Diğerleri > Sis Çanı
18-08-2014
NELER OLDU 1-6 TEMMUZ 2014 (Bilim, borçlanma, tarım, çevre, kaynak kullanımı, döviz, TSK, enflasyon, altın, Dolar, seçimler)

Cihan Dura

18.8.2018


1.7.2014

BİLİM, AR-GE: 100 BÜYÜKTEN AR-GE HAMLESİ

Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın 100 büyük listesine giren firmaların 2012 yılında yüzde 51.6 oranında azalan Ar-Ge giderleri 2013’te yüzde 9.4 oranında arttı

Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın (EBSO) 2013 yılındaki üretimden satışlar esasına dayanarak yaptığı bölgenin en büyük sanayi firmaları araştırmasının sonuçlarına göre, EBSO’nun ilk 100 sanayici üyesi içinde 46 firma Ar-Ge harcaması yapıyor. Araştırmaya göre, EBSO’nun 100 büyük listesine giren firmaların Ar-Ge giderleri 2012 yılında yüzde 51.6 oranında azalırken, 2013’te ise yüzde 9.4 oranında artış gösterdi.

EBSO’nun en büyük 100 sanayi kuruluşu sıralamasında İzmir’in en büyük sanayi kuruluşu yine Tüpraş olurken, ikinci Petkim, üçüncü Philsa Philip Morris Sabancı oldu. İlk 10 içinde ismi açıklanan firmalar, sırasıyla İzmir Demir Çelik, Abalıoğlu AŞ, Küçükbay AŞ, JTI Tütün Ürünleri AŞ, Kocaer Haddecilik ve Özkan Demir Çelik olurken, Ar-Ge’ye en çok para harcayan ilk 10 firma ise sırasıyla Dyo Boya Fabrikaları AŞ, Petkim Petrokimya AŞ, Pınar Süt AŞ, Üniteks Tekstil Gıda AŞ, Norm Cıvata AŞ., ZF Lemförder Aks AŞ, Akdeniz Kimya AŞ, Klimasan AŞ, CMS Jant ve Makine AŞ ve Ege Seramik Sanayi AŞ oldu.

EBSO Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yorgancılar, Ar-Ge merkezi kurmada gerekli istihdam sayısının 50’den 30’a indirilmiş olmasının yanısıra yeni adımlara da ihtiyaç duyulduğunu söyledi. 2013 yılındaki üretimden satışlar esasına dayanarak yapılan bölgenin en büyük sanayi firmaları araştırmasının sonuçlarını değerlendiren Yorgancılar, ilk 100 firma içinde, 43 firmanın 2012 listesine göre sıralamadaki yerini yükseltirken, 7 firmanın sırasını koruduğunu, 34 firmanın ise sıralamada gerilediğini belirtti. Yorgancılar, 16 firmanın ise 2013’te ilk 100 sıralamasına girdiğini vurgulayarak, “Araştırma özellikle ihracat ve borçlardaki olumsuz durumun firmaların performanslarını olumsuz etkilediğini ortaya koydu. 100 büyük firmanın üretimden satışları yüzde 5.5, faiz giderleri yüzde 15.5, borçları yüzde 33.5, istihdamları yüzde 6.4 artarken, ihracatları yüzde 18.7, ürettikleri net katma değer ise yüzde 5.2 azaldı. Bu olumsuz rakamlarda, 2013’te ekonomiyi olumsuz etkileyen pek çok unsurun etkisi oldu. Bunların başında ABD’nin likiditeyi azaltma kararı, derecelendirme kuruluşlarının kırılgan ülkeler arasına Türkiye’yi alması, Ortadoğu’daki olumsuzluklar geldi. Kurdaki dalgalanma nedeniyle kambiyo zararları arttı. Faiz oranlarının 2013’te yüzde 14-15 bandına oturması maliyetleri artırdı. Sanayici ‘kurlar artmayacak, buna göre yatırım yapalım’ diyor. Ancak kur bir yılda yüzde 20 artınca böyle bir zarar ortaya çıkıyor. Merkez Bankası’nın elindeki bazı enstrümanları çok iyi kullanmalı" dedi. ■ Sedat Alp, Dünya, (1.7.2014)

BORÇLANMA, DÜNYA: ARJANTİN’İN YENİ BORÇ KRİZİ

 

Arjantin’in karşılaştığı yeni borç krizi, halen dünya finans çevrelerinde en çok konuşulan konu. Kriz çözülemez ise Arjantin temmuz sonu itibariyle “borcunu ödeyemez ülke” (default) durumuna düşecek.
Arjantin, 2001-2002 krizinde de “default” durumuyla karşılaşmış; 100 milyar
dolar civarındaki borcunu ödeyememişti. Türkiye, böyle bir duruma sadece bir kez ve 3 milyar dolar civarında bir para için düştü. Kıbrıs’a yaptığımız askeri harekat sonrasında, başta ABD olmak üzere batılı devletler ülkemize ambargo koydular. Ambargo sonrası, ülkede bir çok malın kıtlığı çekilmeye başladı; döviz bulunamadı. 1979’da borcumuz olan bankalarla yapılan yeniden yapılandırma anlaşmaları (debt swap) sonrası, borçlarımızın tamamını ödedik. Borçları ödeyememekle ilgili kriz, bize “para ve döviz yönetimi”nin önemini anlattı. Bu kriz sonrasında, ülkemizde “rezerv ve borç yönetimi” anlayışları yerleşti; Türk lirası ve döviz piyasaları kuruldu. Şimdi, bu konularda yalnız Arjantin’in değil, bir çok gelişmiş ülkenin bile ilerisindeyiz.

Krizin nedeni...
Arjantin’in karşılaştığı borç krizinin arkasında yatan sorun, oldukça basit. Sorunu yaratanlar, esas itibariyle ABD hedge (kârlı yatırım) fonları ve ABD mahkemeleri oldu.
2001-2002 krizi sırasında, Arjantin bonolarını çok düşük fiyatlarla alan leşçi fonlara (vulture funds), Arjantin hükümeti yüzde 70 indirimle ödeme teklif etti. Bu teklifi, fon sahiplerinin yüzde 92’si kabul etti. Sadece, NML şirketi teklifi kabul etmedi ve sorunu mahkemeye taşıdı. Mahkeme, NML şirketini haklı buldu ve Arjantin hükümetinin mahkeme nezdindeki hesaba 1.33 milyar dolar ödemesini istedi. Oysa, bu paranın ve bu karara paralel olarak diğer “leşçi fon” paralarının ödenmesi halinde; Arjantin “default” durumuna düşüyor.
Arjantin hükümetinin üst mahkemeye başvurusu da kabul edilmedi. Bu karar sonrası, Arjantin bonoları piyasalarda yüzde 6 değer kaybetti. Nobelli iktisatçı Joseph Stiglitz, mahkeme kararının ABD’nin bir ayıbı olduğunu ve bu gibi kararlar sonrasında,
New York’un “finans merkezi” olma durumunun tehlikeye girebileceğini gündeme getirdi.

Sorun çözülecek mi?
Arjantin hükümeti, ABD gazetelerine verdiği ilanlarla sorunu, Güney
Amerika’nın 2. büyük ekonomisi olduklarını ve borçlarının, GSMH’larına oranının sadece yüzde 9 civarına yaklaştığını açıkladı.
2002 krizine ait borçların, 2005 ve 2010’dan sonraki toplu borç ödemesi, bu ayın sonunda, dün yapılacaktı; yapılamadı. Ancak, anlaşmalardaki bir gecikme maddesi uygulanarak; “teknik default” durumu 31 Temmuz’da gerçekleşiyor.
Arjantin hükümeti, borcunun bir bölümü olan 539 milyon doları, halen bir ABD bankasında tutuyor. Mahkemeler kararlarında ısrar ederlerse, “borç erteleme” anlaşmalarının tamamı riske girecek. Çünkü, alacaklıların küçük bir bölümü bile mahkemeye giderse, “borç ertelemesi” (debt swap) yapılamayacak.
Gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz. ■ Yaman Törüner, Milliyet, (1.7.2014)

 

2.7.2014

TARIM İÇİN “YERELDE KALKINMA” MODELİ...

Küreselleşmenin karşıtı yerelleşmedir. Küreselleşen dünya küçük bir köye dönüşürken, yerel olanın, gerçek anlamda köyün değeri anlaşıldı.

Yaşamın her alanını etkileyen küreselleşme tarımda da derin izler bıraktı. Dev şirketlere direnemeyen küçük çiftçilik hızla eriyor, yok oluyor.

Böyle bir dönemde, İzmir’de “Yerelde Kalkınma Modeli” benimsendi.

Yerelde kalkınma modeli nedir, neden ihtiyaç duyuldu?
Model kısaca, yerel ekonomik potansiyeli, yerel kaynaklarla ve orada yaşayanların katılımı ile harekete geçirilerek sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak olarak adlandırılabilir.

Bu modeli sanayi, turizm ve tarımda uygulayan İzmir Büyükşehir Belediyesi, özellikle tarımda son 10 yılda çok önemli başarılara imza attı.

Yerelde kalkınma modeli ile üreticilere kooperatifl er üzerinden çok ciddi destek sağlanıyor. Üretici daha sağlıklı, daha kaliteli ve pazarlanabilir ürünler üretiyor.
Kentin ihtiyacı olan çiçek, süs bitkileri, fidan, ağaç ve bir çok ürün kırsalda faaliyet gösteren kooperatifl erden alınıyor. İthal edilmiyor. Belediyenin ihtiyacı olan gıda ürünleri yine kooperatifl erden alınarak üretici destekleniyor.

İlk kez okul sütü projesi yerelde başlatıldı. Tire Süt Kooperatifi ile yapılan anlaşma ile 8 yıl boyunca kooperatiften süt alınarak okullarda ücretsiz dağıtıldı. Hükümet iki yıl önce ülke genelinde okul sütü projesi başlatınca, İzmir Büyükşehir Belediyesi okul sütü yerine “Süt Kuzusu Projesi” ile 0-5 yaş grubuna süt dağıtımına başladı.

Tire Süt Kooperatifi Başkanı Mahmut Eskiyörük’ün verdiği bilgiye göre İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sağladığı destek sayesinde son 10 yılda ülke genelinde süt üretimi yüzde 70 artarken, İzmir’de yüzde 270, Tire’de yüzde 400 arttı. En önemlisi insanlar köyünden göç etmedi, üretmeye devam ediyor.

Benzer başarılar Bayındır, Ödemiş Bademli, Seferihisar, Bademler, İğdeli Kooperatifl eri ile sağlandı.

Belediye, toprak ve yaprak analizi, fidan, fide temini, bilgi ve teknoloji desteği gibi bir çok hizmeti üreticilere ücretsiz sağlıyor. Kurulan ekolojik pazarlar ve diğer üretici pazarları ile ürünlerin değerinde pazarlanmasını sağlıyor.

Bütün bu hizmetler, Türkiye’de ilk kez bir belediye bünyesinde kurulan Tarım Dairesi tarafından yerine getiriliyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı çalışmaları, verdiği hizmetleri Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın vermesi gerekiyor. Ancak bakanlık yetersiz kalıyor.
Pazartesi günü İzmir’de Havagazı Fabrikası’nda yerelde kalkınma modelinin tarımda daha da yaygınlaştırılması için çok önemli bir toplantı yapıldı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu yönetiminde yapılan toplantıya İzmir'deki ziraat odalarının başkanları, kooperatif başkanları ve yöneticileri, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve İzmir'de diğer üniversitelerde tarım ekonomisi konusunda çalışan öğretim üyeleri, sivil toplum örgütlerinin yöneticilerinin katıldığı toplantıda yerelde kalkınma modeli kapsamında bundan sonra nasıl bir yol izlenmesi gerektiği tartışıldı.
Önümüzdeki günlerde tarımsal sanayi, gıda sanayi işletmelerinin yöneticileri, tarım ve gıda ürünleri ihracatçılarının katılımı ile bir toplantı daha yapılarak onların da görüş ve önerileri alınacak. Yerelde Kalkınma Modeli için yeni hedef ve stratejiler belirlenecek.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun verdiği bilgiye göre İzmir'de tarım arazi yollarının yüzde 95'i asfaltlandı. Böyle bir hizmet Türkiye'nin hiç bir yerinde yok.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 6 Mart 2012’de kabul edilen Büyükşehir Yasası, geçtiğimiz 30 Mart yerel seçiminden sonra kırsalda ciddi değişiklikler yarattı. Ülke genelinde 13 il daha “büyükşehir” oldu. Yaklaşık 600 belde belediyesi kapanırken 16 bini aşkın köy belediyeye bağlı mahalle oldu. Belediyelerin kırsaldaki hizmet alanı genişledi.

İzmir'de Büyükşehir Belediye sınırları kapsamında 650 bin hektar olan kırsal alan 1 milyon 200 bin hektara yükseldi. Belediye sadece kentlere değil köylere de hizmet götürmek zorunda.

Bu yönüyle bakıldığında İzmir bir adım değil bin adım önde. Bu yasa çıkmadan kırsalda çok önemli çalışmalar yaptı ve sürdürüyor. Aziz Kocaoğlu’nun da belirttiği gibi son 10 yılda kırsaldaki insanlarla belediye arasında büyük bir güven oluştu. Kırsalda yaşayanlar belediye hizmetlerinden yararlanacaklarını, belediyenin desteğini arkalarında hissederek üretim yapıyor.

İzmir'de uygulanan yerelde kalkınma modelinin kurumsallaşması ve tarıma daha büyük katkı sağlaması için İzmir'de yaşayan 4 milyon ve Ege Bölgesi'nde yaşayan 12 milyonu aşkın tüketicinin modele dahil edilmesi gerekiyor. Sağlıklı ve güvenilir gıda tüketmek isteyen tüketici bu modelin bir parçası yapılmalı. Yerelde üretilen önce yerelde tüketilmeli, sonra ülke genelinde sonra da ihracata yönlendirilmeli.

Özetle, İzmir'de başlayan yerelde kalkınma modeli tüm belediyelere örnek olacak nitelikte.Ülke genelinde uygulanabilirse bu model tarım sektörü açısından yeni bir çıkış yolu olabilir. ■ Ali Ekber Yıldırım, Dünya,  (2.7.2014)

 

ÇEVRE: +2 DERECENİN EKONOMİSİ

Dünya Çevre ve Kaynak İktisatçıları Birliği’nin Beşinci Kongresi bu hafta başında İstanbul’da toplandı. (*) İTÜ İşletme Fakültesi’ndeki meslektaşlarımızın ev sahipliğinde gerçekleştirilen kongreye 1200’den fazla delege katıldı; sunumlar yaptı.
Kongrenin ana teması İklim Değişikliği tehdidi idi. Sanayi Devrimi’nden bu yana yaşanan karbondioksit ve diğer sera gazı atıklarının atmosferde yoğunlaşması nedeniyle gezegenimizin yüzey ısısının ortalama 1.5 ile 2.2 derece arasında artış göstermiş olduğu tahmin edilmekte. Önlem alınmaz ise yüzyılın sonuna kadar bu artışın ivmelenerek süreceği ve gezegenimizin iklim dengesinin kalıcı olarak değişime uğrayacağı bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.
Çevre bilimcileri, söz konusu tehdidi önleyebilmek için yüzyılın sonuna değin gezegenimizin yüzey ısısındaki artışın en fazla 2 santigrat derece ile sınırlandırılması gerektiği uyarılarını dile getiriyor. Bunun için ise atmosferde yoğunlaşmış olarak yer alan karbondioksit miktarının 450 ppm (parts per million: her bir milyon molekül içinde karbordioksit eşdeğer molekülü) düzeyinde tutulması gerektiği biliniyor. Sanayi devrimi öncesinde, atmosferimizdeki karbondioksit yoğunluğunun 220 ppm düzeyinde olduğu tahmin ediliyor.

***

Gezegenimizin yüzey ısısındaki artışın 2 derece ile sınırlı tutulabilmesi için alınacak iktisadi tedbirlerin ve özendirmelerin neler olabileceği konusu ise kongre boyunca gözlemlediğimiz üzere, iktisatçılar arasında derin görüş ayrılıklarına yol açmakta. Bu doğrultuda atılmış en ileri adım olarak bilinen Kyoto Protokolü, belgeyi imzalayan ülkeler için 2008-2012 yılları arasında, başta karbon olmak üzere sera gazı salımlarını 1990 düzeylerinin yüzde 5 daha da altına çekmeleri yükümlülüğünü getirmiş idi. Şimdi 2015’te yapılacak Paris Kongresi’yle birlikte yeni hedeflerin hayata geçirilmesi planlanmakta.
Bilindiği üzere, Kyoto Protokolü aracılığıyla her üye ülkeye belli bir karbon emisyon kotası tahsis edilmekte ve üye ülkelerin bu kotaları kendi üreticileri arasında “paylaştırması” beklenmektedir. Tasarıma göre eğer herhangi bir üretici ya da ülke kendi kotasını aşarsa, çevreyi daha az kirleten diğer ülke ya da üreticilerden karbon kotası “satın” alabilecektir. Yani Kyoto Protokolü küresel ölçekte bir karbon piyasası kurulmasını önermekte ve dolayısıyla küresel ısınmayla mücadeleyi “pazar ekonomisinin kurallarına” havale etmektedir.
Karbon kotaları, bir kere tahsis edildikten sonra dünya pazarında oluşacak fiyatlarda çok kirleten ülkeler tarafından “satın alınabilecektir”.
Öte yandan “karbon piyasasında” dolaşıma girmesi beklenen karbon kotası ticareti daha şimdiden uluslararası finans şirketlerinin iştahını kabartmaktadır. Finans şirketleri, çevreyi daha fazla kirleten çelik, çimento ve kömür gibi sanayi üreticilerine karbon kotası satın alabilmeleri için “kredi açmaya” hazırlanmaktadır. Aynı bir ev ya da otomobil kredisi gibi karbon gazı kotası da krediyle satın alınabilecektir. Yani
yeni “borç tuzakları” çevreci söylemler ardında yeniden kurulmaktadır.
Küresel ısınma tehdidine karşı “kapitalist pazar ekonomisinin mantığına sadık” bir çevre politikası ne kadar gerçekçidir? Gerçekten etkin bir çevre politikasının tasarımı bu soruya net olarak cevap vermek durumundadır.

***

Bütün bu gelişmelerin ülkemiz açısından ne derece önemli olduğunu bir köşe yazısının sınırları içinde aktarmamıza olanak yoktur. Ancak şu bilgileri vermekle yetinelim: Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Türkiye’nin 2011 yılındaki karbondioksit eşdeğeri emisyon düzeyi 296 milyon tondur. OECD tarafından derlenen verilere göre Türkiye ekonomisinde fert başına ve GSYH başına karbon emisyonunu dünya ortalamasının henüz altında kalmasına karşın, dünyada kişi başına ve toplamda karbordioksit emisyon düzeyini en hızlı artıran ülkeler arasında olduğu görülmektedir. Türkiye 1990’dan bu yana toplam karbondioksit eşdeğeri emisyonunu yaklaşık 2.5 kat artırmış gözükmektedir. ■ Erinç Yeldan, Cumhuriyet, (2.7.2014)

 

DOĞAL KAYNAK KULLANIMI: ÖLÜDENİZ 'ÖLÜ FİYATINA' GİTTİ

Dünyaca ünlü Ölüdeniz plajlarının özel şirkete devri tartışma yarattı. Yılda ortalama 8 milyon lira gelir getiren Ölüdeniz ve Belcekız plajlarının yıllık 2.6 milyon liraya ihale edildiği belirlendi. İhaleye karşı imza kampanyası başlatıldı.

 

 

Muğla'nın Fethiye ilçesinde, yılda yaklaşık 8 milyon lira gelir getiren dünyaca ünlü Ölüdeniz ve Belcekız plajları, yıllık 2 milyon 690 bin liraya özel bir şirkete verilmesi şaşkınlık yarattı. Dünyaca ünlü iki plaj ve Fethiye Saklıkent Kanyonu, daha önce valilik bünyesindeki Muğla El Sanatları (MELSA) şirketi tarafından işletiliyordu.

Yerel yönetimlerle ilgili yeni düzenlemeyle birlikte işletmelerin Muğla Büyükşehir Belediyesi'ne geçmesini önlemek için yerel seçimlerden 9 gün önce protokol feshedildi. Oysa protokole göre MELSA, 2021 yılına kadar buraları işletme hakkına sahipti.

İddiaya göre seçimlerden önce valilik bünyesindeki Muğla'ya Hizmet Vakfı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na bağlı Türkiye Çevre Koruma Vakfı, yüzde 50 ortaklıkla MUÇEV şirketini kurdu. Ardından Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, 28 Mayıs 2014'te imzalanan protokolle buraların kullanım hakkını MUÇEV'e devretti.

Yetki devrinden sonra Ölüdeniz ve Belcekız plajlarının ihalesi yapıldı. İhaleyi, yıllık 2 milyon 690 bin lira bedelle 3 yıllığına Aydeniz ve Güneş Yemek ortak girişimi kazandı. Aydeniz şirketinin
Bursa, Güneş şirketinin ise Ankara merkezli olduğu öğrenildi. 26 Haziran 2014 günü de Gemiler Koyu ve Akbük kıyı kesimi günübirlik alanlarının ihalesi yapıldı. Bu ihaleyi alan firmalar açıklanmadı. ■ Milliyet, (2.7.2014)

3.7.2014

DÖVİZ:  ENFLASYON’UN BEKLENTİLERİ AŞMASI FAİZ VE LİRAYA YARAMADI

Piyasa analistleri ve banka ekonomistlerinin değişmesini beklemediği enflasyonda aylık artışın yüzde 0.31 çıkması, faiz ve döviz piyasalarında hareketlenmeye neden oldu.

Piyasalar, tarla ürünlerinin çıkması, kentlerde tüketimin azalması gibi mevsimsel nedenlerle Haziran aylarında genel olarak eksi çıkan enflasyonun, bu yıl da beklentileri aşarak yükselmesini olumsuz buldu.

Enflasyon açıklanmadan önce 2.13 lira düzeyinde işlem göre dolar, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci'nin, Merkez Bankası'na faiz indirimlerinin devam etmesi gerektiği yönündeki açıklamalarının da etkisiyle 2.1366'ya kadar yükseldi.

Enflasyonun beklenenden yüksek çıkmasının ardından, devlet faizlerinde de yükselme oldu. Piyasalarda gösterge devlet tahvilinin bileşik faizi yüzde 8.21 düzeyinden yüzde 8.33 düzeyine çıktı.

"MERKEZ BANKASI SÖZÜNÜ TUTAMADI"

Enflasyondaki beklentileri aşan yükselmeyi "Merkez Bankası sözünü tutamadı" diye yorumlayan Destek Menkul Değerler Analisti Eren Can Ümüt, "Enflasyonda beklenti yüzde 8.80 olmasına rağmen verinin yıllık yüzde 9.16 gelmesi sürpriz olarak nitelendirilebilir. Hem piyasanın hem de Merkez Bankası'nın beklentisi Haziran ayından itibaren enflasyonun düşüşe geçeceği yönündeydi" diye anımsattı ve şu değerlendirmeyi yaptı:

"Mayıs ayı verisine göre enflasyonda düşüş olduğu görülmekte fakat tahmin edilen hızda değil. Bu noktada Merkez Bankası'nın bahsettiği baz etkisi yoluyla enflasyonda keskin bir düşüş beklentisinin bu ay için gerçekleşmediği görülmekte. Buna neden olarak Musul kaynaklı Irak’ta yaşanan gerginliklerin petrol fiyatlarında artışa neden olacağı beklentisinin fiyatlama davranışlarını bozduğu şeklinde yorumlanabilir."

Ümüt, enflasyondaki bu gelişme ile piyasaların Merkez Bankası'ndan yeni faiz indirimi beklentisinin de azaldığına dikkat çekti. ■ Cumhuriyet, (3.7.2014)

 

TSK, CEMAAT: AKŞAM GAZETESİ YALAN SÖYLÜYOR PEKİ...

Bir süre önce Akşam gazetesinde, TSK’da 40 civarında Gülen cemaatine yakın general olduğu haberi çıktı. Akşam gazetesi, eski bir AKP milletvekili tarafından yönetilen, iktidara yakın bir gazete. Haberin arkasındaki isim de çok eski tarihlerden bu yana cemaat içinde olmuş, yönetici görevler almış ancak uzun bir süreden bu yana cemaat ile arasında duygusal kopukluklar olan bir isim. Herhalde bu iki kişi böyle bir haberi üç sene önce yapsalardı İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun Türkiye gizli kanadı üyesi olmak suçlaması ile mahkum edilirler ve Hanefi Avcı’nın yanına konulurlardı. Bugünlerde ise bu tür haberlere sadece tepki ile yetiniliyor.
Habere tepki önce Cumhurbaşkanı A. Gül’den geldi. Başkomutan olarak ordu darbecilik, casusluk ve fuhuş ile suçlanırken alınmayan, üzülmeyen Başkomutan Gül, bu sefer neden ise pek alındı ve “Türkiye’nin tehdit dolu bir süreçten geçtiği günlerde bu tür haberlerin güvenliğimizi sarsacağını” belirtti. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı da benzer bir açıklama yaptı. En son açıklama ise Başbakanlıktan geldi. Başbakanlık haberi yalanlamadı aksine doğruladı, fakat TSK’da cemaat yapılanmasına karşı özel bir araştırma ekibi kurulmadığını kaydetti.
Peki,
Akşam gazetesinin haberi doğru mu? Genelkurmay Başkanlığı Akşam gazetesinin haberini yalanladı ancak 29 Haziran 2014’te Hürriyet gazetesinde çıkan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen’in “Benden daha küçük çocuklar amiral şu anda. Onların arasında cemaatçiler de var. Ben onlara selam durmam. Göz göre göre Fethullah’ın amiraline selam verecek değilim. Bu tabii sıkıntı yaratır. (...)Orgeneraller var aralarında. Fethullah Gülen’i Amerika’da bire bir ziyaret eden kurmay albaylar şu anda amiral. Bu isimleri herkes biliyor. Askeri savcılık işlem yapmıyor” şeklindeki açıklamalarına Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir yalanlama gelmedi. Veya Jandarma Genel Komutanlığı’ndan Binbaşı Özgür Ecevit Taşçı ise şöyle diyor 1 Temmuz 2014’te Sözcü gazetesinde: “Ancak beni bu kumpasın içine sokanlar Jandarma Genel Komutanlığı içinde görevli silah arkadaşı bildiğim insanlar. Benim göreve dönmem için TSK’daki cemaat yapılanmasıyla mücadeleye yönelik kararlılığı görmem lazım.” Bu açıklama da Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanmadı.
Bu açıklamalara benzer örnekleri çok artırabiliriz. Albay Türkşen ve Binbaşı Taşçı gibi Balyoz ve diğer kumpas davalarından yargılananların tamamı TSK içinde silah arkadaşlığı duygusuna ihanet eden ve emir-komuta zinciri dışında bir örgütlenme içinde olan bir yapılanmadan bahsediyorlar. Özetle bu konuda ciddiye alınması gereken çok önemli ve Türkiye için bir numaralı güvenlik sorunu olan bir husus var.
Ben şimdi önümüzdeki hafta sevgili kardeşim Yavuz Selim Demirağ’ın bu konuda çıkacak olan kitabını merakla bekliyorum. Bence Yavuz Selim Demirağ, 2007’den bu yana yaşanan süreci en derinden, en yakından, en fedakar ve en anlayarak izleyen gazetecilerin başında geliyor. (M. Yıldız kardeşimi de asla unutmuyorum.) Yavuz Selim Demirağ’ın daha önce ’TSK’ya İndirilen Balyoz: Digital Terör “ adlı kitabı, Balyoz Davası’nı dağıtan bir belge niteliği taşımaktaydı. Şimdi ise Demirağ, TSK ve cemaat konulu kitabını yayınlıyor. Bekleyelim ve birlikte okuyalım. Sanırım Demirağ’ın kitabını Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları da okuyacak. ■ Ümit Özdağ, Yeniçağ, (3.7.2014)

 

4.7.2014

ENFLASYON, FAİZ: EVDEKİ HESAP...

Bizde enflasyon ile faiz politikası arasındaki bağ biraz tuhaf bir hale geldi. Faiz enfl asyon bağlantısı hakkında karşıt görüşler var. Bunlar sanki yüz seksen derece farklı görüşler. Aslında enflasyon ile faiz oranı arasında bir bağ olduğu konusunda herkes aynı fikirde. Böyle bir bağ var. Farklılık bağlantının niteliği ve yönü üzerinde ortaya çıkıyor. Yani bu iki değişken arasındaki bağlantıda nedenselliğin yönü bizde tartışmalı.

Siyaset alanı mal ve hizmet fiyatlarıyla faiz oranı arasındaki bağlantıda belirleyici olan değişkenin faiz olduğunu, fiyatların faizdeki değişmelere göre hareket ettiğini savunuyor.

Yani siyasetçilerin savunduğu görüşte, faiz-fiyat arasındaki bağda, nedensellik faizden fiyatlara doğru akıyor. Faiz oranının değişmesi fiyatların hareket yönünü ve dozunu belirliyor. Örneğin, fiyatların artış hızı (enfl asyon) yüksekse bunun faizin yüksek olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Yani, yüksek faiz enfl asyona neden oluyor. Bu durumda enflasyonu düşürmek için önce faizin düşürülmesi gerektiği şeklinde bir para politikası önermesi ortaya çıkıyor.

Buna karşılık profesyonel iktisatçılar faiz-fiyat ilişkisinde fiyatların bağımsız değişken olduğunu düşünüyorlar. Buna göre, fiyatlar birçok etkenden etkilenerek hareket ediyor ama bu etkenler arasında faiz yok. Tersine, faiz oranı, doğrudan fiyat hareketi tarafından belirlenmese de, piyasa güçleri faizi fiyatlara göre değiştirip, uyumlu hale getiriyor. Yükselen fiyatlar (enfl asyon) faizleri de yükselmeye zorluyor. Yani, iktisatçıların faiz- fiyat arasındaki ilişki algısına göre, nedensellik fiyatlardan faize doğru akıyor. Bu düşünce de fiyat-faiz ikilisinin hareketinde faiz hiç etkisiz değil. Tersine faiz, doğrudan olmasa da, dolaylı yoldan fiyatlar üzerinde etkili olabiliyor. Fiyat hareketlerini etkileyen makro büyüklükler, talep değişkenleri, faiz değişmelerine karşı duyarlı. Fiyatlar yükselirken faiz de yükseltilirse bu enfl asyonun frenlenmesine katkıda bulunuyor. Çağdaş iktisat düşüncesinin bu algısı siyasetçilerin önerdiğinden farklı bir para politikası tasarımına yol açıyor. Fiyatlar yükselirken parayı sıkılaştırılıp, faiz oranını yükselten bir para politikası öneriliyor.

Bu konuda politikacılarla para politikası düzenleyicileri arasında hep bir çekişme olduğu bilinir. Ama alışılmış çekişme faiz-fiyat ilişkisinde zıt önermelerden çok faiz- ekonomide canlılık arasındaki bağdan kaynaklanır. Politikacılar ekonominin canlı, istihdamın yüksek, işsizliğin görece düşük olmasını sağlayacağı düşüncesi ile faizin düşük (paranın bol) olmasını isterler. Merkez Bankacılar da, enfl asyon üreteceği gerekçesiyle bu tür gevşemelere karşı çıkarlar. Ama bu çekişme yerleşik bir iktisadi düşünceyi ters yüz etmeye kadar götürülmez. Siyasetle para yönetimi arasında bir nedensellik bağını ters yüz edecek kadar kökten bir uzlaşmazlık içinde olan başka bir ülke var mı bilmiyorum. Üstelik bizdeki karşıtlık bir tür baskı niteliği de kazanmış gibi görünüyor.

Bu ortamda enfl asyon gelişmeleri bizde olağanın ötesinde önem kazanmış durumda. Fiyat hareketlerine ilişkin verilerin Merkez Bankası üzerindeki baskının dozu, bundan hareketle para politikasının yönü üzerinde etkili olduğu, örneğin son bir iki aydır enfl asyonun yavaşlayıp, gerileyeceğinde dair beklentiler oluştuğunu biliyoruz. Merkez Bankası da bu görüşü savunuyor. Gelişmeler de tam olarak bunun zıttı olmadı. Sonuçta, Merkez Bankası, adeta önden doldurmalı, faiz indirimleri yaptı.

Enflasyonun gerilemesine ilişkin beklentinin başlama noktasının haziran ayı olması, aylık fiyat artış oranının negatife dönmesi bekleniyordu. Bunun yeni bir faiz indirimine olanak vereceği ve böylece Merkez Bankası üzerindeki baskıyı hafifl eteceği düşünülüyordu.
Haziran ayı fiyat hareketlerine ilişkin veriler dün açıklandı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Negatif olması beklenen aylık enfl asyon oranı pozitifte kaldı. Küçük de olsa bir artış (Yüzde 0.31) söz konusu. Bu yıllık bazda enfl asyon oranında beklenen aşağı yönlü kırılmaya engel oldu. Böylece mayıs ayında yüzde 9.7 olarak ölçülen yıllık (12 aylık) enfl asyon haziran ayında ancak yüzde 9.2’ye geriledi.

Bu gelişmenin Merkez Bankasını ne kadar rahatlatacağını bilmiyorum. Buradan bakınca yeni bir faiz indirimi için gerekli marj ortaya çıkmamış gibi görünüyor. Ama bilinmez. Evdeki hesap burada da tutmayabilir. ■ Taner Berksoy, Dünya, (4.7.2014)

 

BORÇLANMA, DIŞ: FİRMALARIN NET DÖVİZ BORCU 170 MİLYAR DOLAR

Finansal dışındaki firmaların döviz varlıkları nisan ayında ilk defa 100 milyar doları aşarak 100.6 milyar dolar oldu. Yükümlülükleri ise 270.2 milyar dolar

İSTANBUL - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2014 Nisan dönemine ait Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri verilerini yayımladı. Buna göre, finansal kesim dışındaki firmaların nisan ayında döviz varlıkları bir önceki aya göre 780 milyon dolarlık artışla 99 milyar 797 milyon dolardan 100 milyar 567 milyon dolara yükseldi. Aynı dönemde finansal kesim dışındaki firmaların döviz yükümlülükleri ise 4 milyar 579 milyon dolarlık artışla 265 milyar 662 milyon dolardan 270 milyar 241 milyon dolara ulaştı.

Net döviz pozisyonu açığı ise nisan ayında bir önceki aya göre 3 milyar 799 milyon dolar artarak, 169 milyar 674 milyon dolar oldu.

Nisan ayında varlıklar dağılımı incelendiğinde, bir önceki aya göre yurtiçi bankalardaki mevduat ve yurtdışına doğrudan sermaye yatırımları sırasıyla 1 milyar 352 milyon dolar, 206 milyon dolar artarken, ihracat alacakları 784 milyon dolar azaldı.

Aynı dönemde yükümlülükler ise bir önceki aya göre yurt içinden sağlanan nakdi krediler, yurtdışından sağlanan nakdi krediler ve ithalat borçları sırasıyla 3 milyar 374 milyon dolar, 897 milyon dolar ve 308 milyon dolar arttı.

Kısa vadeli varlıklar nisan ayında 83 milyar 798 milyon dolar iken kısa vadeli yükümlülükler 94 milyar 806 milyon dolar oldu. Kısa vadeli net döviz pozisyonu açığı ise bir önceki aya göre 1 milyar 528 milyon dolar artarak 11 milyar 8 milyon dolara yükseldi. Kısa vadeli yükümlülüklerin toplam yükümlülükler içindeki payı yüzde 35 düzeyinde gerçekleşti. ■ Dünya, (4.7.2014)

 

5.7.2013

'ALTIN BU YIL YÜKSELECEK, SONRA İSE 800 DOLARA DÜŞECEK'

Altın fiyatları yaşanan jeopolitik gelişmeler ve ABD istihdamının hız kazanmasınn ardından yeniden dalgalanmaya başladı. Dünyaca ünlü altın uzmanı Mark Hulbert'e göre altın fiyatları bu sene yükselmeye devam edecek. Ancak sonraki yıllarda "gerçek değeri" ons başına 800 dolara düşecek. Altın 1319 dolar seviyesinde bulunuyor.

Geçtiğimiz hafta özellikle altının kaderini çizecek gelişmelere sahne oldu. ABD tarım dışı istihdam rakamlarının 288 bin ile beklentilerin üstünde çıkması altında düşüş etkisi yaratırken Ortadoğu ve Ukrayna’da yaşanan siyasi krizin halen canlı kalması altını destekleyen önemli bir unsur olmaya devam ediyor.

Altında hem aşağı hem de yukarı yönde etkileyecek bu kadar önemli gelişmeler yaşanırken dünyanın en önemli altın analistlerinden Mark Hulbert'ten ilginç bir tahmin geldi. Hulbert Financial'ın sahibi ve Marketwatch yazarı Mark Hulbert ons başına 1319 dolar seviyesinde seyreden altın fiyatlarının bu sene daha da yükseleceğini öne sürerken "Ancak altının gerçek değeri 800 dolar. Önümüzdeki yıllara doğru bu yönde bir düşüş yaşayacağını tahmin ediyorum" dedi.

ENFLASYONA KARŞI KORUNAK DEĞİL
Bir başka uzman TCW Group fon yöneticisi Claude Erb ise altının enflasyona karşı korunak özelliğini kaybettiğini, özellikle kısa vadeli dönemde enflasyona karşı altına yönelmenin işe yaramadığını belirtti. Erb, altının sadece 10 yıllarla ölçülecek derecede uzun vadeli bir dönemde enflasyona karşı etkili bir koruma sağladığına dikkat çekti. ■ Hürriyet, (5.7.2014)

 

YATIRIMCILAR DOLAR VE ALTIN’A KOŞACAK

Ünlü yatırımcı Jim Rogers, Ukrayna ve Irak’taki gerilimin altın ve doları yükselteceğini söyledi. Rogers, kurdaki çalkantının sürmesini bekliyor

Uluslararası finans ve yatırım uzmanı Jim Rogers, önümüzdeki dönemde Ukrayna ve Irak dahil olmak üzere bölgesel çatışmaların devam edebileceğini, bu dönemde altın ve doların ise yükseleceğini söyledi. Rogers, küresel ekonomiye ilişin soruları yanıtlarken, Yatırımlarımın bir kısmını dolarda tutmamın sebebi, önümüzdeki 2-3 yıllık dönemde daha fazla kur çalkantısı ve ekonomik gerilimin oluşacağını tahmin ediyorum” diye konuştu.

Altın almayı sürdürüyor

Dünyada finans uzmanları Mark Faber ve George Soros gibi altın yatırımları ile yakından tanınan Rogers, “Altın yatırımlarımı satmadım. Uzun zamandır altın almaya devam ediyorum. Peki altın güvenli liman mı? Bence o da değil. Bu dönemde insanlar altın ve dolara koşacaktır. Umuyorum ki; bir balon oluşup patlamadan altınlarımı satabilirim. Altın piyasasında ancak 5-6 yıl içerisinde bir balon oluşacağını düşünüyorum. O zamana kadar fiyatlar artacak” dedi. ■ Sözcü, (5.7.2014)

 

6.7.2014

ÇEVRE, KAYNAK KULLANIMI: AĞAÇ KATLİAMI DURACAK

AKP'nin çevre katliamının önünü açan düzenlemesini AYM durdurdu. Geçtiğimiz yıl Çevre Kanunu'na konulan çok sayıda büyük projeye ÇED muafiyeti getiren değişikliği CHP, AYM'ye taşımıştı. Yüksek mahkemenin çevreyi kurtaran kararı 3. köprü, Ilısu barajı ve onlarca HES projesinde hükümeti zora sokacak.

Anayasa Mahkemesi, Çevre Yasası’na eklenen geçici madde ile Mayıs 2013 tarihinden itibaren “planlama aşaması geçmiş” veya “ihalesi yapılmış olan” projelere getirilen ÇED muhafiyetini iptal etti. İptal kararı ile 3. köprü, Gebze Otoyolu, Ilısu barajı ve yüzlerce HES projesinde ÇED olumlu raporu almak zorunda. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, “3. köprü ve yüzlerce HES projesi dahil ÇED muhafiyeti alan tüm projeler şu an hukuksuz durumda. Her bir proje için pazartesi günü Danıştay’a başvuracağız, projelerin durdurulması taleplerimizi yenileyerek yeniden yargılama talep edeceğiz” dedi.

Anayasa Mahkemesi, 21 Mayıs 2013 tarihli torba yasaya eklenen ve Çevre Yasası’nda önemli bir değişiklik yapan maddeyi CHP’nin başvurusu üzerine iptal etti. “23 Haziran 1997 tarihinden önce yatırım programına alınmış olup bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla planlama aşaması geçmiş olan veya ihalesi yapılmış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler ÇED kapsamı dışındadır” düzenlemesindeki “planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya” ifadeleri anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi. Böylece 21 Mayıs 2013 tarihinden önce “planlama aşaması geçmiş olan” veya “ihalesi yapılmış olan” tüm projeler için getirilen Çevre Etki Değerlendirme Raporu muhafiyeti ortadan kaldırılmış oldu.

İptallere rağmen muhafiyette direndiler

Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, ÇED muhafiyetlerinin daha önce yönetmelik düzeyinde düzenlemelerle yapıldığını belirterek “8 defa yönetmeliğe koyuldu. Her defasında Çevre Mühendisleri Odası olarak iptal ettirdik. Her defasında da hem de muhafiyet kapsamını genişleterek tekrar koydular. En sonunda da yasaya koydular” dedi…. ■ Sinan Tartanoğlu, Cumhuriyet, (6.7.2014)

 

SEÇİMLER, SEÇSİS: OYLAR SIFIRLANMASIN

Her seçimde gündeme gelen SEÇİS'e yoğun eleştiri yapılırken, kurumun denetlenmesi gerektiği belirtildi.

Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde 23. dönem milletvekili seçimiyle 2007’de ilk kez kullanılan Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi’nin (SEÇSİS) güvenilir bir sistem olmadığı iddiaları gündeme geldi. Bilişimciler sistemin güvenli olduğunu belirtirken oyların sisteme girişi ve birleştirme tutanaklarının aktarılması sürecinde sorun olabileceğine dikkat çekiyor. Seçmen kütüklerinin temel dayanağının İçişleri Bakanlığı denetimindeki “Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS)” olması ve SEÇSİS Projesi’nin Adalet Bakanlığı denetimindeki UYAP’a bağlı olmasını eleştiren uzmanlar SEÇSİS’in kendi iletişim altyapısını kurmasını öneriyor. Uzmanlar SEÇSİS yazılımına dışarıdan müdahale ve verileri değiştirme riskine dikkat çekerek bunun için bağımsız örgüt, STK ya da üniversite denetiminin şart olduğunu da vurguluyorlar.

2005 yılında YSK tarafından yazılım ve donanım ihalesi yapılarak temeli atılan, HAVELSAN tarafından geliştirilen SEÇSİS’i uzmanlara sorduk.

Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Prof. Dr. Mustafa Akgül SEÇSİS’in çeşitli parçaları konusunda endişeler olduğunu belirterek “En başta seçmen kütüklerinde çeşitli hatalar olduğu kamuoyunun bilgisi dahilinde. Bizim evin kayıtlarında bile bir fazla kişi vardı; tanımadığımız, aynı soyadda biri vardı. Sonra silindi. Seçim sandığı sanırım en kritik yer. Son seçimlerde, imzasız tutanaklar, yanlış yazılan rakamlar söz konusu oldu. Kamuoyunu en zor ikna edecek kısım burası gözüküyor” dedi.

‘Verilerin değiştirilme olasılığı var’

Akgül “Şayet sandık tutanakları düzgün tutulur ve bunlar hem yurrtaşlar, hem de parti temsilcileri tarafından kaydedilirse, YSK bilgisayarında bu bilgiler sandık temelinde listelerinse, verilerin değişmediğinden kamuoyu emin olabilir” dedi. Sistemin bağımsız kurumlarca, evrensel standartlara uygun bir şekilde denetlenmesi, sonucun kamuoyu önünde açıklanması ve tartışılması gerektiğini dile getiren Akgül “Seçmen kütükleri ve Seçsis Bilgi Sistemi YSK’nin yönetiminde olmalıdır. YSK’nin ağı ve merkezi bilgisayar sistemi de denetimin kapsamında olmalıdır” dedi.

Halk sahip çıkmalı

Yazılımın sağlam, planlandığı gibi çalıştığının bağımsız olarak doğrulanması gerektiğine dikkat çeken Akgül “Kaynak kodunun yayımlanmasında yarar var. Bunu yayımlayan ülkeler var. Seçim sisteminde kullanılan yazılım ve donanımın açık kaynak ilkelerine uygun olmasını sağlayan sivil toplum kuruluşları var. Şu andaki kâğıt oylar ve verilerin elektronik iletişimi ve işlenmesi sisteminde, ‘geriye dönük doğrulama’ ancak sandık temelinde bilgileri saklamakla mümkün. Oylamanın elektronik ve doğrulamanın münkün olduğu hallerde bir şekilde kâğıt ortama giriyor” diye konuştu. Akgül, "SEÇSİS, bir çeşit noter benzeri bir yapıdır. Yazılımı bazı standartlara uygunluğu konusunda sertifika verebilir. Ama, yazılımın sağlam olduğunu, güvenlik açığı olmadığını söyleyemez,; amacı o değil” değerlendirmesi yaptı.

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) İkinci Başkanı İlker Tabak da her sistemde güvenilirlikle ilgili sorunlar yaşanabileceğini söyledi. Tabak asıl önemli olanın oylara sahip çıkılması olduğuna dikkat çekerek “Adalet mekanizmasına bir şekilde güvenmek zorundayız. Elektronik ortam yetmeyecektir. Asıl önemli olan, siyasi partilerin, halkın oylarına sahip çıkmasıdır. İnsanlar ve parti temsilcileri sandık başına gidip oylarını takip etmelidir. Hile yapılırsa tutanak tutulmalı, hukuki mücadele verilmelidir” dedi.

İktidar, sistemi kendi lehine kullanabilir

30 Mart 2014 yerel seçimlerinde kullanılmak üzere “Seçim Takip Sistemi” geliştiren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ankara Milletvekili Emrehan Halıcı, YSK’ninkine benzer bir sistem kurdukları ve YSK’nin sisteminin sanki hatalı çalışıyormuş gibi varsayarak ele alıp kendi sistemleri üzerinden denetim yaptıklarını anlattı. Halıcı, “Burada önemli olan 200 bin sandık tutanağının sonuçlarıdır. Bu tutanakları YSK kendi geliştirdiği yazılımla ve Adalet Bakanlığı’nın ağıyla yapıyor. Burada bir endişe var. Biz bunların tamamında bir kontrol yapmak yerine bunların sanki tamamı hatalıymış gibi yola çıkıyoruz” dedi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan da SEÇSİS’in en temel problemlerinin veri altyapısının UYAP’a bağlı olması ve seçmen kütüklerinin de Nüfus ve Vatandaşlık İşleri İdaresi’nin kayıtları üzerinden tutulması olduğunu belirtti. Tezcan şunları söyledi:

“İktidar UYAP ve Nüfus ve Vatandaşlık İşleri İdaresi sistemindeki altyapıyı kullanarak sistemde iktidar partisi lehine bütün bilgileri paylaşırken muhalefet partilerinin bunları paylaşma imkanı yok. Bunun önüne SEÇSİS’i UYAP altyapısı üzerinden kurtararak ve doğrudan YSK’nin kütük bilgileri oluşturmasıyla geçebiliriz. Bütün sistemin daha hızlı ve anında siyasi partilerle paylaşılması lazım. Bunun için sandık tutanaklarının direkt okunup partilere geçilebilmesi için bir altyapı lazım.” HDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan da sandık başında partilerin oylarına sahip çıkması gerektiğini, yazılımda bir sorunun görünmediğini söyledi. Kaplan bunun için partilerin sandık başındaki temsilcileri iyi bir şekilde eğitimden geçirilerek, oylarına sahip çıkması gerektiğini vurguladı.

İncelemeye açık değil

Geliştirilen yeni sistem ilk defa 2009 mahalli idareler genel seçiminde kullanıldı. Temiz Seçim Platformu’nun (TSP), Eylül 2013’te yayımladığı listede; seçimlerle ilgili tespit edilen 100 hile, kuşku ve suiistimal konuları tek tek sıralandı. Listede SEÇSİS ile ilgili özetle şu eleştiriler getirildi: “Programın kaynak kodları açık olmadığından, programın içeriğinin ne olduğunu anlamak mümkün değildir. Donanım sistemi ve yazılım siyasi partilerin incelemesine açık değildir. SEÇSİS, üçüncü bir kontrol/güvenlik yazılımı ile korunmamakta, çalışmasının doğruluğu kontrol edilmemektedir. İlçe seçim kurullarındaki donanımlar ve yazılımlar üzerinde herhangi bir denetim yapılmamaktadır.” ■ Kayhan Ayhan/Hazal Ocak/, Cumhuriyet, (6.7.2014)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura