Diğerleri > Sis Çanı
26-09-2015
NELER OLDU 1-6 TEMMUZ 2015 (Özelleştirme, medya, bankalar, tarım, kadın, kriz, yabancıya toprak, AB, dincilik, borçlanma)

Cihan Dura

26.9.2015


ÖZELLEŞTİRME: TP PETROL DAĞITIM, 29 HES VE TEMSAN ÖZELLEŞTİRME KAPSAMINDA

Özelleştirme Yüksek Kurulu, Elektrik Üretim A.Ş.'ye ait 29 hidroelektrik santral (HES) ve bir doğalgaz elektrik üretim santralini, TP Petrol Dağıtım şirketini ve Türkiye Elektromekanik Sanayi'yi (Temsan) özelleştirme programına aldı.

Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yer alan Özelleştirme Yüksek Kurulu kararına göre, EÜAŞ'a ait Hopa Termik Santrali, Bursa Doğalgaz Santrali ve Aliağa Kombine Çevrim ve Gaz Türbinleri (Aliağa KÇGT) Santrali ile Kesikköprü, Derbent, Çamlıgöze, Köklüce, Almus ve Yenice, Adıgüzel, Kemer, Karacaören 1 ve 2, Kepez 2, Manavgat, Fethiye, Kadıncık 1 ve 2, Doğankent, Kürtün, Torul, Seyhan 1, Seyhan 2, Yüreğir, Kılavuzlu, Menzelet, Tortum, Çamlıca 1 ve Şanlıurfa Hidroelektrik Santralleri ile bu santraller tarafından kullanılan taşınmazlar özelleştirme kapsam ve programına alındı.

Santraller varlık veya işletme hakkının verilmesi yöntemi ile özelleştirilecek. ÖYK kararıyla, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'na bağlı TP Petrol Dağıtım AŞ'de bulunan kamuya ait hisseler ile TEMSAN'ın Hazineye ait yüzde 100 hisse de özelleştirilecek.

Karara göre, her iki kurum da satışın blok satış, halka arz, varlık satışı veya kiralama yönteminin uygulanması yoluyla özelleştirilecek. Kuruluşların özelleştirme işlemleri 2020 yılı sonuna kadar tamamlanacak. ■ Evrensel, (1.7.2015)

2.7.2015

MEDYA: AKP’NİN ZENGİN ETTİĞİ GAZETECİLERİN LİSTESİ…

Aydınlık gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar, AKP döneminde zengin olan gazetecilerin listesini yayınladı.

Önkibar’ın yayınladığı listede Barlas ailesi, Rasim ile Nagehan çifti, Nuri Elibol, Altan kardeşler gibi birçok isim yer aldı.

Önkibar halen Türkiye’nin en çok maaş alan gazetecisinin ise Sabah Grubu’nun yanı sıra NTV’den maaş alan Mehmet Barlas olduğunu belirtti. Barlas’ın eşi ve oğlu da A Haber’de program yapıyor.

İşte Önkibar’ın yayınladığı o liste:

“RASİM İLE NAGİHAN ÇİFTİ: Bu ikilinin kaç kanalda çalışıp kaç gazetede yazdıkları bile sayılamıyor ki her birinden dolar üzerinden maaşlar alıyorlar. AKP ile zuhur eden Rasim ile Nagihan’ın Boğaz’daki milyonlarca dolarlık rnalikaneleri pek çok defa haber oldu.

TAYFUN TALİPOĞLU: İbrahim Şahin in genel müdürlüğü döneminde TRT’den her ay 100 milyar alan Tayfun bizim yazılarımızla bu kurumdan kovulunca, Belediye Başkan aday adayı olduğu AKP’den ayrılıp CHP’ye girdi.

AHMET ALTAN: Taraf gazetesi projesi ile büyük paralar kazanan Altan’ın iyi bir serveti olduğu biliniyor.

AVNİ ÖZGÜREL: AKP ile beraber TRT dahil pek çok yerden maaş alan Özgürel, ilaveten AKP döneminde şirket kurarak servet sahibi oldu.

YİĞİT BULUT: Cumhurbaşkanı danışmanı olmasına rağmen TRT’den 4 program karşılığı her ay 10 milyar alıyor.

NURİ ELİBOL: Emekli subay iken bugün Türkiye’nin en zengin gazetecisidir ki, gazeteci iken kurduğu inşaat şirketi devletten ihaleler aldı.

AYŞE BÖHÜRLER: Kurduğu ajans ile TRT’den servet kazanan bir başka AKP’li gazeteci.

MEHMET ALTAN: Stardan çok büyük maaş aldığı kayıtlardadır.

FEHMİ KORU: AKP iktidarı sayesinde özellikle ilk dönem TRT dahil pek çok kanaldan büyük paralar kazandı.

MEHMET BARLAS: Halen Türkiye’nin en çok maaş alan gazetecisidir ki Sabah Grubu’nun yanı sıra NTV’den maaş alıyor. Karısı ve oğluna A Haber büyük paralar ödüyor.

DERYA SAZAK: Kovulana kadar Milliyet ile TRT’den büyük paralar kazanan Derya Sazak şimdi Cemaat kanalından para alıyor.

MUSTAFA KARAALİOĞLU: Star’dan büyük paralar kazandığı kendi mahallesinin dedikodusu.

NİHAL BENGİSU KARACA: TRT’nin program yaptırıp büyük para ödediği gazetecilerden…”■ Karşı, (2.7.2015)

 

BANKALAR, SATIN ALDIKLARI HİZMETİ 23-28 KAT FAZLASIYLA SATIYOR

 

Bireyler ve bankalar arasında gerçekleştirdikleri para transferleri için Merkez Bankası'nın sistemini kullanan bankalar, tüketiciye fahiş fatura çıkarıyor.

Merkez Bankası, bir EFT hizmetini en az 1.10 TL, en çok 104.45 TL'ye veriyor.

Bu hizmetler için belirlenen komisyon, milyonda 175 (0.000175) oranında.

Buna göre; üst sınır olarak konulan 104.45 TL EFT ücretine konu aktarılan TL tutarı 596 bin 857 TL'den fazla.

Merkez Bankası, 596 bin 857 TL'nin üzerinde gönderilen tutarlar için de 104.45 TL alıyor.

Bu nedenle, daha üst rakamlar için aldığı ücret oranı milyonda 175 oranının çok altına inebiliyor.

Takvim'in haberine göre; bankalar ise, en az EFT ücreti olarak 1.10 TL karşılığında aldığı hizmeti, 30-40 katı, hatta 50 katı bir ücret karşılığında tüketicilere satıyor.

Yine bankalar 104.45 TL karşılığında satın aldığı hizmeti 2 bin 400 - 3 bin TL'ye satıyor.

Bu da satın aldıkları hizmeti 23 - 28 kat fazlasıyla satmaları anlamına geliyor.

Oransal olarak bakıldığında da milyonda 175 (0.000175) komisyonla Merkez'den satın aldıkları hizmeti binde 4, binde 5 (0.004-0.005) komisyonla tüketiciye satıyorlar.

EFT Nedir?

Elektronik fon transferi adı altında anılan EFT işlemi,kurumlar ve bireyler arası para alış verişini internet üzerinden gerçekleştirmenizi sağlamaktadır.

EFT işlemini bankalardan da gerçekleştirebilirsiniz ancak internet üzerinden yapacağınız işlemler daha kolay ve zahmetsiz.

Bu aşamada 4 unsur bulunmaktadır:

Gönderen - Banka - Alıcının Bankası - Alıcı

Bu bilgileri girdiğiniz andan itibaren paranız işleme alınıyor ve banka tarafından onay süreci başlıyor.

İlk olarak yatırdığınız miktar ve hesabınızın yeterliliği kontrol ediliyor eğer herhangi bir sorun yoksa onay veriliyor. Hesabınızda EFT ücreti düşülüyor.

EFT ve Havale Arasındaki Farklar Nelerdir?

– EFT farklı banka hesaplarına para gönderimini sağlar ancak havale kendi hesaplarınız arasında bu işlemi gerçekleştirebilirsiniz.

– EFT’nin onay süresi daha kısadır.

– EFT işlemi için sizden istenen bilgiler daha az ve kısadır havalede bu işlem daha uzun sürer.

– EFT ücreti genellikle daha pahalıdır,havale ücreti ise daha ucuz. …”■ Reel Piyasalar, (2.7.2015)

 

3.7.2015

TARIM: GELECEĞİMİZ İÇİN SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM, SAĞLIKLI TOPRAKLAR

1995 yılından bu yana 17 Haziran günü Birleşmiş Milletler tarafından "Dünya Çölleşme ile Mücadele Günü" olarak kutlanıyor. İklim değişikliğiyle birlikte artan kuraklık ve çölleşme konusu giderek daha ağır bir soruna dönüşüyor. Dünya Çölleşme ile Mücadele Günü, toprakların korunması ve sürdürülebilir yönetiminin önemine dikkat çekiyor. Her yıl 11 Haziran'ı takip eden Pazar günü Türkiye'de Toprak Bayramı olarak kutlanıyor. Birleşmiş Milletler ise toprağın yaşamsal önemini dünya çapında gündeme getirmek için 2015'i Dünya Toprak Yılı ilan etti.

Çölleşmeyle mücadele için acil önlemler alınması gerekiyor

Çölleşme, arazi bozunumu ve kuraklığın etkileri gıda fiyatlarındaki artışa bağlı olarak yalnızca kırsal kesimde yaşayanları değil, şehirlileri de tehdit ediyor. Kırsalda yaşayan insanların sayısını geride bırakan şehirliler gıda üretimine katkısı olmayan, net tüketici olarak öne çıkıyor. Şehirlilerin yaşamı kırsalın üretimine doğrudan bağlantılı olarak devam ediyor. Dünya nüfusunun 1/3'ü çölleşme riskinin en yüksek olduğu kurak ve yarı kurak bölgelerde yaşıyor. Kurak ve yarı kurak alanlar tarımsal üretim yapılan bitkilerin yüzde 30’unu ve bunların gen kaynağı konumundaki yabani akrabaları ile atalarını barındırıyor. Kurak alanlarda görülen çölleşmenin yanında aşırı gübre kullanımı da arazi bozunumunun nedenlerinin başında geliyor. Dünya'da arazi bozunumu ve çölleşmenin ekonomiye verdiği yıllık zarar 42 milyar ABD doları seviyesine ulaştı. Yıllık tarım arazisi kaybı ise 12 milyon hektara yükseldi. Arazi bozunumu ve çölleşme insan kaynaklı olarak gerçekleşiyor. Arazi bozunumu ve çölleşmenin ana nedenleri erozyon, toprak sıkışması, aşırı gübre ve kimyasal kullanımı nedeniyle toprak ekosisteminin bozulması, tarım alanları elde etmek için doğal orman ve mera alanlarının tahribi, madencilik ve kentleşmeden oluşuyor. Dünya nüfusu artıyor ve nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilecek tek temel varlık toprak.

Kişi başına düşen tarım arazisi hızla azalıyor

Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen tarım arazisi, 1960'ta 7 dekar iken 2008'de 4,6 dekara düştü, 2050'de 4 dekara kadar gerileyecek. Gelişmekte olan ülkelerde ise 1960'ta 3,35 dekar iken 2008'de 1,86 dekar oldu, 2050'de ise 1,39 dekara düşecek. Eğer bu hızla kentleşme yaşanmaya devam ederse 2050 yılında 170 milyon hektar toprak daha şehirlerle örtülecek. Sadece Avrupa’da her bir saatte 11 ha alan kentlerle örtülüyor. Başka bir ifadeyle her yıl Berlin şehri büyüklüğünde bir alan kentleşiyor. Erozyonla toprağın en verimli üst tabakası kayboluyor, topraklar verimliliğini kaybediyor. Yaşamın temel kaynağı olan toprağın her 1 cm’sinin oluşması için ortalama 400 yıl gerekiyor. Ancak dünyada 1 cm toprak 10 yıl gibi kısa bir zaman diliminde erozyonla kaybediliyor. Toprağı ormanlar ve bitkiler koruyor. Sadece 2011 yılında 24 milyar ton verimli toprağın kaybolduğu biliniyor. Bu miktar, dünya çapında kişi başı 3 tonluk bir kayba denk geliyor. Erozyon her yıl kişi başı yaklaşık 70 ABD doları, dünya çapında ise 490 milyar ABD dolarına mal oluyor. Eğer tarım ürünlerine olan talep bugünkü oranda olduğu gibi artarsa 2050 yılında gıda ihtiyacını karşılamak için 320 ila 850 milyon hektar arasında tarım alanına daha ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. Bu ise en iyi olasılıkta en az Hindistan, en kötü olasılıkta Brezilya kadar ilave alana denk geliyor.

Yanlış uygulamalar toprağın verimini azaltıyor

Bir kaşık sağlıklı toprakta dünya nüfusundan daha fazla canlı bulunuyor. 1 hektar toprak 15 ton organizmayı içinde barındırıyor. 1 m2 toprakta 1.5 kg canlı bulunuyor. Yapılan yanlış tarımsal uygulamalarla toprağın bu zengin doğal yapısı bozulurken içindeki humus ve organik madde miktarı azalıyor. Ağır makinelerle toprak sıkışırken, aşırı gübre,  ve kimyasal zehirlerin kullanımı ile toprak ekosistemi bozuluyor, verimliliği düşüyor. Verimlilik düştükçe toprağa daha fazla gübre vererek verimlilik artırılmaya çalışılıyor. 1960'ta 50 milyon tonun altında olan gübre kullanımı 2010'da 200 milyon tona ulaştı. Diğer bir ifadeyle 1960'lı yıllarda hektar başına 40 ila 50 kg arasında gübre kullanılırken, 2010'da 150 kg kullanıldı. Kullanılan gübrenin yüzde 70'ini azot gübreleri oluşturuyor, azot toprağı asitleştirerek toprak organizmalarının ve humusun işlevinin bozulmasına neden oluyor. Ayrıca kullanılabilir suyun kalitesini bozuyor ve sulak alanların ekosistemini etkiliyor. Bugün dünya topraklarının yüzde 20-25'i yanlış ve yoğun kullanımlardan etkileniyor ve her yıl Avusturya büyüklüğünde alanda (8.4 milyar hektar) toprak vasfında bozulmalar görülüyor. Tüm bu olumsuzluklara tarım değil, yanlış tarım uygulamaları neden oluyor. Örneğin; 7 bin yıldır tarım yapılmasına rağmen Yeni Gine’nin yüksek kesimlerinde, Irak’ta Fırat nehri etrafında topraklar hala verimliliğini sürdürüyor.

Türkiye'de her yıl 743 milyon ton toprak erozyonla taşınıyor

Türkiye’nin tarım arazisi 2001 yılında 26,4 milyon hektar iken, 2014 yılında 24 milyon hektara geriledi. 13 yılda 2,4 milyon hektar (tarım arazilerinin yüzde 9’u) tarım arazisi kaybedildi. Diğer yandan erozyon hala ülkemizin toprak bozulmasına neden olan etmenlerinin başında geliyor. Türkiye'deki arazilerin 5,6 milyon hektarında hafif, 15,6 milyon hektarında orta, 28,3 milyon hektarında şiddetli ve 17,4 milyon hektarında çok şiddetli erozyon görülüyor. Tarım arazilerinin yüzde 59’unda, orman alanlarının yüzde 54’ünde, meraların ise yüzde 64’ünde erozyon söz konusudur. Türkiye'de her yıl 743 milyon ton toprak erozyonla taşınıyor. Bu durum her yıl 0,8 mm, her 12 yılda ise 1 cm üst toprağın kaybedilmesi anlamına geliyor. Gıda güvenliği açısından önemli olan meralar hızla kaybediliyor. 1920’lerin başında Türkiye'de arazilerin yüzde 56’sını oluşturan meraların oranı bugün yüzde 19’a geriledi. Mevcut meraların yüzde 70’inde bitki örtüsü zayıf ve verimsizdir­.

TEMA Vakfı olarak, 2015 Uluslararası Toprak Yılı, Toprak Bayramı ve Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü sebebiyle, sağlıklı yaşamın, sağlıklı topraklarda mümkün olabileceğini vurguluyoruz. Verimli topraklar yapılaşmadan korunmalı, konut, sanayi ve turizm amaçlı yatırımlar için kullanılmamalıdır. Organik tarım gibi toprak ekosistemine uygun uygulamalar teşvik edilmeli, toprağın yapısını bozacak, verimini azaltacak ve çevre kirliliğine neden olacak uygulamaların önüne geçilmelidir. Karar vericileri, gıda güvenliğinin sağlanması ve gelecek nesillere üretken  toprakları bırakabilmek için politika geliştirmeye ve somut adımlar atmaya davet ediyoruz. ■ http://www.tema.org.tr/, (3.7.2015)

HAZİRAN'DA 26 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2015 Haziran ayında 26 kadının farklı nedenlerden dolayı öldürüldüğünü açıkladı.

Türkiye’de özellikle son yıllarda kadın cinayetleri arttı. Toplumun çeşitli kesimleri Özgecan Aslan cinayetinden sonra Meclis’ten bir ‘Özgecan yasası’ beklerken, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu da son 1 aydaki kadın cinayetlerini ve bunun nedenlerini açıkladı. Açıklamada Haziran ayında 26 kadının öldürüldüğü belirtilerek, “Boşanmak veya ayrılmak istediği için öldürülen kadınların oranı olan yüzde 39 ile beraber, kadınların yüzde 31’i kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü. Kadınların nasıl öldürüldüğünün ortaya çıkarılmadığı belirsiz kalan kadın cinayeti sayısı ise bu ay yüzde 30 oldu” denildi.
Çok çeşitli illerde kadın cinayetlerinin olduğu açıklanırken şu ifadeler kullanıldı:
“Kadın kardeşlerimizden yüzde 35’i kocaları veya eski kocaları tarafından, yüzde 19’u ise bir akrabaları tarafından öldürüldü. Ancak sadece tanıdığı biri tarafından öldürülen kadın kardeşlerimiz de oldu.
Meclis, ‘Özgecan yasasını’ daha fazla kadın kardeşimiz öldürülmeden yasalaştırmalıdır. Kadınların kendi hayatına dair kararlarıyla yaşayabileceği ortamı ve kadınların can güvenliğini sağlamak Meclis’in görevidir.” ■ Aydınlık, (3.7.2015)

 

İŞTE KRİZ SONRASI ABD HALKININ DURUMU

ABD krizi atlatıyor, gözüküyor. Ancak krizi hangi sınıfın atlattığı sorusu ise verilere bakılınca ortaya çıkıyor. İşçi sınıfının her geçen gün daha da güvencesiz işlere mahkum olması onların yığınlar halinde yoksullar ordusuna katılmalarına yol açıyor.

ABD ekonomisinin geçtiğimiz yılda gösterdiği toparlanma sinyallerinden sonra en çok konuşulan konulardan biri Amerikan Merkez Bankası FED'in faizleri arttırıp arttırmayacağı. FED Başkanı Janet Yellen ise faizleri arttırma konusunda uzun süredir kararsız. Bu kararsızlığın temel sebebi istihdamdaki toparlanmanın umulandan çok daha düşük olması. FED faizinin yükseltilmesi, üretken yatırımlarda ve istihdamda düşüşe yol açabilir, yeni bir resesyonu, duraklamayı tetikleyebilir.

ABD HANEHALKININ DURUMU

FED'in Mayıs 2015'te yayımladığı ABD Hanehalkı Raporu da Janet Yellen'ı belli ölçülerde haklı çıkarıyor (2). Raporda özellikle çarpıcı olan, anket yapılan hanehalklarının yüzde 47'sinin beklenmedik bir 400 dolarlık harcamayı karşılayamayacaklarını söylemeleri. Federal saatlik asgari ücretin 7.25 dolar olduğu düşünülürse, bu bulgu şöyle de okunabilir: Tam zamanlı, ayda 180 saat asgari ücret karşılığı çalışan bir kişi, her ay 1305 dolar kazanıyor. O halde ABD'lilerin neredeyse yarısı, tam zamanlı asgari ücretin üçte birinden az olan beklenmedik bir harcamayı bile borç almadan yapabilecek durumda değil. Bu durumun Türkiye için karşılığı, toplumun yüzde 47'sinin yaklaşık 300TL'lik bir harcama yapamayacağıdır.

Rapora göre, Amerikalıların yüzde 31'inin sağlık sigortası da bulunmamakta. Bunun anlamı, toplumun yüzde 31'inin birçok hastanenin acilinden bile geri çevrileceğidir. Üstelik ABD'de sağlığın özelleşmiş ve bu yüzden aşırı pahalı ve verimsiz olduğu düşünülürse durumun vahameti anlaşılabilir.

Bu noktada ek bir bilgi vermek yararlı olabilir. Sağlık hizmeti toplumdaki her bireye eşit ölçüde ulaşmıyor. Neredeyse istisnasız, yoksullar sağlık hizmetinden daha az yararlanabiliyorlar. Ne kadar 'daha az' olduğunu ise ölçme yollarından biri farklı gelir veya servet gruplarındaki insanların 65 yaşındaki beklenen yaşam sürelerini karşılaştırmak. Bu istatistikte görülüyor, ABD'lilerin en yoksul yüzde 50'si, toplumun diğer kesiminden 5.4 yıl daha az yaşıyor ve bu fark her geçen yıl daha da artıyor (3). Yoksullar ile zenginler arasındaki gelir uçurumu her alanda ciddi farkların oluşmasına yol açıyor.

ABD'DE İŞÇİ SINIFININ DURUMU

Peki, ABD'de işsizliğin yüzde 6'ların altına düştüğü göz önüne alınırsa, bu yoksulluğu nasıl açıklayacağız? Bunun için istihdamın türüne bakmalıyız. Kısacası istihdam edilenler yarı-zamanlı, güvencesiz ve geçici ise işsizliğin azalmasının topluma bir refah getirdiğini söyleyemeyiz. Verilere baktığımızda tam olarak böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Krizin işçi sınıfının yaşam kalitesi üzerinde çok ciddi bir etkisi olduğu ve toparlanmanın, sadece kapitalistler açısından bir anlam taşıdığı açıkça ortaya çıkıyor.

ABD'de işgücünün 2005'te yüzde 30.6'sı yarı-zamanlı, güvencesiz ve geçiciydi. Bu oran, şu an yüzde 40.4'e ulaşmış durumda (4). Özellikle yarı-zamanlı çalışanlar sayısındaki artış güvencesiz istihdamdaki artışın temel sebebi. Bunların büyük kısmı tam zamanlı çalışmayı tercih ediyorlar, ancak sık sık işten çıkarılıyorlar. Bundan dolayı da sağlık sigortaları yok ve devletten yardımla yaşayabiliyorlar.

Toparlarsak, ABD'de işsizlikteki düşüş ve istihdam artışı, tam zamanlı mavi yakalı işçi sayısındaki artışla değil; güvencesiz, sigortasız, yarı-zamanlı işçi sayısındaki artışla oluyor. Bu da yığınlar halinde insanların yoksullar ordusuna katılmasına sebep oluyor. ABD, kapitalizmde, gayri safi yurtiçi hasıla artışının toplum refahıyla ilgisi olmadığını tekrar tekrar gösteriyor.

Notlar:

(1) ABD, 2015 1. Çeyrekte %0.7 oranında küçüldü. Geçen yıl da ABD ekonomisi ilk çeyrekte küçülmüş, ancak sonradan hızla toparlamıştı.

(2) http://www.federalreserve.gov/econresdata/2014-report-economic-well-being-us-households-201505.pdf

(3) http://pgpf.org/Chart-Archive/0015_life-expectancy

(4) http://www.gao.gov/assets/670/669899.pdf

Doruk Cengiz, İleri, (3.7.2015)

 

4.7.2015

YABANCIYA TOPRAK: SAPANCA'NIN GÖL MANZARALI ESKİ ORMAN İÇİ KÖYLERİ ARAP ZENGİNLERİNE 'VİLLAKÖY' OLDU

GÖLÜ ve yemyeşil örtüsüyle göl ve dağ turizminde büyük ilgi gören, peş peşe 5 yıldızlı oteller inşa edilen, hafta sonları özellikle İstanbulluların doğayla baş başa stres atmak için akın ettiği Sapanca'ya, son birkaç yılda Araplar akın ediyor. Büyükşehir Yasası'ndan sonra ilçeye bağlı göl manzaralı orman içi köylerde ev ve araziler, Türk ortaklı Arap yatırımcılar tarafından satın alınarak, fiyatları 650- 700 bin dolara kadar çıkan lüks villaların inşa edildiği 'Villaköy'lere dönüşüyor.

Uzaktan bakıldığında yemyeşil orman içinde dikkat çeken villa inşaatları için 'Orman talanı' iddiaları gündeme gelmesine rağmen, Sapanca Belediye Başkanı Ak Partili Aydın Yılmazer villaların inşa edildiği alanların daha önceden imara açık, eskiden köy statüsündeki orman içi mahalleler olduğunu söyledi.

Son yıllarda turizmde atağa geçen Sapanca'da, yaz- kış önemli bölümü Suudi Arabistan ve Katarlı olmak üzere Araplara rastlanıyor. Birçoğu daha önce yapılan villalarda oturan Arapların gelişiyle, bölgedeki ev ve arazi fiyatları da katlandı. Suudi Arabistan ağırlıklı Arap ortaklı Türk firmalar, daha çok tercih edildiği için Sapanca Gölü'ne hakim noktalardan villa istiyor. Büyükşehir Yasası'ndan önce köy statüsünde olan ve şimdi mahalleye dönüşen Kartepe'de, orman içindeki tüm ev ve arsaların tamamı alınarak, müteahhit firmalar tarafından 'Villaköy' e dönüştürülüyor. Bu yapılar da Sapanca- İzmit yolundan geçilirken gruplar halinde hemen dikkat çekiyor.

650 BİN DOLARA VİLLA

Sapanca'nın daha önce köy olan Dibektaşı Mahallesi'ndeki tüm arsa ve evleri satın alarak burada Suudilerle ortak 'Dibektaş Hills' adı altında lüks villalar inşa eden Efendioğlu İnşaat Şirketi sahibi Şafak Efendioğlu, inşaat yapılan alanın Sapanca'ya bağlı Dibektaş Mahallesi olduğunu belirterek şunları söyledi:

"Burası, dağın eteklerinin biraz üzeri ve göl manzaralı. Buradaki tapu kayıtları çok eski. İlk zamanlarda yerleşim sahile değil yukarılarda olurmuş. Daha yüksek kesimlerde orman arazisi var. Bu bölge, dağın yarısına kadar tapulu. Bu bölgede 1998- 2000 yıllarında bir yapılaşma atağı oldu ve özellikle İstanbul'da oturanlardan çok talip geldi. Fakat 2001 krizinden sonra arsa ve ev satışları durdu. 3- 4 senedir ise Arapların buraya yönelmesiyle beraber değer artışı oldu. Arsa fiyatları 3-4 misli yükseldi. Daha önceden 1 dönüm arazi 50-60 bin Liraydı. Şu anda 200-250 bin civarında. O da normal fiyatı. 300-350 bin lira bile isteyenler var. Burada Arap girişimciler ve Türk müteahhitler var. Araplar buradan arsa alıyor, Türk taşeronlar bulup inşaat yapıyorlar. Burada 600-650 bin dolara çok lüks, 250-300 bin dolara da orta lüks villalar var. Daha çok Suudi, Katar, Dubaili ve diğer zengin Arap ülkelerinin vatandaşları alıyor. Satışlar bu yıl biraz durdu. Geçtiğimiz yıl iyiydi. Bayramdan sonra çok randevu var ve talep artışı olmasını bekliyoruz."

BELEDİYE BAŞKANI: ORMAN ARAZİSİ TALANI YOK

Sapanca sınırları içinde Kartepe eteklerinde yemyeşil orman içinde yapılan bu inşaatlar beton yığını halinde hemen göze çarparken, orman talanı iddiası ortaya atıldı. Bu iddiayı yalanlayan Sapanca Belediye Başkanı Ak Partili Aydın Yılmazer, inşaatların yapıldığı alanın tamamının tapulu ve imara açık alanlar olduğunu söyledi. Başkan Aydın Yılmazer, şunları söyledi:

"Bu inşaat alanlarının hepsi şahıs tapusu olan yerler. Cumhuriyet tapusu olan yerlerdir. Bir tarım veya orman alanında kesinlikle ve kesinlikle ne Büyükşehir ne de bizler tarafından inşaata onay verilmemektedir. Dibektaş'ta görülen yoğunluk daha önce belediye teşkilatı olan Kurtköy Belediyesi tarafından zamanında imara açılan yerler. Burada dere ve ırmaklara yakın yerlere veya aşırı yoğunluğa kesinlikle izin vermiyoruz."

Belediye Başkanı Aydın Yılmazer, bu binaların inşaatında eğimin düzeltilmesi için kesinlikle tapulu alan içinde tıraşlama yapıldığını, bu nedenle 'orman talanı' izlenimi oluştuğunu da belirtirken, şöyle devam etti:

"Buradaki araziler çok eğimli. Müteahhit 100 dönüm araziyi alıyor. Kuracağı villaları 100 dönüme yaysa hiçbir sıkıntı yok. Fakat yapıyı her yere dağıtırsa istinat duvarı maliyeti artacak. Kümelenen yere tek istinat duvarı yapılıyor. O bölgede imar yüzde 20. Mesela 50 dönüm arazi alıyor. 10 villayı küme yapınca bir beton yığını şeklinde gözüküyor. Eğimi düzeltmeleri için de tıraşlama yapılması gerekiyor. O zaman da orman gidiyor algısı oluşuyor." ■ Akşam, (4.7.2015)

KRIZ, AB:YUNANISTAN NEREDEN NEREYE

Önümüzdeki pazar günü yapılacak referandum sadece siyasi bir jest. Sonuç ne olursa olsun Yunanistan büyük bir fatura ödeyecek!

Biraz geçmişi bilmek gerekiyor. Yunanistan Osmanlı’dan 1830 yılında bağımsız oldu ve 19 ve 20’nci yüzyıllarda da yavaş yavaş adalara el koydu. İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan 1940 yılında İtalya ve daha sonra da 1941-1944 arasında Almanya tarafından işgal edildi. 1949 sonrasında Kral’cılar, antikomünist ve komünistler arasında sivil savaş çıktı. Bu sorunlar aşıldıktan sonra 1952 yılında Yunanistan NATO üyesi oldu. 1967 yılında ise bir askeri darbe gerçekleşti, güç sivillerin elinden gitti ve Kral da ülkeden kaçtı.1974 yılında demokrasi geri geldi ve Kral’lık da iptal edildi. 1981 yılında Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdi. 2001 yılında ise Yunanistan Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği’nin 12’nci üyesi oldu ve euro da parası haline geldi.
Bu arada 2003 yılında Fransa ve Almanya yüzde 3 bütçe açığı/GSYİH ve yüzde 60 borç oranı/GSYİH şeklindeki Mastricht şartlarına uymadılar, oranları aştılar ama kuralları da değiştirip, ceza ödemeyi de reddettiler. Bundan sonra küçük ülkeler de, Fransa ve Almanya’dan kopya çekerek kuralları tam uygulamamaya başladılar. Yunanistan işte bu bozulmanın kurbanı oldu ve bugünkü sorunlar ortaya çıktı.
Halbuki Avrupa’daki yeni sisteme üye olmak Yunanistan’a çok yaramıştı. Global kriz öncesindeki ekonomik durum 2007-2008 sonrasındaki ekonomik durumdan oldukça farklı idi. Avrupa Birliği’ne girildikten sonra Yunanistan’da çok büyük bir ekonomik değişim gerçekleşmişti. 1980-2008 arasında Yunanistan’ın milli geliri beş misli artmıştı. Finansal krizden, yani 2008 yılından önceki 10 yılda ülkenin milli, geliri yüzde 237 artmıştı.
Kriz başladığında yani 2008 yılında kişi başına düşen gelir düşmüştü ama düştüğü düzey 2004 düzeyi idi ve gene de Avrupa üyeliği öncesine göre bakıldığında yüzde 365 artış demekti.
Yunanistan global krizde hasar görmüştü ama 2014 yılına gelindiğinde bir ortalama Yunan vatandaşının geliri ortalama Avrupa Birliği vatandaşlarının toplam ortalama gelirinin yüzde 72 kadarı idi.
Unutulmamalı ki 2014 yılı sonunda toparlanan Yunanistan yüzde 2 civarında bir büyüme hızına gelmişti. Son dört çeyrekten üçü pozitif büyüme sergilemişti. Üstelik cari denge ve devlet bütçesinin faiz dışı fazlası da pozitif değer sağlıyordu. 2015 yılı hakkındaki büyüme tahminleri ise oldukça pozitifti.
Yunanistan 1980 yılında Avrupa’ya ortak olduğundan bu yana euro bölgesi fonlarından Yunanistan’a yapılan yatırımın toplamı 200 milyar euro değerinin üstünde idi. Yani nerede ise Yunanistan’ın GSYİH sayısına yakın bir miktar demek bu.
2014 sonrasında ayrılan hükümet ayrılmasa idi ne olurdu bilinmiyor ama bugün Syriza partisi ve deneyimsiz siyasetçi Tsipras ve arkadaşları yukarıda verdiğimiz sayıları unutmuş gözüküyor. Bilelim ki 2014 yılında Yunanistan’da kişi başına ortalama gelir 25.000 euro civarında idi. Yani Türkiye’nin kişi başına gelirinin nerede ise 2.5 misli!
Referandum sonrasında Syriza istifa ederse ve başkası gelirse veya istifa etmezse de, Yunanistan vatandaşlarının çok acı çekeceği kesin! Çünkü Yunanistan ekonomisi bu kargaşada yüzde 25 de küçülmüş durumda! ■ Deniz Gökçe, Akşam, (4.7.2015)

TÜRKİYE, SİYASET, ÖNGÖRÜ: DENEYİMLİ GAZETECİ MADDE MADDE YAZDI! YAKIN ZAMANDA BUNLAR OLACAK

Tecrübeli gazeteci yazar Sabahattin Önkibar, Aydınlık gazetesindeki köşesinde önemkli öngörülerde bulundu.

Tecrübeli gazeteci yazar Sabahattin Önkibar, Aydınlık gazetesindeki köşesinde önemkli öngörülerde bulundu.

Önkibar'ın 'Bunlar olacak!' başlığını verdiği yazısı şöyle:

-Tayyip Erdoğan’dan hükümeti kurma görevini alacak olan Ahmet Davutoğlu önce CHP, ardından MHP, sonrasında HDP’nin kapısını çalıp muhalefet liderlerinin tamamını dinleyecek.

-Edindiği izlenimlerin akabinde CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu ikinci kere ziyaret edip koalisyonu konuşmaya başlayacaklar. Görüşmelerin başlangıcında medya, piyasalar ve dış dinamiklerin estireceği olumlu rüzgarlarla epey mesafe almış gibi bir hava oluşacak ancak Tayyip Erdoğan’ın konumu yani örtülü ödeneğe sahip olması gibi konularla 4 bakanın Yüce Divan’a gönderilmesi hususunda görüşmeler tıkanacak. Bu süreçte CHP Meclis grubunda AKP ile koalisyon bağlamında tartışmalar uç verecek.

SEÇİMLER YENİLENECEK
-Ahmet Davutoğlu kendi ikbali açısından CHP ile koalisyonu zorlayacak ama Tayyip Erdoğan’ı aşamayacak.
-CHP ile sonuç alınamayınca, Davutoğlu MHP’nin kapısını çalacak lâkin orada da aynı konularda benzer sorunlar yaşanacak ve ilerleme sağlanamayacak.
-Saray ve AKP bu süreci halka, muhalefetin ülkeyi sabote etmesi şeklinde sunacak.
-Davutoğlu’nun turlarından sonuç alınamayınca Cumhurbaşkanı şeklen de olsa Kılıçdaroğlu’na görev verecek ve o görevlendirmeden de haliyle sonuç alınamayacak.
-CHP liderinin görev iadesi ile Tayyip Erdoğan, Parlamentoda güveneceği bir isme yeniden hükümeti kurma görevini verip seçim kabinesini şekillendirecek ve 45 gün dolunca hükümet kurulamıyor diyerek Anayasada var olan yetkisini kullanıp yeniden seçim diyecek.
-AKP bu süreçte tüzük değiştirip üç dönem şartını kaldırmaya karar verecek ve bunu olağan kongrede gerçekleştirecek.

YUNANİSTAN GİBİ BATMAYALIM DİYECEK!
-Seçimin ucu göründüğü an iş çevreleri ve Cemaat tarafından Abdullah Gül ile Meral Akşener’e merkez sağ’da yeni bir adres adına baskılar yapılacak ve mevcut partilerden birinde bütünleşme gündeme getirilecek.
-Abdullah Gül her zamanki gibi riske girmeyecek. Meral Akşener ise Bahçeli beni çizdi deyip zemin yoklayacak.
-Yeniden başlayacak olan seçim kampanyasında Tayyip Erdoğan yine meydan meydan gezip, "İşte gördünüz, AKP tek başına iktidar olamazsa hükümet kurulamıyor ve Türkiye, Yunanistan gibi adım adım iflasa gidiyor" diyecek.
-İlaveten milliyetçi seçmeni etkilemek için “Kürt devletini kurdutmam" nutuklarını atacak.
-Tüm bu süreçte bazı mizansen olaylara tanık olunacak.
-TSK, Suriye sınırında müdahalelerde bulunacak ki AKP seçimde bunu kahramanlık menkıbesi gibi satacak.

AKP 276’YI BULACAK
-7 Haziran seçim sonuçlarından hareketle oy alınamayan bölgelere paralar saçılıp bütün devlet topyekün harekete geçirilecek.
-Toplum ve iş dünyasında panik oluşturmak için kamu bankaları devreye sokulup döviz fiyatı şahlandırılacak.
-Ve bu şekilde AKP 276 sayısını aşıp yine tek başına iktidar olacak.
-Seçimin mağlubu elbette CHP ile MHP olacak ve Kılıçdaroğlu ile Bahçeli’nin Tayyip’in stepneleri olduğu bir kere daha kanıtlanacak.
-CHP bir, MHP dört puan kaybedecek.
-HDP, bütün Kürtlerin oyunu alıp barajı kıl payı olsa da aşacak.
-Bu sonuçlar sonrasında Kılıçdaroğlu istifa edecek.
-Devlet Bahçeli ise postta oturmaya devam edecek ama MHP tabanı ayaklanacak ve parti genel merkezi ülkücüler tarafından kuşatılacak.

ASKER MECBUR KALACAK
-AKP’nin tekrar iktidar olması toplumu gerecek ve yeni Gezi direnişleri yani kitlesel sokak hareketleri başlayacak.
-FED’in faiz artırımı, ihracatın düşmesi ve turizmin gerilemesi ile ağırlaşacak olan ekonomik şartlar sokak hareketlerini teşvik edecek.
-PKK, güneydoğuda intifada başlatıp isyan provaları yapacak.
-Toplum siyasal ve ekonomik olarak sarsılmaya başlayacak.
-AKP, ülkeyi yönetemez hale gelecek.
-Ve TSK tıpkı Mısır’da olduğu gibi kardeş kavgasını önlemek ve ülke birliğini muhafaza adına yönetime el koymaya mecbur kalacak. ■ S. Önkibar, Ulusal Kanal, (4.7.2015)

 

5.7.2015

DİNCİLER, MEDYA: ALİ BULAÇ’TAN ÇOK KONUŞULACAK YAZI: 70’LERDE AJANLIK TEKLİFİNİ KABUL EDEN İSLAMCILAR İYİ YERLERE GELDİ

Zaman yazarı Ali Bulaç, 70’li yıllarda polis tarafından kendisine ajanlık teklif edildiğini aktararak, kendisinin bu teklifi kabul etmediğini ama ‘kabul eden bazı İslamcıların’ hızla yükseldiğini söyledi. Bulaç yazısında, “devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş” ifadelerine yer verdi.

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç, bugünkü (6 Temmuz 2015) köşesinde, bir başka Zaman yazarı Mümtaz’er Türköne’nin dün isim vermeden aktardığı “Ajanlık teklif edilen İslamcı” anekdotunu hatırlatarak, “Sözünü ettiği şahıs benim. Hikâyeyi anlatacağım” diyerek başladığı bir yazı kaleme aldı.

Bulaç, polis ve başka istihbarat örgütlerinin İslamcı camiayla ilişkilerine ilişkin bazı başka anekdotlar aktardıktan sonra, “Kısaca devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş” diye yazdı.

Ali Bulaç’ın “Neden devletin İslamcısı olmadım?” başlıklı yazısı şöyle:

Dünkü yazısında Mümtaz’er Türköne “kendisini hâlâ İslâmcı olarak tanımlayan, yaşça benden büyük bir dostundan dinlediği” bir olayı anlatıyordu: “70’lerin başına ait bir hikâye. Üniversitede okurken polisler sebepsiz yere Siyasî Şube’ye alıyor; iyi polis-kötü polis muhabbeti ile korkutucu bir sorgudan geçiriliyor. En nihayetinde üçüncü bir kişi “bize çalışacaksın” diye meseleyi bağlıyor. İslâmcı dostum, “Ben reddettim, ama çevremde aynı tezgâha düşüp teklifi kabul eden çok sayıda tanıdığım olduğunu anladım” diye bitirdi hikâyeyi.”

Okuyucularımızın merakını gidereyim. Sözünü ettiği şahıs benim. Hikâyeyi anlatacağım.

Ben son yarım asırlık İslami mücadelenin hem içinde yer almış bir özneyim, hem gözlemcisi, şahidiyim. İmam Hatip’te okurken gözümü İslamcı olarak açtım; hiçbir zaman ne sağcı ne solcu oldum. Atatürk milliyetçiliğinden hazzetmedim, Anadolu milliyetçiliğini anlamaya çalıştım. Ancak Türk, Kürt veya Fars milliyetçiliği ile aramdaki mesafe neyse Arap milliyetçiliğiyle de mesafem aynıdır. Müslümanların en büyük hastalıkları milliyetçilik, mezhepçilik ve dünyevileşmedir; bu illetlerden kurtulmaları son derece güç. Kapitalizme, faşizme ve komünizme en ufak bir yakınlık duymadım ama dine saygılı sol ve sosyalizme sempati duydum. Duam, başladığım çizgide son nefesi vermektir.

İlk yazılarıma 15 yaşımda iken mahalli gazetelerde başladım. Yarım asırdır bu mahallenin içindeyim. Kendimi hiç bu kadar ağır bir baskı altında hissetmemiştim. Defalarca yargılandım ama dava arkadaşlarımın iktidarında böylesine sıkıntılar çekeceğimi beklemiyordum. Kırk yıllık arkadaşlarımı kaybettim ama elhamdülillah en ufak bir pişmanlık duymuş değilim, bir iktidar uğruna mangalda kül bırakmayan İslamcıların nasıl savrulduklarını, devletin denetimine nasıl girdiklerini görünce esef ettim. Meğerki devlet İslamcıların sadece midelerine değil, ruhlarına kaçmış. Kalplerini zulüm üzere ayakta duran bir iktidarın ateşine kaptıranlara sadece acıyorum.

1972 veya 73’te bir gün okul müdürümüz Nuri Ünlü, beni makamına çağırdı ve “Gayrettepe’ye gidip bir polisle görüşmemi” söyledi. Ertesi gün oraya gittim, ismini verdiği polisi buldum. Beni hışımla alt kata indirdi, loş bir masaya oturttu. Üç polis beni sorgulamaya başladı. Biri hayli sert, aksi ve suçlayıcıydı. Benim ne tehlikeli ve zararlı biri olduğumu söyleyip içeri atılmamı istiyordu. Diğeri “Yok canım, Ali iyidir, yanlış düşünüyorsun” diyordu. Üçüncüsü sorguyu gözlüyor, ara sıra kısa cümlelerle sorular soruyordu. Sorgu yaklaşık iki saat sürdü. Sonunda bana, “Tamam, dediğini kabul edelim ama bize yardımcı ol.” dediler. “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorunca, “Yüksek İslam’daki Nurcular hakkında bize ara sıra bilgi ver” diye cevap verdiler. Kabul etmedim. “Bak baban sana para gönderemiyor, sana burs buluruz, harçlık veririz. İnat etme” diye ısrar ettiler. Ben “Allah’ım! Bu adamlar beni Müslümanlara karşı kullanmak istiyor, bana güç ver” diye içimden dua ettim. Cesaretimi toplayarak, “Beni bu işten muaf tutun, bunu yapamam” dedim. İyi polis “Valla sen bilirsin, görüyorsun, seni içeri attırmaya can atıyor” deyip kötü polisi işaret etti. Yine direttim. Beni saldılar. Sonradan öğrendim ki, gözlerine kestirdikleri birkaç kişiyi çağırmışlar. Ve o arkadaşlar iyi yerlere geldiler.

Bir arkadaşım konusunda 1977’de uyarıldım “Bu polistir” diye. İnanmadım, arkadaşıma konduramadım. Meğer polisin önde gideniymiş. Tepelere tırpandı. Çocuk yaşta birini getirip bana teslim ettiler. “Bu çok yetenekli biri, ilgilen yetiştir, iyi bir entelektüel olur” dediler. Meğerki askerlerin en has adamıymış, tepelere çıktı. Hayli maruf bir zat artık MİT’le birlikte çalıştığını açıkça telaffuz ediyor. İslami harekette etkili bir başkasına “Senin ne işin var bunlarla?” diye sorduğumda “İstihbarattan korkmamak lazım. Kendine güvenirsen yararlanırsın, onlar da senden yararlanır” dedi. Kısaca devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş.

Mümtaz’er Türköne’nin bir tezine ihtirazi kayıtla katılıyorum: Tam zaaf içinde iken devlet İslamcılarla kuvvet buldu, ayağa kalktı. Bu doğru. Ama bunların yaptıkları İslam’a aykırı. Ben bunlara “eski İslamcı” diyorum. İslamcılığın sorunları çok büyük. Üzerinde kafa yormaya devam edeceğiz. ■ Taraf, (5.7.2015)

 

BORÇLANMA, HALK: TÜRKİYE’DE 18 MİLYON KİŞİ BORÇ BATAĞINDA

Türkiye’de, 1000 lira ve daha az aylık geliri olanların kişi başına ortalama 13 bin lira kredi borcu var

Yılın ilk 3 ayında kredi alan toplam 2 milyon 767 bin vatandaşın 1 milyon 273 bini 25-36 ay vadeli borç yükü altında. Geçmiş yıllar da dikkate alındığında, 2015 yılı Mart sonu itibariyle tüketici ve konut kredisi borcu olan vatandaş sayısı 17,7 milyon kişiye, borç miktarı da 271,2 milyar liraya çıktı. Banka kredileriyle yaşamını sürdümeye çalışan vatandaşın gelirine göre borç yükü ve ödeme vadesi, bu kişilerin geleceğinin ipotek altına alındığını ortaya koydu. Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre yılın ilk 3 ayında kullanılan ve önemli bölümünü ihtiyaç kredilerinin oluşturduğu tüketici kredileri ile konut kredilerinin toplam tutarı 44 milyar 911 milyon lira oldu. İlk 3 aylık verilerin detayları ise çok dikkat çekici: 1000 ile 2 bin lira gelir olanların kullandığı kredi miktarı 9 milyar 302 milyon lira. Kişi başına ortalama borç 12 bin 157 lira. 2-3 bin lira arası geliri olanların kredi borcu 6 milyar 907 milyon lira. Kişi başına borç 18 bin 976 lira. Aylık 3-5 bin lira geliri olanların borcu 5 milyar 933 milyon lira. Kişi başına da 25 bin 245 lira. Geliri 5 bin liranın üzerinde olanların toplam kredisi ise 8 milyar 316 milyon liraya çıktı. Ortalama borç 23 bin 435 lira.

Faiz yükü artıyor

İlk 3 ayda kredi kullananlara gelir grubuna göre bakıldığında toplam 2 milyon 767 bin 563 kredi borçlusunun 788 bin 390’ının 1000 lira ve altı gelire sahip olduğu görülüyor. 765 bin 127’sinin 1000 ile 2 bin lira arası, 363 bin 975’inin 23 bin lira arası, 235 bin 16’sının 35 bin lira arası, 354 bin 841’inin 5 bin lira zeri gelire sahip olduğu ortaya çıktı. Kredilerin vadelerine göre bakıldığında, 2 milyon 767 bin 563 vatandaşın 1 milyon 273 bin 103’ünün 2536 ay vade ile kredi çektiği görüldü. Vade arttıkça ödenen faiz ve masraf yükü ağırlaşan vatandaşların 434 bin 243’ü 312 ay arası, 395 bin 692’si 1924 ay arası, 284 bin 26’sı 4972 ay arası vadelerle kredi çekti. ■ Yeniçağ, (5.7.2015)

6.7.2015

YUNANİSTAN, KRİZ: AB’NİN AKDENİZ ÇANAĞI SU ALIYOR

Bütün gözler Yunanistan’da. Dağ gibi borçlarla nasıl baş edilecek, yüzde 60 a yaklaşan genç işsizliği, yüzde 27’yi bulan ortalama işsizlikle nasıl baş edilecek? Özellikle kamunun açıkları nasıl azaltılacak ve ülke yeniden büyüme rayına oturarak nasıl istikrar kazanacak, huzur bulacak?...

Gözler Yunanistan’da ama sorunlu olan sadece Yunanistan değil ki... Belki göstergeleri en çarpıcı olan bu ülke ama onu gündemde tutan, siyasi iradesinin başkaldırısı ve adına Troyka denen, IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu ile didişmesi, şartlarınına boyun eğmemesi...

ÇANAK ÇATLAK...
Biliniyor ki, 2008-2009 küresel krizi AB’yi derinden sarsarken en çok da Akdeniz’e kıyısı olan Güney ülkelerini altüst etti. Küresel kriz, Yunanistan’ın yanında, İspanya, Portekiz ve İtalya’daki, hatta Fransa’daki bütün kırılganlıkları su yüzüne çıkardı. Tüm dünyada olduğu gibi, kriz yangınına devletin kamu kaynakları ile müdahalesi, bu ülkelerin varolan kamu açıklarını, onun üstünden kamu borç stoklarını hızla büyüttü ve ‘kamu maliyesi krizi’ tümünün ortak sorunu haline geldi.

Kamu bugün bu ülkelerin, Fransa dahil, hepsinde en büyük borçlu. Dolayısıyla operasyonlar hep kamu bütçe açığını azaltma, kamu borçlarını azaltmaya zorlama üstüne... Bunlar yapıldıkça kamu cari harcamaları ve yatırımları üstünden ekonomik büyümeye olası katkılar azalıyor, iç talebi daraltıyor. Dış talep ise bu kaybı telafiye imkân vermiyor pek.

AVRO PRANGA
AB’nin güney ülkelerinin de parası olan avro üstünden dış pazarda yarışmak kolay olmuyor, avro iklimi, bu ülkelerin rekabet gücü edinmelerinde destek değil, adeta köstek, kendi ulusal paralarını devalüe ederek rekabet gücü kazanma keyfiyetini, avroya geçişle yitirmiş bulunuyorlar. Avro üstünden Almanya, Avusturya, Hollanda ile nasıl, ne kadar yarışılabilirse o kadar yarışabiliyor, daha doğrusu, yüksek katma değerli ürünlerde yarışamıyor, AB içi işbölüminde Almanya egemeni ne rol vermişse, ona o orta ve düşük katma değerli üretimlere mecbur bırakılıyorlar.

PORTEKİZ VE İSPANYA
Yunanistan’daki gibi, bıçağın kemiğe dayandığı iki ülke Portekiz ile İspanya. Bunlardan Portekiz, Yunan ölçülerine daha yakın. Benzer büyüklükteler. Portekiz’in kamu borç yükü biraz daha düşük, işsizlik biraz daha düşük, o kadar. Ama Portekiz milli gelirinin yüzde 222 oranına varan bir dış borç yükü var ülkenin. Portekiz de ağır kemer sıkma politikaları uyguluyor ama politik olarak SYRIZA benzeri bir politik hareket yaratılamadı. Kemer sıkma politikalarını uygulamakla ne hale geleceği de bilinmiyor.

İspanya, büyüklük olarak Yunanistan ve Portekiz’in 5 katı bir ekonomi. Hiç de ihmal edilir boyutta değil. İspanya yıllardır kemer sıkıyor ama hâlâ önemli bütçe açıkları veriyor. Kamu borcu stokunu milli gelirinin yuzde 98’ine indirse de bunu yapmak için büyümeden çok fedakârlık etti ve işsizliği yüzde 24 ile Yunanistan’ı aratmıyor. Podemos siyasi hareketi, SYRIZA paralelinde bir alternatif hareket ve göz ucuyla Yunanistan’da olanları yakından izliyor.

İTALYA, FRANSA
Akdeniz’in belki de en tehlikeli yanardağı İtalya... Avro Bölgesi’nin 3’ncü büyük ekonomisi İtalya’da son 5 yılda yaşanan kemer sıkma politikaları ile kamu bütçe açığı, Maastricht kriteri olan yüzde 3’e çekildi ama buna rağmen kamu borç stoku, 2 trilyon doları aşan milli gelirin yüzde 134’ü ve hala çok yüksek. Toplam dış borç stoku milli gelirin 22 puan üstünde.
Krizdekiler arasında adı pek geçmeyen Fransa’nın da göstergeleri parlak değil aslında. Kamu borç stokunun milli gelire oranı, AB kriteri olan yüzde 60’ın 35 puan üstünde. Dış borç stoku milli gelirinin yüzde 185’i... Bütün bu yükleri azaltmaları, daha yıllarca düşük büyümeye katlanmalarını gerektirir halde. Buna da kitleler ne kadar daha sabreder, bilinmez.

ARAYIŞ...
Özetle Yunanistan’da tavan yapan kamu maliyesi krizi, sadece orada kalmıyor. Öteki Akdeniz avro alanı da sorunlu ve bu ekonomik durum siyasi panoramayı da etkileyip çıkış arayışlarını artırıyor. SYRIZA bu nedenle Troyka için başarırsızlığı içten istenen ve önü kesilmeye çalışılan bir hareket. Başarması, ‘Kötü örnek’ olması, tüm AB paradigmasını altüst edebileceği için... Ama eski paradigma ile yol alınamadığı da açık. Arayışlar sürecek... ■ Mustafa Sönmez, Birgün, (6.7.2015)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura