklü ekonomik önlemler alması mümkün değildir.
Muhalefet ise daha çok siyasi iktidarın tayin ettiği oyun alanında oynuyor. Yeni bir iktisat politikası geliştirme ve önerme gibi bir dertleri yok. Söz gelimi CHP yalnızca geçmiş rakamları yorumlamak ve tenkit ederek siyasi iktidarın sahasından bir türlü çıkamıyor. Sonuçta muhalefetin siyasette kendi oyun alanlarının olmaması, topluma umut ve güven vermiyor. ■ Esfender Korkmaz, Yeniçağ,  (31.7.2014)

 

ÇİN BU YIL ABD’NİN TAHTINA OTURACAK

Dünya Bankası’nın yapmış olduğu araştırmaya göre Çin, ABD ekonomisini 2019’da değil, kısa sürede 2014’te geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak

Dünya Bankası’na göre Çin, ABD ekonomisini beklenenden kısa sürede geçerek 2014’te dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Satın alma gücü göz önüne alınarak yapılan araştırmaya göre Hindistan ise Japonya’nın önüne geçerek 3’üncü sıraya yerleşti.

Dünya Bankası’nın yapmış olduğu Uluslararası Karşılaştırma Programı’na göre Çin, ABD ekonomisini, 2019’da değil, beklenenden çok daha kısa sürede, 2014’te geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Rapora göre satın alma paritesine endeksli harcamalar gözönüne alındığında Çin ekonomisi ABD’nin hemen arkasından geliyor ve 2014 sonunda öne geçeceği öngörülüyor. ABD 1872 yılında İngiltere’den bu liderliği almış, o günden bu yana hep zirvede kalmıştı. IMF ve Birleşmiş Milletler verilerinden de faydalanılarak yapılan raporda, volatil döviz kurlarıyla ifade edilen toplam GSYH rakamlarının ekonomilerin gerçek büyüklüğünü doğru yansıtmadığı ifade ediliyor. Dünya Bankası’nın hazırlamış olduğu raporun verileri dünya ekonomik görünümünü tamamen değiştiriyor. Hesaplamalarda Hindistan, Japonya’yı geçerek 3’üncü sıraya yerleşiyor.

2005’de yüzde 43’dü
ABD ekonomisi dünyanın en büyük ekonomisi olma unvanını kaybetmenin eşiğinde. Dünyanın en büyük istatistik kurumlarınca ABD ekonomisinin büyüklüğünün bu yıl içerisinde Asya’nın yükselen devi Çin’in gerisinde kalacağı düşünülüyor. Sadece toplam GSYH’nin değil ülkelerin fiyat endekslerinin, satın alma gücüne ve ulusal para birimlerine endekslenmiş kişi başı GSYH’- lerin göz önünde bulundurulduğu çalışma verilerine göre Çin’in 2011 yılında ABD ekonomisinin yüzde 87’si büyüklüğünde olduğu belirtiliyor. Financial Times’ta yer alan bir habere göre 2005 yılı verilerine göre ise bu rakam sadece yüzde 43’tü.
Gerçek geçim maliyeti anlamına da gelen satın alma gücü paritesinin ülkelerin ekonomik büyüklüğünü daha doğru yansıttığını ifade eden rapora göre, sadece volatil döviz kurlarıyla ifade edilen toplam GSYH’nin ülke ekonomilerini doğru yansıtmadığı ifade ediliyor. IMF verilerine göre ABD ekonomisi 2012 yılında 16.2 trilyon dolarken Çin ise 8.2 trilyon dolar büyüklükteydi. Çin’in son yıllarda büyümesinin yavaşlamasına rağmen ABD gibi gelişmiş ekonomilere göre çok daha hızlı büyüyor olması ise ekonomistlere Çin’in bu yıl ABD ekonomisini geçeceğini düşündürtüyor. Uluslararası Karşılaştırma Programı’nın ürün ve hizmet fiyatlarını çok detaylı araştırarak derlediği verilere göre daha fakir ülkelerde para, gelişmiş ülkelere göre çok daha fazla ürün ve hizmet almaya yetebiliyor. Bu da gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin rapor çerçevesindeki asıl büyüklüğünün artmasını sağlıyor. IMF’nin büyüme beklentileri göz önüne alındığında Çin 2011 ve 2014 yılları arasında yüzde 24 büyüme yaşarken, ABD ise aynı dönem içerisinde sadece yüzde 7.6 büyüdü. Bu da Çin’in öne geçeceğinin öngörülmesinin en sağlam dayanağı.
Dünya Bankası’nın rapor verileri dünya ekonomik görünümünü tamamen değiştiriyor çünkü büyük nüfuslu ve orta gelirli ülkelerin önemini artırıyor. Hindistan 2005 yılındaki rapora göre dünyanın en büyük 10’uncu ekonomisiyken, 2011 raporuna göre 3’üncü büyük ekonomi koltuğuna oturuyor. Hindistan ekonomisinin büyüklüğünün bu süre içinde neredeyse iki katına yükselerek ABD ekonomisinin yüzde 19’una denk gelirken yüzde 37’ye yükseldiği belirtiliyor. Rusya, Brezilya, Endonezya ve Meksika’nın en büyük 12 ekonomi içinde yer aldığı belirtilirken, yüksek maliyet ve yavaş büyümenin İngiltere ve Japonya’yı liderden uzaklaştırdığı ifade ediliyor.

Çin’de açıklanan resmi verilere göre ilk çeyrekte yüzde 7.4 büyüyen gayrı safi yurt içi hasıla ikinci çeyrekte bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 7.5 büyüdü. Bu artış The Wall Street Journal tarafından yapılan ve 21 ekonomistin katıldığı ankette ortaya çıkan yüzde 7.4’lük ortalamadan hafif yukarıda gerçekleşti. Çin ekonomisi resmi verilere göre mevsimsel bazda bakıldığında bir önceki çeyreğe göre yüzde 2.0 büyüdü.Ekonomik büyümede yaşanan hafif toparlanma dünyanın en büyük ikinci ekonomisinde büyümenin bir yıl öncesine göre sabitlendiği sinyalini verirken, bunda hükümetin genişlemeci politikalarının yardımı olduğu söyleniyor. ■ Yeniçağ,  (31.7.2014)

ALTIN’DA YÖN AŞAĞI DOĞRU

Altın vadeli işlemler Çin’deki düşük talep yüzünden son 5 haftanın en düşük seviyelerine geldi. Analistler; bu durumun önümüzdeki birkaç ay devam edeceğini söylüyor. Altında vadeli işlemler %1,1 geriledi.

Böylelikle altının ons fiyatı 1,290.80 dolar oldu. Bu fiyat bir ara 1,291.10 dolara çıksa da bu seviyeler 18 Haziran’dan beri en görülen en düşük seviyeler. Analistler; geçen seneye göre % 7 oranında artan altın fiyatlarının düşüşe geçtiğini söylüyor. UBS Wealth Management’da yönetici olan Dominic Schnider altının fiyatının artmamasının nedenlerinin açık olduğunu söyledi. Schnider’e göre; Çin ve ABD ekonomilerinde yaşanan iyileşmeler altına olan ilginin azalmasına neden oluyor. Schnider, gelişen piyasalarında altın talebinin azalmasının altın fiyatını aşağıda tutacağını söylüyor. China Gold Association’ın yayınladığı son açıklamada; altın talebinin Ocak ayından bu yana % 19 azaldığını söyledi. Ayrıca kültçe altın talebi %62 altın para talebi ise %42 azaldı. CMC Markets analisti Ric Spooner da fiyatların düşeceğini ön görüyor. Spooner’a göre ABD’nin iyi ekonomik performansı doların güçlenmesine ve altının düşmesine neden olacak. Fakat başka analistler ise jeopolitik risk yüzünden yatırımcıların altına sığınacaklarını düşünüyor.

Farklı görüşler
Compass Global Markets CEO’su Andrew Su dünyada yaşanan jeopolitik olayların ABD’den geç tepki aldığını söylüyor ve üçüncü çeyrek sonunda altının Ons fiyatının 1400 dolar seviyesinde olacağını tahmin ediyor. Yatırımcıların bir iki ay içerisinde bu risklerin ne boyutta olduğunu fark edeceğini söyleyen Su; içinde olduğumuz dönemde yatırımcıların düşük hisse senedi piyasalarından etkilenerek altından uzaklaştığını belirtti. Son olarak Su, Çin’den gelen “altına talep düşüyor” uyarılarına kulak asmadığını belirtti. ■ Yeniçağ,  (31.7.2014)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura