Diğerleri > Sis Çanı
16-02-2013
NELER OLDU 25-31 OCAK 2013 (Bölücülük, özelleştirme, UÖŞ, İslam, tarih, kriz, Atatürk, Silivri, CHP, eğitim, kültür, yabancı sermaye, kadın)

Cihan Dura

16.2.2013


25.1.2013 

BÖLÜCÜLÜK: 'ANADİLDE SAVUNMA' TAMAM

Anadilde savunma hakkı getiren tasarı TBMM'de kabul edildi.

Ana dilde savunma ve hükümlülerin cezaevinde eşleriyle görüşmesine imkan tanıyan tasarı TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. KCK sanıklarının talepleri arasında yer alan anadilde savunma hakkı, sürecin devam ettiği Kürt sorununun çözülmesine katkı yapacak adımlardan biri olarak görülüyor.

TBMM Genel Kurulu'nda dün akşam kabul edilen Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı'na göre, sanık; iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek.

Tercüme hizmetleri, il adli yargı adalet komisyonlarınca oluşturulan listeden, sanığın seçeceği tercüman tarafından yerine getirilecek. Bu tercümanın gideri devlet tarafından karşılanmayacak. Bu imkan, yargılamanın sürüncemede bırakılmasına yönelik olarak kötüye kullanılamayacak.
Türkçe bilmeyen sanığa tercüman verilmesi imkanı, soruşturma evresinde dinlenen şüpheli, mağdur veya tanıklar hakkında da uygulanacak.

Bu evrede tercüman, hakim veya cumhuriyet savcısı tarafından atanacak. Yasa ile ayrıca ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettirememe hali de infazın ertelenmesi nedenleri arasına alındı.

Buna göre; maruz kaldığı ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkumun cezasının infazı, iyileşinceye kadar geri bırakılabilecek. ■ Dünya, 25.1.2013

ÖZELLEŞTİRME: ÖİB'NİN 'LİMAN PAKETİ' VİTRİNE ÇIKTI, İÇİNDE SEKİZ LİMAN VAR

22 Ocak 2013

Özelleştirmeye hız veren ÖİB, 8 limanı bir pakete koydu. 4'ü yat limanına dönüştürülme şartıyla özelleşecek. Danışman ihalesi için dün başvurular alındı.

Özelleştirme İdaresi'nin (ÖİB) yoğun özelleştirme gündemine limanlarda girmiş durumda. Toplam 7 liman, 1 iskele, özelleştirilecek. Özelleştirilecek limanlardan 4'ü Derince, İzmir Kruvaziyer, İzmir Yük ve Tekirdağ Limanları, yine yük ve yolcu limanları olarak hizmet verecekler.

Diğer 3 liman (Güllük, Çanakkale Kabatepe ve Gökçeada Kuzu limanları) ve Pasaport İskelesi ise yat limanına dönüştürülmek şartıyla özelleştirilecek. Liman varlıkları içinde en yüksek değere sahip olan Salıpazarı Limanı (Galataport) bu paketin içinde değil. Onun için danışman konsorsiyumu ayrı hazırlıklık yapıyor. ÖİB, bu özelleştirme için danışmanlık ihalesi sürecini devam ettiriyor. Dün akşam itibariyle süreçte danışmanlık yapmaya aday şirketlerden ön yeterlilik başvuruları alındı.

Özelleştirme süreci başlayan Derince, İzmir Kruvaziyer ve İzmir Yük Limanı TCDD'ye ait. Tekirdağ Limanı ile imar planları hazırlanarak yat limanına dönüştürülmesi planlanan Güllük Limanı, Pasaport İskelesi (İzmir), Çanakkale Kabatepe Yolcu Limanı ve Gökçeada Kuzu Limanı ise TDİ bünyesinde. Danışmanlık ihalesinde, bu limanların "İşletme Hakkının Verilmesi" yöntemiyle özelleştirileceği belirtildi.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, daha önceki liman özelleştirmelerinde 30 yıl süre koymuştu. Son İzmir Limanı'nda bu süre 46 yıl olarak belirlenmişti. Yeni pakette limanların kaç yıl süreyle işletme hakkı devri olacağına danışmanlar karar verecek.

İzmir Limanı ikiye ayrıldı

İzmir Limanı, İzmir'in doğal ve kültürel değerleriyle birlikte turizm potansiyeli dikkate alınarak ÖYK tarafından İzmir Kruvaziyer Limanı ile İzmir Yük limanı olarak ikiye ayrıldı ve ayrı ayrı özelleştirilmesine karar verildi.

Limanın bu şekilde bölünmesi kararı iki denemenin de başarısız sonuçlanmasının arkasından alındı. İzmir kruvaziyer limanına ilişkin 1/25.000 ölçekli Nazım İmar Planı Değişikliği, 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı Değişikliği ve 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı Değişikliği, ÖYK'nın 30.04.2012 tarih ve 2012/58 sayılı kararı ile onaylanmış ve 4.5.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı. İzmir Kruvaziyer Limanı için geçen yıl ikinci ilan süreci başladı. 21 Eylül 2012'deki ihale tek teklif geldiği için (Türkerler vermişti) iptal oldu.

Yük limanına ilişkin çalışmalar devam ediyor. İzmir Limanı, ilk ihalesinde Global-Hutchison-EİB ortaklığına 1 milyar 275 milyon dolara satılmıştı. Ancak alıcı konsorsiyum yükümlülüklerini yerine getirmediği için ihale sonuçlanamamıştı. Liman şimdi üçüncü kez ihaleye çıkarılıyor.

Galataport bekliyor

TDİ'nin elinde bulunan Kapatepe, Güllük limanlarının faaliyeti yok. Atıl durumdalar. Alıcı şirket, bu limanlarla birlikte Gökçeada Kuzu Limanı'nı da aldıktan sonra yat yimanına çevirerek işletecek. TDİ'nin gündeminde süreci ayrıca devam eden en önemli varlık ise önceki ihalesi iptal olan ve Galataport olarak bilinen Salıpazarı Limanı. Bu konuda da çalışmalar devam ediyor.

Danışman şirketler EFG İstanbul ile Mag Mühendislik, İşmen Hukuk konsorsiyumu çalışma yapıyor. Salıpazarı, bu paketin içinde bulunmuyor. TDİ'nin limanlarından Tekirdağ, Rize, Ordu, Sinop, Giresun, Hopa, Antalya, Marmaris, Alanya, Çeşme, Kuşadası, Trabzon ve Dikili limanları daha önce özelleştirilmiş, işletme hakları 30 yıl süreyle devredilmişti. Bunlardan Tekirdağ Limanı'nın ihalesi geçen yıl iptal edildi. Bu liman, 8 limanlık son paketin içinde yeniden satışa çıkarılıyor. (22 Ocak 2013)   İşletme devri yapılacak limanlar

1- Derince Limanı

2- İzmir Kruvaziyer Limanı

3- İzmir Yük Limanı

4- Tekirdağ Limanı (Satışı iptal olmuştu)

5- Güllük Limanı (Yat limanı olacak)

6- Pasaport İskelesi (Yat limanı olacak)

7- Çanakkale Kabatepe Limanı (Yat limanı olacak)

8- Gökçeada Kuzu limanı (Yat limanı olacak)

İbrahim EKİNCİ, Dünya, 25.1.2013

 

UÖŞ: GÜLER SABANCI SİEMENS'İN YÖNETİMİNE GİRDİ

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Siemens AG'nin yönetim kuruluna seçilmesine ilişkin, ''Kurumsal yönetim açısından böylesine kuvvetli bir yapı içinde yer almanın, şahsım ve Topluluğum adına kazanım olacağına inanıyorum'' dedi.

Sabancı Holding açıklamasına göre, Almanya'da yapılan Siemens AG Genel Kurul Toplantısı'nda şirketin Yönetim Kurulu seçimi yapıldı. Toplantı, Münih'in ünlü Olimpiyat Stadı'nda 8 bini aşkın hissedarın katılımıyla gerçekleştirildi. Gerhard Cromme'un yeniden başkan olduğu Genel Kurul Toplantısı'nda Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı,yaklaşık yüzde 98 oranında oy alarak Siemens AG Yönetim Kurulu üyesi olarak seçildi.

Konuya ilişkin açıklama yapan Sabancı, ''Öncelikle Siemens AG gibi köklü bir kurumdan davet almak ve seçilmek, gurur verici ve ilave bir sorumluluktur. Dünyada bu şekilde bir üst düzey yöneticinin başka bir kurumun yönetiminde yer alması uygulamaları çok rastlanan bir durum. Özellikle kurumsalyönetim açısından böylesine kuvvetli bir yapı içinde yer almanın, şahsım ve Topluluğum adına kazanım olacağına inanıyorum'' ifadelerini kullandı.

Almanya'da yapılan Genel Kurul'da toplantıyla seçilen Siemens AG Yönetim Kurul üyeleri şöyle: ''Josef Ackermann, Zürih Sigorta Grubu Yönetim Kurulu Başkanı; Güler Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Holding A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı; Gerd von Brandenstein Siemens AG ve Degewo AG Denetleme Kurulu Üyesi; Dr Gerhard Cromme, Siemens AG ve ThyssenKrupp AG Denetleme Kurulları Başkanı; Michael Diekmann, Allianz SE Yönetim Kurulu Başkanı; Dr Hans Michael Gaul, Siemens AG Denetim Komitesi Başkanı; Dr Peter Gruss, Max-Planck-Gesellschaft zur Förderung der Wissenschaften v.V. Başkanı; Dr Nicola Leibinger-Kammüller, TRUMPF GmbH Co KG Başkanı; Gérard Mestrallet, GDF SUEZ SA Başkanı ve CEO'su; Werner Wenning, Bayer AG ve E.ON AG. Denetleme Kurulu Başkanı.Cumhuriyet, 25.1.2013

SİYASAL İSLAM: AVUKATLARA YARGIDA TÜRBAN VİZESİ

Danıştay, avukatların mahkemelerde ‘başları açık’ görev yapacaklarına ilişkin düzenlemenin yürütmesini durdurdu.

Kamuda türbana izin verilmesi talebine yönelik tartışmalar gündemdeyken Danıştay 8. Dairesi, Türkiye Barolar Birliği’nin meslek kurallarında yer alan avukatların mahkemelerde “başları açık” görev yapacaklarına ilişkin düzenlemenin yürütmesini durdurdu. Böylece, avukatların mahkemelerdeki her türlü işlemleri ile duruşmalara türbanla girmesinin önü açıldı. Karara tepki gösteren Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu, “Bu bir rejim sorunudur. Avukatların dini sembollerle duruşmalara girip yargısal faaliyetlere katılmaları yargının diğer kurucu unsuru olan hâkim ve savcıların dini semboller kullanarak yargılama yapmalarının önünün açılması anlamına gelir” dedi.

Karara katılmayan bir üye, karşı oy gerekçesinde, Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın 20. maddesindeki düzenlemenin avukatlık kimlik kartı ile ilgili değil, avukatların görevlerini ifa ederken uymak durumunda oldukları kıllık kıyafet uygulaması ile ilgili olduğunu belirtti. Ancak iptali istenen Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın 20. maddesindeki düzenlemenin, avukatlık kimlik kartları ile ilgili değil, avukatların görevlerini ifa ederken uymakla yükümlü olduğu bir meslek kuralı olduğunu belirten üye, karşı oy gerekçesinde, düzenlemenin dava konusu işlemin dayanağı olarak değerlendirilemeyeceği, davacının bu kısma ilişkin isteminin reddi gerektiği oyu ile çoğunluk kararına katılmadığını bildirdi. ■ Cumhuriyet, 25.1.2013

TARİHA SAYGISIZLIK: TAVAN

BAŞKA yangınlarda da böyle oluyordur herhalde: Alevlerini kolay anlatılmaz bir hüzünle ekranda seyrettiğiniz yangını anlatan muhabir “Şimdi de büyük salonun tavanı çöktü” deyince içinizde çöken anılar niçin bunca çoğalıp, bunca canlı, iç burkucu ve üzüntü verici olabiliyor?
Belki herkes için; yerine, zamanına ve konusuna göre çok daha üzücü türleri de hep vardır bu duygunun. Yananın bir ev, okul, fabrika, tiyatro veya konferans salonu oluşuna tanık olunduğunda.
Bir geminin batışını, bir anıtın yıkılışını seyretmek gibi.
Hatta sevdiklerinizin ve asla unutamayacaklarınızın mezara indirilişine yaşlı gözlerle bakarmışçasına.
Yangın, belki kızıllığı yüzünden, böyle yürek yakıcı olabiliyor.

Ama bir yatılı okulun yatakhaneye çevrilmiş büyük salonundaki tavanın yanarak çökmesi yine de bir başkaydı. İlkokulu henüz bitirmiş çocuk, yatılılığın ilk gecesinde uyumadan önce yarı aydınlanmış o süslü tavana bakarken neler düşünmemişti ki.

Hele Boğaz vapurlarının üstteki damın camlı bölümünden içeri yansıyan projektör ışıkları yanıp söndükçe ve römorkör düdükleri Ortaköy tramvaylarının çançanına karıştıkça.
Evden ve evdekilerden uzaklaşmış çocuk hayata mı atılıyordu, yoksa hayat mı onun üstüne yığılmaktaydı?
Tavanın sultanlardan kalma süslü boyası belki renkli bir gelecek vaat etmekteydi ama İkinci Cihan Harbi’nin sıkıntıları, yoklukları ve yeni başlayan karanlık olayları sürüp gitmekteydi o sırada.

Yakın tarihten kalma ünlü binalar seyircisiz kalmış tiyatrolar gibidir. Ama onları canlandırmak için resmi salonlarda kalitesiz vodviller oynatmaya gerek yok. Cumhuriyet, o tür yapıların neredeyse hepsini her derecedeki eğitim kurumlarının kullanımına bırakarak çok anlamlı bir tutum sergilemiş sayılır: Saltanatın zenginliklerini öğretimin hizmetine sunmak ve büyük devrimin gençlikçe korunmasını her şeyden önce bilime emanet etmek.
Böyle olduğu içindir ki, o yapılar hoyratça değil, bir tapınak kutsallığı korurcasına kullanılmalıdır.

Yakarak ve lüks otellere dönüştürerek değil. ■ Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 25.1.2013

(İşte bu farktır ki Türkiye’yi çöküş ve dağılma noktasına getirdi. cd )

 

26.1.2013 

AB, KRİZ, ÖZELLEŞTİRME: 12 BÜYÜK LİMANI ÖZELLEŞTİRECEK

Yunanistan Denizcilik Bakanlığı, 12 büyük limanın özelleştirilmesine olanak verecek yasal düzenlemeyi, önümüzdeki günlerde parlamentoya getirecek.

Partilerin incelemesine sunulan düzenleme, limanların özelleştirilmesi önündeki engelleri ortadan kaldıracak.

Ekonomik krizden çıkış için yatırımcıları çekmeye çalışan Atina, liman özelleştirmelerine hız veriyor. Bunun için Denizcilik Bakanlığı, ülkenin 12 büyük limanının özelleştirilmesi konusunu gelecek günlerde meclise taşıyacak. Özelleştirme ile ilgili yasal düzenlemelerin, girişimleri kilitleyen konuları açması hedefleniyor. Bu sayede, hisse devri ya da işletme haklarının satılması da mümkün olacak. Düzenlemenin tamamlanmasının ardından, özelleştirmeler Yunanistan Özelleştirme İdaresi (TAIPED) tarafından yönlendirilecek. Yatırımcıların, Şubat sonuna kadar liman özelleştirilmelerine dair stratejik bilgilere sahip olacağı belirtiliyor.

Gruplandırılacak olan 12 liman, birbiriyle ilişkili 4 yönetim sistemi tarafından kontrol edilecek. Sisteme göre limanlar Attika Liman Ağı, Güney Yunanistan Liman Ağı, Batı Yunanistan Liman Ağı ve Heraclion Limanı şeklinde gruplandırılacak. Özelleştirilecek limanlar arasında Pire, Selanik, Volos, Kavala, İgoumenitsa, Korfu, Lavrion, Elefsina, Rafina, Dedeağaç ve Patra yer alıyor.

Yatırımcıların ilgi gösterdikleri limanlar arasında ise Selanik ticari konteynır merkezi ve Pire'de Kruvaze Limanı ile gemi tersaneleri bulunuyor. ■ Akşam, 26.1.2013

 

27.1.2013 

ATATÜRK’E SAYGISIZLIK: ATATÜRK'ÜN LOKANTASI KAPANDI!

AOÇ’de yer alan ve Atatürk’ün de uzun zaman geçirdiği Merkez Çiftlik Lokantası, işletmeci kirayı ödemeyince kapatıldı.

Adı Atatürk ile özdeşleşen ve Ankara’nın simge mekanlarından Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Merkez Çiftlik Lokantası kapandı. AOÇ Genel Müdürlüğü yetkilileri, işletmecinin kirayı uzun süredir düzenli ödememesi nedeniyle mahkemenin tahliye kararı verdiğini savundu. İşletmecinin tahliye işlemini gerçekleştirmesinin ardından birçok önemli organizasyona ev sahipliği yapan tarihi lokanta karanlığa büründü.

Atatürk’ün kuruluş aşamasında zamanının büyük bölümünü geçirdiği çiftlikte, 1925 yılında dostlarıyla biraraya geldiği bir mekan olarak hazırlanan Merkez Çiftlik Lokantası, 1930 yılında ise restorana çevrilip işletmesi Tarım Bakanlığı’na verildi. Atatürk’ün, İsmet İnönü ile meşhur yemek fotoğrafına kaynaklık eden Merkez Çiftlik Lokantası, Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze Ankara’da sosyal hayatın önemli bir parçası olarak faaliyet gösterirken, özellikle Atatürk’ün İsmet İnönü ile yediği yemeklerle anılıyor.

82 yıllık tarih

82 yıllık tarihi ile Ankara’nın en eski lokantalarından biri olan Merkez Çiftlik Lokantası, 1956 yılında Alman mimarlar tarafından bugünkü haline getirildi. 1962 yılından itibaren özelleştirilerek hizmet vermeye devam eden lokanta, 250 kişilik ana salonu ve 80 kişilik özel Ata salon ile 750 kişilik bahçesiyle önemli buluşma noktalarından biriydi.

İşletmeci boşalttı

Ankara’da siyasetçilerin, bürokratların, sanatçıların uğrak noktası olan Merkez Lokantası, AOÇ yönetimi ile işletmeci arasındaki dava sonucunda dün tahliye edildi. Birkaç gündür süren tahliye işlemi işletmecinin eşyalarını toplamasıyla sona erdi. Cumhuriyet tarihi boyunca renkli balolara ve organizasyonlara ev sahipliği yapan ve ışıl ışıl görüntüsüyle hafızalara kazınan tarihi lokanta, dün akşam saatlerinde karanlığa bürünmüş görüntüsüyle dikkati çekti.

Tahliye savunması

Mülkiyeti Atatürk Orman Çiftliği’ne ait olan lokantanın işletmecilerinin uzun süredir kirayı düzenli ödememesi nedeniyle yönetim ile işletmecinin mahkemelik olduğu, dava sonucunda da tahliye kararı çıktığı ileri sürüldü.
AOÇ yetkilileri, lokantanın kapatılmadığını, işletmeciyle yaşanan ödeme sorunları nedeniyle tahliye edildiğini savunarak, yeniden ihale yapılacağını kaydetti. Lokantanın AOÇ ile özdeşleşmiş bir mekan olduğunu, ayrıca idareye gelir sağladığını ifade eden yetkililer, bu nedenle lokantanın faaliyetlerinin sürmesini arzu ettiklerini bildirdi.

İşletmeci şirket yetkilileri ise, iki yıldır yönetiminde bulundukları lokantanın kapanmasının “kendilerinden kaynaklanmadığını” iddia ederek, bakanlık yetkilileriyle görüştükten sonra pazartesi günü açıklama yapacaklarını ifade etti. ■ Vatan, 27.1.2013

SİLİVRİ, TSK: 263 MUVAZZAF SUBAY TUTUKLU

Başbakan Erdoğan’a ‘Gönderecek komutan kalmadı’ dedirten tablo

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Terörle mücadele için gönderecek komutan bulamıyoruz” sözünün ardından gözler halen cezaevinde olan muvazzaf subaylara çevrildi. Bugün itibarıyla 263 muvazzaf subay, çeşitli davalardan tutuklu bulunuyor.
Muvazzaf subaylar halen devam eden Ergenekon ile İstanbul ve İzmir’de görülen askeri casusluk davalarında tutuklu sanık olarak bulunuyorlar. Yargıtay’da devam eden Balyoz davasında da halen alt mahkemenin haklarında hüküm verdiği tutuklu muvazzaf subaylar var. Tutuklu subaylar arasında toplam 33 general yer alıyor.
Tutuklu muvazzaf subayların rütbelerine göre dökümü ise şöyle: 1 orgeneral, 2 korgeneral, 2 koramiral, 9 tümgeneral, 4 tümamiral, 9 tuğgeneral, 6 tuğamiral, 165 albay, 33 yarbay, 19 binbaşı, 9 yüzbaşı, 3 üsteğmen, 1 teğmen.
Tutuklu en üst düzey muvazzaf subay Orgeneral Bilgin Balanlı. Halen Balyoz davasında tutuklu bulunan muvazzaf generaller şunlar:
Orgeneral: Bilgin Balanlı 18 yıl. Koramiral: Abdullah Can Erenoğlu 18 yıl. Korgeneraller: Turgut Atman 18 yıl, Rıdvan Ulugüler 16 yıl. Tümgeneraller: Gürbüz Kaya 18 yıl, Halil Helvacıoğlu 18 yıl, İsmail Taş 16 yıl, Bülent Kocababuç 16 yıl, Atilla Özler 16 yıl, Ayhan Gümüş 16 yıl, Tümamiraller Ali Semih Çetin 18 yıl, Ahmet Sinan Ertuğrul 18 yıl, Erdem Caner Bener 16 yıl. Tuğgeneraller Mustafa Erhan Pamuk 16 yıl, Bulut Ömer Mimiroğlu 15 yıl, Mehmet Eldem 16 yıl, Hakan Akkoç 16 yıl, Kubilay Baloğlu 16 yıl, Tuğamiraller Levent Görgeç 18 yıl, Abdullah Gavremoğlu 18 yıl, Fahri Can Yıldırım 16 yıl, Osman Kayalar 16 yıl, Şafak Yürekli 16 yıl, Ali Sadi Ünsal 16 yıl. ■ Cumhuriyet, 27.1.2013

SİLİVRİ, YARGI: HER ŞEY YANLIŞ

Eski Yargıtay başkanına göre ‘terörle savaşan terörist’ yaratan bir hukuk sistemimiz var . Türkiye’de hukuk kavramlarının yanlış yerleştiğini, uygulamanın da yanlış yapıldığını belirten Prof. Dr. Sami Selçuk, ‘’Bir ülkede bu kadar tutuklu ve tutukluluk süresi olmaz. İnsan yıllarca yatıyor ve soruyor; ‘Beni neden tutukladınız? 1 yıl, 2 yıl, 3 yıl, 4 yıl yattım.’ Yargı bunun cevabını vermek zorunda; veremiyorsa derhal tahliye edecek’’ dedi.

Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başta eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere 400’e yakın tutuklu askerle ilgili yakındığı uzun tutukluluğun nedenleri ve yarattığı sonuçlar konusunda Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.
Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’un öne çıkan değerlendirmeleri şöyle:
Hukukun yanlışı bulaşıcıdır: Türkiye’de bir yargı sorunu olduğu kesin. Türkiye’de hukuk kavramları yanlış yerleşmiş, uygulama da yanlış. Hukukta kavramlar birbirleriyle ilgilidir. Hukukun kendi iç dili vardır. Kavram dilinden uzaklaşırsanız, bu sonuçların doğması doğaldır. Bunlardan bir tanesinde yanlış yaparsanız bu yanlışlık bulaşıcıdır. Türkiye’de bunların hiçbirisi yerleşmemiştir.
Bu kadar tutuklu kalınmaz: Bir ülkede bu kadar tutuklu ve tutukluluk süresi olmaz. Başbakan’ın ifade ettiği de bunlardan bir tanesinin yansımasından ibarettir. Onun için bunları yadırgamıyorum. Bu kadar sorunu olan yargılamanın elbetteki sonuçları da böyle olur. Benim kanımca adli hata oranı çok yüksektir. Bunun en çarpıcı örneği Doğan Öz davasında olmuştur. Pınar Selek davasında da yaşanıyor bu örnekler.
Terörle savaşan terörist!: Aklınız eriyor mu, bir Genelkurmay başkanı, terörle savaşan bir adamı terörist diye tutukluyorsunuz. Neye dayanıyorsunuz, bunun somut kanıtları var mı? Varsayımlarla, zan üzerine hüküm kurulmaz. Hüküm kesin kanıtlara göre kurulur. Savcı yasada belirtilen “yeterli kuşku” ile davayı açar ama aynı savcı mahkemeye gider, kanıtlar tartışıldıktan sonra kalkar, “Kuşku üzerine dava açıldı ama kesin kanıt yok, sanığın aklanmasını istiyorum” der. Ama bizde böyle olmuyor.
Dehşete düşüren olay: Savcı davayı açtıktan sonra tartışma aşamasında o kadar uzak şeyler yaşanıyor ki, hâlâ insanlar neden suçlandığını bile bilmiyor. Dehşete düşüren bir olay. İnsan yıllarca yatıyor ve soruyor: “Beni neden tutukladınız? 1 yıl, 2 yıl, 3 yıl, 4 yıl yattım.” Yargı bunun cevabını vermek zorunda; veremiyorsa derhal tahliye edecek. Kaçar mı diye düşünemezsiniz.
Olasılıklara dayanarak hüküm kurulmaz: Öyle olasılık hesaplarıyla değil kesin kanıtlarla hüküm kurulacak. Bunu da duruşmayı yapan yargıçlar yapacak. İnsanlarla temas eden, onları gören, değerlendiren yargıçlar. Duruşma yargıcı asla ve kata değiştirilemez. Türkiye’de usul hileleriyle yapılıyor. Yargıç öldüğünde ise duruşmalar en baştan yapılmalıdır. Çünkü yeni yargıç neler yaşandığını bilmiyor. Başbakan haklı ama hukukçu olmadığı için sonuçlarını biliyor ama nedenlerini bilmiyor. Türkiye’de bu olaylar her gün yaşanıyor. Sadece Ergenekon’da, Balyoz’da l, diğer yargı organlarında da yaşanıyor. ■ İLHAN TAŞCI, Cumhuriyet, 27.1.2013

DEĞİŞTİRME HASTALIĞI: ‘657’Yİ DEĞİŞTİRMELİYİZ’

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Bolu Abant’ta “Kamu Personel Sisteminin Sorunları, Çözüm Önerileri ve 2023 Vizyonu” çalıştayına kalıldı. Çelik, 657 sayılı Kanun’un Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek “Bu yasa artık yama kaldırmayacak kadar yıprandı. Türkiye’nin dinamizmine ayak uyandıran bir sistem gerekli” dedi. ■ Cumhuriyet, 27.1.2013

 

28.1.2013 

BÖLÜCÜLÜK: BU TOPRAKLARIN ÖZÜNE İHANET NEDİR?

… Eğer Birgül Ayman Güler, “Etnik gruplardan birini, Türk Milleti’nden ayırıp ikinci bir millet haline getiremezsiniz” deseydi ne Tayyip Erdoğan ne de başka birisi, kendisini ırkçılıkla veya asabiyet kavramı üzerinden şeytanla işbirliği yapmakla suçlayabilirdi. Çünkü asıl Türk Milleti diyemeyip etnik grupları dillerinden düşürmeyenlerin yaptığı, ırkçılığın ta kendisidir, “asabiyet” tam da budur..
Yoksa bu topraklarda kimse “Bir ırkın diğerine, bir milletin diğerine, bir ulusun diğerine üstünlüğünü” savunmuyor.. Türk Milleti’nin birliğini savunmak esastır.. Buna karşı, etnik aidiyetleri milliyet, millet veya ulus seviyesine çıkarmak, yani ırkı öne çıkarmak ırkçılıktır, bu topraklara karşı saygısızlıktır, bu toprakların özüne ihanettir! Çünkü bu ihanetin sonu iç savaştır! ■ Arslan Bulut, Yeniçağ,  28.1.2013

BÖLÜCÜLÜK: "ÜLKEMİN, BABAMIN MEMLEKETİ OLAN YUGOSLAVYA GİBİ OLMASINI İSTEMİYORUM"

… Kendisinin Boşnak kökenli Türk vatandaşı olduğunu söyleyen Birgül Ayman Güler, "Ülkemin, babamın memleketi olan Yugoslavya gibi olmasını istemiyorum. 21. Yüzyıla yakışmayan bu acılar, başka hiçbir yerde yeniden yaşanmamalıdır. Yugoslav ulus yapısı ve sosyalist altyapı ortadan kaldırıldığında, ülke milliyetler mezbahasına döndü. Yapılmak istenen Türk ulus yapısını çözme operasyonu ve sonrasında benzer bir gelecek tehdidi görüyorum. Türk ulusu yapısı, ülkemizdeki tüm milliyetlerin bireysel kültürel özgürlükler temelinde ve pozitif hukuk sistemi çerçevesinde barış içinde bir arada yaşamasını sağlama kapasitesine sahiptir. Yapmamız gereken şey, ulusal yapıyı ortadan kaldırmak değildir. Yapılması gereken, 'uluslaşmanın mevcut sorunları karşılayacak biçimde yeniden inşası için ne yapmalıyız’ sorusu üzerinde düşünmek ve buna çaba göstermektir.

Şimdi uygulanan sağcı 'kimlik siyaseti', kısır ve emredici yapısı nedeniyle bu sorunu çözmeye uygun araç değildir. Kimlik siyaseti eşitlik, özgürlük, barış değil; ayrışma, yabancılaşma, boğazlaşma getirir. Aklımızı zengin ve esnek 'ulusal sorun siyaseti'yle açabiliriz. Özgürlük, eşitlik ve barış, ancak bu sol yaklaşımla ve CHP önderliğinde hayata geçirebilir" dedi. ■ Akşam,  28.1.2013

UÖŞ: EXXON MOBİLE, APPLE ŞİRKETİNİ SOLLADI

Apple, 'dünyanın en değerli şirketi' unvanını petrol şirketi Exxon Mobil'e kaptırdı.

Elektronik, yazılım ve bilgisayar devi Apple'ın hisse değeri Perşembe günü yüzde 12 gerilemişti. Bu gerilemeyi Cuma günü yüzde 2,4'lük düşüş takip etti.

Eylül ayında değeri tavan yapan şirketin hisseleri o tarihten bu yana yüzde 37 değer kaybetti. 19 Eylül'de hisse senedi fiyatı 702,1 dolara çıkmıştı.

Hızlı düşüşe, iPhone satışlarının beklenen kadar yüksek olmaması yol açtı.

Teknoloji devi Apple, geçen yılın son 3 ayında 47,8 milyon iPhone, 22,9 milyon iPad sattığını duyurmuştu.

Wall Street verilerine göre, Apple'ın piyasa değeri 413 milyar dolar.

Exxon'un diğeri ise 418 milyar dolar.

1997 yılında hisse senedi 3,19 dolara kadar gerileyen ve iflasın eşiğine gelen Apple, Steve Jobs liderliğinde yükselişe geçmiş ve elde ettiği kâr bakımından sektörün bir numarası olmuştu.

Apple'ın kendin sektöründeki en büyük rakibi Samsung. Strategy Analytics verilerine göre, geçen yıl satılan her dört cep telefonundan biri Samsung markası taşıyor. ■ Akşam,  28.1.2013

ÖZELLEŞTİRME: SU KAYNAKLARI ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!

Hak-İş/Hizmet-İş’in düzenlediği “Su-Sanitasyon-HIV” temalıprogramda suyun uluslararası şirketler tarafından özelleştirilmesi çalışmalarına karşı çıkılarak, Afrika’daki su rezervlerinin kimseye satılamayacağı ifade edildi.

Hak İş/Hizmet İş Sendikası’nın 34’üncü yıldönümü kutlamalarını yaptığı ve 34 ülkeden 70 sendikacının katıldığı programın öğleden sonraki oturumunda “Su-Sanitasyon-HIV” konusu masaya yatırıldı. Afrika’da yaşanan hastalıkların temel nedeninin su olduğunun dile getirildiği programda, uluslararası şirketlerin göz diktiği Afrika nehirlerinin özelleştirilmesine karşı çıkıldı.

Mısır’dan programa katılan sendikacı Ahmet Hazani, bütün canlı varlıkların sudan yaratıldığına dikkatleri çekerek başladığı konuşmasında, suyun her damlasının korunmasıgerektiğini kaydetti. Hazani, israfın haram olduğunu hatırlatarak, “Bunun için toplumların üzerine büyük görevler düşüyor. Eğer Yaradanımız bize bu nimeti veriyorsa bunun bir külfeti olmalıdır. Bu külfet ise suyu korumaktır. Ülkelerimizin damarları olan nehirlerimizi korumalıyız” değerlendirmesinde bulundu.

Tanzanya’lı sendikacı Ali Makami ise ülkesi hakkında bilgiler verdikten sonra büyük şirketlerin kendi ülkelerinde yaptıkları su özelleştirilmelerini aktardı. Bu konuda ciddi çalışmaların önemli boyutlara ulaştığının altını çizen Makami, işçi sendikalarının bu konularda da birlikte hareket etmeleri gerektiğini söyledi.

“Su tüketimi bir kültürdür”

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden gelen Kongo İşçileri Federasyonu Başkanı Muhammet Gisele de geçmişte Belçika’nın bir sömürgesi olduklarını, ancak daha sonra bağımsızlıklarını kazandıklarını söyledi. Gisele, su özelleştirmelerine karşı çıkarak, suyun tüketiminin bir kültür olduğunu söyledi. Avrupa’da kişi başına günlük su tüketiminin 750 litre olduğunu bunun kendi ülkesinde 30 litreye kadar düştüğünü de belirterek, Afrika’da suyun korunmasının yanı sıra sağlık ile ilgili sıkıntılara çare bulmak için su kültürünün de geliştirilmesi önerisini getirdi. Uganda Kamu İşçileri SendikasıÜyesi Kirabo ise “özelleştirmelere karşıyız” diyerek başladığı konuşmasında önemli tespitlerde bulundu. Kirabo, ülkelerinde başlayan su özelleştirilmelerine karşı çıkarak bunu durdurduklarını söyleyerek,“Özelleştirmeler bir zorunluluk değil’ dedi. ■ Milli Gazete,  28.1.2013

 

29.1.2013 

 

(KILIÇDAROĞLU’NUN YENİ CHP’SİNİN HALİ PÜRMELÂLİ)

Büyük hayallerle yola çıkıldı. Önce, mevcutlar "tu-kaka" ilan edildi. Sonra, sağdan soldan toplama adamlar bulundu. Hayatı boyunca partinin önünden geçmemiş isimlere umut bağlandı. Oluşturulan tablo "İşte yeni CHP" diye topluma sunuldu. Partideki bugünkü "trajedi" işte böyle başladı... Şimdi düzelt düzeltebilirsen!

Üstelik, CHP'deki mücadele "bel altı vuruşlara" dönüştü. Medya üzerinden büyük bir savaş başlatıldı. Herkes birbiri aleyhine desteksiz atıyor. Herkes rakibini güçsüz kılmak için yeni haberler üretiyor.

CHP'de öylesine bir kargaşa yaşanıyor ki, artık ne söylense yadırganmıyor! CHP'liler birbirlerine belden aşağı vurup "rakibimi nasıl sıkıntıya sokarım" hesapları yaparken, İktidar önümüzdeki yılki yerel seçimler için şimdiden çalışmaya başladı. Bu tablo devam ederse olacaklar da belli... CHP ciddi bir seçim hezimeti yaşayacak ve asıl o zaman kızılca kıyamet kopacak. CHP kendisine çeki-düzen veremezse, beklenen kırılma o zaman yaşanacak. Kim gidecek, kim kalacak, işte o zaman göreceğiz. ■ EMİN PAZARCI, Takvim, 29.1.2012

 

SİYASAL İSLAM, EĞİTİM: ÖMER DİNÇER ALDATMIŞTI

Eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer; milleti kandırmıştı.
Hatta Başbakan Erdoğan'ı bile...
Okullarda öğretmen açığı yok; diyerek...
Öğrenciler, kıyafet serbestliği istiyor, diyerek.
Çocuklara demokrasi adına seçmeli ders getirdik; diyerek.
Doğrudur. İlk etapta 5. sınıf ve 9. sınıf öğrencilerine birçok seçmeli dersler getirildi. Ama eski Milli Eğitim Bakanı; bunu 'İsteyen istediği dersi seçiyor!' havası vermek için yaptırdı. Okullarda öğrencilere seçmeli dersler arasından sadece ilk üç sıradaki şu dersler dayatıldı: *Kuran-ı Kerim, *Hz. Muhammed'in Hayatı, *Temel Dini Bilgiler...

Tehdit Odaları Açtırdı

Eski bakandan gelen işaretler üzerine okul müdürleri, müdür yardımcıları; din eğitimi dışında derse girmek isteyen çocukları tehdit ettiler. Aileleri ikna odalarına alındı. Yine de aile direnirse onlara; 'Bizim okulda istediğiniz dersin öğretmeni yok. Çocuğunuzu alın, o dersi verecek bir okul bulun, orada okutun!' denildi.
Öğrenciler veya aileleri mecburen okul yönetiminin dayattığı seçmeli dersleri kabul ettiler.
Okullarda öğrencilerin hangi seçmeli derslere girdiklerine bakın; bu acı gerçeği göreceksiniz.
Fen, bilim, sanat, spor eğitimi çizildi; öğrenciler din dersi öğretmenlerine teslim edildi.
Başka ders isteyen velilere 'Öğretmenimiz yok!' denilerek yalan söylenildi.
İşte bu yalana dayalı sistemi kuran Ömer Dinçer oldu.
Başbakan Erdoğan da onun 'Öğretmen açığımız yok!' açıklamalarına aldanıp yeni öğretmen atamalarını yaptırmadı.
Şimdi soruyorum kendisine: Velilere, öğrencilere 'Yabancı dil öğretmenimiz yok. Sanat öğretmenimiz yok.' dedirtmediniz mi?
Peki bu derslere girecek öğretmeniniz yoktu ise neden bu açığı kapatmak için yeni öğretmen almadınız?
Soruyorum: Neden matematik öğretmeni açığınız var da din bilgisi öğretmeni açığınız yok?
Bana inanmayanlar; alsınlar öğrencilerin karnelerine baksınlar. Orada; çocuklarımızı dünya çocukları ile yarıştıracak bilim ve sanat eğitimi ile ilgili seçmeli derslerin üstünün çizildiğini görecekler.

 

Yeni Bakan El Koymalı
Teknik bilimler veren öğretmenler işsizken, okullarda bu derslerin verilmemesi büyük suçtur...
Bunun hukukta karşılığı yoktur ama millet vicdanında suçtur.
Çünkü Ömer Dinçer; siyasal dincilik yapmak adına çocuklarımızın geleceğiyle oynamıştır. Cumhuriyet'in kurduğu eğitim zincirini kırmak için; kıyafet serbestisi diye bir yıkım projesini bile devreye sokmuştur.
Öğretmenler ve öğrenciler; idealsiz (ülküsüz) bırakılmıştır. Bugün kendisini mum gibi yakıp çevresine ışık saçmak isteyen bir öğretmen kuşağından söz edebilir misiniz?
Milli ve manevi değerleri sadece Din bilgisi gibi gören anlayış; Türk milletinin milli değerlerini devre dışı bırakarak; karşımıza idealsiz bir gençlik yığını dikmiştir. Son yıllarda büyük şehirlerde gördüğümüz yamyam gençlik tipi; bu yanlış eğitimin imal ettiği bir kuşaktır.

Yüzde 50'yi Kim Verdi?
Ben Ömer Dinçer tipindeki AKP'lilere şaşırıyorum. Bunlar; okulları medreseye çevirerek oylarını artıracaklarını sanıyorlar. TBMM'de medreselere bu yüzden övgü diziyorlar.
İyi de bu partiye yüzde 50 dolayında oy veren insanları, okullardan Dinçergiller mezun etmedi. Atatürkçü öğretmenler yetiştirdi. Bu yüzde 50 medreselerden değil normal okullardan geldi.
O yüzden eğitimin DNA'sı ile oynamak; iktidar partisine bir şey kazandırmaz; sadece bizi kabile toplumuna doğru geriye çeker.
Unutulmasın: Milli ideali olmayan gençlik; satılmaya aday bir gençliktir. ■ Rıza Zelyut, Güneş, 29.1.2012

 

KÜLTÜRE SAYGISIZLIK: ANKARA RESİM HEYKEL MÜZESİ’NDE BÜYÜK İHMAL

Cumhuriyet döneminin en ünlü ressamlarından Cevat Dereli’nin, 1938 yılında Yüce Önder Atatürk’ün talimatıyla yaptığı ve aynı yıl Bursa’da açılan Merinos Yün Fabrikası’nı temsil eden ünlü “Merinos” tablosunun Ankara Resim Heykel Müzesi’ne getirilişi sırasında büyük zarar gördüğü ve milyarlarca lira değerindeki tablonun boyalarının döküldüğü ortaya çıktı. Müzede yapılan inceleme sonucunda tablonun büyük çapta zarar gördüğü anlaşılırken dönemin Ankara Resim Heykel Müzesi Müdürü Ömer Osman Gündoğdu hakkında işlem yapılmaması dikkat çekti.
Atatürk’ün en sevdiği resimlerden biri olarak da bilinen Cevat Dereli’ye ait ünlü “Merinos” tablosu, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “orijinal tablolar” listesinden çıkarıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan edinilen bilgiye göre tablonun “orijinal tablolar” listesinden çıkarılma işlemi şöyle gerçekleştirildi:
Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1938’de Bursa’da Atatürk’ün talimatıyla Merinos Yün Fabrikası açıldı. Bu fabrika 2004 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, söz konusu binada bulunan ünlü tablonun Ankara’ya, Resim Heykel Müzesi’ne getirtilmesini istedi. Bakanlığa bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nde dönemin şube müdürlerinden, restoratör Hasan Mutlu’nun da olduğu bir ekip, tabloyu almak üzere Bursa’ya gitti. Mutlu; maddi değeri çok büyük olan resmi, çerçevesinden çıkararak “rulo” haline getirip o şekilde müze yetkililerine teslim etti. 2010 yılında, müfettişler müzede inceleme yaparken söz konusu tablonun “rulo” halde olduğunu gördü. Bunun üzerine soruşturma başlatan müfettişler tablonun boyalarının döküldüğünü ve büyük zarar gördüğünü ortaya çıkardı. Tablonun zarar görmesinden “birinci derecede kusurlu” bulunan Hasan Mutlu hakkında “kamu malını zarara uğratmaktan” dava açıldı. Mutlu “kusurlu” bulunursa tablonun bedelini karşılamak zorunda kalacak.

Bakanlık 3 yıl neden bekledi?

Ancak söz konusu soruşturmada, dönemin müze müdürü Ömer Osman Gündoğdu hakkında soruşturma açılmaması dikkat çekti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu durumun tespiti için müze müdürü hakkında da soruşturma açabileceği öğrenildi. Gündoğdu, tablolara çerçevelerini “soba boyası” ile boyatarak zarar verdiği gerekçesiyle görevden alınmıştı. ■ SELDA GÜNEYSU, Cumhuriyet,  29.1.2012

YABANCI SERMAYE, BANKALAR: EUROBANK TEKFEN, BURGAN BANK OLDU

Eurobank Tekfen’i alan Kuveytli Burgan Bank, yıl sonunda 6.5 milyar liralık bilanço büyüklüğüne ulaşmayı hedefliyor.

Eurobank Tekfen’in yüzde 99.26 hissesini satın alan Kuveytli Burgan Bank Grubu, Türkiye’de Burgan Bank markasıyla faaliyet göstereceğini açıkladı.

Aralık ayında Eurobank Tekfen hisselerini satın alarak bankanın yüzde 99.26’sına sahip olan Burgan Bank Grubu’nun Üst Yöneticisi (CEO) Eduardo Eguren düzenlediği toplantıda, Türkiye ile yaptıkları görüşmeler sonucunda burada iş yapmanın kendileri için çok büyük bir fırsat olacağı kararına vardıklarını söyledi. Organik büyümeye devam etmek istediklerini, uzun vadeli iş teklifleriyle ilgilendiklerini anlatan Eguren, “Kendimizi 4 çekişli bir araç gibi görüyoruz. Her koşulda başarılı olmak istiyoruz. Yüksek kalitede araç değilseniz rekabetten dolayı başarı sağlayamazsınız” dedi.

Burgan Bank Genel Müdürü Mehmet Sönmez “Yıl sonunda bilanço büyüklüğünü 6.5 milyar lira, kredileri 4.6 milyar lira ve mevduatı 3.7 milyar lira ile tamamlamayı hedefliyoruz” diye konuştu. ■ Cumhuriyet,  29.1.2012

 

30.1.2013 

EKONOMİK KONJONKTÜR, KAMUOYU: NEREDEN NEREYE

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP kongresinde yaptığı konuşmada, ekonomiye dair bilindik mesajlarını bir kez daha tekrarladı. AKP döneminde enflasyonun tek haneli rakamlara düştüğü, Türkiye'nin IMF'ye borcunun neredeyse bittiğini anlatan Erdoğan, Türkiye'de yurttaşların refahının arttığını ilginç göstergelerle ortaya koymayı ise ihmal etmedi. Trafiğe çıkan araç sayısının 2002 yılına oranla iki katına çıkmasını refah göstergesi olarak açıklayan Erdoğan, 2011'de Türkiye'de satılan çamaşır makinesi sayısının da 2002'ye oranla çok daha yukarılarda olduğunu açıkladı.

Erdoğan’ın bu açıklamalarını Mecidiyeköy Gülbağ Mahallesi’nde yaşayan ve çalışan yurttaşlarla konuştuk. Onlara son 10 yılda durumlarında bir iyileşme olup olmadığını, sürekli büyüdüğü söylenen ekonomiden nasıl etkilendiklerini sorduk. Başbakan’ın çizdiği bu pembe tablo, halkın gerçeklerine uymuyor. Aldığımız yanıtlar, büyümekte olanın, emekçi halkın değil zenginlerin ekonomisi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

10 Lira Zam Yaptilar, Ye Ye Bitmiyor
Küçük bir marangoz atölyesinde çalışan emekli Dursun Halaç, 10 yıl önce çok daha rahat geçindiğini anlatıyor: “10 yıl evvel sıfır motosiklet alabilirdim. Dükkanım vardı. Dükkanımı sattım, borçları ödemek için. 7 yıldır emekliyim. Emekli maaşıyla geçinmek hep zordu, ama şimdi imkânsız hale geldi. Altın alabiliyordum, evime et götürebiliyordum eskiden, şimdi eti bayramdan bayrama görüyoruz.”

Giderlerinin sürekli fazlalaştığını, ama gelirlerinde bir değişiklik olmadığını söyleyen Halaç, “Verdikleri 900 lira maaş, onu da misli misli geri alıyorlar. Sürekli her şeye zam yapıyorlar. Ama sağ olsunlar bizim maaşlara da zam yaptılar, 10 lira, yiyoruz yiyoruz, bitiremiyoruz. O kadar ki 28’inde maaş aldım, cebimde 30 lira kaldı. Bizi bitirdiler. Biz böyle Başbakan görmedik. Hangi büyümeden bahsediyorlar?” diye soruyor.

Büyümez Olur Muyuz Hiç!

Biz onunla konuşurken elinde bastonuyla 70-80 yaşlarında bir amca dükkana giriyor. İsmi Hasan Çelik. Hasan amca üç aydan üç aya aldığı maaşlarla geçiniyor. Geçinmek denirse tabii. Şöyle diyor: “Kızım ben çok yoksulluk gördüm. Uyuz oldum, bitlendim, beygirin yediği kepeği yedim. Ama ben böyle bir zaman görmedim. Zengin zenginleşiyor, fakir fakirleşiyor. 10 yıl önce cebinde para olmasa gider komşundan borç alırdın. Şimdi kardeşin bile vermiyor. O zamanlar 3 aylığımı aldığımda cebimde para kalırdı, şimdi kulağıma cihaz takmam gerek, alamıyorum. 30 liralık cihaz olmuş 300 lira. Her şeye zam. Büyüdük tabii, çok büyüdük! Varolsun Erdoğan!”

10 Yil Önce Daha İyiydik

Emine Küpküp de emekli. Sağlık ocağına ilaç yazdırmaya giderken karşılaşıyoruz onunla. Zamlardan şikayet ediyor, “Elektrik, doğalgaz, her şeye zam yapıyorlar. Nasıl geçinelim?” diye soruyor. Emekli maaşının hiçbir derde deva olmadığını anlatıyor: “10 yıl önce daha iyiydik kızım. Daha rahat yaşıyorduk. 20 liraya bir sürü şey alabilirdin, şimdi iki parça bir şey alıyorsun, bütün paran bitiyor. Borç harç içindeyiz. Ne yapacağız, bilmiyorum.”

Keşke Ben De Görsem Bu Büyümeyi
Kamile Germeç, 65 yaşında. Tek göz odalı bir evde yalnız yaşıyor. 3 aydır kirasını ödeyememiş, hiçbir geliri yok. Komşuların yardımıyla yaşamını sürdürüyor.

10 yıl önce elinin ayağının tuttuğunu anlatıyor Kamile teyze, o zamanlar bebek bakıyor, temizlik yapıyor, zor da olsa geçinebiliyormuş. Ama şimdi hasta, yürümekte bile zorlanıyor.

“Ben hiç büyüme görmedim” diyor,“Bir aylık bağlasalar da ben de görsem bu büyümeyi. Komşularımın getireceği iki ekmeğe muhtacım. Günde 19 hap içiyorum. Bir yeşil kartım var, o da olmasa ilaçlarımı da alamayacağım. Bütün gün camda bekliyorum, belki bir komşum bir şeyler getirir diye. Onlar da eskisi kadar yardım edemiyorlar artık.”

Gırtlağa Kadar Borçtayız
Bir binanın önünde, boya kovalarının yanında dinlenen 4 inşaat işçisi gençle konuşuyoruz. Seracettin Tezkerecioğlu, 10 yaşında başlamış işçiliğe, 20 yıldır çalışıyor. Aslında inşaat işçisi değilmiş, bir fabrikada çalışıyormuş, günde 12 saat çalışmanın karşılığında 880 lira maaş almaya dayanamamış, işi bırakmış. Şimdi yeni bir iş arıyor. İş bulana kadar boş durmasın diye akrabasının yanında boya işçiliği yapıyor.

Seracettin, hayatı boyunca asgari ücretle çalıştığını, ama eskiden asgari ücretle daha fazla ihtiyacını karşılayabildiğini anlatıyor: “Şimdi her şey pahalandı, ama gelir azaldı. Daha yeni zam geldi. Doğalgaza yüzde 9.8 zam yapıyorlar, ulaşıma yüzde bilmem kaç, bize yüzde 1-2. Geçinemiyoruz, gırtlağa kadar borca battık. 10 yıl önce daha iyiydik, şimdi asgari ücret kadar kiramız var. Çocuğum olacak yakında, masraflarımız daha da artacak. Büyüme büyüme diyorlar, ama büyüyen kendileri. Madem büyüyor ekonomi, neden bize zam yapmıyorlar? Ne yiyip içiyoruz, neden sormuyorlar? Doğru değil söyledikleri…”

İnşaat işçisi Ferhat Sezer’in sözleri ise Türkiye’de son 10 yılda yaşanan “ekonomik büyüme”nin özeti gibi. Ferhat, “Eskiden tek bir kişi bir aileye bakabiliyordu, şimdi imkânsız” diye konuşuyor.

Elektrik zammı fena çarptı: Yüzde 9.8!

Önceki gün akşam saatlerinde açıklanan, dün yürürlüğe giren doğalgaz zammından sonra, zammın elektrik fiyatlarına ne ölçüde yansıyacağı sorusu da dün yanıt buldu. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, perakende elektrik fiyatlarının yüzde 4,03 ile yüzde 9,81 arasında değişen oranlarda artırılacağı bilgisini verdi. Bu açıklamayla birlikte meskende elektrik satış fiyatı kilovatsaat (kWh) bazında, yüzde 9,81 oranında artarak 35,704 kuruşa yükseltildi. Sanayide kullanılan elektrik ise kWh başına yüzde 4,03 oranında artarak 27,748 kuruşa, ticarethane abonelerinde ise yüzde 8,06 oranında artarak 35,934 kuruşa yükseldi. (2.10.2012) ■ Sevgim Denizalti-Semih Güven, Birgün, 30.1.2012

MALİYE, BÜTÇE: SURİYE'Lİ SIĞINMACILARA 533 MİLYON TL HARCANDI

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, İstanbul Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel'in yazılı soru önergesine yanıt verdi.

Türkiye'de bulunan Suriye'li sığınmacılara 533 milyon TL harcandı.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, İstanbul Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel'in yazılı soru önergesine verdiğini yanıtta, Türkiye'de barındırılan Suriye vatandaşlarına yönelik 2011 yılı ortasından itibaren Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı tarafından 2012 sonu itibariyle 533 milyon TL harcandığını bildirdi.

Şimşek, bu tutara, bölgedeki belediyelerin ve diğer idarelerin yaptığı harcamaların dahil olmadığını kaydetti. ■ Dünya,  30.1.2012

 

31.1.2013 

POLİTİK YOZLAŞMA, PATRONAJ: YENİ KÜLTÜR BAKANI BÜROKRATLARIN İSTİFASINI İSTEDİ

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, tüm bürokratların istifasını isteyerek işe başladı.
AKP hükümetinde 3 dönemdir milletvekilliği yapan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, göreve gelir gelmez ilk iş olarak tüm üst düzey bürokratların istifasını istedi. Çelik’in talimatı üzerine önceki gün tüm bürokratları toplayan bakanlık müsteşarı Özgür Özarslan, kararı bakanlığa bağlı birimlerde görev yapan bürokratlara iletti. Bunun üzerine genel müdürler, genel müdür yardımcıları, bakan danışmanları, müsteşar yardımcıları istifa mektuplarını bakanlığa gönderdi. Bakan Çelik’in bu girişiminin AKP tabanını sevindirdiği dile getirildi.
Devlet Tiyatroları Genel Müdür Lemi Bilgin’in istifasını vermediği belirtildi. Çelik’in istifasını istediği bürokratlar arasında müsteşar yardımcıları Kemal Fahir Genç, Nihat Gül, Şenay Başer, Faruk Şahin, Güzel Sanatlar Genel Müdürü Erol Erdinç, Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Onur Bilge Kula, Milli Kütüphane Başkanı Tuncel Akar, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik ve tüm daire başkanları da var. ■ Cumhuriyet,  31.1.2012

BİR KADIN DAHA ÖLDÜRÜLDÜ: KORUMA, ‘ÇAĞRI BUTONUNA’ TAKILDI

Uşak’ta dört çocuk annesi, Nermin Şen (47), dün sabah saatlerinde temizlik görevlisi olarak çalıştığı kamu kurumuna geldi. Bu sırada kadının 15 yıl önce boşandığı eşi M.Ö. (50) işyerine gelerek kadını, vücudunun çeşitli yerlerinden bıçakladı. Kadın olay yerinde öldü. Sivaslı kırsalına kaçtığı belirtilen M.Ö’nün yakalanması için çalışma başlatıldı. Şen’in üç ay önce başka biriyle evlenmek istemesi nedeniyle eski kocası tarafından tehdit edildiği, savcılığa yaptığı suç duyurusu sonrası açılan dava kapsamında eski kocasının “tehdit” suçlamasıyla 10 gün Uşak Cezaevi’nde tutuklu kaldığı öğrenildi. Polis koruması tahsis edilen Şen’in “çağrı üzerine koruma sistemiyle” korunduğu, çağrı butonunun olmaması nedeniyle telefonla ihbarda bulunması gerektiği ancak olayla ilgili Emniyet’e bir ihbarın gelmediği belirtildi. ■ Cumhuriyet,  31.1.2012

BÖLÜCÜLÜK: ÜST KİMLİK
Kürt Sorunu Deyip Türkiye'yi Parçalamaya Çalışıyorlar

Bir devlet içinde üst kimlik ve alt kimlik vardır. Üst kimlik; devleti kuran 'kurucu kimlik'tir. Her milli devletin içinde alt kimliği oluşturan etnik gruplar bulunur. Bu farklılıklar; üst kimlik çevresinde bir arada, uyum içinde yaşarlar.
Kürtler de bu ülkedeki Araplar, Çerkezler, Lazlar, Boşnaklar, Arnavutlar gibi alt kimliğimizin saygın, eşit parçalarından birisidir.
İnsanlar; ister üst kimlikten ister alt kimlikten olsun hem yasa önünde hem de vicdanen eşittir, aynı derecede saygındır. Hiçbir Türk, çıkıp da 'Ben Kürtt'en üstünüm; Kürt benden aşağıdır!' demedi; demez, diyemez. Böyle diyen, alçaktır.
Ama TÜRKİYE CUMHURİYETİ KİMLİĞİ İÇİNDEKİ BİR ETNİK GRUP ÇIKAR DA KENDİ FARKLILIĞINI AYRILIK HALİNE GETİRMEYE ÇABALARSA, BU AMAÇLA TERÖR YARATIRSA BUNA AKIL SAHİBİ HERKES KARŞI ÇIKAR.
Kürtçü Kürdistancı ayrılıkçılığa karşı gelmek için Türk olmaya da gerek yoktur. Bu, Türkiye'de barış içinde yaşamak ve büyük devlet olmak için yapmamız gereken temel görevdir. Zaten milletimizin yüzde 95'i böyle davranmaktadır. Kimse PKK'nın yaptığını Kürt vatandaşlarımızın sırtına yıkmaya kalkışmadı; kalkışmayacaktır.
Ama bir de gerçek var: O koskocaman Osmanlı Devleti de 'Şark Sorunu var!' diyen Batılı sömürgeciler tarafından parçalanmıştı.
Şimdi Şark sorununun adını Kürt Sorunu yapıp aynı yöntemle Türkiye'yi parçalamaya çabalıyorlar.
Bunu söylemek, sorun değil,  görevdir.
Batı sömürgecilerinin içimize soğuk savaş elemanı olarak soktuğu... Gazetelerde köşe; televizyonlarda program verdiği... Cebine para koyduğu işbirlikçilerin inadına söylemeye devam edeceğiz.  ■ Rıza Zelyut, Güneş,  31.1.2012

Bir ağaç, dalıyla bir tutulmaz.  cd) 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura