Diğerleri > Sis Çanı
08-04-2016
NELER OLDU 19-24 EKİM 2015 (Özelleştirme, açlık, borçlanma, BOP, siyasal İslam, DEİ, dış açık, tarım, AB, yabancıya toprak, Atatürk’e saygısızlık, yabancı sermaye, altın, bölücülük, Çin, FED, döneklik, seçimler)

Cihan Dura

8.4.2016

 


19.10.2015

ÖZELLEŞTİRME: LİMAN SATIŞLARI ERTELENİYOR

Yunanistan`ın en büyük iki limanı Pire ve Selanik`in çoğunluk hisselerinin özelleştirilmesi sürecinin 1 ay erteleneceği kaydedildi.

Yunanistan özelleştirme ajansı HRADF Başkanı Stergios Pitsiorlas, ülkenin en büyük iki limanı Pire ve Selanik'in çoğunluk hisselerinin özelleştirilmesi sürecinin 1 ay erteleneceğini bildirdi.

Yunanistan'ın kurtarma programının ilk gözden geçirmesinin tamamlanması için Pire ve Selanik limanlarının satışı için bağlayıcı tekliflerin toplanmasına yönelik nihai tarihi belirlemesi gerekiyor.

Pitsiorlas açıklamasında Pire limanını işleten OLP'nin hisseleri için tekliflerin büyük olasılıkla 30 Kasım veya Aralık ayı başına kadar toplanacağını ifade etti.

Pire limanı ile Danimarka merkezli APM Terminals, Çin'den Cosco ve Filipinlerd'den International Container Terminal Services ilgileniyor. ■ Akşam, (19.10.2015)

AÇLIK: DÜNYADA 52 ÜLKE AÇ

117 gelişmekte olan ülke için hazırlanan ‘Küresel Açlık Endeksi’ hala dünyada açlığın önemli bir problem olduğuna dikkat çekiyor. Beş yıl öncesine göre açlıkta yüzde 22 iyileşme kaydedilmesine rağmen halen 52 ülkenin insanları ‘ciddi ve endişe verici’ açlık seviyesinde bulunuyor. Türkiye listede var ancak en düşük ikinci açlık seviyesine sahip.

‘Küresel Açlık Endeksi’ 2015’te 21.7’ye gerileyerek 15 yıl öncesine göre yüzde 27 iyileşme gösterdi. Dünya Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü (IFPRI), Alman kalkınma ve insani yardım örgütü Welthungerhilfe ve İrlandalı sivil toplum örgütü Concern tarafından yayımlanan rapor yine de dünyada 52 gelişmekte olan ülkede açlığın ‘endişe verici’ ve ‘ciddi’ seviyede olduğunu ortaya koydu. Türkiye listede var ancak 5.1 endeks verisi ile dünyadaki en düşük ikinci açlık seviyesine sahip.

GELİŞMİŞ ÜLKELER YOK
2006’dan beri düzenli olarak yayımlanan rapor ‘gelişmekte olan’ 117 ülkeyi değerlendiriyor. Yetersiz beslenen nüfus oranı, çocukların düşük kilolularının oranı, yaşlarına göre gelişemeyenlerin oranı ve çocuk ölümlerinin oranı olmak üzere dört kategoride ülkelerin açlık endeksi için veriler toplanıyor. Endeks 0 ile 100 arasında değer alıyor. Endeks 9.9’dan düşük ise düşük açlık seviyesi, 10.9 ile 19.9 arasında ise orta dereceli açlık seviyesi, 20.0-34.9 ciddi açlık seviyesi, 35.0-49.9 alarm veren açlık seviyesi 50 üstü ise aşırı derecede açlık seviyesini gösteriyor. ABD, Kanada, Avrupa Birliği ülkeleri gibi gelişmiş ülkelere bu endekste yer verilmiyor. Aslında son ekonomik kriz sonrasında gelir dağılımı eşitsizliğinin artmasıyla bu ülkelerde de oldukça yüksek bir nüfus yetersiz besleniyor. Ancak endeksi hazırlayanlar sadece ‘gelişmekte olan’ ülkelerle ilgileniyorlar.

‘BODUR’LUK PROBLEMİ
Rapordaki veriler hala korkutucu. Küresel çapta 795 milyon kişi yetersiz beslenmeyle karşı karşıya. Her yıl beş yaşının altındaki 3.1 milyon çocuk yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybediyor ki bu küresel çocuk ölümlerinin neredeyse yarısını oluşturuyor. 161 milyon çocuk ise yetersiz beslenme nedeniyle kısa kalıyor. 51 milyon çocuğun ise yine yetersiz beslenme nedeniyle kiloları boylarına göre çok çok düşük. Rapora göre Türkiye’nin de en büyük problemi de ‘bodur’luk. Yetersiz beslenen çocuklar normalin altında boya sahip oluyorlar. Bu da Türkiye’nin endeks sıralamasından çıkmasını engelliyor. Yoksa nüfusunun yüzde 0.2’si yetersiz beslenen, beş yaş altı çocuk ölümlerini yüzde 1.9’a kadar indirmeyi başaran Türkiye ‘bodur’luktan kurtulamıyor. Açlık konusunda en kötü ülke Orta Afrika Cumhuriyeti. Rapor ayrıca çatışmaların ve iç savaşların da açlığı körüklediğine dikkat çekiyor. Siyasi istikrarsızlığın ve çatışmaların yaşandığı Orta Afrika Cumhuriyeti’nde açlık endeksi 46.9. 4.6 milyon kişilik ülkede 2.1 milyon kişi açlık çekiyor. Çocuk askerlerle de bilinen ülkede şimdilik anlaşma yapıldı ve UNİCEF her yıl yüzlerce çocuğu savaştan kurtarmak için çalışıyor. … ■ Şebnem TURHAN, Hürriyet, (19.10.2015)

BORÇLANMA: ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU, 181.5 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ

Merkez Bankası verilerine göre: Özel sektörün yurtdışından sağladığı uzun vadeli kredi borcu, Ağustos sonu itibariyle 2014 yıl sonuna göre 13.8 milyar dolar artarak 181.5 milyar dolara yükseldi.

Bir önceki yıl sonuna göre; bankaların kredi biçimindeki borçlanmaları 12 milyar dolar, tahvil ihracı biçimindeki borçlanmaları ise; 720 milyon dolar arttı.

Aynı dönemde, bankacılık dışı finansal kuruluşların kredi biçimindeki borçlanmaları 481 milyon dolar azalırken, tahvil stoku ise; 306 milyon dolar artışla 3.4 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.

Söz konusu dönemde, finansal olmayan kuruluşların kredi biçimindeki borçlanmaları 721 milyon dolar artarken, tahvil stoku ise; 274 milyon dolar artışla 5.3 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.

Ağustos sonu itibarıyla, özel sektörün yurtdışından sağladığı kısa vadeli kredi borcu (ticari krediler hariç), 2014 yıl sonuna göre; 13.6 milyar dolar azalarak 30.8 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Özel sektörün yurtdışından sağladığı toplam kredi borcu, Ağustos sonu itibarıyla kalan vadeye göre incelendiğinde, 1 yıl içinde gerçekleştirilecek olan anapara geri ödemeleri toplam 70.5 milyar dolar tutarında gerçekleşti. ■ Reel Piyasalar, (19.10.2015)

20.10.2015

AB, BOP, SURİYE: SURİYE YERİNE TÜRKİYE TAMPON OLDU!

Erdoğan ve Merkel el ele Türkiye'yi tampon bölge haline getiriyor.

Önceleri Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Merkel, Erdoğan ile birlikte Türkiye’nin AB sürecini destekleyeceği, mali yardım ve vize kolaylıkları sağlayacağı yalanlarıyla tüm mültecileri başımıza sardı.

Avrupa’ya sığınmacı akınının kontrol altına alınmasını Türkiye’nin başına yıkmaya çalışan Merkel, işbirliği karşılığında Türkiye’ye mali yardım ve vize kolaylıkları taahhüt etti.

Deutsche Welle Türkçe sitesinin aktardığı habere göre, Die Welt gazetesindeki Deniz Yücel imzalı yorumda şu satırlar dikkat çekti:

“Türkiye Suriye’de bir tampon bölge oluşturmak istiyordu; şimdi kendisi tampon bölge oluyor. Seyahat kolaylıkları gösterileceği ve bir maskaralığa dönüşmüş olan üyelik müzakerelerinde yeni başlıklar açılacağı yönündeki muğlak vaatler, Merkel’in Türkiye’ye son olarak Kaddafi’nin üstlendiği sınır bekçisi rolünü biçtiği konusunda kimseyi şüpheye düşürmesin. Erdoğan şimdi Avrupa’nın, otoriter yönetim biçimine daha az eleştiri getireceği umudunu taşıyabilir.”

TÜRKİYE İLE İŞBİRLİĞİNİN MALİYETİ

Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesindeki “Merkel’in görevi” başlıklı yorumda da Türkiye ile işbirliğinin maliyeti irdeleniyor:

“Merkel pazar günü seçimlere iki hafta kala istemeden de olsa Türk iç politikasının ortasına düşünce, Ankara’nın beklentilerine dair fikir sahibi oldu. Bu beklentiler arasında Merkel’in öncelikleri arasında olmadığı çok iyi bilinen üyelik sürecinin canlandırılması da yer alıyor. Çıkar çatışmaları ile siyasi, ahlaki ve hukuki açmazlar birbirine bağlanıyor. Başbakan Merkel, sığınmacı yükünü Avrupa ülkeleri arasında adil bir şekilde paylaştırmak isterken, bu konuda kilit rolü üstlenen Türkiye tarafından yükün paylaştırılmasına zorlanıyor. Türkiye ile işbirliğinin maliyeti ne kadar yüksek olacak?” (FAZ gazetesi boşuna endişeleniyor. Avrupa bu zamana kadar Türkiye’ye verdiği taahhütleri yerine getirmedi.)

MERKEL TEK BAŞINA TAAHHÜT VERECEK DURUMDA DEĞİL

Volksstimme gazetesinde ise Merkel iç politikada karşı karşıya olduğu baskının artacağı görüşüne yer veriliyor:

“Başbakan Merkel, Türk hükümetine sığınmacı krizi konusunda arka çıktı. Fakat çok sayıda Avrupa Birliği ülkesi bunun ne anlama geldiğini sorarken, yapılan destek açıklamaları kimin işine yarar ki? Merkel Türklere yükün paylaşımı, para ve vize kolaylıkları sözü verebilir. Ancak AB üyesi ülkeleri de arkasına almak zorunda. AB ise bu konuda görüş ayrılığı içinde. Bu böyle olduğu sürece, durumda da bir değişiklik olmayacaktır. Yani Merkel Türkiye ziyareti ile sorundan kurtulmuş değil. Almanya da öyle. Merkel’in iç politikada karşı karşıya olduğu baskı daha da büyüyecek.” ■ http://www.millibirlikhaber.com, (20.10.2015)

SİYASAL İSLAM: TÜRKİYE’DE HAFIZ SAYISI 120 BİNİ AŞTI

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Eğitimi Genel Müdürlüğü Yaygın Din Eğitimi Daire Başkanı Bünyamin Albayrak, 1976 yılından itibaren kayıtları tutulan hafızların toplam sayılarının 2015 yılı itibarıyla 120 bin 80’e ulaştığını söyledi.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Eğitimi Genel Müdürlüğü Yaygın Din Eğitimi Daire Başkanı Bünyamin Albayrak, 1976 yılından itibaren kayıtları tutulan hafızların toplam sayılarının 2015 yılı itibarıyla 120 bin 80’e ulaştığını söyledi.
Malatya’nın Darende ilçesinde müftülüğe bağlı Hulusi Efendi Erkek Yatılı Kur’an Kursu’ndan mezun olan 16 hafıza icazet belgelerinin verildiği törende konuşan Albayrak, Türkiye’de bin 300 yatılı olmak üzere toplam 15 bin Kur’an kursunda 61 bin 500 öğrencinin yatılı kaldığını kaydetti. Bu öğrencilerden 30 bininin hafızlık için çalıştığını aktaran Albayrak, “Bu yıl Malatyamızda 59, Türkiye’de ise 6 bin 150 civarında hafızımız diplomasını aldı. 1976 yılından itibaren kayıtları tutulan hafızların toplam sayıları 2015 yılı itibarıyla 120 bin 80’e ulaştı. 1932 yılında 9 kişi ile başladığımız bu yolda bugün 19 bin 850 kadrolu Kur’an kursu olmak üzere toplamda 40 bin hocamızla 1 milyon 150 bin vatandaşımıza 2014-2015’te Kur’an hizmetlerini ulaştırdık” diye konuştu.
Malatya Valisi Süleyman Kamçı hafızlara çeşitli hediyeler verirken, bazı iş adamlarının ise para ve altın hediye etmesi dikkat çekti. ■ Aydınlık, (20.10.2015)

DEİ, CARİ AÇIK:  CARİ AÇIK SORUNU ÇÖZÜLMEDİ

Merkez Bankası’nın açıkladığı 2015 Ağustos ayı Ödemeler Dengesi Raporu’na göre cari işlemler açığı 163 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Merkez Bankası’nın açıkladığı 2015 Ağustos ayı Ödemeler Dengesi Raporu’na göre cari işlemler açığı 163 milyon dolar olarak gerçekleşti. Genel itibarıyla aylık bazda 2 milyar doların üzerinde cari açığa alışkın olan Türkiye’de, 2015’in Ağustos ayında 163 milyon dolara kadar gerileyen cari açık verisi dikkat çekti. Bu tek aya bakılarak yapılan değerlendirmelerde düşük cari açığın sevindirici bir gelişme olduğu değerlendirmeleri yapıldı.

‘MÜCADELE EDİLMELİ’
Hafta sonu Kanal 7’de yayınlanan Başkent Kulisi programında gündeme ilişkin soruları yanıtlayan eski Başbakan Yardımcısı ve AKP Ankara milletvekili adayı Ali Babacan, cari açıktaki düşüşü değerlendirdi.
“Cari açık son ay düşük çıktı ama o çok ölçü değil. Tek bir aya bakarak ‘cari açık sorunu çözüldü’ dememiz mümkün değil’’ ifadelerini kullanan Babacan, ‘’Yıl sonu geldiğinde nereden baksanız yüzde 5’in belki biraz altında, belki biraz üstünde bir cari açığı yine göreceğiz bu yıl. Yani milli gelirin yüzde 5’i. Hala yüksek bir cari açık. Bununla mücadele etmeye devam etmek gerekiyor” uyarısı yaptı.

DÜŞÜK BÜYÜMENİN HABERCİSİ
Düşük cari açık verisi ekonomistlerce de temkinli karşılandı. ALB Forex Araştırma Uzmanı Enver Erkan , düşük cari açığın, düşük büyümeyi beraberinde getireceğini belirtti. 2015 yılı boyunca ortalama olarak 3 ila 4 milyar dolar civarlarında seyreden cari açığın Ağustos ayında oldukça büyük bir sapma göstererek 163 milyon dolar seviyesine gerilemesinin dikkat çekici olduğunu kaydeden Erkan, ‘’Cari işlemler hesabı içerisinde yer alan ihracat ve ithalat rakamlarına baktığımız zaman, hem aylık Ağustos rakamlarında, hem de Ocak-Ağustos dönemi kıyaslamasında ciddi azalma görülmektedir. İhracat rakamlarındaki geri çekilme konusunda dışsal faktörlerde olumlu değişimler görmediğimiz sürece, dışarıya mal satmak konusunda sıkıntılar yaşayacağımızı söyleme gerekiyor’’ dedi.

GİZEMLİ PARA GİRİŞİ
İthalattaki düşüşün, dış ticaret açığındaki gerilemenin ana nedeni olarak görülmekle beraber, Türkiye’nin mevcut yapısal durumu ithalatı gerekli kıldığı için büyüme açısından olumlu bir gösterge olmadığını kaydeden Enver Erkan, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü: ‘’İthalattaki azalma, ancak ithal ettiğimiz malları kendimiz ürettiğimiz zaman olumlu olarak değerlendirilebilir, oysa ki temel hikaye Türkiye’nin ithal girdi bağımlılığıdır. Öte yandan net hata noksan kalemindeki değişim dikkat çekmektedir. Çünkü Temmuz ayında sadece 391 milyon dolar net hata noksandan para girişi olduğu görülürken, Ağustos ayında bu rakam 1.43 milyar dolar para girişi olarak gerçekleşmiştir. Görünen o ki, sürdürülebilir bir cari açık iyileşmesi mevcut şartlarda görünmüyor. Türkiye’nin büyüme görünümü açısından ihracat ve ithalatın aynı anda geriliyor olması daraltıcı bir etkiye sahiptir. Son açıklanan OVP’de büyüme beklentisi yüzde 4’ten yüzde 3’e çekildi. İlk iki çeyrekte açıklanan veriler itibarıyla da Türkiye ekonomisinin yüzde 2.5-3 bandında büyümesi ihtimali son derece güçlüdür.’’ ■ Aydınlık, (20.10.2015)

21.10.2015

TARIM:13 YILDA 2,4 MİLYON HEKTAR TARIM ARAZİSİ KAYBOLDU

TEMA Vakfı, 13 yılda tarım arazilerinin yüzde 9’unun yok edildiğini açıkladı. Vakıf Genel Müdürü Doç. Dr. Barış Karapınar, “Verimli tarım alanları büyüme odaklı ekonomik politikalara feda ediliyor” dedi.

Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) tarım arazileri ve gıda güvenliği konusuna dikkat
çekti. Vakıf adına konuşan Genel Müdür Doç. Dr. Barış Karapınar, Türkiye’de nüfusun 2020 yılına kadar 5 milyon artacağını belirtti. Bu durumda ek 400 bin hektar tarım alanına daha ihtiyaç duyu- lacağını aktardı. Karapınar, buna rağmen Türkiye’nin verimli tarım alanlarını ve ormanlarını yapılaşmaya açtığını belirtti.
Yüzde 9’u yok oldu

"Yeterli ve sağlıklı gıda üretimi için gereken verimli tarım alanları büyüme odaklı ekonomik politikalara feda ediliyor" diyen Karapınar, Türkiye’de 13 yılda kaybedilen tarım arazisinin 2,4 milyon hektar olduğunu belirtti.Karapınar, “Bu rakam tarım arazilerimizin yüzde 9’una denk geliyor” ifadelerini kullandı.

Orman yapısı da bozuldu

Or­man alan­la­rı­nın da son yıl­lar­da hız­lı bir şe­kil­de yok ol­du­ğu­nu ak­ta­ran Ka­ra­pı­nar, “Şim­di­ye ka­dar 2/B uy­gu­la­ma­sı ile 473 bin 420 hek­tar alan or­ma­nın ya­pı­sı bo­zul­du­” ifa­de­le­ri­ni kul­lan­dı. Or­man Ka­nu­nu kap­sa­mın­da çe­şit­li te­sis ku­ru­lu­mu için ve­ri­len izin­le­rin bun­da kat­kı­sı­nın bü­yük ol­du­ğu­nu be­lirt­ti. Ka­ra­pı­nar, “2013 so­nu­na ka­dar bu yol­la 414 bin 222 hek­tar or­manlık alan yok ol­du" de­di. ■ Ömer Önder, Bugün, (21.10.2015)

AB, GÜMRÜK BİRLİĞİ: ‘YETKİLERİ DEVREDERSEK İKTİDAR DERDİ OLMAZ!’

TÜSİAD adına Gümrük Birliği raporu hazırlayan Sinan Ülgen, yasama yetkilerini Avrupa Birliği’ne devretmeyi savundu: Açıkçası, mevzuatı Avrupa çıkaracak. Biz o masada yokuz ama uyacağız.

AB ile ABD arasında süren Serbest Ticaret Anlaşması (STA) nedeniyle Gümrük Birliği (GB) yeniden gündemde. Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), İngiltere Büyükelçiliği ile ortaklaşa hazırlattıkları bir raporu, dün kamuoyuna açıkladı. Raporu hazırlayan Sinan Ülgen, teşviklerin çok ötesine geçen devlet yardımlarının ve şeffaf olmayan kamu ihalelerinin, Avrupa açısından kabul edilemez olduğunu söyledi. Bu durumun, GB’yi “derinleştirmenin” önündeki en büyük engel olduğunu belirten Ülgen, “köklü mevzuat uyumu”nun tek çare olduğunu savundu. “Türkiye’yi Türk mahkemelerine bile şikayet edemiyorsunuz” dedi. Ülgen, böylece kamunun serbest piyasa düzenine ilişkin ihlallerinin siyaseten bloke edildiğini belirtti. Tam mevzuat uyumunda ise uluslararası mahkeme yolu açılacak, “Devrimsel bir sonucu olacak”tı! Ülgen şöyle konuştu: “Açıkçası mevzuatı Avrupa çıkaracak. Biz o masada yokuz, ama uyacağız. Türkiye bu durumda yasama özgürlüğünü yitiriyor! Bunu nasıl bir kurguyla kabul edeceğiz, bu çok önemli. İki model var, birine uyacağız... Yasama yetkilerini Avrupa Birliği’ne devredersek, kamu ekonomiye müdahale edemez, o iktidar gitmiş bu iktidar gelmiş sorunundan da kurtuluruz.”

‘EKONOMİNİN NATO’SU’
“Tam mevzuat uyumu” olursa müzakere başlıklarının kapanacağını belirten Ülgen, Türkiye’nin AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşması (TTIP) sürecine de bu yolla dahil olabileceğini öne sürdü. TTIP’i isabetli biçimde NATO’ya benzeten Ülgen, sonuçta kaybeden ve kazanan sektörlerin, firmaların olacağını, ama yeni bir ekonomi hikâyesi yaratılması için bunun kaçınılmaz olduğunu savundu.
TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran Symes de “Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinden 19 yıl sonra Türkiye ekonomisi için en stratejik meselelerden biri TTIP’e taraf olmaktır” dedi. Symes, “Türkiye TTIP’e girdiği takdirde ekonomik, siyasal ve hukuki anlamda parçası olduğu transatlantik blok ile ilişkilerini bir adım ileri götürme fırsatını yakalamış olacaktır” diye konuştu.

‘YALNIZCA İŞ DÜNYASINA...’
Symes, Türkiye’nin TTIP’e katılımının, ABD ile AB arasında anlaşmaya varıldıktan sonra üçüncü ülkeleri kapsayabilecek şekilde düzenlenmesi gerektiğini savundu. Tam üyelik hedefinden vazgeçmediklerini, kaldı ki AB’nin kendi içinde yapısal sorunlar tartıştığını hatırlatan Symes, AB’ye eleştirilerini dile getirmekten kaçınmadı: “Türkiye göçmenlere karşı AB’nin tampon bölgesi veya kapı bekçisi olamaz. Üyelik sürecinin toplumun bütününe sağlayacağı siyasal ve sosyal kazanımların bir kısmından ya da bu kazanımları toplumun bir bölümünden (mesela yalnızca iş dünyasına tanınan bir vize kolaylığından) yoksun bırakacak dengesiz bir yaklaşıma sıcak bakmamız mümkün değil. Bu tip ilişkilerin çoğunu AB zaten Avrupalı olmayan birçok üçüncü ülkeyle de kurmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’ye özel bir ayrıcalık değildir.” Dünya Bankası ekonomistlerinden Dr. Kamer Karakurum Özdemir, sadece bazı sektörlerin ve firmaların değil, en yoksulların da kaybedeceğine iyi bir örnek verdi.

‘İŞSİZLİK ARTABİLİR!’
Dünya Bankası geçen yıl, Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine bir Gümrük Birliği raporu yayımlamıştı. Dr. Özdemir, raporu hazırlayan ekibin üyesi olarak bazı bilgiler verdi. Örneğin tarım sektörünün GB’ye dahil olması durumunda Türkiye’nin 840 milyon avro, AB’nin 400 milyon avro kaybı olacağını hesaplamışlardı. İstihdamda da binde 5 ile yüzde 3.25 arası bir düşüşe yol açabilirdi bu durum.

‘95’TE ANLATAMADIK’
Sinan Ülgen, 95 sonlarında (GB anlaşmasının imzalandığı dönemde) “iletişime önem vermemekle” hata ettiklerini belirterek GB’nin “sokaktaki” imajının kötü olduğunu vurguladı. Ülgen önümüzdeki sürecin “siyasi polemiğe daha müsait” olduğunu belirtti: “İletişim konusuna destek olabilecek paydaş konusuna ağırlık vermemiz lazım. Bunu hem topluma hem siyasetçiye anlatmamız lazım.” ■ Ruhsar Şenoğlu, Aydınlık, (21.10.2015)

22.10.2015

YABANCIYA TOPRAK: YABANCILARA KONUT SAT, İHRACATA KATKI YAP!

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, yabancıların konut satışının Türk markalarının bilinirliğini artırdığını belirterek, "Bu da ülkemizin ihracatına pozitif katkı veriyor" dedi. İşte açıklaması...

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, yabancıların konut satışının Türk markalarının bilinirliğini artırdığını belirterek, "Bu da ülkemizin ihracatına pozitif katkı veriyor" dedi.

Büyükekşi, Cityscape'in bilgi ortaklığı, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK), İstanbul Ticaret Odası (İTO), Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ile Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) desteğiyle sektöre yeni bir ivme kazandırmak için gerçekleştirilen, "Türk Gayrimenkul Sektörünün Körfez Yatırımcıları ile Buluşması" etkinliğinde konuştu. Üç gün süren etkinliğe; Katar, Kuveyt, Dubai, Suudi Arabistan gibi Körfez ülkelerinden gelen 50'ye yakın yabana yatırıma katıldı.

Büyükekşi, geçen yıl en çok ihracat yaptıkları ilk 5 Körfez ülkesinin Irak, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Umman olduğunu belirterek, sadece bu 5 ülkeye ihracatın 22 milyar dolan aştığını vurguladı. Büyükekşi, yabancıların özellikle konut sektörüne yoğun ilgi gösterdiğinin altını çizerek, mütekabiliyet yasasından bu yana yabancıların yaklaşık 4.5 milyar dolarlık konut aldığını açıkladı. Geçen yıl ise Türkiye'de, yabancılara yaklaşık 18 bin konut satıldığını vurgulayan Büyükekşi, en fazla konutun 6 bin 500 ile Antalya'da satıldığını dile getirdi. Büyükekşi, ikinci sırayı 5 bin 600 konut ile İstanbul ve üçüncü sırayı ise 1.200 konut satışı ile Aydın'ın aldığını belirtti.

Konut alımına en çok ilgi gösteren 5 ülkenin Irak, Suudi Arabistan, Rusya, Kuveyt ve İngiltere olduğunu aktaran Büyükekşi, şöyle devam etti: "Sizler ülkemizde konut alarak, ülkemizde yaşayarak aynı zamanda Türk markalarına da aşina oluyorsunuz. Kendi ülkenize döndüğünüzde Türk markalarının bilinirliğini artırıyorsunuz.

Bu da ülkemizin ihracatına pozitif katkı veriyor. Bu anlamda ülkemizin çok büyük bir potansiyeli var. Sizleri bunu keşfetmeye çağırıyoruz." ■ Emlak kulisi, (22.10.2015)

ATATÜRK’E SAYGISIZLIK: AOÇ ARAZİSİ DAVASI YARGITAY'A TAŞINIYOR!

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, AOÇ arazisine Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşa edilerek Atatürk'ün vasiyetinin ihlal edildiği iddiasıyla açılan davanın reddedilmesi kararını Yargıtay'a taşıyacaklarını söyledi.

TMMOB Mimarlar Odası  Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisine Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşa edilerek Atatürk'ün vasiyetinin ihlal edildiği iddiasıyla açılan davanın reddedilmesi kararını Yargıtay'a taşıyacaklarını, oradan gelecek karara göre Anayasa Mahkemesi ve gerekirse AİHM'e gideceklerini söyledi.

Şube başkanı Candan, Atatürk'ün vasiyetinin ve şartlı bağışının ihlali davasının 4. duruşmasında davanın, beklemedikleri bir şekilde reddedildiğini hatırlattı.

Candan, duruşmada savunmalar alındıktan sonra herhangi bir değerlendirme yapılmadan, "Hepimiz Atatürk'ün vasiyetine sahip çıkmalıyız ama davayı reddediyoruz" şeklinde bir karar alındığını savundu.

Ret kararının doğru olmadığını ileri süren Candan, 26. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından, TMMOB'a bağlı meslek odalarınca açılan davanın, konuyla hiç alakası olmayan bir maddeden reddedildiğini iddia etti.

Candan, "Kararı üzüntüyle karşıladığımızı, Yargıtay'a başvuracağımızı, oradan gelen karara göre gerekirse Anayasa Mahkemesine, gerekirse AİHM'e kadar gideceğimiz süreç olduğunu ifade etmek isteriz ama bu, gerçekten üzüntü verici bir karar" dedi. ■ Emlak kulisi, (22.10.2015)

YABANCI SERMAYE, ÖZELLEŞTİRME: AKP’DEN KAÇAN KAÇANA, SEKİZ AYDA KAÇAN SERMAYE 31 YILDA ELDE EDİLEN ÖZELLEŞTİRME GELİRİNİ GEÇTİ

Önceki gün Merkez Bankası uluslararası yatırım pozisyonunu açıkladı. Buna göre 2014 yılı sonuna kadar 91 yılda 670,8 milyar dolar yabancı sermaye geldi. Şimdi sıkı durun 2015’in ilk sekiz ayında yani Ocak- Ağustos döneminde, sözkonusu 670,8 milyar dolarlık toplam yabancı sermaye tutarı 606,6 milyar dolara geriledi. Kısaca bu yıl başından beri 64,2 milyar dolar tutarında yabancı sermaye bu ülkeden kaçtı.

Gelelim şimdi yabancı sermaye kaçışının ayrıntılarına…

Yabancıların doğudan yatırımları 2014 yılı sonunda toplam 177,9 milyar dolar tutarındayken, 2015’in ağustos ayında bu tutar 146,5 milyar dolara geriledi. Yine portföy yatırımları aynı dönemde 192,4 milyar dolardan 155,9 milyar dolara düştü. Böylece ayda ortalama 8 milyar dolarlık yabancı sermaye Türkiye’yi terk etti.

Peki, Türkiye’de oturanlar aynı dönemde ne yaptılar?

Şunu yaptılar; onlar da paralarını yurtdışına gönderdiler. Yerli yatırımcılar Türkiye’de yatırımı riskli gördükleri için yurtdışındaki doğrudan yatırımlarını 2015 yılının ilk sekiz ayında 39,9 milyar dolardan 43 milyar dolara yükselttiler.

ÖZELLEŞTİRMEDEN 31 YILDA 66,9 MİLYAR DOLAR ELDE EDİLDİ, SEKİZ AYDA KAÇAN SERMAYE 70 MİLYAR DOLARA ULAŞTI

Gelelim bütün bunları niye anlattığımıza…

Anlattık, çünkü mevcut AKP yöneticileri biz olmazsak ekonomide istikrar olmaz diyorlar. Şimdi sormak gerekiyor onlara; Bu mu istikrar? Ekonomiyi AKP yönetiyor ve bu yılın ilk sekiz ayında 64,2 milyar dolar tutarında yabancı sermaye kaçtı. Yine 5 milyar dolar tutarında yerli sermaye ülkeyi terk etti. Yani yaklaşık 70 milyar dolar tutarında sermaye AKP’nin yönettiği bu ülkeden sekiz ayda kaçtı. Bu arada unutmadan sözünü ettiğimiz sekiz ayda kaçan sermaye tutarının 31 yılda elde edilen 66,9 milyar dolarlık özelleştirme gelirinden daha fazla olduğunu belirtelim.

O hâlde AKP yönetmeye devam ederse Türkiye’den yabancı ve yerli sermaye kaçmaya devam edecek. Çünkü AKP’nin mevcut yöneticileri yatırım iklimini bozdular. Makul şüphe, çıplak arama, mal müsaderesi, verginin siyasi muhaliflere silah olarak kullanılması, hukuk devletinden ve demokrasiden uzaklaşılması yerli ve yabancı sermayeyi korkuttu.

İşte bundan sonra AKP ekonomiyi yönetmeye devam ederse sermaye bu ülkeyi terk etmeye devam edecek. Dolayısıyla büyüme hızı düşecek. İşsizlik daha da artacak. Anlayacağınız AKP’den kaçan kaçana…■ Süleyman Yaşar, Taraf, (22.10.2015)

ALTIN NEREYE?

Altın bazılarına göre, bugün de, aynen geçmişte sık sık olduğu gibi, tüm risklere karşı geçerli bir kurtarıcı olarak düşünülüyor. Bazıları ise altının kurtarıcı rolü olamayacağını, bazen siyasi, bazen ekonomik risklerin etkisiyle ve pek kolay tahmin edilemeyecek şekilde, aşağı veya yukarı hareket ettiğini söylemekteler.

Ama bugünlerde altının nereye gideceğini belirleyen en önemli faktör ABD’nin Merkez Bankası’nın olası faiz artış kararı diye düşünen pek çok insan ve kurum da var. Faizler çok aşırı yükselirse de, altına talebin artması da aslında son derece normal bir gelişme olur.

ABD verileri etkiliyor

Altın bu ay eylül ayında ABD istihdam verileri açıklandıktan sonra yüzde 5.3 değer kazanmıştı. Tabii burada altının dolar değerinden bahsediyoruz. Altının TL cinsi fiyatı ise TL dolara karşı değer kaybettikçe, global değeri sabit de kalsa, yerel faktörler nedeniyle artabiliyor.
Tabii aslında altının faiz getiren varlıklara karşı, faiz getirisi olmaması nedeniyle zayıf kalması da çok doğal bir durum olabilir.
Geçmişe bakarsak, 1980 yılının başlarında altının dolar değeri Sovyetler Birliği askerlerini Afganistan’a soktuktan sonra ve de İran’da İslami devrim olduktan sonra yüzde 60 zıplayıvermişti.

Krizde yüzde 150 değerlendi

Global kriz ortamında Ekim 2008 tarihinden Eylül 2011 tarihine kadar ise, altının değeri yüzde 150 civarında zıplamıştı. Batı ekonomilerindeki kargaşa ve Merkez Bankalarının para basması sonucu enflasyon riskinin çok artabileceği tür değerlendirmeler, altını gene vitrine çıkarmış ve o günlerde 1930 dolar ons başına kadar bile yükseltmişti. Ama sonra altının ons başına dolar değeri 1100- 1150 dolar düzeyine kadar düşüp inip sürekli oralarda dalgalanmaya başlamıştı.
Ama ağustos ayında Çin ekonomisinin teklemeye başlamış olabileceği düşünülmeye başlanınca ve petrol fiyatları yüzde 17 düşerken ve ABD hisse senedi piyasalarının S&P 500 endeksi de yüzde 11 aşağıya gelirken, altın önce yüzde 5.9 değer kazanmış ama sonra da yeniden aşağıya düşmüştü.

Faiz-altın ilişkisine dikkat

Altın 2000 yılının başından bu yana üç defa çok yükselmiş ve sonra düşmüş bulunuyor. Şu anda da altın değeri ile faizin korelasyonu eksi yüzde 0.74 civarında. Yani faiz yükselirse altın kuvvetli şekilde değer kaybedecek durumda. Aralarında kuvvetli bir ters ilişki var!
Dolayısıyla altın piyasası da, tüm finans kesimi gibi AB FED faiz politikasının gelişmelerini beklemekte. Ayrıca enflasyonun sıfıra yakın bir ortamda olduğu bir ortamda altın enflasyona karşı korur demek de anlamsız kalıyor.

Sevdalılar hâlâ var

ABD verilerinin sorunlu çıkması ve de daha da uzun süre düşük faiz yaşanmasının enflasyonu artırıp altına talebi uyandırabilnesi de mümkün diye düşünen, altın sevdalıları da hâlâ var. Mesela, Financial Times haberine göre Kanadalı yatırımcı, maden zengini Seymour Schulich varlıklarının yüzde 25 kadarını hâlâ altın olarak tutmakta imiş. Altın fiyatı aşağıya gitse de o varlık kompozisyonunu değiştirmemeye yeminli imiş. Deniz Gökçe, Akşam, (22.10.2015)

23.10.2015

DERİN MERKEZ, BOP, BÖLÜCÜLÜK: SEVR’E KARŞI LOZAN SAVAŞI!

100 yıl önce adı Sevr’di, 100 yıl sonra BOP oldu, Büyük Ortadoğu Projesi.

Genişletildi, Geniş Ortadoğu Projesi oldu.

Hedefe yeni yerler eklendi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi oldu.

Adı değişti ancak özü hep aynı kaldı: Bölgeyi parçalamak, yeni devletçikler kurmak.

Neden? Sömürebilmek için!

İngiliz ve Fransız emperyalizmi 100 yıl önce bu topraklara Sevr için saldırdı.

ABD iki kez Irak’a Sevr için saldırdı. Ve ABD Suriye’ye yine Sevr için saldırdı.

ABD’nin Sevr’i, Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridordu.

Bu koridorun geçeceği Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin ve İran’ın adım adım bölünmesi gerekiyordu.

İlk adımı Irak’ta attılar ve Barzanistan adı altında Irak koridorunu kurdular, şimdi Suriye’de ikinci bir koridor inşa etmeye çalışıyorlar.

Dün Irak’ta Özal‘ı kullandılar, bugün Suriye’de Erdoğan‘ı kullanıyorlar.

Fakat şartlar artık değişti. ABD daha zayıf, Atlantik Cephesi yekpare değil ve bölge ülkelerinin arkasında bu kez somut olarak Rusya ve Çin var.

Üstelik İran, Irak ve Suriye bir blok olarak hareket ediyor.

Bu tablo, Amerikan Koridoru inşa etmek için Suriye’ye Sevr dayatanlara Lozan yanıtı üretmeye çalışmaktadır.

Kısacası Atlantik ile Avrasya, Suriye’de çarpışmaktadır.

Bu çarpışma bir son değil, yeni bir sürecin başlangıcıdır: Yeni emperyalizm olan küreselleşmeye karşı bölgesel yanıtların verildiği ve tek kutuplu dünya döneminin kapatılıp, çok merkezli dünyaya gidildiği bir süreç…

Bu süreç, kuşkusuz sancılı geçecektir. Ancak dünyanın merkezi ve kadim uygarlıkların sahnesi olan bu coğrafya, en sonunda yine başı dik bir şekilde ayağa kalkacaktır.

“Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” adlı yeni kitabımız, Atlantik ile Avrasya’nın bu büyük çarpışmasını incelemektedir.

Somutlarsak, Obama‘nın IŞİD stratejisi ile Putin‘in Suriye planı karşı karşıyadır; İncirlik ile Lazkiye üsleri cephe cepheyedir; terör örgütleriyle ordu göğüs göğüsedir.

İçinde vekalet savaşlarının olduğu, özel savaş yöntemlerinin sergilendiği, petrol ve gaza dayalı alan savunmalarının yapıldığı tarihi bir savaş.

Dünyanın dört bir yanında deneyim yaşamış savaşçıların bölgeye akın ettiği, her gün yeni bir terör örgütünün kurulduğu, istihbarat kurumlarının çarpıştığı bir savaş.

Basra’dan Doğu Akdeniz’e koridor kurabilmek için yakıp yıkmak isteyenler ile emperyalizme karşı direnen ve vatan savunması verenlerin savaşı.

Sevr’e karşı Lozan savaşı! M. A. Güller, http://mehmetaliguller.com, (23.10.2015)

ÇİN’DE NELER OLUYOR?

Bugün global çapta ne tür riskler var diye kime sorsanız, ezber şöyledir: Birincisi, ABD’nin ne zaman faiz artıracağı ve doların bu nedenle ne kadar değerleneceği ve ne boyutta dövizin ABD’ye geri döneceği önemi bir belirsizlik kaynağıdır . İkincisi ise, gelişen ülkelerde önemli boyutta yaşanan daralma ve kötüleşmenin ne zaman toparlanacağı veya toparlanıp toparlanamayacağı sorusudur. Ve tabii üçüncüsü, Çin’in büyümesinin ve ithalat ve ihracatının azalıp azalmayacağı sorunu da önemlidir. Kurlar, emtia fiyatları, reel büyüme ,dış ticaret, nerede ise tüm önemli veriler önümüzdeki dönemde bu üç soruya verilecek cevaplara bağlı. Üstelik emtia satan gelişen ülkelerin kaderi de!

Bu gün Çin ile ilgili birkaç kelam edeceğiz. Dünyada Çin konusunda iki temel görüş var. Birincisi daha iyimser olan görüş. Bu görüşe göre Çin genel ekonomi yaklaşımını değiştiriyor. İmalat sanayi ve ihracata dayalı ekonomisini şimdi iç tüketim ve hizmet sektöründe büyüme yapısına doğru değiştiriyor. Yani dıştan içe dönüyor. Bu tür bir değişiklik uzun zaman alabilecek bir değişim ve de gidişatı anlayabilmek için büyümenin bugüne kadar olan verilerden daha farklı verilerin toparlanması ile değerlendirilmesi gerekiyor. Tabii kötümserler de reformist gidişatın ve veri değişimin bu kadar kısa zamanda gelişemeyeceğini iddia etmekteler ve verilere inanmıyorlar.
IMF 2015 Ekim ayında açıkladığı yıllık raporunda Çin büyümesinin 2013 yılında yüzde 7.7, 2014 yılında yüzde 7.3, 2015 yılında yüzde 6.8 ve de 2016 yılında da % 6.3 olacağı tahminini yapmıştı. Yani IMF Çin büyümesinin zaman içinde önemli boyutta yavaşlayacağını tahmin etmekte idi.
IMF yukarıda belirttiğim gibi 2015 için yüzde 6.8 büyüme bekliyordu ama bu yılki hükümet hedefi de yüzde 7 idi. Bu hafta ilan edilen verilerde üçüncü çeyrek büyümesi de yıllık 6.9 olarak gelmişti. 6.9 oranı 2009 yılından bu yana en düşük değerdi ama, gene de ilk iki çeyrekte de yüzde 7 büyüme yaşadığından Çin 2015 yılında gene yüzde 7 büyüme oranı sağlayabilirdi. Hükümete göre yüzde 6.9 büyüme değerinin gerçekleşmesine tüketim yüzde 50 artarak yüzde 4 kadar katkı yapmıştı. Hizmet sektörü de yüzde 50 artış sergilemişti, bu da yüzde 8.6 büyüme demekti. Halbuki sanayi yüzde 5.8 ve de yatırım yüzde 3 kadar katkı yapmıştı. 2014 yılında üçüncü çeyrekte yüzde 15 artan sabit sermaye yatırımı 2015 üçüncü çeyrekte sadece yüzde 10.3 büyümüştü.
Hizmetlerin Çin ekonomisinde bu kadar çabuk ve bu kadar büyük katkı yapmış olması, bugüne kadar görülmemiş bir durumdu. Bu nedenle bu rakamlar birçok Batılı analist tarafından şüphe ile karşılandı. Tabii Çin yavaşlıyor tespiti de derhal birçok emtia satıcısı ülkeyi paniğe soktu. Petrol, demir çelik, bakır, alüminyum yani tüm emtia talebi ve fiyatları düşmeye başladı. Emtia talebi de sallanmaya başladı.
Batı medyasında “Çin istatistiklerde hile yapıyor” tezini destekleyen ve bu nedenle en kötümser hatta ağır itham edici eleştiriyi içeren değerlendirme New York Times gazetesinde 21 Ekim günü 18’inci sayfada bir Reuters köşe yazarı tarafından yazılmıştı. James Saft adlı yazara göre şimdiki Başbakan Li Kegiang (Çin Başbakanı bu görevinden daha önceki yıllarda kendisi bir endeks yaratmıştı) büyümeyi hesaplamak için resmi sayılara pek güvenmediği için elektrik kullanımı, banka kredileri ve taşınan kargo miktarlarına dayanarak büyüme tahmini yapardı. Kendi yaptığı Li Kegiang Endeksi 2013 yılı ortasından bu yana düşmekte idi, hem de çok aşağıya. Ayrıca 2015 yılı üçüncü çeyrekte bu endekste tüketim pek artmazken, perakende satışların yüzde 11 arttığı gibi çelişkili bir veri de ortada dolaşıyordu.
Yani şu anda tam ne olduğu bilinmiyor. Batı medyasının kıskançlık veya küçük görme huyu vardır. Ancak zaman, Çin ekonomisinde önemli bir reformun mu gerçekleştiğini, yoksa da istatistiki verilerin şişirilmiş mi olduğunu gösterebilir, bu nedenle bekliyoruz. Deniz Gökçe, Akşam, (23.10.2015)

24.10.2015

FED, FAİZ, ÇİN: NOBEL ÖDÜLLÜ EKONOMİSTTEN FAİZ TAHMİNİ

Joseph Stiglitz, ekonominin ısınmasının çabuk olamayacağına işaret ederek ABD Merkez Bankası'nın 2015 yılında faizleri artırmaya başlamasının mümkün olmadığını söyledi.

Nobel ödüllü Ekonomist Joseph Stiglitz, ABD Merkez Bankası'nın (Fed) faizleri artırmaya bu yıl bitmeden başlamasının mümkün olmadığını söyledi.

Columbia Üniversitesi Ekonomi Profesörü Stiglitz, ABD ekonomisindeki iyileşmenin yavaşlamaya başladığını belirterek, "Fed'in faiz artışına bu yıl içinde başlaması şu an itibarıyla mümkün görünmüyor. Başta enerji ve metaller olmak üzere doğal kaynakların fiyatlarındaki gerileme ekonomi için daralma anlamına geliyor. ABD ekonomisindeki toparlanma gücünü kaybetti" dedi.

Fed'in eylül ayında uluslararası gelişmeleri gerekçe göstererek faiz artışına gitmeyerek doğru karar verdiğini vurgulayan Stiglitz, "Federal Açık Piyasa Komitesi'nin (FOMC) ekim toplantısında yeterli veriye sahip olacağını sanmıyorum. Şu anki ekonomik görünüm aralıkta da başlamayacaklarını gösteriyor" değerlendirmesini yaptı.

"ENFLASYON ARZ FAZLASI NEDENİYLE DÜŞÜK"

Stiglitz, başta Janet Yellen olmak üzere birçok üyenin daha kademeli bir yol izleyebilmek için faiz artışına çok geç kalınmadan başlanması yönünde görüş bildirdikleri anımsatıldığında ise, "Ben faiz artışına yakında başlamazlarsa, ani ve hızlı bir artış patikası izlemek zorunda kalacaklarını düşünmüyorum çünkü ekonominin ısınmaya başlaması özellikle de küresel ekonominin şu anki durumu göz önüne alındığında o kadar çabuk olacak birşey değil" dedi.

Stiglitz, "enflasyonun emtia ve iş gücü piyasalarındaki arz fazlası nedeniyle düşük seyrettiğinin" altını çizerken, bu sorunun para politikalarıyla değil, mali politikalarla çözülebileceği öngörüsünü paylaştı.

"ÇİN'İN YAVAŞLAMASI İYİYE İŞARET"

Küresel ekonomiye ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Stiglitz, son dönemdeki gelişmelerde en belirleyici faktörün doğal kaynaklara yönelik talebin düşmesi olduğunu dile getirdi.

Stiglitz, özellikle metal ve petrol ihracatçısı ülkelerin bu gelişmeden olumsuz etkilendiklerine işaret ederken, buna Çin ekonomisindeki yavaşlamanın neden olduğunu ifade etti.

"Ancak, Çin'in yavaşlaması istenen bir durum çünkü ekonomilerinin yapısını değiştirmeleri gerekiyordu" ifadelerini kullanan Stiglitz, dünya ekonomisindeki yavaşlamaya karşın küresel resesyon tehlikesi görmediğini vurguladı.

Stiglitz, tüm ülkelerin normal trendinin altında büyüyen küresel ekonomiye ayak uydurması gerektiğini belirtirken, Fed'in de faiz artışını hem yerel hem de uluslararası gelişmeler çerçevesinde vereceğini söyledi.

Dünyaca ünlü ekonomist Joseph Stiglitz, 'Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin küresel ekonominin yeni şartlarına uyum sağlamak için ne yapması gerektiği' sorusu üzerine, her ülkenin farklı şartlara uygun olduğunu belirterek, ''Her biri şartlara uyum sağlamak için kendi gerçeklerini göz önünde bulundurarak, farklı bir yol izlemeli. Hepsine uyacak tek bir yol yok" yorumunu yaptı. Karşı gazete, (24.10.2015)

DÖNEKLİK: İKİ ÇETİN ALTAN

"27 Mayıs 1960’la yükselen devrimci dalgada, iki gazeteci kitlelerin sevgilisi olacaktı. Akşam yazarı Çetin Altan ve Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk. İkisi de sosyalist gençlerin hayranlık duyduğu yazarlardı."

27 Mayıs 1960’la yükselen devrimci dalgada, iki gazeteci kitlelerin sevgilisi olacaktı. Akşam yazarı Çetin Altan ve Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk. İkisi de sosyalist gençlerin hayranlık duyduğu yazarlardı. Çetin Altan’ın, Akşam gazetesindeki “Taş” köşesinde hakim sınıflara ve iktidara yönelik alaycı ve çarpıcı üslubu gençlik tarafından çok seviliyordu. 1960’ların Türkiye’sinde sosyalizm bilgisi son derece yetersiz ve yüzeyseldi. Belki bu yüzden, Çetin Altan’ın kaba sömürü edebiyatı gençliği çok etkiliyordu. 27 Mayıs sonrası yükselen bağımsızlıkçı hareket, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) adını öne çıkarmıştı. “Milli Petrol” ve “Milli Maden” kampanyalarının afişlerinin altında İTÜ Talebe Birliği’nin imzası vardı. Aralarında Aziz Nesin, Çetin Altan ve İlhan Selçuk’un da bulunduğu dönemin önde gelen fikir adamları ve yazarları belki ilk kez Gümüşsuyu konferans salonunda gençliğe seslenme olanağı bulacaklardı. İTÜ Talebe Birliği’nin Başkanı Hasan Yalçın’dı. Hasan Yalçın, yıllar sonra “Dönekler”in en başına Çetin Altan’ı yazacaktı.

‘ONLAR UYANIRKEN’
Çetin Altan, Türkiye İşçi Partisi (TİP) tarafından siyasete çağrıldı ve milletvekili oldu. Sosyalist olduğu dönemde 1967’de emekçiler tarafından kendisine gönderilen mektuplardan “Onlar Uyanırken” adıyla bir kitap yaptı. Kitabın giriş bölümünde şöyle yazıyor: “Türkiye’nin ezilen, horlanan, çağının dışında bırakılan emekçileri... bütün gücün kendi sınıflarında olduğunu görecek ve sınıflarının özgürlüğünü kimseden bir şey ummadan kendilerinden yana olan namuslu aydınlarla sağlamaya çalışacaktır... Bu mücadelede elbette başı belaya girenler, felaketlere uğrayanlar, eziyet çekenler olacaktır... Ama şunu unutmamak gerekir ki, insanlığın kurtuluşu için uğraşanlar ölümsüzdürler... Sosyalizm alabildiğine geniş, alabildiğine derin, alabildiğine insanca bir çabanın hiç bitmeyecek bir meyvasıdır.”

‘DEĞİŞİM’ BAŞLIYOR
Altan, TİP’in 9 Kasım 1968’de başlayan ve dört gün süren Üçüncü Kongresi’nin başkanlığını yaptıktan hemen sonra, Türkiye’nin yeni şekillenen sosyalist hareketini büyük hayal kırıklığına uğratan bir davranışla, Akşam gazetesindeki köşesinde, mücadele arkadaşlarını suçlayarak Parti’den ayrıldığını açıkladı (Akşam, 14 Kasım 1968). 
12 Mart’tan hemen sonra cezaevine girdi. TİP’ten zaten istifa etmişti. Tutukluluk günlerinde büyük “değişim” başladı. Gerçi yatıp yatacağı iki yıllık bir hapislik bile değildir, ondan da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün özel affıyla kurtulur. Ama uzatılan her mikrofona, “304 ceza davasından geçtim” diye anlatmaktan hiç vazgeçmeyecektir. Cezaevinden çıktıktan sonra yazdığı “Büyük Gözaltı”, “Bir Avuç Gökyüzü” ve “Viski” adlı romanları bu değişimin ilk ürünleriydi. “Onlar Uyanırken”in emekçileri, artık gözüne, “yağlı kaygan bir bataklık” (Viski) gibi görünüyordu. ABD’ye ve Avrupa’ya bakışı da değişmişti. Oraları uygarlığın merkezleriydi. Bu süreçte Altan, geçmişte inandığı bütün devrimci fikirleri terk eder. Dün savunduğu her fikrin tam tersini söylemeye başlar. Dün uğrunda mücadele ettiği her değerin karşısına çıkar. Artık dönekliğini, “Kozmos’taki sürekli değişim” ile açıklayacaktır. Emekçilermiş, vatanmış, bağımsızlıkmış, sınıfmış artık hepsi Altan için birer alay konusudur. Türkiye ve Türkler hakkında saçma sapan iddialar ileri sürmeye başlar. 

TÜRK DÜŞMANLIĞI
Artık bir büyük Türk düşmanı olup çıkmıştır. Kendi öz milletine karşı hınç ve nefret doludur. Artık şöyle yazmaktadır: “Türkler’in büyük çoğunluğu ömür boyu dişlerini sıkarak yaşarlar. İsterseniz buna, ‘kıçlarını sıkarak’ da diyebilirsiniz. Neden böyle yaşarlar Türkler’in çoğunluğu? Çünkü Türkler’in genel ve temel özelliği mesleksiz oluşlarıdır. Hazineden geçinen mevki sahiplerinin önemli bir bölümü de dahildir buna; gecekondularda yaşayanlar da, yılda 37 gün çalışan 46 milyon köylü de... demek ki, genel ve temel özelliği mesleksiz olan Türkler’in; egemenler bölümü hapazlamacı, geri kalan kullar bölümü de dişini, yahut kıçını sıkmacı...” (Sabah, 7 Temmuz 2000)
Hasan Yalçın, Çetin Altan için şöyle der: “Oral Çalışlar, Hadi Uluengin, Cengiz Çandar ve Taner Akçam neden ve nasıl dönmüşlerse o da aynı şekilde dönmüştür. Yol da aynıdır, güzergah da aynı. Devrim dalgasının saraylardan sürükleyip getirdikleri arasında yer almış, halkın sırtına basarak yükselebildiği yere kadar çıkmış, dalga geri çekilirken diğerleri gibi o da halkı suçlayarak saraya dönmüştür.” Hikmet ÇİÇEK, Aydınlık, (24.10.2015)

SEÇİMLER, DEMOKRASİ: 'BİR BAYBURTLU BEŞ İZMİRLİ'YE BEDEL'

AGİT 1 Kasım Erken Seçimleri'ne yönelik ara raporunda , illerin nüfusuna göre çıkardıkları milletvekili sayısı arasında eşitsizlik olduğu, bu nedenle "oyların eşitliği" konusunda endişeler ortaya çıktığı belirtilirken, Bayburt'ta 26 bin seçmenin bir milletvekili seçmesine karşın İzmir'de 121 bin seçmenin bir milletvekili seçtiğine dikkat çekildi. odatv, (24.10.2015)

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura