Diğerleri > Sis Çanı
29-01-2014
NELER OLDU 13-18 OCAK 2014 (Altın, bölücülük, konjonktür, Dolar, özelleştirme, borçlanma, UÖŞ, işsizlik, DEİ)

13.1.2014

ALTIN İÇİN KRİTİK UYARI

İstanbul Kuyumcular Odası (İKO) Başkanı Alaattin Kameroğlu, altının onsu bin 254,21 dolara çıkarak 12 Aralık 2013'ten bu yana en yüksek seviyeye ulaşmasına ilişkin, "Elinde altını olanlar beklesin, TL'de olanlara da altına dönmelerini tavsiye ederim" dedi.

Kameroğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, altın fiyatlarının yurt dışındaki ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmelere bağlı değişebildiğini söyledi.

Altında Türk Lirası karşılığındaki değişkenliğin ülkedeki ekonomik ve siyasi duruma bağlı olduğuna dikkati çeken Kameroğlu, "15-20 puan yükselme olmuş. Herhangi siyasi gerilim yaşandığı ve dolar 2,5 lira olduğu zaman altının gramı 100 lirayı da geçer. İçerideki huzur ortamına bağlı olduğunu düşünüyorum. Elinde altını olanlar beklesin, TL'de olanlara da altına dönmelerini tavsiye ederim" ifadesini kullandı.

Altın yeniden zirveyi gördü

ABD'den gelen verilerle yükselişe geçen altın 1 ayın zirvesini gördü. Cuma günü gelen ABD Tarım Dışı İstihdam verisinin beklentilerin altında kalmasıyla altının onsu erken saatlerde 1254 dolara kadar çıktı ve son 1 ayın zirvesini gördü. Erken saatlerdeki yükselişin ardından gelen satışlarla altın 1250 dolara geriledi.■ Star, (13.1.2014)

BÖLÜCÜLÜK: PARALEL DEVLET PKK/KCK GÜNEYDOĞU’YA EL KOYDU!

 

AKP iktidarının Oslo’da başlattığı müzakere süreciyle birlikte hakimiyet alanını genişleten “terör yapılanması”, meşru devlet otoritesini fiilen ortadan kaldırdı...

İktidarın “Aman barış süreci bozulmasın” diyerek askeri kışlaya polisi karakola mahkum etmesi paralel yapıyı kurumsallaştırdı...

Bölücü terör örgütü, “Kürdistan kurulduğunda hepiniz asker, polis olacaksınız” propagandası yaparak dağa çıkışlarda patlama yarattı...

Bir yandan belediyeler eliyle devletleşme süreci geliştirilirken bir yandan da ihaleler ve işçi alımları PKK’nın denetimine girdi

Güneydoğu’da oy ortalamasını yüzde 80’e çıkarmak ve böylece özerkliği daha güçlü dayatma için ayaklanma çalışması başlatıldı

Hükümet çekilme tuzağına düştü

Terör örgütüne 8 yıl önce Oslo’da legalleşme imkanı sunan AKP, 2011’de kesilip 2012’de yeniden başlayan süreçte ise “Geri çekileceğim” diyen PKK’nın tuzağına düştü. Öneriyi kabul eden hükümet, yasalara aykırı bir şekilde TSK ve polise “çekilen PKK’lılara müdahale etmeme” emri verdi. Asker ve polis, ‘barışı sabote etmek’le suçlanmamak için hiçbir şey yapamaz oldu.

Psikolojik üstünlük sağladılar...

Böylece PKK milisleri ’asayiş’adı altında halkı terörize ederken, dağdaki unsurları kentlere indirip propagandaya başlatarak psikolojik üstünlüğü ele geçirdi. PKK, kırsal alanda askerin ve polisin girmesini yasakladığı “gerilla alanları” ilan etti! Nitekim bir jandarma konvoyuna bu gerekçeyle ateş açılmış, Genelkurmay ‘meşru müdafaa hakkıyla cevap verdiğini’ açıklamıştır.

Seçimden sonra ayaklanma var!

PKK-KCK, belediyeler eliyle devletleşme sürecini geliştirirken KCK unsurları ile yargı dahil mekanizmalar kurmuştur. Bölgede ihaleler, alım-satımlar, işçi almalar tamamen PKK’nın denetiminde. Örgüt, 4 milyon oy ve 200 belediye hedefiyle girdiği yerel seçimleri referanduma çevirmeye ve özerkliği daha güçlü dayatmak için ‘kent ayaklanması’ çıkarmaya çalışıyor.

Ümit Özdağ'ın yazısı

PKK-KCK “paralel devleti”
AKP Hükümeti 11 yıllık süresi içinde bütün güçlü, muktedir görünümüne rağmen aslında 1923’den bu yana hiçbir Cumhuriyet Hükümetinin olmadığı kadar güçsüz bir iktidardır. AKP Hükümeti’nin her ne kadar bir tek parti iktidarı görünümü var ise de aslında AKP iktidarı bünyesi zayıf bir koalisyon hükümetidir. AKP Hükümeti bir tek parti hükümeti değil, bir cemaatler ve tarikatlar koalisyonu ile AKP arasındaki uzlaşmanın oluşturduğu bir koalisyon hükümetidir. 2002’den bu yana AKP iktidarı NATO ve ABD tarafından desteklenen Ergenekon operasyonu ile cemaatin etkin yardımı sayesinde TSK’yı yıpratmış olduğu için “güçlü iktidar” diye algılanmıştır. Ancak 17 Aralık 2013 sonrasında gerçekleşenler bu algının ne kadar yanlış olduğunu ortaya koymuştur.
Mevcut koalisyon hükümetinin en büyük üyesi AKP’dir. Ancak en büyük ikinci üyenin de Hizmet Hareketi olduğu şüphe götürmez. Partiler koalisyonlarda bakanlıkları nasıl koalisyon ortakları arasında bölüşürler ise AKP Hükümeti de Ankara’da bakanlıkları öyle AKP ve cemaatler/tarikatler arasında öyle bölüştürmüştür. AKP koalisyon hükümetinde Hizmet Hareketi İçişleri Bakanlığı’nı ve Adalet Bakanlığı’nı almıştır. AKP Milletvekili Şamil Tayyar’ın “polisi size bağladık” sözü bu durumu açık bir şekilde itiraf etmektedir. Diğer cemaat ve tarikatler koalisyonun sorunsuz ortakları olarak “işlerine bakarken” Hizmet Hareketi (bu makalenin konusu değil) koalisyonun büyük ortağından daha iyi ülkeyi yönetebileceğine hep inanmış, hükümetin doğrularının kendi emeğinin sonucu olduğunu, yanlışların ise AKP’yi yönlendiremediği noktalarda ortaya çıktığını düşünmüştür. Bu yaklaşımın sonucunda Erdoğan’a rağmen kendi politikalarını uygulamış ve nihayet Erdoğan’a rağmen hükümeti kendi çizgisine oturtmayı denemiştir. Bugün Erdoğan’ın paralel devlet, cemaat, çete olmakla suçladığı cemaat, grup, insanlar aslında 2002 sonrasında Erdoğan’ın iktidarının ortaklarıdır. Bu ortaklığın meşruluğu, ölçüleri, eylemleri ayrıca değerlendirilmesi gereken husustur.
AKP Hükümetin diğer ortağı ise koalisyon değil ancak iktidar ortağı olan PKK-KCK’dır. 2006’da Oslo’da PKK ile MİT aracılığı ile başlayan müzakereler neticesinde AKP Hükümeti PKK’nın önüne barış süreci içinde legalleşme imkanı koymuştur. Ancak 2006’da başlayan ilk müzakere süreci 2011’de kesilmiştir. 2012’de başlayan ikinci müzakere sürecini Öcalan’ın yönetimi ile daha akıllıcı değerlendiren PKK, Güneydoğu Anadolu’dan terörist unsurları “geri çekeceğim” diyerek, AKP Hükümetini tuzağa düşürmüştür. PKK’nın bu önerisini kabul eden hükümet TSK ve polis güçlerine yasalara aykırı bir şekilde “çekilen PKK’lılara müdahale etmeme” emri vermiştir.
Böylece PKK meşrulaşmaya doğru en önemli adımını atmıştır. PKK, geri çekilmek yerine “bölgenin geleceği PKK’dır. Şimdi bize katılırsanız Kürdistan’ın kuruluşunda görev alırsınız. Daha sonra jandarma ve polis olursunuz” diyerek katılımların patlamasını sağlamıştır. Asker ve polis AKP Hükümeti tarafından “barışı sabote etmekle” suçlanmamak için sadece PKK’lıların sözde geri çekilmesine değil, hiçbir PKK faaliyetine müdahale edemez olmuşlardır. Böylece PKK kent merkezlerinde milisler “asayiş” adı altında ile yerleşim yerlerinde halkı terörize ederken, dağ unsurları dağlardan inerek, kent merkezlerine yakın yerlerde toplantılar düzenlemeye ve silahlı propaganda yapmışlardır. Böylece PKK, güneydoğu Anadolu’da büyük bir psikolojik üstünlük elde etmiştir. PKK, kırsal alanda askerin ve polisin “girmesini yasakladığı” “gerilla alanları” ilan etmiştir. Nitekim bir süre önce bir jandarma konvoyuna PKK’lılar “gerilla alanına” yaklaştığı gerekçesi ile ateş açmış, bu ateşe Genelkurmay Başkanlığı “meşru müdafaa hakkını kullanarak cevap verdiğini” açıklamıştır.
Askeri ve polis PKK eylemlerine müdahale etmedikçe, PKK’nın meşrulaşması ve psikolojik üstünlüğü artmıştır. “PKK şehitleri” adı altında inşa edilen ve şehir merkezlerine yakın olan, çoğuna 24 saat PKK’lıları silahlı “şeref nöbeti beklediği” mezarlıklar, 1984’den bu yana Türk Ordusu, jandarması ve polisinin canı pahasına vatan savunması için verdiği canların, döktüğü kanların inkarı anlamına gelmektedir. PKK gösterileri sırasında tahrik vesilesi olmaması için askeri lojmandan Türk bayrağı indirilmektedir. Hakkari’de bir gümrük binası birkaç gün PKK’nın kontrolüne girmiştir. Hakkari başta olmak üzere bir çok yerde PKK baskısından dolayı esnaf asker ve polise mal satmak istememektedir.
Adları geçici köy korucusu olmasına rağmen 1984’den bu yana PKK ile savaşan köy korucuları müzakere sürecinde PKK’nın insafına terk edilmişlerdir. Mücadelenin en ön safında yer alan ve PKK’ya korku salan en seçkin, milliyetçi, vatanperver korucular PKK tarafından teslim ve şehit edilmektedir. Erdoğan, “Güneydoğu Anadolu’dan şehit gelmiyor” diyerek, PKK’nın Güneydoğu Anadolu’da inşa ettiği PKK-KCK paralel devletinin inşasını gözlerden kaçırır ve adeta meşrulaştırırken, aslında şehitler verilmeye devam edilmektedir.
Şırnak-Şenoba’da PKK’lılar 12 Şubat 2012’de korucu Sait Onat’ı şehit ettiler. Sait Onat, bölgede PKK’ya verilen mücadelenin fedakar isimlerinden birisi idi. Mehmet Güven Cizre’de PKK’ya karşı verilen mücadelenin önemli isimlerinden birisi idi. 24 Ekim 2012’de Cizre’de Nur Mahallesi Aşut sokakta PKK’lılar tarafından şehit edildi. Mehmet Sait Çoşkun ise 12 Mart 2013’de Şırnak’ta uğradığı saldırıda şehit oldu. Ramazan Erkan 30 Haziran 2013’de Şırnak Silopi’de uğradığı PKK saldırısında şehit edildi. 9 ocak 2014’de Şırnak’ta Hasan Caner şehit edildi. Bu insanların tek suçu Türk bayrağı için savaşmaktı.
Evet, Türkiye’nin batısına şehit gelmemektedir ancak bizatihi vatan coğrafyasının kendisi şehit olmaktadır. Binlerce korucu, en seçkin korucuların şehit edilmesine AKP Hükümetinin kılını kıpırdatmaması üzerine PKK baskılarına daha açık hale gelmişlerdir. 1984’den bu yana terörle mücadelenin en önde gelen korucu isimleri/liderleri son aylarda evlerini Ankara ve İstanbul’a taşımışlardır. Bir çok korucu artık Güneydoğu Anadolu’da halk arasında günlük konuşma konusu olan “Türk askeri buralardan çekilecek” söyleminin de etkisi ile geleceklerini güvence altına almak için PKK ile açık ve kapalı anlaşmalar yapmaya başlamışlardır.
PKK-KCK, belediyeler eli ile devletleşme sürecini geliştirirken, KCK unsurları ile yargı dahil kendi mekanizmalarını kurmuştur. Bölgede ihaleler, alım-satımlar, işçi almalar tamamen PKK’nın denetimindedir. (Bu sürece bazı yerlerde Hizbullah ta ortak olmaktadır.) Türk Milleti, “Güneydoğu’dan şehit gelmiyor” söylemi ile uyutulurken, Güneydoğu Anadolu AKP Hükümeti tarafından PKK’ya terk edilmiştir. Demokratik özerklik hukuken olmamakla birlikte, fiilen yaşama geçmiş durumdadır. Güneydoğu Anadolu’nun güvende olduğunu söyleyen AKP’li yetkililerin Balkan savaşı öncesinde “Kendi adımdan nası

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura