Diğerleri > Sis Çanı
12-02-2013
NELER OLDU 19-24 OCAK 2013 (Kadın, AKP, Atatürk, Silivri, altın, borçlanma, tarih, İslam, yabancı sermaye, özelleştirme)

Cihan Dura

12.2.2013


19.1.2013 

KADIN: BİRİ EŞİNİ DİĞERİ SEVGİLİSİNİ ÖLDÜRDÜ  

Pendik’te üç çocuk annesi Betül K. (28), boşanmak istediği eşi İshak K. tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Teslim olan İshak K, sabaha karşı eve gittiğini, kavga sırasında uyanan bir çocuğunu dışarı çıkardıktan sonra sustalı bıçakla eşini öldürdüğünü ifade etti. İshak K. tutuklandı. İzmir’in Ödemiş ilçesinde ise Salih B. sevgilisi Şerife U’yu (32) gittikleri kafede başlayan tartışma üzerine yanında getirdiği av tüfeğiyle öldürdü. Zanlı yakalandı. ■ Cumhuriyet, 19.1.2013

ATATÜRK’E SAYGISIZLIK:YÜRÜYEN KÖŞK ÇÜRÜDÜ

Atatürk’ün mirası, yıllardır onarım göremediği için çürümeye terk edildi

Atatürk’ün Yalova’ya geldiği 1929’da yaptırdığı ve çınar ağacının dallarını kesmemek izin kızakla 5 metre ileriye taşıttığı tarihi Yürüyen Köşk çürümeye terk edildi. 2011’de onarım için Anıtlar Kurulu’na başvuran Yalova Belediyesi’ne hâlâ yanıt verilmedi.

Atatürk’ün çevre duyarlılığının simgesi olan Yürüyen Köşk, 12 Eylül 1980 darbesiyle halkın ziyaretine kapatılmış, 1999 depreminde hasar görmüş ve 2005 yılında Yalova Belediyesi’ne devredilmişti. Aynı yıl yeniden halkın ziyaretine açılan köşk, yıllardır onarım görmediği için çürümeye başladı.

Köşkün karşısında bulunan Atatürk büstünün bulunduğu mermer kaidedeki yazılar da tek tek döküldü. Yalova Bağımsız Belediye Başkanı Yakup Koçal, köşkün onarımı için 2011 yılında Anıtlar Kurulu’na başvurdu ancak bugüne kadar yanıt alamadı. Atatürk’ün Yürüyen Köşkü’nü ziyaret eden yurtiçi ve yurtdışından ziyaretçiler ise bu duruma isyan ediyor. Yurttaşlar, “Biz Atatürk’ün mirası olan bu yapının korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasını istiyoruz” diyor.

Millet Çiftliği satılmıştı

Atatürk’ün 1929 yılında kendi parasıyla satın alarak tarımın gelişmesi için halka bağışladığı Millet Çiftliği’nin bir bölümü turizm tesisi yapılması için geçen kasım ayında Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz’e satılmıştı. ■ FARUK KIRTAY, Cumhuriyet, 19.1.2013

ATATÜRK’E SAYGISIZLIK: ATATÜRK BÜSTÜNE SALDIRI

Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde bulunan tek Atatürk heykeline yönelik saldırı yapıldı. Saldırıda, heykelin alın bölgesinde oluşan kırıklıkların onarımı için yerinden sökülen heykel, onarımın ardından yerine yerleştirilecek. Gölbaşı’ndaki tören alanında elinde “Nutuk” ile tasvir edilen Atatürk heykeline geçen hafta sonu kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce saldırı düzenlendi. Saldırganların heykelin alın bölgesine yönelik darbeleri nedeniyle kırıklar oluştu. Ayrıca heykel monte edildiği kaidesinden bir miktar eğildi.

Saldırının anlaşılmasının ardından Atatürk heykelinin yerinden sökülerek heykeltıraşı Metin Yurdanur’un atölyesine gönderildiği öğrenildi. Gölbaşı Belediyesi’nin hizmet aracıyla götürülen heykelin onarımının tamamlanmak üzere olduğu ve 1-2 gün içinde tören alanına yeniden yerleştirileceği öğrenildi.

Gölbaşı Emniyet Müdürlüğü’nün konuya ilişkin soruşturma yürüttüğü dile getirildi. ■ Cumhuriyet, 19.1.2013

HALKÇILIK, AYRICALIK: VEKİLİNKİ GİZLİ, YURTTAŞINKİ SATILIK

İlaç kullanım bilgilerini satan SGK, Meclis’tekileri e-reçete kapsamından çıkardı

SGK, Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında 15 Ocak’ta uygulamaya konulan e-reçete sisteminden milletvekillerini muaf tuttu. Muafiyet, milletvekillerine ve hekimlere “TBMM milletvekilleri ve bakmakla yükümlü oldukları kişilere e-reçete oluşturulmayacak, eskiden olduğu gibi manuel reçete yazılmaya devam edilecektir” ifadelerini içeren bir e-posta ile duyuruldu. SGK’nin Türkiye’nin ilaç ve hastalık verilerini Datamed firmasına 72 milyon TL’ye sattığını anımsatan TTB Genel Sekreteri Beyazıt İlhan, “Kişisel sağlık verilerinin firmaya satılması konusunda SGK bir tek istihbaratçılar için hassasiyet gösterdi. MİT’e sordu, olumsuz yanıt alınca, istihbaratçıların ilaç bilgilerini satmamaya karar verdi” dedi. TTB olarak e-reçete sistemine ilişkin endişelerini öteden beri ortaya koyduklarını belirten İlhan, “e-reçetenin ‘kâğıt ve zaman tasarrufu, doktorların yazısının okunamaması’ ifadeleri ile propagandası yapılamaz. Türkiye’nin tüm hastalık tanılarının, teşhislerinin, kullandığı ilaçların veritabanını oluşturacak bir sistem. Kişisel sağlık mahremiyeti tamamen çökecek. Bütün hekimler ve eczaneler yurttaşların kimlik numaralarını kullanarak hastalık raporlarını, tanılarını, kullandığınız ilaçları görebiliyorlar. Hiçbir gizlilik kalmıyor. TC kimlik numarası zaten hiçbir güvenliği kalmayan bir sistem” değerlendirmesini yaptı.

İlhan, tüm milletvekillerinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin e-reçete sisteminden muaf tutulmasına ise “Neden, onların kişisel sağlık verilerinin ortaya çıkmaması. Her türlü hastalık; depresyon olabilir, cinsel sorunlar olabilir, alkol kullanımına ilişkin sorunlar olabilir. Bütün bu tanılar depolanıyor. Bu, milletvekilleri için problem de yurttaşlar için problem değil mi? Prostat sorununuzun aleniyet kazanması milletvekili için problem de yurttaş için değil mi? Kişisel sağlık verilerinin gizliliği en temel insan hakkı. Tüm uluslararası anlaşmalarda bu var” diye konuştu. ■ SİNAN TARTANOĞLU, Cumhuriyet, 19.1.2013

20.1.2013

AKP, SEÇİM: BAŞINA GELİNCE ANLIYORSUN…

KİMSE martaval okumasın. Kalp hastası, yoğun bakım hastası, kanser hastası ‘beş kuruş para ödemeden özel hastanelerden’ faydalanabiliyor diye. Başına gelince anlıyorsun Hanya’yı Konya’yı.
Umut tacirliği mi dersin, mezar soygunculuğu mu ben bir sıfat bulamıyorum.
Bir süredir annemin henüz tanı bile konulamayan ‘şüpheli akciğer kanseri’ hastalığı nedeniyle İstanbul Anadolu Yakası’nda umut aramadığımız hastane kalmadı. Bu yorucu süreç bizi isim vermeyeceğim bir hastanenin kapısına kadar götürdü. Zaten başka bir hastanenin yoğun bakımında yatan annemi, bu x hastaneye taşıyıp sözüm ona çare arayacaktık. Çok değerli bir hocamızı bulup konuştuk. Lakin hocayı bulup konuşmakla bitmiyor iş.
Asıl bundan sonrası müthiş…
Devlet taşımıyor! Ambulansını buluyorsun…
O aşamayı geçtin. Yatıracağın hastanenin yoğun bakım masraflarını devlet karşılıyor iddiaya göre. Lakin ondan sonra başlıyor film. Başka doktor görecek cart parası, şu işlem yapılacak curt parası. Ola ki kurtardın yoğun bakımdan paçayı filmin en can alıcı sahnesi yataklı serviste günlük 900 TL + KDV yatak parası!
Özetle paran var mı kardeş! Yok…
O halde Allah takdir ederse kazanabileceğin; üç günlük ömür paraya bakıyor paraya.
Özetle başına gelince anlıyorsun Hanya’yı Konya’yı.
Başına gelmeyince laf üreten, ‘devlet a’dan z’ye karşılıyor’ diyen çok.
Sağlıkta dönüşümün getirisi bu, başına gelenle baş başa kalıveriyorsun…■ Kaan Özbek, Şok, 20.1.2013

(Buna rağmen, oyu hâlâ yüzde 50… Bir bityeniği yok mu sizce bu işte? Cd)

 

HOCAEFENDİ'DEN TOKTAMIŞ ATEŞ'E TAZİYE

Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sabah vefat eden Prof. Dr. Toktamış için taziye mesajı yayınladı. Hocaefendi, 'Değerli ilim adamı, yazar ve çok kıymetli dostum' dediği Ateş'in, en zor dönemlerde ortaya koyduğu tavırlarıyla demokrasi kültürüne büyük katkı sağladığına vurgu yaptı.

Hocaefendi, taziye mesajında şu ifadelere yer verdi: “Akademi ve basın dünyamızın müstesna simalarından, cesur kalemi ve güler yüzlü, uzlaşmacı kişiliğiyle barış, hoşgörü ve diyalog anlayışının yerleşmesi için önemli hizmetler görmüş; en zor zamanlarda ortaya koyduğ tavırlarla ülkemizde demokrasi kültürünün gelişmesine büyük katkılar sağlamış, değerli ilim adamı ve yazar, çok kıymetli dostum Prof. Dr. Toktamış Ateş'in vefatını teessüre öğrenmiş bulunmaktayım. Kendisine Cenab-ı Hakk'tan rahmet; başta eşi Nevin Hanımefendi olmak üzere kederli ailesine, yakınlarına dost ve talebelerine sabr-ı cemil niyaz ederim." ■ Zaman, 20.1.2013

RTE: 'ULUSALCI GEÇİNENLER ÖNÜMÜZÜ KESMEYE ÇALIŞTI'

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Bu ülkede ulusalcı geçinenler önümüzü kesmeye çalıştılar. Kesemediler, kesemeyecekler. Ulusalcıların uzantısı olmaya aday olanlar bizden bir şey beklemesinler. Bunu da özellikle söylüyorum. Biz milletin temsilcisiyiz. Bizim rotamızı siz çizdiniz, bu rotada biz yürümeye devam edeceğiz." dedi.

Toplu açılışları gerçekleştirmek ve mülteci kamplarını ziyaret etmek amacıyla Gaziantep'e gelen Başbakan Erdoğan, 3. Organize Sanayi Bölgesi'nde Beşler Grup'a bağlı Beşan Nişasta ve Beşyem Tesisleri'nin açılış törenine katıldı.

Bir kişinin oy vermeyeceğiz tepkisi üzerine konuşan Başbakan Erdoğan, "Bize kimin oy vereceği belli. Al o oyu kendine sakla. Biz bu ülkede birliğin, beraberliğin, dayanışmanın sigortasıyız. Böyle bir yola çıktık, speküsyonlara prim vermedik. Bundan sonrada prim vermeyeceğiz." diye konuştu.

"Bu ülkede ulusalcı geçinenler önümüzü kesmeye çalıştılar. Kesemediler, kesemeyecekler." diyen Erdoğan, "Ulusalcıların uzantısı olmaya aday olanlar bizden bir şey beklemesinler. Bunu da özellikle söylüyorum. Biz milletin temsilcisiyiz. Bizim rotamızı siz çizdiniz, bu rotada biz yürümeye devam edeceğiz." şeklinde açıklamalarda bulundu. ■ Akşam, 20.1.2013

ÇEVRE, KAYNAK KULLANIMI: YAZIKTIR...

İkizdereVadisi’ndeki şimşir ağaçlarını ve maden suyu kaynağını yok edecekproje, köylüleri ayağa kaldırdı...

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından sit alanı ilan edilen Rize’nin İkizdere Vadisi Şimşirli köyünde yapılmak istenen hidroelektrik santralı (HES) projesi köylüleri ayağa kaldırdı.

Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 22 Ekim 2010’da doğal sit alanı ilan edilen İkizdere Vadisi’nde bir HES projesi bitiyor, diğeri başlıyor. Mahkeme kararları ve yöre halkının protestolarına rağmen yapımı tamamlanan 3 HES projesinin ardından bu kez de maden suyu kaynağının bulunduğu Şimşirli köyünde HES yapımı için çalışma başlatıldı. Köylülerin düzenlediği protesto eylemine Derelerin Kardeşliği Platformu, İkizdere Derneği, Fındıklı Derelerini Koruma Platformu ile HES mücadelesi için ineğini satarak banka kredisi kullanan “Yurttaş Kazım” lakaplı Kazım Delal (67) de destek verdi.

İkizdere Derneği Başkanı Süleyman Durmuşoğlu, 24 HES projesinin planlandığı vadide tahribatın her geçen gün arttığını belirterek “HES yapılırken bir köy, bir vadi hiçe sayılıyor. Yazıktır. Şimşir ağaçlarını ve şifa dağıtan suyumuzu yok ederek, uydurma ÇED raporlarıyla HES yapmasınlar” dedi. Ömer Şan, Akşam, 20.1.2013

 

21.1.2013 

 

YOLSUZLUK: AK DEVLET!

 

CHP Manisa milletvekili Özgür Özel, çok dikkat çekici bir iddia attı ortaya.
Üstelik vekil bunu bir soru önergesine çevirip İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e yöneltti. Sayın vekilin soru önergesinde ‘’81 ilde Trafik Şube Müdürlüklerine kayıtlı ve harf grubu AK olan, kaç adet resmi araç vardır?’’ sorusu ana konu. Özel, AK plakalı resmi oto bulunan kamu kuruluşlarının listesini de istedi.
İddia doğru ise bu vehametin belgesi!
Kadrolaşmayı görüyoruz. Devletin her kademesine nasıl nüfuz edildiğine şahidiz. Adamcılığın, yandaş kayırmacılığın hepsi ortada. Bürokrasi domino taşları misali hep birbirini kolluyor.
Valisi, kaymakamı, hastane CEO’su, başhekimi, her kademede yerleşik durumdalar. Kendilerinden farklı görüşte olanlara yaşama şansı tanımıyorlar. İşte şimdi resmi kurum ve kuruluşlarda “işte biziz!” der gibi plakalarla şov yapıyorlar.
Mimarimizden, kültürümüze herşeyi onlar yönetiyor.
Projelendirdikleri binalarda kendilerini yansıtırlarken; sanat için yapılmış heykellere “Ucube” diye biliyorlar.
Nüfuz ettikleri her noktaya kendi imzalarını atıyorlar.
Atatürk’ün devrimlerine karşı durup; kendi yaptıklarını devrim gibi sunuyorlar. Yani özetle AK Devleti kuruyorlar. 2023 hedefi bu değil de ne?
Teröriste verilen taviz ortada, Cumhuriyetin muhafızları olan TSK mensuplarının hali ortada.
Aydınların, gazetecilerin, bilim insanlarının yaşadıkları ortada.
Bu kadar örnek varken hala niyeti çözemeyenler artık trafikte, resmi dairelerin önündeki plakalara baksın yeterli diyorlar adeta.
Bakan nasıl cevaplar, ne rakamlar çıkar göreceğiz. ■ Kaan Özbek, Şok, 21.1.2013

 

AB: BELÇİKA BÖLÜNMENİN EŞİĞİNDE!

Eskiden imparatorluklar vardı. Hepsi sonunda battı. Roma İmparatorluğu da, Osmanlı İmparatorluğu da ve tabii İngiliz İmparatorluğu da! Batan imparatorluklardan geriye hep küçük ülkeler kalır.
Örneğin bir zamanlar sanayi devriminin kahramanı olan, şimdi ise bir küçük adaya sıkışıp kalmış İngiltere, artık çok küçük ve zayıf. Britanya veya Birleşik Krallık yapıları da etkili değil, sadece şeklen varlar!
Veya Viyana'ya kadar gitmiş Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye kalan, Anadolu'da sıkışmış Türkiye! Bizim de akraba saydığımız Türki Cumhuriyetler ile ilişkimiz oldukça şekli!
İmparatorluklardan geriye kalan, şimdinin göreli olarak küçük ülkeleri, hep değişim peşinde oldular. Türkiye önce Batı'ya döndü, sonra Latin Amerika gibi içine kapandı ama sonunda kültür ve din faktörü devreye girdi ve şimdi Ortadoğu'da şansını deniyor.
İngiltere de önce Avrupa'ya üye oldu ama sonunda şimdi Avrupa'dan ayrılmak arzusunda ve galiba esas dil ve kültür ortağı ABD'ye yanaşma girişiminde! İskoçya İngiltere'den kopmak için referanduma hazırlanıyor.
Bana en tuhaf geleni de Belçika'nın bölünme arzusu ve bu yönde başlamış bulunan süreç. Coğrafi alanı oldukça küçük olan Belçika'nın 10.8 milyonluk nüfusunun yüzde 60 kadarı Flaman yani Hollanda kökenliler. Dilleri de Hollandaca! Çoğu güneyde ve Brüksel'de olan yüzde 40 ise Fransız kökenli kendi dillerini konuşan Belçikalılar. Onlara da Valon deniyor (Tümü Valon bölgesinde olan az sayıda Alman kökenli Belçikalılar da var).

DENGE İÇİN 'KRAL' VAR
Flamanlar çoklukla muhafazakar ve milliyetçi partilere oy veriyorlar. Valonlar da çoklukla sosyalistlere. Siyasi dengeyi sağlamak için de aslında Belçika kralı (Prens Albert II ) var. Flaman milliyetçiler Kralın Belçika Birliği'ni destekleyen yaklaşımını sevmiyorlar. Valonlar ise kralı tek parça kalmanın garantörü olarak görüyorlar.
Belçika geçmişte büyük siyasi krizler yaşamıştı. Seçimden sonra 541 gün hükümet kurulamamıştı. Seçimlerini kazanan Başbakan ise ilginç bir kişi idi. Fakir bir aileden geliyordu, tek ebeveyn ile büyümüştü, farklı cinsel tercihleri vardı, açık konuşan ve Flamanların bağımsızlık tekliflerine de karşı biri idi. İtalyan kökenli Elio Di Rupo adlı yeni başbakan, Fransızca konuşan bir Valon'du ama çoğunluğun dili Flaman dilini hiç bilmediği gibi, öğrenmeye niyeti de hiç yoktu. Yani vatandaşların yüzde altmışına tercüman ile hitap edebiliyordu. Bu da gerilimi artıyor!
Seneye iki tane önemli seçim var ve Flamanlara göre Belçika o zaman kadar çoktan ikiye bölünür!
Resmen 1930 yılında kurulmuş olan Belçika aslında zengin bir ülke. Toplam üretimi Satın Alma Gücü Paritesi ile 382 milyar dolar civarında. Yedide bir nüfusla yarımız kadar üretiyorlar. Ama zenginlik daha çok Flamanlarda. Örneğin son seçimlerde ekonomik anlamada çok önemli Antwerp'te belediye seçimlerini tutucu Flamanlar kazandı. Bilindiği gibi Antwerp çok önemli bir liman ve zenginlik yaratıyor.
Ama Belçika galiba bölünmek için uğraşarak, parayla saadet olmayacağını da ispat etmeye çalışıyorlar galiba! ■ Deniz Gökçe, Akşam, 21.1.2013

SİYASAL İSLAM: CEMAAT

SONER YALÇIN: “Ben kişisel olarak bir dinin tarikatın falan düşmanı değilim. Ama devletin içinde bir gizli yapılanma varsa, dün kontrgerila, gladyo, Susurluk çetesi varsa ve bugün bunu cemaat sürdürüyorsa, ben buna karşı mücadele ederim. Cemaat siyasal bir parti kursun, gitsin faaliyet göstersin, saygı duyarım; eleştirirsem eleştiririm kuşkusuz.

Ama git sırtını devlete daya, insanların hayatını karart, bunu kabul edemeyiz. Dün de kabul etmedik, bugün de kabul etmeyiz. Odatv davası da bir tertip davasıdır. Ben hayatımın sonuna kadar bunun peşini bırakmayacağım. Gazetecilik hayatımın sonuna kadar demokrasi mücadelesine devam edeceğim. Zaten gazetecilik bunu gerektirir.” ■ Cumhuriyet, 21.1.2013

YABANCIYA TOPRAK: YASA DEĞİŞTİ, SATIŞ PATLADI

Yabancılara son altı ayda 23.5 milyon metrekare taşınmaz satıldı.

Yabancılara mülk satışında “karşılıklılık ilkesinin” kalktığı ve üst sınırın 2.5 hektardan 30 hektara çıktığı Mayıs 2012’den bu yana taşınmaz satışları; 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca satılan bütün alanın 17.2’sini oluşturdu. Başka bir deyişle AKP’nin yabancılara taşınmaz satışını kolaylaştıran düzenlemesinin ardından son 6 ayda 23 milyon 525 bin 758 metrekare taşınmaz satışı yapıldı.

MHP Milletvekili Alim Işık’ın soru önergesini yanıtlayan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın açıkladığı verilere göre, Türkiye genelinde yabancılara Cumhuriyet tarihi boyunca 136 milyon 961 bin 607 metrekare büyüklüğünde taşınmaz satışı yapıldı. 90 yıl içinde 139 bin 859 kişiye 152 bin 993 adet taşınmaz satıldı.

En fazla satış Yozgat’ta

Bakanlığın verilerine göre, son düzenlemenin ardından taşınmaz satışları rekor oranda arttı. Düzenlemeyle birlikte Mayıs - Aralık 2012 tarihleri arasında yabancılara 23 milyon 525 bin 758 metrekare büyüklüğünde taşınmaz satıldı. Başka bir deyişle Cumhuriyet tarihi boyunca yabancılara satışı yapılan taşınmazların yüzde 17.2’si son 6 ay içinde karşılılık ilkesinin kaldırıldığı düzenlemenin ardından gerçekleştirildi. Son 6 ay içerisinde 13 bin 574 yabancı kişi Türkiye’den mülk edindi.

Taşınmaz satışının kolaylaştırılmasının ardından yabancılar en fazla Yozgat’tan taşınmaz aldı. Yozgat’ta 2 milyon 687 bin 31 metrekare büyüklüğündeki alan satılırken, Yozgat’ın ardından Konya’da yabancılara 2 milyon 346 bin 372 metrekare büyüklüğünde taşınmaz satışı gerçekleşti. Nevşehir, Kahramanmaraş, Batman’da yabancılar her bir ilde birer milyon metrakarenin üzerinde mülk edindi. ■ Mahmut Lıcalı, Cumhuriyet, 21.1.2013

(BEN YALNIZCA ŞU VE BENZERİ SORULARA KAFA YORANA AYDIN DERİM, ATATÜRKÇÜ DERİM: -Hükümet neden yabancıya toprak satışının üst sınırını birdenbire 12 kat artırdı? -Türkiye’de mülk edinen 140 bin yabancı yarın azınlık hakları talep edebilir mi? -Yabancıların öncelikle Yozgat ve Konya’da toprak satın almasının sebebi ne olabilir? – -Bir okur şu hesabı yapmış: "23.5 Milyon m2, 23.500 km2 eder; bu miktar, İsrail'in yüzölçümünden (20.700 km2) fazladır. " Hesap doğru mudur?)

 

GELİR DAĞILIMI: 100 ZENGİN 4 DÜNYAYA BEDEL

Oxfam’ın raporuna göre, dünyanın en zengin 100 milyarderinin geliri, yoksulluğu 4 kez bitirecek güçte. Dünya nüfusunun yüzde 1’i, son 20 yıldır süren politikalar sayesinde gelirlerini yüzde 60 artırdı.

Dünyanın en zengin 100 milyarderi 2012’de 240 milyar dolarlık gelire ulaştı ve bu, dünya üzerindeki aşırı yoksulluğu dört kez tarihe gömmek için yeterli. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın “Eşitsizliğin maliyeti: Servet ve gelir ölçüsüzlüğü hepimize nasıl zarar veriyor” raporuna göre; dünyanın en zengin nüfusunun yüzde 1’inin geliri, finansal krize rağmen son yirmi yılda yüzde 60 artış gösterdi.

Kuruluş, dünya liderlerine, gelir eşitsizliğinin kontrol altına alınması ve en azından 1990 seviyelerine getirilmesi için harekete geçmeleri çağrısı yaptı. Oxfam raporunda, aşırı zenginliğin ekonomik verimsizliğe; siyaseten yıpratıcı, toplumsal açıdan bölücü ve çevresel bazda yıkıcı etkilere yol açtığı uyarısında bulunuldu. Eşitsizlik ve sosyal sorunlar arasında güçlü bir bağ olduğuna dikkat çekildi. Rapora göre en zengin yüzde 1’in, karbon salımına ortalama bir ABD vatandaşından 10 bin kez fazla yol açtığı tahmin ediliyor.

Eşitsizliği azaltmak için küresel bir anlaşmanın gerekliliğine işaret edilen raporda şu önerilerde bulunuldu:

* Dünya servetinin üçte birini elinde tutan vergi cennetlerinin kapatılması, 189 milyar dolarlık ek vergi geliri sağlayabilir. Ücretsiz kamu hizmetleri ve güvenlik ağlarına yatırımlar artırılmalı.

* Ücretleri canlandırmak için tedbir alınmalı. ■ Cumhuriyet, 21.1.2013

 

22.1.2013

 SİLİVRİ, BALYOZ: TSK NEDEN BU DURUMA DÜŞTÜ?

Balyoz Davası’ndan tutuklu, dönemin Donanma Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Semih Çetin, Hasdal Cezaevi’nde “Bir İhanetin Öyküsü” adlı, önemli bir kitap yazdı. Kaynak Yayınları arasında çıkan kitabın altını çizdiğim satırlarından, bir köşe yazısına sığabilecek kadarını bilginize sunuyorum:
* İfademi imzaladıktan sonra, savcı, avukatıma, “Çok uzatmayın avukat hanım, biz ne savunmalar gördük, sonuç değişmedi” dedi. Sonra bana dönerek, “Siz Yassıada’yı bilir misiniz?” diye sordu. 27 Mayıs 1960’ta dünyada bile olmayan bir savcı, o tarihte sadece iki yaşında olan bir tümamirale geçmişin hesabını soruyordu.
* Sorgu sırasında bana sözü edilen listelerde yüzlerce subayın adı geçiyordu. Sadece Deniz Kuvvetleri’nden, isimleri sahte Balyoz belgelerine bulaştırılan personel sayısı 1800’den fazlaydı. Demek ki bu başlangıçtı. Arkası gelecekti. Bu komplonun asıl amacı ortaya çıkmıştı: Tasfiye..
* Kitabın ismini “Bir İhanetin Öyküsü” koydum. “Bir Komplonun Öyküsü” değil. Çünkü güvendiğimiz kişi ve kurumların ihaneti olmasaydı bu komplo başarıya ulaşamazdı. Komplocular sahte belgeleri hazırlarken hiç özen göstermemiş, binlerce hata yapılmış. Neden? Çünkü başarıdan eminler. Bu hukuk ayıbına dur diyebilecek konumda olanların ihanetini öngörmüşler. İnsanın içini acıtan da bu.
* Asıl önemli darbeyi, taraflı dediğimiz mahkemeden bile önce karar vererek, 4 Ağustos 2012 tarihinde, terfi sırasındaki tutuklu 37 amiral ve generalin emeklilik kararına imza atan Yüksek Askeri Şura üyeleri vurdu. Bunu, çıkaracağı bir kanunla Hükümet yapabilirdi. Doğrusu da buydu. Ama yapmadı. Siyasi bedeli olabilirdi. Akıllıca bir çözüm buldu. Tasfiye kararını komutanlara imzalattırdı.

***

Aslında son derece birikimli olan Balyoz sanığı subayların yaklaşan tehlikeyi çok önceden görmesi, önlem alması gerekirdi. Çünkü yaşanan olaylar doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bekâsı ile ilgiliydi. Biz askerdik. Birinci öncelikli görevimiz bekâmızı sağlamaktı. Bunu yapamadığımız anda diğer hiçbir görevi başarmamız mümkün değildi. Yapamadık. Belki de ihmalin bedeli, esaretimiz oldu.
* Bu son derece iyi planlanmış psikolojik harekatın yürütülmesi için, TSK personelinin uzun yıllardır takip edildiği ve fişlendiği, hedef alınacak personelin belirlendiği, zamanı geldiğinde de taarruza geçildiği anlaşılıyordu..
* Güvenliğimize yönelik asıl tehlikenin farkında değildik. Günlük işlere kendimizi kaptırmış, debisi çok yüksek bir nehirde sürüklenen insanlar gibi, nereye doğru gittiğimizi bilmeden hızla akıp gidiyorduk. Umarım bir şelaleye doğru sürüklendiğimizi anladığımızda çok geç olmaz..
* Türk Silahlı Kuvvetleri bu saldırıyla karşı, “Konu yargıya intikal etmiştir, hukuk sürecine saygılıyız, adalete güveniyoruz” demekten başka bir şey yapmıyordu.
* Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ her fırsatta TSK’nın asimetrik psikolojik harekata maruz kaldığını söylüyor, bundan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Bu doğru bir teşhisti. Ancak buna karşı ne yapıldığı hakkında bırakın kamuoyunu, TSK personelinin en ufak bir bilgisi yoktu..
* Askeri savcılar ise Donanma’daki soruşturmada kovuşturmaya gerek olmadığına karar vererek meydanı özel yetkili savcılara bırakmıştı. Üstelik her tarafa çekilebilecek tam istedikleri gibi bir askeri bilirkişi raporuyla birlikte..

***

* Bunca olaya rağmen TSK, kurumsal olarak bir strateji geliştirememiş, hep baskı altında ve savunmada kalmıştı.. Ne yazık ki, bu asimetrik psikolojik harekata karşı koyabilmek için çok kuvvetli olunması gereken üç konuda TSK’nın başarılı bir sırav verdiği söylenemezdi. Bunlardan birincisi istihbarat, ikincisi iletişim, üçüncüsü hukuktu.
* İstihbarat konusunda tam olarak sınıfta kalmıştık. TSK’ya karşı yürütülen bu saldırıyı önceden belirleyemediğimiz gibi, personel hatası sonucu istemeden ya da içimizdeki hainler tarafından bilinçli olarak dışarıya bilgi sızdırılmasını engelleyemiyor, suçluları tespit ederek cezalandıramıyorduk.
* İletişim daha da kötüydü. Kamuoyunda aleyhimize yürütülen karalama kampanyalarına karşı gerçekleri halkın anlayacağı dilde açıklayamıyorduk.
* Hukukçularımız ise TSK’ya yapılan saldırıları püskürtecek, personelin mağduriyetini giderecek, açık hukuk ihlallerini engelleyecek çözümler üretmekten uzaktı.
* Bu üç önemli konudaki eksikliğimiz ve yetersizliğimiz, aslında bugünkü duruma neden ve nasıl geldiğimizi açıklıyordu. ■ Yeniçağ, 22.1.2013

 

SİLİVRİ: ULUSALCI DAMGASI

Hazırlıklı olun yeni bir sayfa açılıyor.. Ergenekoncu musun suçlamasının modası geçti.. Askerci misin, darbeci misin yaftasının hükmü kalmadı..
Bir zamanlar ikisi de çok revaçtaydı..
İktidara yakın duranlar çok kullanıyordu.. Konu ne
olursa olsun, sıkıştılar mı kurtuluş simidi hazırdı..
Ergenekon dostu.. Ergenekoncu..
Sen istediğin kadar söylediğim konuyla ne ilgisi var diye tepin dur..
Bir dönem psikolojik baskı aracı olarak kullanıldı..
Darbeci yaftası da öyle..
Ortalığın gözaltılarla, tutuklamalarla kasıp kavrulduğu dönemi hatırlayın.. Hoyratlıktan söz edenin, aklım kesmedi diyenin, tatmin olmadığını söyleyenin üzerine darbeci misin, darbe sever misin diye çullanılıyordu..
Çoğu kişi damga yememek için sesini kesti.. Çünkü hükümete yönelik her eleştiri ‘Ergenekon’a hizmet sayıldı..
Öyle hale geldi ki..
‘Duble yolların süksesi çabuk bitti üzeri yama doldu’ demek neredeyse hükümeti yıpratmak, dolayısıyla Ergenekoncu faaliyet sayılacaktı..
O dönem bitti..
Çünkü kullanıla kullanıla yıprandı, kendini tüketti..
Yerine yeni bir şey koymak lazım!.
Bulundu..
Ulusalcılık..
*
Dikkat edin önümüzdeki dönem iktidara yönelik eleştiri yapanlar, iktidara karşı duranlar, muhalefet edenler ulusalcı olmakla suçlanacak..
Hükümetin herhangi bir icraatını beğenmiyor musun?
Söylediğin an; ulusalcı damgası yemeye hazır ol!. ■ Mehmet Tezkan, Milliyet, 22.1.2013

EMPERYALİZM: "OYUNLAR PROPAGANDA AMAÇLI KULLANILIYOR"

Konya Bilişim Derneği Başkanı Ahmet Öztürk, son yıllarda piyasaya sunulan bazı bilgisayar oyunlarının propaganda aracı olarak kullanılabildiğini söyledi.

 

Ahmet Öztürk, bilgisayar oyunlarının kontrollü ve sınırlı olarak oynatıldığı taktirde çocukların ve gençlerin gelişimine zeka ve dikkati toplama yönünden önemli katkılar sağlayabildiğini belirtti.

Gün aşırı, haftada toplam 3-4 saati geçmeyen, şiddet ve saldırganlık içermeyen oyunların olumlu katkılar sağladığına dikkati çeken Öztürk, 'Ancak kontrol ve sınırlama olmadan oynanan oyunlar şiddet ve nefret duygularını artırmakta, asosyal, depresyona açık kişiliklerin ortaya çıkmasına da neden olabilmektedir. Çocuklarda hantal, saldırgan, saygısız kişilik gelişimleri de ortaya çıkarabilmektedir' diye konuştu.

Oyunlar propaganda amaçlı kullanılıyor

Son zamanlarda özellikle Amerika kaynaklı bazı oyunların, çocukların ve gençlerin bilinçaltını olumsuz etkileyecek propagandalar içerdiğini dile getiren Öztürk, şunları kaydetti:

'Çoğu Amerika kaynaklı oyunlarda, oyunun kahramanı, dünyayı kötülere karşı savunan, iyi niyetli ve insancıl Amerikalılar oluyor. Ancak olaylar nedense Amerikan topraklarını veya ülkesini savunurken gerçekleşmiyor. Hep düşman ülke topraklarında geçiyor. Düşmanlar da genellikle İranlı, Iraklı, Afganistanlı teröristler oluyor. Kötüler bazen de ülkesi belli olmayan Ortadoğulu, İslami karakterler olabiliyor. Bazen de Rus ve Çinli karakterler oyuna dahil olabiliyor. Burada oyun oynayan genç ve çocukların bilinçaltına, Amerikalıların ne kadar yardımsever ve insancıl olduğu, düşmanlarının ne kadar kötü ve insanlık dışı teröristler olduğu işlenmektedir.'

Bence kendi oyunumuzu yapabiliriz

Öztürk, bilgisayar oyunları pazarının bugün birçok sektörün ulaştığı rakamların üzerine çıktığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

'Bence kendi oyunumuzu yapabiliriz. Yazılımla uğraşan bilişimcilerimiz için oyun sektörü önemli bir pazar olabilir. Nasrettin Hoca'nın, Keloğlan'ın, Köroğlu'nun güncel versiyonları geliştirilerek, pekala bir oyun kahramanı oluşturulabilir. Çanakkale ve Kurtuluş savaşları, Maraş, Antep ve Urfa direnişleri, İstanbul'un fethi gibi tarihi olaylar ile milli destanlarımız fevkalade birer oyun konusu olabilir.'■ Yeni Şafak, 22.1.2013

 

23.1.2013

TUTTUĞUNUZ ALTIN OLSUN!

2001 yılından bugüne kadar Türkiye'de üretilen altın
miktarı 136 tonu geçti, Sadece geçen yıl Türkiye'deki madenlerden yaklaşık 1,7
milyar dolar değerinde 29,5 ton altın çıkarıldı. 2001 yılında 1,4 ton ile başlayan
altın üretimi, 2006'da 8 ton, 2008'de 11 ton, 2009'da 14,5 ton, 2012 yılında ise
29,5 tona yükseldi. Böylece altın madenciliğinin başladığı 2001 yılından 2012 yılı
sonuna kadar Türkiye'de üretilen altın miktarı 136 tonu geçti. Türkiye dünya altın
ticaretinde önemli bir konuma sahip. 1995 yılından 2012 yılına kadar yaklaşık 2 bin
700 ton altın ithal edildi, karşılığında 140 milyar dolar ödendi. Son 18 yılın
ortalamasına göre Türkiye yılda yaklaşık 150 ton altın ithalatı ediyor, yani yılda
ortalama 8 milyar dolar harcıyoruz. Altının yönü yukarda, alım yapın. ■ N. Batırel, Türkiye, 23.1.2013

BORÇLANMA, DIŞ: VADELER KISALIYOR, BURUNLAR UZUYOR…

AKP iktidarı devraldığı 2002’de Türkiye’nin 130 milyar dolarlık bir dış borç stoku vardı. Bu borçların sadece yaklaşık yüzde 13’ü kısa vadeli, yani vadesi 1 yılın altında borçlardı. Üçte biri özel sektöründü. AKP iktidarında, hem dünya konjonktürünün elverişliliği hem de iktidarın izlediği düşük kur politikası sonucu, dışarıdan borçlanması arttı, borsaya, devlet kâğıtlarına sıcak para girişleri hızlandı, doğrudan yabancı sermaye geldi. 2007 yılında birikmiş dış borç 250 milyar doları geçiyordu ve kısa vadeli olanların oranı yüzde 17’ye çıkmıştı ama düşük sayılırdı...

Sonra, küresel kriz patladı. Türkiye’ye giren dış kaynağın bir kısmı önce çekildi. Özel sektör, dış borçlarda üçte iki pay sahibi durumuna gelmişti. Bir korku sardı her firmayı. Kur yükselmişti. Taksit ödemek zamanı geldikçe hızla para aradılar, ancak kısa vadeli borç bulabildiler. Kısa vadeli borç tutarı tırmanmaya başladı. 2012 Eylül sonu itibarıyla dış borçlar 326.3 milyar dolara çıktı. Kasım 2012 itibarıyla kısa vadeli borçlar, toplamda yüzde 30.5 paya sahip ve 101.2 milyar dolar. Kısa vadeli oranı aynı kaldıysa, Kasım 2012’de toplam dış borç stoku 332 milyar dolara ulaştı, diyebiliriz.

Ortada açık bir “Kurtlarla Dans” hali var. Dünyadaki, kriz öncesi likidite bolluğu fırsat bilinip bulunabildiği kadar borç bulunup kullanılmış. Kullanan, ağırlıkla özel sektör. AKP rejimi boyunca dış borç dağına 200 milyar dolar eklendi. Üstelik bunun 80 milyar doları kısa vadeli ve toplam borçta kısa vadelilerin payı yaklaşık üçte bir!.. Bu gelinen yer oldukça riskli. Bir şey daha; Merkez Bankası, önümüzdeki 12 ayda kısa vadeli borç ve vadesine 1 yıl kalan diğer borçların toplamını da 143 milyar dolar olarak açıkladı. Az buz ödeme değil…

***

Özetle, dış borçlanmada kantarın topuzu kaçmışa benziyor. Hele ki kısa vadelilerde... Kısa vadeli borcun onda dokuzu özel sektörün… Böyle borçlar her an geri ödenmeyi gerektirir. Çeker gider anında. O nedenle bunun karşılığını döviz rezervi olarak bulundurmak gerekir. Kısa vadeli borcunuz kadar döviz rezerviniz yoksa, başınız büyük belada demektir. Anında döviz kuru şoku yaşarsınız, bir anda mesela dolar kuru 1.80 TL’lerden 2 TL’lere fırlar, kasırga altüst eder, ağaçlar yerinden sökülür, çatılar uçar!.. Bunun için iktidar, sürekli döviz rezervi tahkimatı yapıyor. RTE, 2013 bütçe konuşmasını yaparken “Merkez Bankamızın altın dahil döviz rezervlerinin 120 milyar 586 milyon dolarla bir başka tarihi rekor kaydettiğini müjdelemek istiyorum” diyordu... Bu “müjde”yi duyanlar, Başbakan, ya ne konuştuğunu bilmiyor ya da gerçekleri söylemiyor, diye düşünüyorlardı.

Ünlü iktisatçılarımızdan Asaf Savaş Akat da, bu “rekor rezerv”isimli şehir efsanesine artık dayanamamış ki, 22 Ocak tarihli Vatan’daki yazısında şöyle diyor (özetle); “Başbakan Erdoğan… rezerv artışını hükümetin başarı göstergesi olarak sunuyor… dış açık veren ekonomide rezerv artışı kadar dış borç artışı kaçınılmazdır. Bankadan borç alıp bir bölümünü mevduata yatırmaya benzer. Rezervdeki her artış dış borcun aynı miktarda yükselmesi ile mümkün olur... Resim çok nettir. Evet, döviz rezervi artıyor. Ama borç para ile artıyor. Sanırım mesajı aldınız. Benden söylemesi…”

***

Yabancılar, yerleşikler, dövizlerinin bir kısmını mevduat olarak bankalara yatırıyorlar, bunların karşılığı Merkez Bankası’na yatırılıyor, rezerv artıyor. Altın mevduatı icat edildi. Karşılığı, altın rezervinde. Cari açığın üstünde dış kaynak girişi yaşanıyor ve borç stoku artıyor. Borçtan gelen döviz fazlası rezervlere giriyor. Böylece rezervler artmış görünüyor… Sonunda, döviz rezervinin 101 milyar dolarlık büyüklüğü, önümüzdeki 12 ay için 143 milyar dolara ulaşmış kısa vadeli dış borç yükümlülüğünün altında. Döviz rezervine, 20 milyar dolarlık altın rezervini de eklerseniz, ediyor 121 milyar dolar… Tarzan yine zor durumda…

Ortada bıçak sırtı bir durum var. Bir de muktedir pinokyoların konuştukça uzayan burunları…■ Mustafa Sönmez, Cumhuriyet, 23.1.2013

TARİHE SAYGISIZLIK: TARİHİ BİNA ALEVLERE TESLİM

İLBER ORTAYLI: “Boğaz’daki bu tarihi binaların, okul olanlarının böyle ardı ardına yanması çok düşündürücü”

Galatasaray Üniversitesi’nin (GSÜ) Ortaköy sahilinde bulunan 142 yıllık tarihi ahşap binasında dün akşam çıkan yangın büyük hasara neden oldu. Binanın 3. katında bulunan bir öğretim görevlisinin odasında elektrik kontağından çıktığı sanılan yangına ilk müdahaleyi güvenlik görevlileri yaptı. Müdahaleye rağmen yangının büyümesi üzerine görevliler binayı tahliye etti. Binanın 3. katını saran yangın çatıya sıçradı. İtfaiye ekiplerinin karadan kıyı emniyetinin de denizden müdahale ettiği yangın saatler sonra kontrol altına alındı. Yangın devam ederken haberi alan çok sayıda üniversite öğrencisi bölgeye geldi. Yangın sırasında binada bulunan Doç Dr. Özlem Yüce, “Dumanları görünce binayı tahliye ettik. 5-6 dakika içerisinde itfaiye ekipleri geldi. Soğutma çalışmaları yaptıklarını düşünürken bina birden alev aldı” dedi.

Resmi adı İbrahim Tevfik Efendi Sahilsarayı olan bina, Sultan Abdülaziz döneminde 1871 yılında inşa edildi. Uzun yıllar Galatasaray Lisesi’nin kız bölümü dersliği ve yatakhanesi olarak kullanıldıktan sonra Galatasaray İlkokulu’na tahsis edilen bina, 1992 yılından bu yana Galatasaray Üniversitesi’ne ev sahipliği yapıyordu. Binada İlber Ortaylı Kütüphanesi’nin de bulunduğu belirtildi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Cağaloğlu’ndaki Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ait tarihi binanın da geçen ay yandığını anımsatarak “Boğaz’daki bu tarihi binaların, okul olanlarının böyle ardı ardına yanması çok düşündürüyor. Bunların tekrardan okul olması lazım” dedi. ■ Cumhuriyet, 23.1.2013

DİNCİLİK: ASANSÖRDE HAREM SELAMLIĞI UNUTTU

* Üniversitelerde harem selamlığı savunan İranlı Bakan Daneşçu’nun müze müdürü ile öpüşürken görüntülenmesi sosyal medyada olay oldu.

Dış Haberler Servisi - İran’da Bilim ve Yüksek Eğitim Bakanı Kamran Daneşçu ve İran Ulusal Müze Müdürü Azade Ardakani asansörde öpüşürken “yakalanınca” İran karıştı. Bir asansörün güvenlik kamerasının kaydettiği görüntülerin ardından iki İranlı yetkilinin başlarının belada olabileceği konuşuluyor.
Güvenlik kamerasının kaydettiği ve Sky News’ın Arapça kanalında yayımlanan görüntülerde Daneşçu, asansör kapısının kapanmasını bekliyor, ardından Arkadani ile öpüşmeye başlıyor.
Daneşçu, daha önce üniversitede İslami dünya görüşü çerçevesinde harem selamlık uygulamasının getirilmesini istemişti. Daneşçu, ayrıca İslamiyete ve Velâyeti Fıkıh’a bağlılığını kanıtlayamayan profesörlerin ve öğrencilerin uzaklaştırılması niyetini dile getirmişti. İran Bilim ve Yüksek Eğitim Bakanlığı, geçen ağustos ayında da “mezun olduklarında iş bulamadıkları”nı öne sürerek 77 lisans bölümünde kadın öğrencilerin eğitim almasına yasak getirmişti. Üniversite sınavında başarılı olan kadınlara getirilen bu kısıtlama, insan hakları örgütleri kadar milletvekillerinin bile tepkisini çekmişti. Adı çeşitli skandallarla anılan bakanın 2009’da imza attığı bir çalışmanın 2002’de Güney Koreli araştırmacıların çalışmalarına oldukça benzediği gündeme gelmişti. İntihal suçlamasının dışında muhalefet, bakanın seçimlere hile karıştırılmasındaki kilit isimlerden birisi olduğuna inanıyor. ■ Cumhuriyet, 23.1.2013

(bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!  cd )

 

24.1.2013

 

TARİHE SAYGISIZLIK: AKP’NİN OSMANLI SEVDASI VE YANAN OSMANLI MİRASI!

 

Tarihe çok meraklı AKP yönetimindeki İstanbul’da, çoğu Osmanlı’dan miras kalan ve her birini gözümüz gibi korumamız gereken tarihi binalar tek tek yanıyor!

İstanbul’un AKP yönetimine girmesinden sonra ilk büyük yangın, Karaköy İskelesi’nde çıktı. Gerçi bu iskele sonradan yanan diğer yapılar gibi “Osmanlı mirası” değildi ama; İstanbulluların hayatında çok önemli anılara ev sahipliği yapmış bir mekândı... İstanbullular on yılı aşkın bir süredir bu iskelenin yerine, sözüm ona “geçici” olarak yapılan uyduruk bir iskeleyle idare ediyor. Yeni iskele projesi ise, Şehir Hatları İşletmesi’nin özelleştirilmesiyle rafa kalktı.

***



Sonra ahşap mimarinin en güzel örneklerinin bulunduğu Süleymaniye’de 50’ye yakın tarihi eser yakılarak otopark yapıldı.

Beş yüz yıllık Helvai Baba Tekkesi’nin misafirhanesi kimliği belirsiz kişilerce kundaklandı.

Dünya Mirası Listesi’ndeki bölge, harabeye dönüştü. İşin ilginci yakılan ve daha sonra yerlerine otopark yapılan tarihi evlerin tamamı, bu yapıları yasal olarak korunmakla görevli Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’nun hemen yanındaydı...

***



AKP yönetimindeki İstanbul’da önemli yangınlardan biri de Ortaköy’deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu’nun bulunduğu tarihi yalıda çıktı. Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit tarafından kızı Naime Sultan için yaptırılan o binanın yerinde bugün serin Boğaz yelleri esiyor!

Yarın ise ne olacağı hâlâ belli değil...

***



Ardından 2010’da tarihi Haydarpaşa Garı’nda yangın çıktı... Binanın çatısı tamamen yandı. Yangının ardından binanın akıbetiyle ilgili bir sürü proje geldi...

Kimi otele dönüştürüleceğini söyledi, kimi alışveriş merkezi olacağını...

Sonuçta iki yılda 50 katlı gökdelen dikilen bir dönemde, Haydarpaşa Garı’nın yanan çatısı hâlâ onarılamadı.

***



Geçen yılın son günlerinde ise İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Cağaloğlu’ndaki 150 yıllık binası yandı.

Yangının elektrik kontağından çıktığı söylendi ama buna söyleyenler dâhil kimse inanmadı!

***



Ve önceki gece de Galatasaray Üniversitesi’nin tarihi Rektörlük Binası kül oldu...

Onunla birlikte binlerce tarihi eser ve kitap!

Yangın sürerken Galatasaray Üniversitesi Rektörü’nün televizyonlara verdiği demeci dinledim; dehşete düştüm!

Yanan, Osmanlı’nın mirası ve on binlerce ‘Mekteb-i Sultanili çocuğun anıları değildi de sanki derme çatma bir kulübeden ibaretti...

Beyefendi o kadar sakin, o kadar umursamaz ve o kadar soğukkanlıydı!

***



Düşünüyorum da AKP iyi ki tarihi seviyor; iyi ki Osmanlı’ya hayran!

Baksanıza yere göğe sığdıramadığı o padişahların mirasını ne güzel (!) koruyup, kolluyor!

Yoksa hâlimiz nice olurdu? ■ Mustafa Mutlu, Vatan, 24.1.2013

SİYASAL İSLAM: FLAŞ!.. FLAŞ!.. DANIŞTAY'DAN BAŞÖRTÜSÜ KARARI

Danıştay kadın avukatların başörtülü görev yapma istemiyle yaptığı başvuruyu karara bağladı.

Danıştay 8. Dairesi, avukatların 'başları açık' görev yapacaklarına ilişkin düzenlemenin yürütmesini durdurdu.

Avukat kimliğinin yenilenmesi istemiyle yaptığı başvuru, başörtülü fotoğraf verdiği gerekçesiyle Türkiye Barolar Birliği'nce reddedilen başörtülü bir avukat, Türkiye Barolar Birliği meslek kurallarının 20. maddesinin iptali istemiyle Danıştay'da dava açtı.

KADIN AVUKATLARA BAŞÖRTÜSÜ ÖZGÜRLÜĞÜ
Davayı görüşen Danıştay 8. Dairesi, 20. maddedeki 'Avukat ve avukat stajyerleri mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle başları açık olarak mahkemelerde görev yaparlar' düzenlemesindeki 'başları açık' ibaresinin yürütmesini oy çokluğu ile durdurdu.

Dairenin gerekçesinde, meslek kuralları içinde yer alan 20. maddede belirtilen mahkeme kavramından sadece mahkemelerin değil göreve bağlı işlerin yapıldığı mahkeme kalemi, icra müdürlükleri, cumhuriyet savcılıkları gibi tüm resmi kurum ve kuruluşlarının anlaşılması gerektiği belirtildi.
Gerekçede dava konusu madde ile avukatlık mesleğinin bir serbest meslek olduğu konusu değerlendirmeksizin, sadece yürütülen hizmetin kamu hizmeti olduğundan bahisle kamu görevlilerinin uymakla yükümlü olduğu yürürlükteki mevzuat hükümleriyle getirilen kurallara benzer nitelikte bir uygulama yapılarak bu kuralların serbest meslek icra eden avukatlar açısından da geçerli hale getirildiği kaydedildi.

Avukatlığın, sunulan hizmet açısından bir kamu hizmeti, mesleki faaliyet olarak ise serbest meslek olduğu ifade edilen gerekçede, 'Bu bakımdan mesleğin kendine özgü kuralları bulunduğundan avukatlık mesleği anayasada yapılan kamu görevlisi tanımı içinde de değerlendirilmemektedir. Aksine bir yaklaşımla sadece yürütülen hizmetin kamu hizmeti olmasından hareketle kamu görevlilerinin tabi olduğu kurallara tabi kılınması mesleğin niteliği ve gerekleriyle örtüşmeyecektir' denildi.

Barolar Birliği’nin, karara itiraz hakkı bulunuyor. İtirazı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek. ■ Vatan, 24.1.2013

YABANCI SERMAYE: TÜRK DEVİNE YABANCI KANCASI

Yüzde yüz tek Türk sermayeli kalan hastane devine, yabancıların ilgisi büyük.

Sağlık sektöründe hareketli günler yaşanıyor. Bir taraftan içeride çeşitli sağlık kuruluşları arasında satış görüşmeleri yaşanırken bir taraftan da yabancıların ilgisi devam ediyor. Sektörde yabancıların son dönemde en çok ilgi gösterdiği kurumlardan biri olarak Medicana gösteriliyor, hatta satışın çok yaklaştığına ilişkin yorumlar yapılıyor. Dönem dönem yabancı fonlarla çeşitli görüşmeler yaptıklarını doğrulayan Medicana Hastaneler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin Bozkurt, "ancak son dönemde görüşmeler yavaşladı. Somut bir gelişme yok" dedi.

Türkiye'de sağlık sektöründe yatırım yapan yabancı sayısı giderek artıyor. Hastane ve yatak sayısı olarak Türkiye'nin en büyük 5 hastane zincirinin dördü halihazırda yabancı ortaklı.

SADECE MEDICANA KALDI
Acıbadem Hastanesi'nin yüzde 75 hissesi Japon ortaklı Malezyalı yatırım fonu Khazanah ve sağlık birimi Integrated Healthcare'e (IHH) ait. Medical Park'ta yüzde 40 hissenin sahibi ABD'li Carlyle Grup. Memorial'ın yüzde 40 hissesinin sahibi İngiliz Argus Capital ve Katar Yatırım Bankası. Alman Hastaneleri'nin sahibi Universal Grubu'nun yüzde 26 hissesinin sahibi de bir Dünya Bankası kuruluşu olan IFC ile uluslararası yatırımcılar ADM Capital ve PGGM konsorsiyumu.

Bu beş büyük hastane zinciri arasında yer alan Medicana Hastaneler Grubu ise şimdilik yüzde 100 Türk sermayeli. Ancak 8 hastaneye ve 1170 yatağa sahip bu grup da bir süredir yabancı fonlarla dirsek temasında bulunuyor.

GÖRÜŞÜYORUZ AMA SOMUT BİR ŞEY YOK
Sağlık sektöründe son dönemde çok konuşulan bu konu ile ilgili iddiaları yanıtlayan Medicana Hastaneler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin Bozkurt, son 4-5 yıldır dönem dönem yabancı yatırımcılarla görüşmeler yaptıklarını ve sektörde bu ortaklık görüşmelerini ilk yapan firmalardan olduklarını söyledi. Ancak söylenenlerin aksine son bir yıldır fazla aktif olmadıklarını söyleyen Bozkurt, "Şimdilik somut bir şey yok. Arada bazı firmalar geliyor ama genellikle görüş alışverişi şeklinde oluyor" şeklinde konuştu.

Öte yandan Medicana adına satış görüşmelerini yürüten Daruma Corporate Finance'tan alınan bilgiye göre de hastane için çok sayıda ciddi teklif ve görüşme olmasına rağmen sonuca ulaşmış somut bir anlaşma henüz gerçekleşmedi.

AL DİYEN DE VAR SAT DİYEN DE
Sektördeki büyük firmalar arasında yabancı ortak almayan ender firmalardan birisi olduğunu kaydeden Bozkurt, şunları söyledi:

"Bizi al diyen de var, ortak olmak isteyen de. Ama satmış olmak için laf olsun diye hisse satmayız. Sonuçta kendi ayakları üzerinde durabilen bir grubuz. Bizi uluslararası arenada büyütecek ve yabancı hasta turizmine katkıda bulunabilecek bir grupla ortaklığa gidebiliriz. "

Sağlık sektöründe Türkiye'ye gösterilen ilginin en önemli nedenlerinden birinin Türkiye'nin lokasyonu ve hastanelerin donanımları olduğunu anlatan Bozkurt, "Son 10 yılda Türkiye'de dev zincirler oluştu. ABD'ye de koysan takır takır çalışacak hastaneler bunlar. Üstelik Türkiye'deki tedavi ücretleri Avrupa'ya ve ABD'ye göre çok düşük. Bu durum Türkiye'yi sağlık turizmi açısından çok cazip bir hale getiriyor. Yabancılar da Türkiye'nin bu anlamda bir merkez olacağı öngörüsüyle büyük ilgi gösteriyor" diye konuştu. ■ Vatan, 24.1.2013

BİR ÖZELLEŞTİRME DAHA!

Devletin kalan payı da özelleştirmeye açılıyor

Devletin, Telekom’daki yüzde 6,68 oranındaki payı özelleştirilecek. 23 Ocak 2013 tarihli Resmi Gazetede yer alan kararnameye göre Telekom’daki Devlet payının yüzde yüzde 6,68 oranındaki payı bu yılın sonuna kadar özelleştirilecek. Bakanlar Kurulu’nun konuya ilişkin kararı, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı. Buna göre, toplam yüzde 6,68 oranındaki Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom) hissesinin satış yöntemiyle özelleştirilmesi, satışın halka arz suretiyle gerçekleştirilmesi ve halka arz işleminin 31 Aralık 2013 tarihine kadar tamamlanmasına karar verildi. Ayrıca halka arz edilecek hisselerin yüzde 10’unun Türk Telekom ve PTT Genel Müdürlüğü çalışanları ile küçük tasarruf sahiplerine ayrılacağı belirtildi. Halk arz işleminde yurtiçi ve/veya yurtdışı sermaye piyasalarında satış ile buna ilişkin zamanlamanın piyasa şartlarına göre tespiti ve ek satış hakkının kullanılabilmesi hususları Türk Telekom İhale Komisyonu tarafından belirlenecek. ■ Vatan, 24.1.2013

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura