Diğerleri > Sis Çanı
26-08-2014
NELER OLDU 13-18 TEMMUZ 2014 (Borçlanma, altın, işsizlik, özelleştirme, UÖŞ, bölücülük, faiz)

Cihan Dura

26.8.2014


13.7.2013

BORÇLANMA, HALK: KREDİ VE KART BORCU KIRMIZI ALARM VERİYOR

TBB verilerine göre ocak mayıs döneminde 306 bin 914 kişi taksitini zamanında yatıramadığı için bankaların riskli listesine girdi. 2013 yılının 344 bin kişi sayısına ilk beş ayda yaklaşılmış oldu

Bankaya olan kredi ve kart borcu taksitini zamanında ödeyemeyenlerin sayısında 2014 yılı itibarıyla hızlı  bir artış görüldü. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi'ne göre 2013 yılında 344 bin kişi olan borcunu ödeyemeyen kişi sayısına, bu yılın ilk beş ayında yaklaşıldı. Ocak-mayıs döneminde 306 bin 914 kişi taksitini zamanında yatıramadığı için bankaların riskli listesine girdi.Banka kredisi kullananlardan borcu ödeyemeyenlerin sayısında artış yaşanıyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre kredi kartının borcunu ödememiş kişi sayısı 2014 Mayıs ayında 82 bin 989 kişiye yükseldi. 2014'ün ilk 5 ayındaki kredi kartları borcunu ödememiş kişilerin toplam sayısı 306 bin 914 kişiye ulaştı. Borcunu ödeyemeyenlerin sayısındaki artışın bu hızla devam etmesi halinde 344 bin 945 kişi olan 2012 yılına ait toplam rakam, bu yılın 6 aylık döneminde aşılmış olacak.

2014'ün ilk 5 ayında bireysel kredi borcunu ödememiş kişi sayısı ise 225 bin 167'ye, bireysel kredi veya kredi kartları borçlarını ödememiş gerçek kişi sayısı ise 532 bin 81'e ulaştı.
2014 yılı Nisan ayında bireysel kredi borcunu ödememiş kişi sayısı 55 bin 942 kişi iken, bu rakam mayıs ayında 59 bin 450 kişiye yükseldi. Nisanda 77 bin 369 kişi olan kredi kartları borcunu ödememiş kişi sayısı mayısta 82 bin 989'a çıktı.

Sonu iflas

Tüketiciyi Koruma Derneği Federasyonu Başkanı Bülent Deniz, ödenemeyen kredilerdeki artışı şöyle değerlendirdi: "Halkın borçluluğu kırmızı alarm seviyesinde. Bunu kontrol eden de yok. Türkiye, bankalara borçlandırarak büyüme politikasının sonucu olarak bu noktaya geldi. 'Türkiye büyüyor' diyorlar, evet büyüyor ama borçlanarak büyüyor. Hane halkı borçlandı, tüketici kredileri arttı, 2013'te hükümet bu işe uyandı. İç talebi kısmak için taksit sınırlaması getirdi. Kredi kartı alımını zorlaştırdı ama atı alan Üsküdar'ı geçti. Bankalara, kredi kartına teslim olan bir ülke Türkiye. Tüm küresel ekonomistler Türkiye'yi değerlendirirken cari açıkla beraber hane halkı borçluluğunu da dikkate alır. Borçlanarak büyümenin sonu iflastır. Türkiye bunu yaşayacak diye korkuyoruz. 2-3 yıldır bu borçların yapılandırılması için iktidara çağrı yapıyoruz. Fakat iktidar bankacılık lobisine karşı direnemediği için yapılandırma konusunda adım atamıyor. Atamadığı için de borcunu ödeyemeyenlerin sayısı artıyor. İcraya verilen sayısı patlıyor. Veriler ödenemeyen borcun artacağını gösteriyor.

İcra dosyalarındaki alacak miktarları 839 milyon TL
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Türkiye geneli icra dosyalarındaki alacak miktarının 839 milyon TL olduğunu açıkladı. İcra dosyalarındaki alacak miktarları arasında yersiz ödeme (maaş) 237 milyon 332 bin 19,69 TL, tedavi masrafı/yersiz sağlık karnesi kullanımı 43 milyon 981 bin 876,44 TL oldu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu'nun soru önergesine Çalışma Bakanı'nın verdiği yanıt, Türkiye geneli icra dosyalarındaki alacak miktarlarının 839 milyon 346 bin 517,39 TL olduğunu ortaya koydu.Çalışma Bakanı'nın verdiği bilgiye göre Türkiye geneli icra dosyalarındaki alacak miktarları şöyle: Rücuen tazminat/diğer alacak 282.943.916,55 TL, tedavi masrafı/yersiz sağlık karnesi kullanımı 43.981.876,44 TL, yersiz ödeme (maaş) 237.332.019,69 TL, prim 10.260.925,03 TL, idari para cezası 5.011.405,31 TL, gecikme zammı 8.062.776,37 TL, takip tarihine kadar işlemiş faiz 207.150.255,13 TL, mahkeme vekalet ücreti 37.758.959,25 TL, mahkeme harçları 2.179.714,56 TL, mahkeme masrafları 5.577.532,49 TL, icra vekalet ücreti 58.532.911,91 TL, yapılan icra masrafları 4.439.796,22 TL, yapılan tahsilat ( -63.885.571,57 TL) olmak üzere toplam 839.346.517,39 TL. ■ Yeniçağ, (13.7.2014)

 

 

14.7.2013

BORÇLANMA, HALK: MEMUR GIRTLAĞA KADAR BORÇLU

Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu’na (BASK) bağlı Bağımsız Büro Sen’in 2 bin 284 memurla yaptığı ankete göre, kamu çalışanlarının yüzde 93’ünün kredi borcu var.

Kredi kullananların yüzde 68’i de borcunu zamanında ödeyemediği için faiz ödemek zorunda kalıyor. Kredi borcu olanların en fazla kredi kartı borcu bulunurken, bunu sırasıyla ihtiyaç, konut ve taşıt kredileri takip ediyor. Memurların büyük bir çoğunluğu bir başka bankadan kredi çekerek borçlarının bulunduğu bankaya para ödüyor. Ankete katılanların yüzde 72’si en az 2 bankaya kredi borcu bulunduğunu, bankanın birini yüklü miktar borcu olan banka alacağını finanse etmek için kullandığını söyledi. Ankete katılanların yüzde 9’u memuriyet hayatları boyunca evlerine en az bir kez haciz geldiğini ifade etti. Ankete katılanların yüzde 59’u 2 bin - 2 bin 500 lira, yüzde 32’si 2 bin 500 - 3 bin 500 lira, yüzde 9’u 3 bin 500 liranın üzerinde kazanca sahip. Bağımsız Büro-Sen Genel Başkanı Remzi Kızılkaya, memurların içinde bulundukları borç batağına dikkat çekerek, bu yıl memura reva görülen ikinci zam ve enflasyon farksız 123 liralık seyyanen zammın memurun mağduriyetini daha da artırdığını söyledi. ■ Cumhuriyet, (14.7.2014)

ALTIN’IN DÜŞÜŞÜ SERT OLDU! ÇEYREK KAÇ LİRA?

 

Uluslararası piyasada altının ons fiyatı geçen hafta kapanışına göre yaklaşık yüzde 2,5'luk değer kaybıyla 1.303,05 dolara kadar geriledi.

Haftanın ilk işlem gününe 1.338,60 dolar seviyesinden başlayan altının ons fiyatı bu seviyeden gelen güçlü satışlarının etkisiyle 19 Haziran'dan bu yana gördüğü en düşük seviye olan 1.303,05 doları gördü.

Geçen hafta açıklanan ABD Merkez Bankası (Fed) toplantı tutanaklarında faizlerin düşük kalmaya devam edeceğinin belirtilmesinin ardından son 3,5 ayın en yüksek seviyesi olan 1.344,96 dolara kadar yükselen altının ons fiyatı, analistlerin direnç olarak nitelendirdikleri 1.345 doları aşamamış ve haftayı 1.338,43 dolardan tamamlamıştı.

Analistler, altının önemli direnç seviyesi olan 1.345 dolar seviyesini kıramaması ve 1.330 dolar üzerinde gelen alımların güçlenememesi nedeniyle kar satışlarının etkisini artırdığını belirtiyor.

ALTININ GRAMI 89 LİRANIN ALTINI GÖRDÜ

Fed Başkanı Janet Yellen'in yarın senatoda yapacağı sunumun altın fiyatının yönü üzerinde belirleyici olacağına dikkati çeken analistler, teknik olarak altının onsunda 1.305 dolar seviyesinin destek konumunda olduğunu satışların devam etmesi durumunda 1.285 dolar seviyesinin gündeme gelebileceğini dile getiriyor.

Kapalıçarşı'da altının gramı ise haftanın ilk işlem gününde yüzde 2'nin üzerinde değer kaybederek 91,13 TL'den 88,97 liraya kadar geriledi. ■ Internethaber, (14.7.2014)

Seçim: 6 şirketin Cumhurbaşkanı seçimi anket sonucu

Cumhurbaşkanlığı anketleri havada uçuşuyor, peki Konsensus, Genar, ORC ve ANAR gibi şirketlerin son anket sonuçları hangi adayı işaret ediyor.

Sizler için 6 büyük anket şirketinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair yapmış olduğu son anketleri biraraya getirdik. 6anket şirketinden 5'inin verilerine bakılacak olursa AK Parti Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan seçimi birinci turda kazanacak görünüyor. 

Cumhurbaşkanlığı anketinde Tayyip Erdoğan ile Çatı Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu arasında en fazla farkı Konsensus araştırma şirketi veriyor. 

Konsensus verilerine göre Başbakan Tayyip Erdoğan yüzde 58.2 oy ile birinci turda Köşk'e çıkacak. Ekmeleddin İhsanoğlu ise yüzde 30.3'te kalırken Selahattin Demirtaş'ın oy oranı da yüzde 11.5 olarak görünüyor. 

Anket firmaları içinde Erdoğan'ın birinci turda seçilemeyeceğine işaret eden tek sonuç Gezici araştırma şirketine ait. Gezici'nin
 anket verisinde Erdoğan yüzde 47.2 oy alırken, Ekmeleddin İhsanoğlu da yüzde 45.5 oranında oy alıyor görünüyor. Ancak Gezici dışındaki tüm anket şirketleri Erdoğan'ın birinci turda seçileceği bir sonuç ortaya koyuyor. ■ Internethaber, (14.7.2014)

 

EMPERYALİZM, ABD: CIA’NIN “YENİ TÜRKİYE” VİZYONU!

Artık bir CIA tasarımı olduğu delilleriyle ortaya çıkan IŞİD örgütü, Irak ve Suriye’de Müslümanları boğazlarken, fırsattan istifade, İsrail de Gazze’deki Müslümanları katlediyor. Geçen yıl bu zamanlar, Gazze’ye gideceğini söyleyen ve hâlâ gidememiş olan Tayyip Erdoğan ise şimdi IŞİD’e “Türk rehineleri bırak” diye ricada bulunuyor! 
Aslında Musul’daki rehine olayı, Türkiye’nin Irak’taki katliama müdahale etmemesi veya edememesi için düzenlenmişti.
Nitekim AKP iktidarı, rehineleri bahane ederek, Irak’ta Şii Türkmenlerin katledilmesini ve Kerkük’ün Barzani kuvvetleri tarafından işgal edilmesini seyrediyor.  

***

1995 yılında ABD adına, Dinesh D’Souza’nın “Biz İslam köktenciliğini dönüştürmeliyiz. Onları liberalleştirmeliyiz”  diye başlattığı fikir jimnastiği, CIA görevlisi Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” vizyonu ile birlikte, Türkiye’yi “İslam dünyası içinde bir Truva atı” olarak kullanarak bütün Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmak girişimine işte böyle dönüştürüldü.  
Fuller, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” diye kitap yazdığı zaman, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarma projesini Osmanlıcılık diye gösterecekti
CIA ajanları Graham Fuller ve Paul Henze, 1980’li yıllardan itibaren, “Atatürkçülük ölmüştür. Ulus devletler dönemi bitmiştir. Türkiye, Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir. Bunun için en iyi yol Ilımlı İslam’dır. Etnik kimlikler kendilerini ifade edebilmelidir” demeye başlamıştı. 
Daha sonra “ordu içinde bölünmeler stratejisi”ni takip ettiler. Başaramayınca, doğrudan orduya operasyon yaptılar! 
Büyük Ortadoğu Projesi’ni de “Yeni Osmanlı coğrafyası” diye yutturdular! O harita, Büyük İsrail haritasıdır

***

Büyük Orta Doğu Projesi’ni uygulayabilmek için “İslam içi çatışma stratejisi”ni geliştirdiler. Müslümanları birbirine kırdıracak stratejiyi hayata geçiren ülkeler ise Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt’tir! 
IŞİD’i tasarlayan, Bağdadi adını verdikleri kişiyi lider olarak yetiştiren CIA’dır. Örgütün başlangıç sermayesi olan 30 milyon doların Katar’dan gönderildiğini Bağdadi’nin cezaevi arkadaşları Arap televizyonlarında anlattı. Suriye’de iken örgütün lojistik desteğini AKP iktidarının verdiğini bizzat Tayyip Erdoğan açıklamıştı. Tabii muhalif gruplara verilen lojistik destekten bahsediyordu. Suriye’ye gönderilen TIR’ların IŞİD’in kuruluşu ile ilgili olduğunu da artık herkes anladı!
Şimdi bütün bunlar ne demektir? 
Bu olaylar, Türkiye, Suudi, Arabistan, Katar, Kuveyt, Mısır, Fas, Tunus gibi İslam ülkelerini yönlendirenlerin, emperyalist projeleri hayata geçirmek içen çalıştığını, kendi ülkelerine de İslam’a da ihanet ettiklerini gösterir. Dolayısıyla, böyle bir siyasi yapılanma içinde İslam dünyasının hiçbir kurtuluş ümidi olamaz. 
Kurtuluş ümidi, söz konusu İslam ülkeleri halklarının, emperyalistlerle iş birliği içindeki kendi siyasi iktidarlarını alaşağı etmesi ile ancak söz konusu olabilir. 

***

Tayyip Erdoğan, 2011’in Mart ayında  “Türkiye, mevcut rejimiyle, demokrasi tecrübesiyle, bugün ulaştığı ileri demokratik standartlarla, değişimi yöneten iradesiyle, İslâm ile demokrasinin yan yana olabileceğini tüm dünyaya başarılı şekilde göstermiştir”  diyordu. Bu yaklaşımın ardında, “Mevcut rejimle bu kadarını yapabildik, rejimi de değiştirdikten sonra bakın daha neler yapacağız” zihniyeti vardı. 
İşte Graham Fuller’e ait olan Tayyip Erdoğan’ın Yeni Türkiye vizyonu, Abdullah Öcalan’ın da hayal ettiği, federal cumhuriyetlerden oluşan yeni devletin rejimidir.
Dolayısıyla gerçek bir kurtuluş için Türk halkının “bilinçli hipnoz”dan uyandırılması gerekir! ■ Arslan Bulut, Yeniçağ, (14.7.2014)

 

15.7.2013 

İŞSİZLİK: TÜİK KALEM Mİ OYNATTI? YÜZDE 9 DEĞİL, YÜZDE 15,9

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR), işsiz olup da iş aramayanlar ile iş bulma umudunu yitirenlerin de "işsizler" arasında sayılması durumunda, işsizlik oranının yüzde 15'i aştığını hesapladı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Hanehalkı İşgücü Anketi Nisan 2014 dönem sonuçlarını değerlendirildiği DİSK raporunda, bu grupların da eklenmesi durumunda işsizlik oranının TÜİK'in açıkladığı gibi yüzde 9.0 değil, yüzde 15.9 olduğuna dikkat çekildi.

Yapılan değerlendirmede, TÜİK'in Şubat 2014 dönemiyle birlikte yeni bir hesaplama yöntemi kullanmaya başladığına vurgu yapılarak, "Uluslararası norm ve standartlar dikkate alınarak veri derleme araçları zenginleştirildi. Ancak aynı zamanda resmi olarak işsiz sayılanların kapsamı da daraltıldı"denildi.

Önceki uygulamalarda, referans dönemi içinde "son üç ay" içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler "işsiz" olarak değerlendirildiği belirtilirken, yeni uygulamada ise yalnızca "son dört hafta" içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanan ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler "işsiz" olarak ele alındığına dikkat çekildi. DİSK tarafından yapılan değerlendirmede şunlara yer verildi:

"1,5-2 ay önce iş başvurusu yapmış olan ve işe başlamaya hazır bir kişi işsiz kategorisi dışına çıkartıldı. Bunun sonuçları doğrudan verilere yansımış durumda. TÜİK'in ekonometrik modelle Şubat 2014 serisi için tahmin ettiği geçmiş ayların verilerine göre Nisan 2013 döneminde işsizlik oranı yüzde 8.7, işsiz saysı ise 2 milyon 366 bindi. Oysa önceki 2005 serisinde bu oran ve rakam sırası ile yüzde 9.3 ve 2 milyon 641 idi. Buna göre TÜİK'in yeni hesaplama yöntemi ile resmi işsiz oranı bir kalem hareketi ile 0.6 puan geriledi. İşsiz sayısı ise 275 bin kişi azaldı. Yine TÜİK'in tahmin ettiği verilere göre Nisan 2014 dönemi için işsizlik oranı geçtiğimiz yılın Nisan dönemine göre yüzde 0,3 puan artış gösterdi ve yeni seriye göre yüzde 9 oldu."

"İŞSİZLİK ORANINI YÜZDE 9 DEĞİL, YÜZDE 15.9"

DİSK değerlendirmesinde, TÜİK'in yeni yöntemi ve yaptığı tahmini hesaplara göre hem isşizlik oranın hem de işsiz sayısının azaltıldığı belirtilerek, "Oysa Türkiye'de işsizlik gerçeğinde bir değişiklik olmadı. Sadece işsizlik daha da gizlenmiş oldu. Örneğin son 1 aydan 3 aya kadar başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle iş arama kanallarından birini kullanmayan ancak işe başlamaya hazır olanlar önceki hesaplamalarda işsiz kategorisinde değerlendirilirken yeni seride istihdamda kabul edilmiyorlar" denildi.

Değerlendirmeye göre, Mart 2014 döneminde umudu olmadığı için ya da diğer nedenlerle son 1 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve işe başlamaya hazır olduğu halde bu nedenle işsiz sayılmayanlar (umutsuzlar) da dahil edildiğinde işsizlik oranını yüzde 9 değil, yüzde 15.9, işsiz sayısı da 2 milyon 579 bin değil, 4 milyon 944 bin kişi olarak gerçekleşti.
"TÜRKİYE'DE 5 KİŞİNİN YAPACAĞI İŞİ 4 KİŞİ YAPMAKTADIR"
Değerlendirmede, kendine uygun tam zamanlı bir iş bulamadığı için haftada bir saat bile olsa karın tokluğuna çalışanların, çalıştığı işten memnun olmayıp değiştirmek isteyenlerin sayısı 1 milyon 253 bin, çaresizler, umutsuzlar ve resmi işsizlerin toplam sayısı ise 6 milyon 197 bin olarak belirtildi. Geniş istihdam içindeki payının ise yüzde 19.9 olduğuna vurgu yapılarak şu ifadelere yer verildi:

"Türkiye haftalık çalışma sürelerinin emsallerine göre çok daha yüksek olduğu bir ülkedir. Avrupa Birliği ülkeleri ile kıyaslandığında haftalık çalışma sürelerindeki fark 12 saati bulmaktadır. Buna göre Türkiye'de 5 kişinin yapacağı işi 4 kişi yapmaktadır. Bir yandan işgücüne katılım oranlarını yükseltirken, öte yandan işsizlik verileri ile mücadele etmenin yegâne yolu, gelir kaybına yol açmaksızın haftalık çalışma sürelerini azaltmaktan geçmektedir. Buna karşın hükümet ve sermaye çevreleri işsizlik verilerindeki artışı, istihdam yapısının niteliğini bozarak, yani yoğun çalışma koşulları altında, daha esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerini yaygınlaştırarak durdurmanın reçetelerini topluma sunmaktadır. Hükümet işveren çevrelerinin taleplerini Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ile programlaştırmıştır. Ucuz işgücü için, taşeron çalışmayı yaygınlaştırmayı, kıdem tazminatını fona devrederek ortadan kaldırmayı, kölelik bürolarını hayata geçirmeyi hedefleyen bu belge hükümetin gündemindedir. İşsizlikle mücadeleyi, çalışma koşullarını kötüleştirerek, ücretleri düşürerek çözmeye çalışan bu anlayışa karşı durulmalıdır. Bu stratejinin sonuçları Soma'da acı bir biçimde görülmüştür. Bu strateji işsizliğin “ne iş olsa yaparımö başlığı altında gizlenmesi, işletmelerin karını insanların yaşamının önüne alma stratejisidir." ■ Cumhuriyet, (15.7.2014)

ÖZELLEŞTİRME: MİLLİ PİYANGO'YA 2.755 MİLYON DOLAR

Milli Piyango İdaresi'ne ait "şans oyunları düzenleme" lisansı 10 yıllığına, 2 milyar 755 milyon dolarla Net Şans-Hitay Ortak Girişim Grubu'nun oldu.

Özelleştirme İdaresi'nde düzenlenen ihaleye, Net Şans-Hitay Ortak Girişim Grubu, ERG-Ahlatcı Ortak Girişim Grubu, Turkish Lottery Holding B.V katıldı. Milli Piyango'nun ilk ihalesine Şans Oyunları Yatırım Holding A.Ş. (Turkcell) ve DAF (Doğuş Holding/Alarko Holding /Fina Holding) - Yunan OPAP grupları katılmıştı. Ancak ihale, tekliflerin Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın belirlediği 1.6 milyar dolarlık başlangıç tutarının üstüne çıkmaması sebebiyle iptal edilmişti.

YALNIZCA NAKİT OYUN OYNANABİLECEK

İhale ile çekiliş düzenleme hakkı Milli Piyango İdaresine ait olan şans oyunları lisansı 10 yıl süre ile topluca verilmesi suretiyle özelleştirilmiş oldu. İhale koşulları arasında, şans oyunlarını yalnızca nakit oynatma koşulu bulunuyor. Bu nedenle, kazanan şirket kredi kartı ile oyun oynatamayacak.

İhale sonucu lisans hakkını alan, 10 yıl olan lisans süresince her takvim yılı için elde ettiği hasılattan yüzde 25, diğer gelirlerin brüt tutarı üzerinden de yüzde 28 pay alacak.

İhaleyi kazanan şirket, lisansa konu faaliyetleri gerçekleştirmek için yapacağı her türlü işletme, yatırım ve finansman giderleri ile dağıtım kanallarına ödeyeceği satış komisyonu, ikramiye ödeme primleri ve benzerleri bu orana dahil olacak.

MİLLİ PİYANGO YILLIK GELİRLERİ 2 MİLYARI AŞTI

Milli Piyango'nun şans oyunu satış gelirleri 2007'de 1 milyar 466 milyon lira düzeyindeyken, sonraki yıllarda sürekli artarak 2011'de 2 milyar sınırını geçti ve 2 milyar 13 milyon liraya ulaştı. Satış gelirleri 2012'de ise 2 milyar 215 milyon lirayı buldu. Şans oyunlarından 2007'de 687 milyon lira kamuya aktarılırken, bu miktar 2012'de 966 milyon lira ile 1 milyar liraya dayandı.■ Cumhuriyet, (15.7.2014)

Rte, bop, bedhahlar: Şimdi sıra vatan pazarlamasında!

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Philedelphia’da toplanan Amerikan Ortodoks Kilisesi Ruhban Meclisi’nde yaptığı konuşmada “Kıbrıs sorununu Erdoğan’la çözeceğiz” dedi. Türkiye’nin Rusya, Suriye ve IŞİD yüzünden tehdit altında olduğunu söyleyen Biden “Hükümet, Ada’daki fiili durumun ekonomik, askeri veya siyasi açıdan çıkarına olmadığını anladı” dedi. Biden Kıbrıs’ta iki bölgeli iki toplumlu federasyon çözümünün Türkiye’nin menfaatine olduğunu söyledi.
Simerini gazetesi, haberi, “ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, kendi açıklamasına göre, Tayyip Erdoğan ile İstanbul’da yapacağı görüşmede Kıbrıs sorununu çözecek. Çözüm, Biden veya Başkan Obama veya ABD veya başka biri tarafından dayatılmayacak. Çözüm içeriden olacak” diye yazdı..

***

Kısacası, Tayyip Erdoğan’a açıkça “Ver Kıbrıs’ı al Çankaya’yı” deniliyor.
Benzer bir süreç, Barzani ile de yaşanıyor... “Ver Musul-Kerkük’ü Al Çankaya’yı” hayata geçmedi mi? Şimdi PKK ile yapılan çözüm pazarlığının özü nedir? “Al özerkliği ver Çankaya’yı” değil mi? Selahattin Demirtaş, “Ben ikinci turda hiçbir adayı ima dahi etmeyeceğim” diyor ama Abdullah Öcalan’ın kararı şimdiden bellidir, ikinci turda PKK, Tayyip Erdoğan’ı destekleyecektir. Plan başarıya ulaşırsa, Türkiye, Kıbrıs, Musul-Kerkük ve Güneydoğu Anadolu’yu vermek pahasına Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya taşımış olacak? Türkiye Cumhuriyeti’nin başına gelecek olan adam, daha gelmeden toprak kaybettirmeye başladıysa, geldikten sonra neler kaybettireceği belli değil mi?

***

Çankaya’ya çıkmak için, Tayyip Erdoğan’ın deliğe süpürülmemesi gerekiyor. Dileğe süpürülmemesi için de Kerkük-Musul’un işgaline, Türkmenlerin akrep kıskacına alınmasına, Gazze’de çocukların öldürülmesine seyirci kalması gerekiyor. Aksi halde, ABD, Tayyip Erdoğan’ın kendileriyle, mesela CIA ajanlarıyla yaptığı görüşmelerden birini basına sızdırır. Ne olur o zaman?
Gerçi, Hulki Cevizoğlu’nun programına, “Cebimden cüzdanımı çalsa, oyum yine ona” diye mesaj gönderenler var ama, mesela CFR’nin beyni Morton Abramowitz ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Mark Grossman ile yaptıkları görüşmelerden birinin kaseti yayınlansa ne olur?
Yine Graham Fuller ile Elizabeth Shelton ile Caroline Hagins ile ABD Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile yaptığı görüşmelerin kasetleri yayınlansa ne olur?
Amerikalılar, daha Beyoğlu İlçe Başkanı iken Tayyip Erdoğan’ı koruma altına almıştı. 312-2’den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998’de, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan’ı makamında ziyaret ederek, “Bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır” demiş ve Erdoğan’a destek vermişti!
Erdoğan’ın AKP’yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001’de İsrail büyükelçisi David Sultan ile görüştüğü de basına yansımıştı. Erdoğan’ın “Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği” yolunda garanti verdiği yazılmıştı.
Abdullah Gül de bir taraftan İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan’ı makamında ziyaret ederek parti çalışmaları hakkında bilgi veriyordu!
Londra Üniversitesi Öğretim üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül’ün sık sık ABD ve İngiltere’ye giderek görüşmeler yaptığını açıklıyordu!

***

CIA şefi Graham Fuller de tam o sıralarda Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ve “ılımlı İslam”a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürüyordu! Fuller, “Fazilet Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslam’a liderlik yapacağı”nı söylüyordu!
İyte o Yenilikçiler, ABD desteği sayesinde, Ankara’nın şerri dedikleri; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milli duruşunu kırdı... Ergenekon, Balyoz ve Casusluk diye Türk askerini yıldırdı; şimdi sıra vatan pazarlamasında! ■ Arslan Bulut, Yeniçağ, (15.7.2014)

16.7.2013 

BORÇLANMA, HALK: BANKA BORCU PATLADI!

Bireysel kredi ve kerdi kartı borcunu ödeyemeyenler yılın ilk beş aylık döneminde yüzde 25.4 patlama yaptı.

Kredi kartları kullanımı ve bireysel kredileri kısıtlayıcı önlemlerin ardından, kredi kartı borcunu ya da bireysel kredi taksitlerini ödeyemeyenlerin sayısında büyük artış yaşandı.

Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre, yılın ilk beş ayında bireysel kredi ve kredi kartı borç ve taksitlerini ödeyemeyenler 600 bin kişiyi de aştı. Bu dönem içinde bankalara ödeme yapamayanların sayısı yüzde 25.4 artışla, 2013 yılının ilk 5 ayında 514 bin 712 kişiden, bu yılın aynı döneminde 645 bin 474 kişiye tırmandı.

Bu dönem içinde, kredi kartı borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı yüzde 23.5 gibi önemli ölçüde artışla, 2013 yılının ilk beş ayındaki 307 bin 892 kişiden, bu yılın aynı döneminde 380 bin 180 kişiye yükseldi.

Ancak, bu dönemde asıl büyük patlama bireysel kredi taksitlerini ödeyemeyenlerde yaşandı. Bireysel kredi taksitlerini ödeyemeyenlerin sayısı yüzde 28.3 gibi büyük oranda artışla, 2013 yılının ilk beş ayındaki 206 bin 820 kişiden, 265 bin 294 kişiye fırladı.

BÜYÜK SIÇRAMA MAYIS AYINDA YAŞANDI

Bankalar tarafından yapılan Türkiye Bankalar Birliği’ne yapılan bildirimlere göre, 2014 yılının ilk beş ayında en büyük artış Mayıs ayında gerçekleşti. Mayıs ayında bireysel kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 59 bin 450 kişi ile 60 bin kişiye dayandı. Aynı ayda kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı da 82 bin 989 kişiye yükselirken, bankalara borç ödeyemeyenlerin sayısı 142 bin 439 kişi ile aylık bazda 150 bin kişiye dayanmış oldu.

Yıllık bazda incelendiğinde ise 2014 yılının ilk 5 ayında bankalara ödeme yapamayanların sayısı, 2012 yılının tamamındaki kişi sayısına yaklaşırken, 2011 yılının tamamındaki kişi sayısını çok geride bıraktı. Buna göre, 2011 yılında kredi borcunu ödeyemeyenler 280 bin 867, 2011 yılında ise 150 bin 449 olarak gerçekleşti.

Kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı ise 2012 yılında 344 bin 945 bin kişiyken, borç ödeyemeyenler 2011 yılında 216 bin 362 kişi düzeyindeydi. Her iki borcunu ödeyemeyenler ise 2011 yılında 366 bin 811 kişi düzeyindeyken, 2012 yılında 625 bin 812 kişiye çıkmıştı.

“BU SAYIYI ÖNÜMÜZDE Kİ AYLARDA ARTMIŞ GÖREBİLİRİZ”

Ekonomist Mustafa Sönmez, borçluların bir kısmının borcu borçla kapatma şeklinde bir yöntem izlediğine dikkat çekerek, “Başka bankadan çekip diğerini kapatıyorlar. Yapılan yeni düzenlemelerle belli ki bu zincirde kopukluklar oluştu. İnsanların gelir kaynaklarında bir sorun oldu; ya işlerini kaybettiler ya da gelirleri bu borçlarını ödemeye yetmedi. Yüzde 25 oranında artış çarpıcı bir rakam” dedi.

Sönmez, sayı olarak böyle bir artışın belli bir türbülansın göstergesi olduğunu belirterek, “Ortada borcunu ödeyemeyen bir kitle var. Dün açıklanan Nisan ayı işsizlik verileri, istihdamın durduğunu gösteriyor. İnsanlar burada iş kaybı ile karşı karşıya. Biz bu sayıyı önümüzde ki aylarda artmış görebiliriz. İstihdamın ve eve giren paranın daraldığı bir konjonktür söz konusu. Bu nedenle bu rakamlar önümüzde ki aylarda artacaktır” diye ekledi. ■ Gülseli Kenarlı, Sözcü, (16.7.2014)

UÖŞ: BEYAZ EŞYADA DEV SATIN ALMA

ABD'li beyaz eşya üreticisi Whirlpool, Indesit'in yüzde 60.4'ünü 758 milyon euroya aldı

Dünyanın en büyük beyaz eşya üreticisi Whirlpool, İtalyan üretici Indesit’in yüzde 60.4′ünü 758 milyon euroya satın alacağını açıkladı.

Dünyanın ikinci büyük beyaz eşya üreticisi İsveçli Electrolux ve Çinli Sichuan Chaghong Electric şirketlerinin de Indesit ile ilgilendiği belirtilmiş; süreçte Arçelik’in de adı geçmişti.

Arçelik’in ana hissedarı Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, geçtiğimiz günlerde basında yer alan açıklamasında ise, Indesit için bağlayıcı olmayan bir teklif verdiklerini; ancak bu rakamın kabul görmediğini belirtmişti.

Whirlpool, Indesit’in yüzde 42.7′sini şirketteki en büyük hissedar Fineldo SpA’dan, yüzde 17.6 hisseyi ise Merloni ailesinden alacak. Satın alınacak yüzde 60.4 hissenin yüzde 66.8 oy hakkı bulunuyor.

Indesit’i almak için dünkü hisse kapanış fiyatının yüzde 4.5 üzerinde prim ödeyen Whirlpool, şirkette büyük bir pay aldığı için daha sonra diğer hissedarların elindeki payları almak için zorunlu çağrı yapacak.

Whirlpool, Maytag, KitchenAid ve Jenn-Air gibi markalar altında beyaz eşya ve ev aletleri satan Whirlpool, Avrupa pazarında büyümek istiyor. Şirket yılın ilk üç ayında Kuzey Amerika ve Avrupa pazarlarındaki ılımlı büyümeye karşılık, Latin Amerika ve Asya pazarlarındaki durgunluk nedeniyle beklentilerin altında kâr etti. ■ Sözcü, (16.7.2014)

17.7.2013 

 

BÖLÜCÜLÜK: CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ ÖZERKLİK REFERANDUMU OLACAK...

Cumhurbaşkanlığı seçiminde saflar iyice belirginleşti. Selahattin Demirtaş, taktik gerekçelerle Erdoğan’ı desteklemeyeceklerini söylese de, çizgiler netleşti; Erdoğan ve PKK ortaklığına karşı CHP-MHP ortaklığı.

PKK kendi stratejik gerekçeleriyle Erdoğan’ı doğrudan, ya da ikinci turu boykot ederek dolaylı olarak destekleyecek. Doğrusu PKK açısından son derece akıllı bir hamle bu. Zira PKK ile Erdoğan’ın anlaşması net: Başkanlığı ver, özerkliği al...

Nitekim Erdoğan da bu niyeti gizlemiyor. Konuşmalarının satır aralarında verdiği mesajlarda “yeni Türkiye”yi tanımlarken 1921 Anayasası’na göndermeler yapıyor. 1921 Anayasası Kürtlere otonomi veren bir anayasaydı. Öcalan’ın da üstünde ısrarla durduğu anayasa modeli 1921 Anayasası...

Yanlış anlaşılmasın ben burada Kürtlere özerklik verilmesi iyidir ya da kötüdür tespiti yapmıyorum. Benimki Erdoğan ile Öcalan arasında varılan anlaşmadan hareketle yapılan bir durum tespiti...

Öcalan’la anlaşması gereği Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir anayasa referandumuna dönüştürmek istiyor. On yıldır tekrarladığı “yeni Türkiye” vurgusunu, vizyon belgesinde yenileyip yeniden vurgulaması buna işaret ediyor.

Eğer Erdoğan ilk turda yüzde 55 civarında bir oyla seçilirse, baskın genel seçim yapma olasılığı çok yüksektir. Yüzde 55’lik oy tabanını tutup anayasayı değiştirerek kendisine başkanlık PKK’ya özerklik verecek bir anayasa değişikliği için hazırlık yapılıyor.

İmralı ve Oslo mutabakatlarında verilen sözler buna denk düşüyor. Bu sürecin bir takvimi de var. Çözüm sürecinde normalleşme diye adlandırılan özerklik anlaşmasının takvimine göre 2015- 2020 arasında bölgenin özerk yönetimi hukuken tanınacak. PKK’nın bölgenin silahlı gücü olarak dönmesi için altyapı çalışmaları tamamlanacak.

Eğer Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde istediği desteği alarak Çankaya’ya çıkarsa şunu çok net olarak söyleyebiliriz: Türkiye 2023’e üniter bir ulus-devlet olarak girmeyecek. Oslo ve İmralı mutabakatlarında öngörülen takvim bu...

Erdoğan’ı rejim değişikliğine zorlayan ana motivasyonlardan biri kendi kişisel hırsı ve beklentileriyse ikincisi Oslo ve İmralı mutabakatlarında varılan bu anlaşma.

AKP çevresi bunu Türkiye büyüyerek 2023’e girecek şeklinde yorumluyor. Hatta onlar Suriye’de kurulan PKK devleti ile Kuzey Irak Bölgesel Kürdistan Yönetimi’nin de Türkiye’nin kanatları altına sığınacağını iddia ederek 2023’te Türkiye’nin misak-ı-Milli sınırlarına genişleyeceğini iddia ediyor.

Doğrusu birçok Türk’ün gönlünü okşayacak bu genişleme iddiası sadece bir palavra. Kuzey Irak Kürtleri aklını peynir ekmekle yemedi ki daha zayıf bir Irak’tan koptuktan sonra daha güçlü bir Türkiye’nin parçası olsun.

Eğer Erdoğan ilk turda kazanamaz ve ikinci turda da Anayasa’yı değiştirecek bir oyla seçilemezse Öcalan’la yapılan anlaşmadaki özerklik şartını öteleyip Öcalan’ın ev hapsi ve PKK’lı tutukluların serbest bırakılmasını önceleyecek. Eğer Erdoğan yüzde 51 civarında bir oyla, zorlanarak Çankaya’ya çıkarsa en geç önümüzdeki genel seçimden sonra Öcalan’ın ev hapsine çıkması kararlaştırılmış durumda. Erdoğan yüzde 55’ten fazla oy alıp çıkarsa baskın genel seçime gidilerek en geç 2015’te Öcalan’ın serbest bırakılması konusunda bir mutabakat var.

Nitekim Sırrı Süreyya Önder, Erdoğan’ın büyük bir oy alarak Çankaya’ya çıkacağını varsayarak Öcalan’ın 2015’te Diyarbakır’da halka hitap edeceğini açıkladı. Öcalan ile Erdoğan arasındaki anlaşmalara vâkıf Sırrı Süreyya Önder’in o açıklaması sadece bir siyasi umut yaratmayı ifade etmiyor. Anlaşmanın sonucunu ifade ediyor. Önder’in açıklamasını Beşir Atalay da teyit ediyor.

Yani biz cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aslında Öcalan’ın en geç 2016’da serbest bırakılmasını, Kürtlerin özerkliğini, Erdoğan’ın başkanlığını ve Türkiye’de bir rejim değişikliğini hep birlikte ya onaylayacağız veya reddedeceğiz... ■ Emre Uslu, Taraf, (17.7.2014)

FAİZ: MERKEZ BANKASI FAİZİ YARIM PUAN İNDİRDİ

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu Temmuz ayı kararlarını açıkladı. Buna göre Merkez Bankası politika faizi olan bir haftalık repo faizini yarım puan (50 baz puan) düşürerek yüzde 8.25'e çekti

PPK, faiz koridorunun alt ve üst bantlarını da 0.50'şer puan düşürdü. Buna göre, yüzde 12 olan üst bant yüzde 11.50'ye, yüzde 8.0 olan alt bandı da 7.5'e indirdi. Kurul, geç likidite penceresi borç verme faiz oranını ise yüzde 13.5 düzeyinde sabit tuttu.

Sıkı para politikası duruşunun ve alınan makroihtiyati önlemlerin etkisiyle kredi büyüme hızlarının makul düzeylerde seyretmekte olduğu ifade edilen Merkez Bankası açıklamasında. "Bu gelişmelerle uyumlu olarak yurt içi özel kesim nihai talebi ılımlı bir eğilim sergilemektedir. İhracat ise dış talepteki toparlanmanın da etkisiyle büyümeye olumlu katkı yapmaktadır" denildi ve eklendi:

"Kurul, talep bileşenlerinin mevcut görünümü altında 2014 yılında toplam talep koşullarının enflasyon baskılarını sınırlayacağını ve cari işlemler açığında belirgin bir iyileşme gözleneceğini tahmin etmektedir."
"GIDADA ARTIŞ ENFLASYONDA DÜŞÜŞÜ SINIRLADI"
Son dönemde enflasyonun düşüş hızını sınırlayan temel faktörün "gıda fiyatlarındaki yüksek seyir" olduğu da vurgulanan açıklamada, "Bu değerlendirmeler doğrultusunda Kurul, son aylarda küresel likidite koşullarındaki iyileşmeyi de göz önüne alarak, bir haftalık repo faizinde ölçülü bir indirime gitmiştir" denildi ve şu bilgilere yer verildi:

"Enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışları ve enflasyonu etkileyen diğer unsurlar yakından izlenecek ve enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar getiri eğrisini yataya yakın tutmak suretiyle para politikasındaki sıkı duruş sürdürülecektir. Açıklanacak her türlü yeni verinin ve haberin Kurul'un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği önemle vurgulanmalıdır." ■ Taraf, (17.7.2014)

BORÇLANMA: DIŞ BORÇLARDA REKOR ARTIŞ

Türkiye'nin toplam kısa vadeli dış borç stoku, Mayıs ayı sonu itibarıyla ilk kez 130 milyar doları aştı

Merkez Bankası verilerine göre, Mayıs sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stoku, 2013 yıl sonuna göre yüzde 1.0 artışla 130.6 milyar dolara çıktı.

Bu dönemde, bankaların kısa vadeli dış borç stoku yüzde 2.6 artarak 93.3 milyar dolara çıkarken, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku yüzde 2.7 azalmayla 36.6 milyar dolara geriledi.

Bankaların yurtdışından kullandıkları kısa vadeli krediler, 2013 yıl sonuna göre yüzde 7.4 artışla 46.1 milyar dolar, yurtdışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı yüzde 2.2 artışla 11.8 milyar dolar olarak gerçekleşti. ■ Taraf, (17.7.2014)

TÜRKİYE’NİN SUYUNU YABANCI SERMAYE ELE GEÇİRİYOR

Türkiye su fakiri değil ama su azlığı yaşayan bir ülke. Nüfusu arttıkça, su fakirliği artacak. Son yıllarda çok uluslu firmalar, Türkiye’nin tatlı su kaynaklarını satın aldı. Suyun kullanımına ve yabancı sermayeye regülasyon şart

Dünya su kaynakları hızla azalıyor. Ve daha önceleri serbest bir hammadde olan su artık maliyeti yükselen bir emtiaya dönüştü.

Artık Apple’dan Rio Tinto’ya kadar pek çok firma su konusunda yeni yatırımlar yapıyor. Çünkü firmaların su kaynakları marka değerini, kredi derecesini, sigorta maliyetlerini belirliyor artık. Gelecek için su ihtiyacını çözümleyemeyen firmaların marka değeri ve kredibilitesi düşüyor. Bir de sigorta maliyetleri çoğalıyor. İşte bu nedenle ülkelerin su kaynakları artık çokuluslu şirketlerin gözlerini diktiği en önemli hammadde oluyor.

Gelelim bu kısa açıklamayı niye yaptığımıza...

Yaptık çünkü dünyada 1,35 milyar kilometreküp tuzlu su kaynağı bulunuyor. Bu kaynağın 104 bin 590 kilometreküpü taze su kaynağı olan yüzey suyu oluyor. Ve dünyada taze yüzey suyun yüzde 60’ı sadece 10 ülkede bulunuyor. İşte bu taze yüzey suyun yüzde 12,1’i Brezilya, yüzde 9,3’ü Rusya, yüzde 7,8’i ABD, yüzde 6,8’i Çin, yüzde 6,2’si Kanada, yüzde 5,4’ü Kolombiya, yüzde 4,7’si Endonezya, yüzde 3,7’si Peru, yüzde 2,8’i Myanmar’da bulunuyor. Bu arada dünya su tüketimi hızla artıyor. Çünkü 2000 yılında 3 bin 973 kilometreküp taze su tüketilirken 2010’da yıllık taze su tüketimi 4 bin 431 kilometre küpe yükseldi. 2025’te tüketimin 5 bin 235 kilometreküp olacağı tahmin ediliyor.

Peki, su tüketimi sektörel olarak nasıl dağılıyor?

Şöyle dağılıyor; dünyada suyun yüzde 75’i tarımda, yüzde 15’i sanayide, yüzde 10’u yerel yönetimler tarafından yerleşim bölgelerinde kullanıyor.

Gelelim Türkiye’ye...

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre; Türkiye su fakiri değil ama su azlığı yaşayan bir ülke oluyor. Ve bir ülkede kişi başına yılda kullanılabilir su miktarı 1.000 metreküpün altında seyrediyorsa bu ülke su fakiri sayılıyor. Türkiye’de ise kişi başına yılda 1.519 metreküp kullanılabilir su düşüyor. Ama bu su miktarı artan nüfusu karşılayacak düzeyde değil, nüfus çoğaldıkça bu ülke su fakirliğine doğru yol alıyor. Çünkü nüfus 100 milyon olduğunda kişi başı su miktarı 1.120 metreküpe gerileyecek.

Bütün bunları niye anlattığımıza gelince...

Türkiye’de ve dünyada su kıtlığının çözümü genellikle devletlerin politikalarına bağlı oluyor. Çünkü suyun ekonomik olarak kullanım kuralları yani sulamada israfın önlenmesi, içme sularının kullanımı, atık suyun dönüşümü hep devlet yetkisiyle yapılabilecek düzenlemeler. Oysa Türkiye’de şimdi çokuluslu firmalar gelip su kaynaklarını satın alıyorlar ya da yeraltı sularını kontrolsüz kullanabiliyorlar. Bu arada hemen hatırlatalım, Türkiye’de yılda dört milyar liraya ulaşan içme suyu pazarında bazı büyük içme suyu firmalarının mülkiyeti çokuluslu şirketlerin eline geçti. Oysa ülke içi su pazarı dış ticarete konu olmayan bir alan. O hâlde yabancı firmalar, döviz kazandırıcı işlem yapmayıp iç pazara mal sattıklarından yakında bu firmaların yapacakları kâr transferlerinin ödemeler dengesine olumsuz etki yapacağı açık bir gerçek oluyor. Dolayısıyla yabancı sermaye derenin taşıyla derenin kuşunu vuruyor.

Anlayacağınız, hem suyun kullanımına hem de dış ticarete konu olmayan mal üretimine giren yabancı sermayeye regülasyon şart. ■ Süleyman Yaşar, Taraf, (17.7.2014)

 

18.7.2013 

FAİZ’DE HERKESİN DERDİ BİR BAŞKA!

Merkez Bankası bankaların bankasıdır. Paraya ihtiyacı olan banka, Merkez Bankası’ndan borçlanırken
faiz öder.
Her banka Merkez Bankası’ndan borçlanarak iş yapmaz. Ama
her banka
için Merkez
Bankası faiz oranları önemlidir.
Bankalar faizi belirlerken Merkez Bankası’nın açıkladığı faiz oranlarına göre faizi indirirler veya yükseltirler.
Merkez Bankası’nın bankalardan para alırken, bankalara para verirken uyguladığı faiz oranlarının en önemlileri; (1) Politika faizi oranı, (2) Faiz koridorunun üst sınır ve alt sınırı için belirlenen faiz oranlarıdır.
(1) Politika faizi şimdilerde Merkez Bankası’nın bankalara borç verirken uyguladığı faiz oranıdır. Bu nedenle yüzde 8.75’ten yüzde 8.25’e indirilmesi önemlidir. Bu indirim doğrudan paranın maliyetine yansıyacak indirimdir.
(2) Faiz koridoru, Merkez Bankası’nın
oyun alanının büyüklüğünü gösterir. Tavanı yüzde 12.0 idi. Değişmedi. Tabanı yüzde 8 idi. Yüzde 7.50 oldu. Merkez Bankası koridoru ilan etmekle diyor ki, “Ey bankalar... Duruma göre politika faiziyle bağlı kalmadan faizi yüzde 12.0’ye kadar çıkarırım. Yüzde 7.5’e kadar indiririm. Buna göre tedbirli olunuz.”

Faiz enflasyonun altına indi
Gelelim “Zurnanın fırt sesi veren deliği”ne.
- 2013 Haziran enflasyonu yüzde 8.30 idi. 2014 yılı başında enflasyon yüzde 7.75 oldu. 2014 Haziran enflasyonu yüzde 9.16 olarak açıklandı. Önümüzdeki dönemde enflasyonun aşağıya inmesi de pek güç.
- Merkez Bankası, bankaları enflasyonun altında negatif faizle fonlayacak. (Merkez Bankası’nın borç verme vadesi haftalık. Bunun için faiz oranı/enflasyon hesabında gelecek enflasyon değil, o ayın enflasyonu önemli.)
Merkez Bankası’nın faiz koridoru yüzde 12.0 en yüksek faiz - yüzde 8.0 en düşük faiz idi. Merkez Bankası politika faizini (şimdilerde bankalara borç verdiği faizi) yüzde 8.25’e indirince, yüzde 8.0 olan taban faize yaklaşılmış oldu. Bundan sonra olası bir faiz indirimine yol açmak için mecburiyetten tabanı 0.5 puan aşağıya çekilerek yüzde 7.5‘e indirildi. (Koridoru indirmesi sonraki toplantıda da bir indirim daha gelebileceğine işaret ediyor.)

İndi ama yetmez!
Sonuç olarak faiz indirimi bekleyen iktidar çevreleri ile piyasa oyuncularının beklediği oldu. Ama merak etmeyiniz. Onlar “İndi... Ama yetmez” demeye devam edecekler.
Faiz konusunda herkesin derdi başka:
- İktidarın derdi başka: Açık yazalım. Ekonominin lokomotifi şimdilerde
emlak sektörü. Emlak sektöründe stok birikimi var. İktidar stok birikimi nedeniyle sorun çıkmasından çekiniyor. Faiz ucuzlar ise, emlak talebinin canlanacağı bekleyişinde. Bunun için faiz ucuzlasın diyor.
- Merkez Bankası’nın derdi başka: Merkez Bankası faiz indiriminin enflasyonu aşağıya çekmeyi güçleştireceğinin farkında ama...
Anadolu deyimiyle “Evde evlad ü iyal var!”.
(1) İktidar faiz indirimi bekliyor.
(2)
ABD’nin “üç vakte kadar” faiz artırımı yapması bekleniyor. ABD faizi artırırken Türkiye’de de faiz artırımına ihtiyaç olacak. Onun için, faiz şimdilerde ne kadar aşağıya indirilir ise, yükseltmek kolay olur. Merkez Bankası kendine marj yaratmak istiyor. Tufana düşük faizle girmek istiyor.
- Piyasanın (paradan para kazanmayı meslek edinenlerin) derdi başka: Piyasa enflasyonun bu yıl ve gelecek yıl aşağıya çekilemeyeceğini görüyor. İleride faiz artırımı bekleyişinde. Bugünlerde faiz ne kadar aşağıya iner ise, uzun vadede piyasa
o kadar para kazanacak.
- Ayşe Hanım Teyzem’in derdi başka: Ayşe Hanım Teyzem’in, bankadaki mevduatına ödenen faiz enflasyonun altına indi. Birikimini enflasyon eritiyor. Merkez Bankası faiz indirdikçe bankalar mevduata daha az faiz ödüyor.
- İşadamının derdi başka: İşadamı biliyor ki Merkez Bankası tavanı (yüzde 12 tavanını) aşağıya çekmedikçe bankalar kredi faizini ucuzlatmıyor. İşadamı şimdilerde faiz ucuzlasın da yatırım yapayım arayışında değil. Daralan piyasada eski kredileri çevirme derdinde. ■ Güngör Uras, Milliyet, (18.7.2014)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura