Diğerleri > Sis Çanı
23-03-2014
NELER OLDU 25-28 ŞUBAT 2013 (Yabancı sermaye, FED, Dolar, çevre, gelir dağılımı, RTE, bölücülük, çifte standart, AKP)

Cihan Dura

23.3.2014


25.2.2013 

YABANCI SERMAYE: KAZANÇ TRANSFERİ YABANCI YATIRIM TUTARINI AŞTI

Yurtdışına kazanç transferi yabancı yatırım tutarını aştığı belirtildi

Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yorgancılar, kar transferi ve portföy (sıcak para) kazancı ve faiz olarak 2013'te yurtdışına aktarılan kaynağın 13.5 milyar dolara ulaştığını bildirdi. Yorgancılar, yaptığı yazılı açıklamada, aynı dönemde Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırım girişinin ise 12.6 milyar dolar olduğunu belirtti.

Yorgancılar, “Gelen doğrudan yabancı yatırım tutarı, yurt dışına kazanç transferlerini karşılayamaz oldu. Değirmene bu kanaldan gelenden daha fazla su sistem dışına çıktı” dedi. Yabancı doğrudan yatırımların Türkiye’den yaptığı kar transferinin geçen yıl tarihi rekorunu kırarak 4 milyar doları aştığına dikkati çeken Yorgancılar, “Yabancılar 2013'te 4 milyar doları kar transferi, 3.7 milyar doları portföy kazancı, 5.7 milyar doları da faiz kazancı olmak üzere ülkemizden toplam 13.5 milyar dolar transfer yaptılar. Yabancılar 3.75 milyar dolar ile portföy kazançları transferinde de 2013'ü rekorla kapattılar” ifadelerini kullandı. Bunun, üzerinde önemle durması gerektiğini vurgulayan Yorgancılar, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

“Gelecek yıllarda bu rakam daha da büyüyecektir. Bu noktada özellikle doğrudan yatırımlardan elde edilen kazançların ülke içinde kalması ve yeniden yatırıma dönüştürülmesi için gerekli ortamın sağlanması önem taşımaktadır. Yapılması gereken makroekonomik koşulların reel yatırımlar için cazip hale getirilmesidir. Bunun için de top ekonomi yönetimindedir.” ■ Dünya, (25.2.2014)

KRİZ, FED: EKONOMİK KRİZDEN KURTULMA TEDBİRLERİ
Liberal ekonomi modelinde, krizlerden kurtulmak için bazı klâsik ve pratik tedbirler belirlenmişti. Kriz patlak verince, hemen o tedbirlere başvuruluyor ve kriz atlatılıyordu. Ancak 2008 yılında ortaya çıkan, ABD, Avrupa ve tüm dünyayı etkileyen krizde, bilinen tedbirler işe yaramadı. ABD ve Avrupa’nın bu krizi önleyeceği yönünde kesin bir kanaat oluşmuştu. Fakat öyle olmadı, alınan tedbirlerin hepsi başarısız sonuç verdi. ABD ve Avrupa, söz konusu başarısızlığı gizlemeye çalışıyor, ama mızrak çuvala sığmıyor.

ABD’nin 2008 yılından bu yana ortaya koyduğu kurtarma paketleri, sadece başarısız olmakla kalmadı, tam aksine krizleri daha çok şiddetlendirdi. Sözü edilen kurtarma paketlerini ve sonuçlarını kısaca irdeleyelim. ABD hükümeti, 2008 yılında kriz ilk çıktığında, “Zorda Kalan Varlıkların Kurtarılması” (TARP) yasasını meclisten geçirdi. Bu yasa ile hükümet, iflâs durumunda olan finans kuruluşlarını satın almak için 700 milyar dolar harcamaya yetkili kılındı. Ancak o para yetmedi, kriz hızlanarak tırmandı.

ABD Başkanı Obama’nın baskısıyla 2009 yılında “Amerikan Kurtarma ve Yeniden Yatırım Hareketi” (ARRA) yasası çıkarıldı. Bu kurtarma paketiyle milli bankalara 787 milyar dolar aktarıldı, fakat o da sadre şifa olmadı. 2010 yılında yeni bir kurtarma paketi hazırlandı. “Amerikan Kurtarma ve Yeniden Yatırım Hareketi, Federal Teşvik Fonu” olarak adlandırılan bu paketle de, aynı yol izledi ve dolayısıyla o da başarısız oldu.

Hükümetin yanı sıra Federal Merkez Bankası (FED) da boş durmadı, bazı tedbirler aldı, ama o tedbirlerin de hiçbir olumlu katkısı olmadı. ABD’de krizlerle başa çıkması için başkana verilen sınırsız kredi artık bitmiştir. Başkan Obama, kesinti yapma ve kemer sıkma politikası uygulamak zorundadır. O politika uygulanınca, halk nasıl tepki verecek, onu hep birlikte göreceğiz. ABD ‘de ulusal borç fırlamış, işsizlik ve yoksulluk artmış, yerinde bir deyimle ABD ekonomisi çıkmaza girmiştir.

ABD gibi Avrupa ülkelerinin de krizden kurtulmak için aldığı tedbirler fayda vermedi. Euro Bölgesi, zayıf ülkelere yardım için yüzlerce milyar Euro’luk bir “Avrupa Kurtarma Fonu” kurdu. Bu fondan yardım almak için bazı ekonomik ve toplumsal düzenlemeler şart koşuldu. O şartları uygulayan ülkelerde protestolar oldu, halk sokaklara döküldü. Yunanistan, bunu en acı bir şekilde yaşayan ülkelerinde başında yer aldı. Yunanistan’da başlayan protestolar, domino etkisi yaptı, İtalya, İspanya ve Portekiz’e sıçradı. Bazı ekonomistler, Euro Bölgesinin krizinden kurtulduğu yönünde beyanlarda bulunuyor. Bu katiyen doğru değildir. Euro Bölgesi, hâlâ krizle boğuşuyor ve özellikle çoğunda işsizlik oranı çok yüksektir. Meselâ İspanya’da tüm işgücü içinde işsizlik orana yüzde 20’den fazladır.

Özetle ifade edersek, krizlerin çözüme kavuşturulması yeni bir ekonomi modelini zorunlu kılmaktadır. 1930’larda dünyayı kasıp kavuran ‘Büyük Buhran’dan, ekonomist J. M. Keynes’in geliştirdiği ‘Keynesyen Modeli’ ile çıkılmıştı. Birçok ekonomiste göre, 2008 krizi, ‘Büyük Buhran’ kadar büyük bir krizdir. Bundan dolayıdır ki, artık liberal ekonomistler de, bu krizden kurtulmak için yeni bir modelin gerekliliğinden söz ediyorlar. Ediyorlar, ama bir model de ileri süremiyorlar. Michael Laitman, “Yeni Ekonominin Yararları” adlı eserinde şöyle diyor: “Ekonomik ve finansal krizlerin inatla şiddetlenmesinden, mevcut modelin kendini tükettiği sonucuna varabiliriz. O nedenle acilen yeni bir model edinmemiz gerekli” (s.52).

Bu gerçekler doğrultusunda şimdi soralım: Prof. Dr. Haydar Baş’ın ‘Milli Ekonomi Modeli’nden başka ortaya konulmuş ve kabul görmüş bir model var mı? Olmadığına göre, aklı başında olan herkes “tek çare ‘Milli Ekonomi Modeli’dir” demek ve ona destek vermek zorundadır. ■ M. Hilmi Yıldırım, Yeni Mesaj, (25.2.2014)

 

KASET ÇIKTI DOLAR FIRLADI

Dün gece Türkiye'nin gündemine oturan kaset skandalından sonrapiyasalarda hareketli saatler yaşanıyor

Bankalararası piyasada dolar/TL 2,2231 ile son iki haftanın en yükseğini gördü.

Dün bankalararası piyasada güne 2,1784 seviyesinden başlayan dolar/TL, gelişmekte olan ülke para birimlerinin dolar karşısında değer kazanmasına paralel olarak en düşük 2,1715 seviyesine geldi. Yurt içi piyasaların kapanışında 2,1740 değerinde bulunan dolar/TL, akşam internette yayınlanan, Başbakanlık tarafından ise yalanlanan ve montaj olduğu açıklanan ses kayıtlarından sonra 2,22 seviyelerine kadar yükseldi.

Bugün bankalararası piyasanın açılışında iki haftanın en yüksek seviyesi olan 2,2231′i gören dolar/TL şu dakikalarda 2,2110 seviyelerinde alıcı bulurken, en yüksek 3,0549 seviyesini gören avro/TL ise 3,0350 seviyelerinden işlem görüyor.

Analistler, siyasi belirsizliğin masada olduğu sürece dolar/TL’de aşağı yönlü hareketlerin sınırlı olacağını, teknik olarak önemli direnç seviyesi olan 2,22 seviyesinin takip edileceğini belirtiyor. Bu seviyenin üzerinde kapanışların yaşanması durumunda 2,2250 – 2,2350 bandının izleneceğini ifade eden analistler, 2,19 – 2,20 seviyelerinin ise destek konumunda olduğunu kaydediyor. ■ Sözcü, (25.2.2014)

 

26.2.2013

 

ÇEVRE, KAYNAK KULLANIMI: TÜRKİYE, 12 YILDA İŞTE BU KADAR ORMAN KAYBETTİ

 

İnternet bağlantısı olan herkesi dünyanın herhangi bir yerindeki ormanların gözcüsü haline getiren programın ilk raporu yayınlandı. Raporda Türkiye'nin son 12 yılda kaybettiği orman miktarı da yer aldı.

 

Dünya Doğal Kaynaklar Enstitüsü liderliğinde Google, BM Çevre Programı, BM Küresel Çevre Programı ve 40'tan fazla ortağın bulunduğu bir konsorsiyum, uydu verileri diğer bilgilerle derlenen Küresel Orman Takip ve Uyarı Sistemi kapsamında Ocak 2000-Aralık 2012 tarihlerine ilişkin bir rapor yayımladı. Bu raporda, Türkiye 'de net orman kaybının 164 bin 222 hektar olduğu tespit edildi. 
Küresel Orman Takip ve Uyarı Sistemi verilerine göre Türkiye, son 12 yılda 164 bin 222 hektar ormanını kaybetti. Bu alan Kayseri büyüklüğünde bir alan. En çok orman kaybının olduğu iller Antalya ve
İstanbul oldu.
Bu tarihler arasında Türkiye çapında 342 bin 571 hektar orman kaybı olduğu, yine aynı sürede 178 bin 349 hektarlık alanın ormanlaştırıldığı belirtildi. Sonuçta 164 bin 222 hektarlık orman kaybı yaşandı.

DÜNYADA EN ÇOK KAYIP BREZİLYA'DA

Ormanların dünya çapında, özellikle yüksek tür çeşitliliğine sahip tropik ülkelerdeki kaybının hızla devam ettiğine işaret eden Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi ve Kars KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, 'dünya orman raporu'na ilişkin şunları söyledi:
"Dünya çapında sadece 2012 yılında 20.8 milyon hektar orman yok oldu. Bu da Türkiye yüzölçümünün dörtte birinden daha fazla bir alan. Dünyada orman kaybının en çok yaşandığı bölgeler, ne yazık ki yüzbinlerce canlı türünün yaşadığı Brezilya, Güneydoğu Asya ve Orta Afrika'nın tropik ormanları."

TÜRKİYE'DE EN ÇOK KAYIP BU İLLERDE

Türkiye'de yaygın ağaçlandırma çalışmalarına rağmen kontrolsüz şehirleşme, turizm, otoyol, maden ve diğer yapılaşma projeleri yüzünden 2000 yılından bu yana gerçekleşen en çok orman kaybının Antalya ve İstanbul'da olduğunu, bu iki ili Adana, Mersin, Muğla ve Yozgat'ın izlediğini kaydetti.

İSTANBUL'DAKİ ÜÇ PROJE
Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, raporda net orman kazancının ise en çok Çanakkale'de gerçekleştiğinin görüldüğünü belirterek, "Orman artışının gerçekleştiği diğer bölgeler arasında Kırklareli, Tekirdağ ve İstanbul'un batısı göze çarpıyor. Ama ne yazık ki İstanbul'un su havzasının çoğunu oluşturan bu ormanların önemli bir kısmı, yapılması planlanan 3'üncü havaalanı, 3'üncü köprü ve Kanal İstanbul projeleriyle yok edilecek" diye konuştu.

YABAN HAYATI KORİDORU ÜMİT VERİCİ
2000 yılından bu yana Türkiye'de yılda ortalama Kilis kadar bir alanın ormansızlaştığının bu raporda gösterildiğini dile getiren Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, şunları kaydetti:
"Bu raporun en ümit verici tarafı, KuzeyDoğa Derneği olarak 2008 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı'na önerdiğimiz ve Bakan Veysel Eroğlu tarafından kabul edilip projelendirilen 'Türkiye'nin İlk Yaban Hayatı Koridoru'ndaki ormanları da kapsıyor. Kars-Erzurum-Artvin-Ardahan-Gürcistan sınırı arasındaki 162 km uzunluğunda ve 28 bin 543 hektar büyüklüğünde bir alandaki ormanlar 'muhafaza ormanı' olarak korunacak. Bu alandaki birbirinden kopuk orman parçaları, 2 bin 500 hektarın 4.5 milyon ağaçla ağaçlandırmasıyla birbirine bağlanacak. Raporda Kars, Erzurum ve Ardahan illeri kısımlarındaki orman örtüsünün 2000 yılından bu yana arttığı görülüyor. Bu ümit verici gelişme, Türkiye'nin ilk yaban hayatı koridorunun gerçekleştirilmesi için bu bölgenin ne kadar 
uygun olduğunu gösteriyor." ■ Radikal, (26.2.2014)

 

KRİZ, TÜRKİYE: SANAYİ OLMADAN...

Türkiye gerek ekonomik, gerekse siyasi ve hukuksal sisteminde şiddetli bir krizesürüklenmiş durumda. Bir yanda dış açığının (cari işlemler açığı) yarattığı“devalüasyonist” ve enflasyonist baskılar; diğer yanda katılımcı demokrasi kazanımlarının önemli bir parçası olan sivil toplum örgütlerini ve hukukun üstünlüğü ilkesini yaşama geçirme konusundaki yetersizliği, Türkiye’yi 21. yüzyılın bu ikinci on yıllık döneminde orta gelir demokrasi tuzağında bir toplumsal dengeye hapsediyor. 
Söz konusu kırılmanın önemli bir boyutu ulusal gelirin sektörel yapısındakidönüşümlerde gözlenmektedir. Türkiye’de yatırım ve kaynak dağılımı giderek reelüretici sektörlerden hizmetler sektörlerine kaymakta ve sanayinin ivme kaybetmesine yol açmaktadır. Bütün bu süreçlerin nihai sonucu sanayi, ulusal ekonomi içindeki konumunu sürekli olarak yitiren bir görünümdedir. Geçen haftaki yazımızda sunduğumuz resmi verileri anımsayacak olursak: İmalat sanayinin milli gelir içindeki payı 1998’den bu yana düzenli gerilemekte; ve 2013’ün üçünce çeyreğiitibarıyla da yüzde 15.5’e düşmüş olduğu izlenmektedir. Bu göreceli gerilemeyekoşut olarak, sanayi istihdamı da son derece cılız hareket etmektedir. 2008’den bu yana sanayi istihdamındaki artış söz konusu dönemde yaşanan istihdam artışınınsadece yüzde 8’ini oluşturmaktadır. Üretim ve istihdamda yaşanmakta olan göreceligerileme, sektörün üretkenlik kayıplarından da izlenmektedir. TÜİK verilerine göresanayi sektöründeki işçi başına üretkenlik 2009’dan bu yana yerinde saymaktadır.
Sanayi sektörünün özellikle 2001 krizi sonrasında yatay ve dikey ara malıbağlantılarında yaşanan tahribata bağlı olarak, özellikle ithalata bağımlı bir yapıyayöneltilmiş olduğu bu köşede sıklıkla ifade edilmiş idi. Bu tespit, sanayinin özellikledış ticaret politikalarındaki yönelimlerin bir yansıması olarak öne çıkmaktadır.Yurtdışından gelen kaynakların içermekte olduğu “yatırım” sözcüğüne karşın, sözkonusu kavramdan anlaşılması gereken olgu, doğrudan sermaye yatırımlarındaanılan sabit sermaye yatırımları değil; çoğunlukla kısa dönemli ve özünde aşırıoynaklıklar barındıran finansal yatırımlardır. İktisat yazını spekülatif sermaye girişlerine dayalı bu tür istikrarsız ve sürdürülemez nitelikli büyüme deneyimlerinispekülatifyönlü büyüme kavramıyla karşılamaktadır. Spekülatif-yönlü büyüme modeli Türkiye’de yatırım ve kaynak dağılımının giderek reel üretici sektörlerden, hizmet sektörlerine kaymasına ve sanayinin ivme kaybetmesine yol açmaktadır. 
Finansal spekülasyona dayalı birikim rejimi kapitalizmin yeni-küreselleşmedalgasının belki de en önemli eksenini oluşturmaktadır. Ancak ulus-ötesi sermaye,trilyonlarca dolarlık (sanal) fonları konut veya petrol, gıda ve benzeri emtia piyasalarında spekülatif köpükler yaratmak suretiyle çoğaltmaya ve sanayi birikiminde karşılaştığı tıkanıklıkları aşmaya çalışırken, sermayenin hiper birikim gereksinimleri açık diktatörlüğe dönüşen (ve siyasal bilimciler tarafından “demokrasi açığı” diye adlandırılan) baskıcı siyasi rejimlerin önkoşullarını yaratmaktadır. 
Türkiye’nin de bir parçası olduğu bu süreçte, geç kapitalistleşen ülkeler açısından sanayileşmenin daha henüz olgunlaşmadan hizmet ağırlıklı sektörlere geçiş çabaları, bir dizi sosyal/kurumsal sorunu da beraberinde getirmektedir. Zirasanayileşmenin aslında bir modernleşme projesi olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır.

***

Tarihsel olarak bakıldığında, modernite süreciyle birlikte endüstriyel ilişkilerinçerçevelediği toplusözleşme sürecine dayalı kitle örgütleri olarak sendikalar, meslekodaları, üretici birlikleri ve benzeri sivil toplum örgütleri ile birlikte aslında katılımcıdemokrasinin kurumları olgunlaşmış sanayi toplumlarında yeşerebilmektedir. Türkiye benzeri gelişmekte olan ülkelerde sanayileşme aşamasını tamamlamadan, ulusal gelire göreceli olarak gerilemeye dönüşmesi, sanayileşme ile anılan bir dizidemokratik kitle örgütünün kurumsal olarak olgunlaşamaması sonucunu da beraberinde getirmektedir. 
20. yüzyılın son çeyreğinden başlayan sanayiden uzaklaşma olgusu, sadece birekonomik yatırım öncelikleri meselesi değil, aynı zamanda katılımcı ve aktif demokratik örgütlerin gelişimini geciktiren ve demokrasi açığının ortaya çıkmasına neden olan bir süreç olarak görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de de yaşamakta olduğumuz demokratik kurumların çökertilmesi sorununun,sanayisizleşme ve teknolojide dışa bağımlı hizmetleşme sorunlarıyla birlikte ele alınması gerekli gözükmektedir
İstihdam biçimleri formel sanayi üretiminden koptukça ve daha çok küçük ve taşeronlaştırılmış hizmetler sektörüne kaydıkça, modern sanayi toplumuna özgü sivil demokratik kitle örgütlenme biçimlerinin de yıprandığı ve parçalı bir yapıyabüründüğü görülmektedir. Siyaset bilimleri yazınında “demokrasi açığı” diye betimlenen bu sürecin, Türkiye benzeri gelişmekte olan “piyasa ekonomilerinde” geç-sanayileşmenin ve sanayileşmesini olgunlaştıramadan hizmetler ara sektörlerine hızlı geçişin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
Ulusal tasarruflar olmadan ulusal sanayi; ulusal sanayi olmadan da katılımcıdemokrasinin kurumları var olamayacaktır.   ■ Erinç Yeldan, Cumhuriyet, (26.2.2014)

 

GELİR DAĞILIMI: MİLYARDERLER LİGİNDE 32 TÜRK

Dolar milyarderlerinin sayısı 2013'te 414 kişi artarak bin 867'ye çıktı. Listede 32 Türk milyarder yer alıyor. İlk sırada ise 3.7 milyar dolar servetiyle Ferit Şahenk var

Dünya dolar milyarderleri 414 kişi artarak 1.867 kişiye çıktı ve tüm zamanların rekorunu kırdı. Listede Türkiye'den de 32 kişi var. Hurun Report'un hazırladığı 'Küresel Zenginler Listesi 2014'te Türk milyarderlerin bir numarası ise 3.7 milyar dolarlık servetiyle Ferit Şahenk. Şahenk'in dünyadaki sıralaması ise 451. İkinci sırada 3.4 milyar dolarla Murat Ülker yer alırken, üçüncülüğü ise 3.3 milyar dolarla Hüsnü Özyeğin aldı. Ülker ve Özyeğin'in dünya listesindeki yeri ise sırasıyla 493 ve 510 oldu. Geçtiğimiz yılın listesine göre Türk milyarder sayısı 1 kişi arttı. Türkiye geçtiğimiz yıl listeye 31 kişi sokmuştu.

KUR ETKİSİ AZ OLDU
Türkler'in ortalama serveti ise 2014'te yüzde 6 düştü. Bunun temel nedenlerinden biri gelişmekte olan ülkelerin tamamında görünen yerel para birimlerindeki düşüş. Döviz kurundaki artış yüzde 19 olarak alındığında Türkiye'de servetteki düşüş yüzde 6'da kaldı. Benzer ülkelerden Endonezya'da kur yüzde 20 artarken, servet yüzde 12 geriledi. Brezilya'da bu oranlar yüzde 15'e 13, Hindistan'da ise yüzde 11'e 13 oldu.

BILL GATES BİRİNCİ
Dünya genelinde ise milyarderlerin 946'sının servetinde artış oldu. 152 ismin servetlerindeki artış yüzde 50'yi geçti. Sadece 318 kişinin servetinde düşüş oldu. Microsoft'un patronu Bill Gates'in serveti 14 milyar dolar artarak 68 milyar dolara çıktı. Warren Buffett, 64 milyar dolarlık servetiyle ikinci sırada yer aldı. Inditex'ten Amanico Ortega ise 62 milyar dolarlık servetle üçüncü oldu. Geçtiğimiz yılın en zengini Carlos Slim ise dördüncü sıraya geriledi. Slim'in serveti yüzde 9 düşerek, 60 milyar dolara indi.

TOPLAM SERVETLERİ 6.9 TRİLYON DOLAR
Dünya milyarderlerinin toplam serveti 6.9 trilyon dolara çıkarak Japonya'nın milli gelirini bile geride bıraktı. 40 yaşın altında 26 kişi listede yer alırken, bunların 13'ü servetlerini miras yoluyla değil kendileri sağladı. Listede yer alan isimlerin yüzde 68'i kendi servetlerini kendileri kazananlar. 47 kişi de dördüncü kuşak olarak listeye girdi.

İSTANBUL DÜNYA YEDİNCİSİ
Dünya milyarderlerinin başkenti ise New York oldu. New York'ta yaşayan milyarderler geçtiğimiz yılın birincisi olan Moskova'yı da böylece koltuğundan etti. Hong Kong, Pekin ve Londra ise bu iki şehri takip etti. 28 milyarderin ikamet ettiği İstanbul ise dünyada yedinci sırada yer aldı.

ABD LİSTEDE BİRİNCİ SIRADA
Listede 68 ülkeden bin 867 kişi bulunuyor. ABD, 72 kişiyle listede birinci sırada. Çin'de ise bu rakam 41. İngiltere 22 kişiyle listenin üçüncü sırasına oturdu. Sektörel olarak ise listenin en tepesinde teknoloji yer aldı. Teknoloji sektörü gayrimenkulden birinciliği devraldı. Üretim ve perakende ise bu iki sektörü takip etti. ■ Cumhuriyet, (26.2.2014)

 

SEÇİM YARDIMLARI YOKSULU VURUYOR

Yoksullara yapılan yardımların yöntemi konusunda dünyada önemli bir deneyim oluştu. Sosyal devletin bir gereği olarak toplumun yoksul kesimlerine gelişigüzel aktarılan karşılıksız kaynakların, insanları yoksulluktan kurtarmadığı gibi çalışma iştahını da azalttığı artık biliniyor.

Sosyal yardımların temel amacı yoksulluğu ve yoksunluğu azaltmak. Ancak kişilere hayatları boyunca yardımlarla yaşayacakları izlenimi verdiğinizde iş terse dönüyor, yoksulluktan kurtulma süreci uzuyor, yoksullar ordusu giderek büyüyor. Ekonomisi güçlü, nüfusu düşük, istihdam potansiyeli zengin ülkeler yardımlar konusunda bonkör politika izlese de kaynakları kıt ülkelerin yardımları ekonomiye itici güç sağlayacak politikalar geliştirmesi gerekiyor.
 
Sosyal devlet ıskalanıyor 
 
Türkiye, son yıllarda uyguladığı sosyal yardımlarda inişli çıkışlı bir yol izledi. Adeta dünyanın yaşadığı tecrübeler yeniden yaşandı. Başlangıçta sınırsız, kontrolsüz, şartsız ve çok elden yapılan yardım uygulamaları giderek şartlı, kontrollü, sınırlı ve tek ele doğru gelişme gösterdi. Ancak gelinen noktada hâlâ milyarlarla ifade edilen sosyal yardım kaynaklarının ekonomiye optimal katkıyı sağladığını söylemek güç.

Türkiye gibi en küçük kaynağı bile heba etme şansı olmayan ülkelerde, özel sektör ya da kamu ayırt edilmeksizin toplumun yoksul kesimine aktarılan tüm sosyal yardımların tek kayıt üzerinden, hatta mümkünse tek elden yapılması şart. Hiçbir siyasi kaygıya, kayırmaya, bilinçsiz uygulamalara fırsat sunmayan bir sistemi kuramadığınızda hem kaynaklar heba oluyor hem de yanlış adresler nedeniyle sosyal devlet görevi ıskalanıyor.

Edinilen tecrübeler sonucunda artık sosyal yardım alanların iş hayatına kazandırılmasına yönelik politikalar geliştirilmiş durumda. Amaç, yoksulluk yardımlarının ömür boyu verilemeyeceği yönünde bilinç oluşturup hiç olmazsa çalışabilir durumda olanları istihdama kazandırmak.
 
22 bin yoksul terhis oldu 
 
Elde edilen sonuçlar şimdilik hedefe tam ulaşılamadığını gösteriyor. 2013'ün Temmuz ayına kadar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları'na başvuran ve sistem üzerinden İŞKUR'a yönlendirilen kişilerden yaklaşık 1 milyon 95 bini İŞKUR'un hedef kitlesine girmiş. Yani bu kişilerin çalışabilir durumda olduğu belirlenmiş.

Bu yoksul vatandaşlardan 365 bininin İŞKUR'a kaydı yapılmış, 138 bini iş başvurusuna yönlendirilmiş. Sonuçta da 33 bin yoksul işe yerleştirilmiş. Ayrıca 75 bin yoksul işgücü yetiştirme kurslarına başvurmuş, bunlardan da 22 bini kurslara katılmış. Meslek öğrendiklerinde bu 22 bin kişinin de önemli bir bölümü iş bulma şansı yakalayacak. Bu veriler 1,1 milyon yoksuldan hiç olmazsa 33 binin yoksullar ordusundan terhis olduğunu, 22 bininin de terhisi arzuladığını gösteriyor.
 
Yoksulun ekmeği küçülüyor 
 
Türkiye ekonomisinin önünde biri yerel diğeri genel olmak üzere iki büyük seçim var. Her iki seçimin de kritik önemde olduğu ortada. Sosyal yardımlar ne yazık ki seçim dönemlerinde genel politikanın dışında kullanılabiliyor. Sınırlı yardım kaynakları istihdamı ve üretimi artırma hedefi dışında oya tahvil edilebiliyor. Durum böyle olunca kaynaklar ölü yatırıma dönüşürken, yardımlar gerçek yoksullar yerine seçmen kitlelerine kayıyor. Sonuçta, yoksulluk yardımlarının zirve yaptığı seçim dönemleri, sanılanın aksine yoksula yaramıyor, tam aksine yoksulu vuruyor, ekmeğini küçültüyor. ■ Erdoğan Süzer, Bugün, (26.2.2014)

 

27.2.2013

 

AKP, RTE: ERDOĞAN KAYBETMEYECEK

Belki Kadıköy, Beşiktaş, Şişli, İzmir, Eskişehir gibi yerlerde ilerici adaylar kazanacak...

Levent Kırca ve Ümit Zileli ağabeylerimiz alacakları oylarla çok kişiyi şaşkına çevirecekler... AKP oylarında 5-6 puanlık bir düşüş yaşanacak belki...

Ama sonuçta seçmeni yine hükümetin arkasında duracak.

Nedeni basit: Çünkü bu hükümeti onlar seçtiler.

Ona 12 yıl boyunca umutlarını, duygularını, ideallerini ve inançlarını bağladılar.

Bunun tarihsel, kültürel, psikolojik nedenlerini falan tartışmak uzun sürer, burada hiç girmeyelim.

Ama şimdi “Pardon, siz haklıymışsınız. Biz salakmışız. En iyisi bundan sonra sizi destekleyelim” demeyecekler.

Çünkü insanoğlu o kadar rasyonel bir varlık değildir. Duygularının ve egosunun esiridir çoğu zaman.

Kitlelerin de egosu vardır. Hata ettiklerini, kandırıldıklarını, bir rüyada yaşadıklarını duymak istemezler.

Bunu söylediğiniz zaman inadına sarılırlar kendi inançlarına. Aynen şimdi taraftarının Erdoğan’a sarıldığı gibi.

İnsanlar ancak “Sen artık daha iyisine layıksın” dersek dinlemeye başlarlar. “Daha iyisini” gösterirsek.

Önlerine daha iyi projeler, reformlar, vizyon ve icraatlar koyarsak yani. Sevgiyle ve empatiyle yaklaşırsak.

Yoksa istediğimiz kadar yolsuzluk çıkaralım ortaya, sonuç değişmez. Nitekim, değişmiyor.

Şimdilik “hükümete giydiren” köşe yazılarlarını alkışlayıp sosyal medyada paylaşmaya devam edelim.

Mahsuru yok, sonuçta bu da bizim egomuz.

Ama bu gariban yazıyı da kesip bir köşede saklayalım. Seçim sonuçlarının şaşkınlığı geçince çıkarıp okuruz. Belki o zaman bir anlam ifade eder. ■ Tuna Kiremitçi, Aydınlık, (27.2.2014)

 

BÖLÜCÜLÜK: VALİLER TSK'YLA SAVAŞIYOR! KOMUTANLARDAN ÖZERKLİK UYARISI

Emekli Generaller İsmail Hakkı Pekin ve Haldun Solmaztürk, Doğu Anadolu ve Güneydoğu’da fiili bir durum yaratıldığını ve mülki amirlerin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadelesini engellemeye çalıştığını söyledi

Doğu ve Güneydoğu bölgesinde uzun süre görev yapmış ve terörle mücadelede görev almış generaller, 30 Mart sonrasına dikkat çekti. Hükümete “özerklik” uyarısı yapan emekli generaller, bölgede terörle mücadelenin Hükümet tarafından engellendiğini bildirdiler.

Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı açıklamada PKK ve BDP’ye “Her şeyi devletten beklemeyin. Siz gereğini yapın” açıklamasından sonra PKK ve BDP düğmeye bastı. BDP ve PKK yöneticileri sık sık 30 Mart seçimlerinden sonra bölgede “fiili özerklik” uygulamasına geçeceklerini dillendirmeye başladılar.

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yerel seçimlerden sonra belediyelerin öğrencilere Kürtçe ders vereceklerini kaydederek bu derslerden sertifika almayanların ilerde iş bulmada sıkıntı çekecekleri tehdidinde bile bulundu.

Ayrılıkçılığı hortlattılar

Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde uzun süre teröre karşı mücadelede görev yapmış emekli generaller “özerklik” konusunda hükümeti uyardılar. Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı da yapan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, PKK ile hükümet arasındaki görüşmelerin 2006 yılında başladığını hatırlatarak, “PKK’ya verilmiş taahhütler var. Şu anda devlette bölgenin nabzını tutan bir kurum yok. Mülki amirler TSK’nın terörle mücadelesini engellemekle meşgul. TSK sindirilmiş durumda. Hükümet desteği ile gerçekleştirilen Ergenekon, Balyoz, faili meçhul soruşturmaları ile bölgede görev yapan komutanlar etkisiz hale getirildi” dedi.

Şu anda bölgede çok vahim bir durumun yaşandığını kaydeden Pekin, devletten maaş alan korucuların bir bölümünün aldıkları maaşın yarısını PKK’ya verir hale geldiğini bildirdi. Pekin şunları söyledi: “Biz zamanında çeşitli araştırmalar yaptık. Kürt kökenli vatandaşlarımızın eğilimlerini tespit ettik. Yaptığımız araştırmada çok küçük bir azınlığın bağımsız devlet istediğini, ezici bir çoğunluğun ise Türkiye topraklarında eşit yurttaş olarak yaşamak isteyenler olduğunu gördük. Batıya göç etmiş Kürt kökenli vatandaşlarımızın çok önemli bir bölümünün de bu işlere karışmak istemediğini belirledik. Ancak, ne yazık ki Türkiye toprakları üzerinde eşit yurttaş olarak yaşamak isteyen kesim üzerinde hiç çalışmadık. Bu kesimi son dönemlerde hızla PKK terör örgütüne kaptırdık. Siyasal bir irade ortaya koyamadık. Bugünkü iktidarla da bu konuda herhangi bir irade konması mümkün görünmüyor.”

Hükümet ‘Federal Kürdistan’ı kabul etmeyeceğim’ demedi

Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk de yaptığı değerlendirmede, PKK ile müzakere için masaya oturulduğu andan itibaren büyük kayıp yaşandığını ifade etti. Solmaztürk şu görüşleri savundu:

“Şu anda fiili bir durumla karşı karşıyayız. Hükümetin tavrı ne yazık ki bölgede terör örgütüne psikolojik üstünlük sağlatmıştır. Üstelik de bölgede TSK’ya operasyon yetkisi verilmemektedir. Valiler üzerinden TSKnın eli kolu bağlanmıştır. Hükümet PKK’ya bu konuda garanti vermiştir. Oslo tutanaklarında bu konuda çok net ifadeler vardır. Kimse kimseyi kandırmasın. Demokratik özerklik denen şey federal yönetim talebidir. Türkiye hükümeti hâlâ ‘Federal Kürdistan’ yönetimini kabul etmeyeceğini deklare etmedi. Bu konuda bir açıklama yapılmaması anlamlı. Ergenekon, Balyoz, faili meçhul davalarıyla TSK’nın direncinin kırılması amaçlanmıştır. Bu konuda da belli ölçüde başarı sağlanmıştır.”

MİT’ten PKK’ya: Şikâyetçi olduğunuz vali var mı?

Norveç’in başkenti Oslo’da PKK ile görüşmeler yapılırken, o dönem Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan, PKK yöneticilerinden, şikâyetçi oldukları mülki amirlerin isimlerini istemişti. Dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, daha sonra açılan KCK davasının 1 numaralı sanığı olan PKK yöneticisi Sabri Ok, Kongra-Gel Başkanı Zübeyir Aydar ile koordinatör ülke temsilcilerinin de katıldığı Oslo toplantısında Fidan, PKK’lılara şunu söylemişti:

“Bir noktaya kadar hani tolare edebiliyorsunuz; çünkü dediğim gibi alandaki valiler emniyet müdürleri bu noktada gerçekten çok değerli insanlar. Yani şu anda sizi bilmiyorum spesifik olarak isim vererek şikâyet edebileceğiniz şu adam düşmandır, bu adam şeydir.”

Şırnak’ta Vali ile Komutan birbirine girdi

PKK’nın özerklik hazırlığı yaptığı bu dönemde Şırnak’ta yakın zamanda ilginç bir olay yaşandı.

Uludere ilçesinde yapımı süren güvenlik yolu inşaatına sık sık yapılan PKK baskınlarını önlemek için, Tümen Komutanı, Şırnak Valisi’nden operasyon için izin istiyor. Vali izin vermeyince Komutan ile Vali arasında tartışma yaşandı. En sonunda Tümen Komutanı, Vali’ye sinkaflı küfür edip, Vali’nin odasından kapıyı vurup çıkıyor. ■ Aydınlık, (27.2.2014)

 

DOLAR SON ÜÇ HAFTANIN ZİRVESİNDE: İŞTE SON RAKAMLAR

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen telefon görüşmesinin internete düşmesinin ardından piyasalar ısınmaya başladı.
Dün (24 Şub.) 2,19 seviyesinin altında kapanan dolar, gece işlemlerinde 2,20 sınırını aştı. Sabaha karşı 2,2135'e kadar yükselen dolar, sabah erken saatlerde 2,20 seviyesinde seyretti.

*

Yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesiyle tarihi zirveyi gören dolar, son ses kayıtlarının ardından yeniden yükselmeye başladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan'a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarının internete sızdırılmasının ardından ateşi yükselen dolar, yükselmeye devam ediyor. Dün gece 2,2525'e kadar yükselerek son üç haftanın en yüksek seviyesine ulaşan dolar, güne 2,24'ün üzerinde başladı. ■ Aydınlık, (27.2.2014)

 

 

28.2.2013 

ÇİFTE STANDART, MEDYA: BİZ KÖŞE YAZARLARI KORKAK VE İKİYÜZLÜYÜZ

DENİZ Baykal’ın o malum “kaset”i internete düşmüş, Akit adlı gazetenin internet sitesinde büyük bir harala gürele ile yayınlanmıştı.

 

Ben o zaman...

Şu iki şeyin altını çizmiştim:

*

BİR:

Deniz Baykal’ın özel alanına kamera yerleştirilmesi, dört dörtlük bir alçaklıktır. Bu alçaklığı yapanlara lanet olsun.

 

*

İKİ:

Ancak yapılan ne denli büyük bir alçaklık olursa olsun... Bu kaset yok sayılamaz. Baykal istifa etmelidir.

*

Ortada...

Akçalı bir iş yoktu. Hırsızlık yoktu. Rüşvet yoktu. “Çıkar elde etme” yoktu. Pazarlık yoktu. “Kamu malı” yoktu. “Para pul” yoktu.

 

*

Peki ne vardı?

Bir siyasetçi için kabul edilemez bir “görüntü” vardı.

O “görüntü” ortaya çıktıktan sonra o makamda kalınamazdı.

*

Başta ben olmak üzere...

Onlarca köşe yazarı Deniz Baykal’ı istifaya davet ettik.

Neden?

“Kaset” yüzünden.

O “kaset”in alçakça yöntemlerle elde edildiğini bildiğimiz halde bunu yaptık.

O “kaset”in Baykal’ın özeliyle ilgili olduğunu bildiğimiz halde bunu yaptık.

O “kaset”te kamu malına el uzatmak türünden toplumu ilgilendiren bir durum olmadığı halde bunu yaptık.

 

*

Deniz Baykal da çağrıya karşılık verdi.

Gereğini yaptı.

“Montaj” sözünün arkasına saklanmadı. “Paralel yapı” demedi. “Alçaklığa prim vermem” demedi. “Bu benim özelim” demedi.

Bastı istifayı, ödedi bedelini.

 

*

“Baykal’ın kasedi” karşısında “şahin” kesilen, “derhal istifa etmeli, başka çare yok” diyen, cesur ve korkusuzca hareket eden bizler...

Şimdi “Başbakan’ın kasedi” karşısında...

? “İstifa” kelimesini aklımızın ucundan bile geçiremiyoruz ya...

? Kekeleyip duruluyoruz ya...

? Mırın kırın edip duruyoruz ya...

? “Doğru mu değil mi tam olarak bilmiyoruz” diye yazıp çiziyoruz ya...

Bu da bizim büyük ayıbımızdır.

Yatacak yerimiz yok bizim.

 

Bir 28 Şubat yazısı

 

27 Şubat 2014...

Milli Güvenlik Kurulu...

Çıkan karar şu:

“Ulusal güvenliği tehdit eden yapılanmalar ve faaliyetleri görüşülmüştür”.

*

Bu bildirinin yayınlanmasının ardından...

AK Parti saflarında bir sevinç, bir coşku...

Sormayın gitsin.

Diyorlar ki:

Devlet karar aldı: Cemaat yok edilecek.

Ordu / AKP el ele... Artık Cemaat’in hiç şansı yok.

Şimdi Cemaat düşünsün.

*

Bunları diyenlere sormak istiyorum:

28 Şubat 1997 neydi?

Milli Güvenlik Kurulu’ndan bu tür kararların çıkması değil miydi?

 

*

Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkan kararı, “Yaşasın! Cemaat aleyhine karar çıktı” diye sevinçle karşılayanlara soruyorum:

Madem öyle...

Ne diye 11 yıldır “Ah 28 Şubat / vah 28 Şubat” diye ağlaşıp durdunuz ki?

İki tür insan vardır

BİR: Gerçeği bilmedikleri, bilemedikleri için... Hayal kırıklığına uğramayı göze alamadıkları için... Hakikati anlamak için çaba sarf etmedikleri için... Beklenti ve çıkar uğruna değil, sadece inandıkları için... Görmedikleri, duymadıkları için... “Montaj / dublaj” diyenler.

 

*

İKİ: Gerçeği bal gibi bildikleri, bilebildikleri halde... Hakikatin ne olduğuna vâkıf oldukları halde... Çoktan hayal kırıklığına uğradıkları halde... Sırf bakanlık koltuklarını, milletvekili pozisyonlarını, kısacası kişisel kazanım alanlarını korumak uğruna... “Montaj / dublaj” diyenleri...

 

 

Bari Deniz Baykal’ın kasedinden söz etme

BAYKAL, o kaset nedeniyle istifa etti.

Bedel ödedi.

Başbakan Erdoğan ise ödenen bu bedeli zerre kadar dikkate almadı.

 

*

“Baykal kaset nedeniyle çok zor duruma düştü, bir de ben vurmayayım” demedi.

“Bedelini ödedi, istifa etti, bunun üzerine artık gidilmez” demedi.

“Zaten utandı, bir de biz utandırmayalım” demedi.

“Kaset tertipçilerinin ekmeğine yağ sürmeyelim” demedi.

“Bu kaset tertipçileri gün gelir bana da kötülük yaparlar” demedi.

Bütün bunları demedi.

 

*

“Baykal’ın kasedi” meselesi gündemden düşmüşken...

Tuttu seçim meydanlarında “kaset dedikodusu” yaptı.

 

*

Üstelik bunu, kasettekileri tarif ederek yaptı.

“Bir şey oluyorsa eşiyle mi oluyor?” dedi.

“Eşiyle olsa özel olur, eşiyle mi oluyor?” dedi.

“Bu özel değil, genel genel” dedi.

“Bu genel bir ahlaksızlıktır” dedi.

*

Şimdi de kalkmış...

“Bunlar Baykal’a da aynısını yaptılar” diyor.

“Baykal’ın kasedinin yayınlanmasına engel oldum” diyor.

*

İnsan hiç değilse...

“Baykal’ın kasedini meydanlarda dilime doladım... Şimdi aynı meydanlarda tam tersini söylüyorum... Millet bunu yemez” der de konunun kenarından bile geçmez.

İnsan hiç değilse...

Birazcık strateji falan yapar. ■ Ahmet Hakan, Hürriyet, (28.2.2014)

 

AKP’DE YENİ İSTİFALAR KAPIDA

Kulislerde AKP'den bir bakan ve 20'ye yakın milletvekilinin istifa edebileceği konuşuluyor.

17 Aralık’ın ardından AKP içinde başlayan huzursuzluk, art arda patlayan ses kayıtlarıyla tavan yaptı. Kulislerde bir bakan ve 20′ye yakın milletvekilinin istifa edebileceği konuşuluyor.

KArşı gazetesinin haberine göre; yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu’nun sarsıcı etkilerine başbakan Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen ses kayıtları eklendi. Baba ve oğul arasındaki para trafiğini ortaya çıkaran iddiaların ”görüntülerle” destekleneceği söylentisi ile Türkiye çalkalanırken; Ankara kulislerine bir başka ”bomba” iddia daha düştü. Kulislere, ”AKP’den biri eski ya da yeni bakan olmak üzere 20′ye yakın milletvekilinin ‘vicdani rahatsızlık’ gerekçesi ile istifa edebileceği” söylentisi yayıldı. Zamanlamanın seçim öncesi mi sonrası mı olacağı tartışılıyor.

GÖRÜNTÜLER ÇIKARSA 2 KATI

Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen son kayıtların ardından, para trafiğine ilişkin diğer ses kayıtlarının çıkması ile kulislere düşen istifa söylentisi dün itibari ile ete kemiğe de büründürülerek rakamlar verilmeye başlandı. Kulislere, ”biri bakan (eki ya da mevcut kabine üyesi olabileceği söyleniyor) olmak üzere 20 civarında AKP’li vekilin ”Vicdan istifasına” yönelebileceği konuşuluyor. Sosyal medyada iddia edildiği gibi olası görüntülerin ”şüpheye yer bırakmayacak” şekilde ortaya çıkması halinde bu sayının ikiye katlanabileceği de ileri sürülüyor. Olası istifaların zamanlamasının da tartışıldığı; bir kısmının seçim öncesinde bir kısmının da seçim sonrasında gerçekleşebileceği ifade ediliyor.

AKP YÖNETİMİ YAKINDAN İZLİYOR

Daha önce benzer girişimlerde olduğu gibi AKP yöneticilerinin, rahatsız vekilleri yakın takibe aldığı ve şüphelendiği isimler üzerinde ikna çalışmaları yaptığı da öğrenildi. AKP Grup Yönetimi daha önce de cemaate yakın isimlerin istifası gündeme geldiğinde henüz istifa etmeyen ama rahatsızlığını dışavuran isimlere karşı benzer bir yöntem kullanmış, bazı cemaatçi isimleri de birden çok olmak üzere resmi yurtdışı gezilerine göndermişti.

ARİTMETİK DEĞİŞMEYECEK AMA…

AKP’nin TBMM’deki sandalye sayısı 318. AKP’den 20 civarı isim istifa etse bile iktidar partisi Meclis’teki çoğunluğu elinde bulundurmayı sürdürüyor. Sayı ikiye katlansa bile AKP 278 civarında vekille yine çoğunluğunu koruyor. Meclis’te güvenoyu için 276 sandalye yeterli. Olası istifaların Meclis’te sandalye sayısını değiştirmese bile parti içinde ”moral çöküntüye” neden olacağı ve bunu kamuoyu nezdinde AKP açısından olumsuz yansımalara yol açacağı ileri sürülüyor. ■ Sözcü, (28.2.2014)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura