Diğerleri > Sis Çanı
05-02-2015
NELER OLDU 1-6 KASIM 2014 (RTE, bölücülük, altın, kriz, gelir dağılımı, dış ticaret, BOP, kişi için yasa, UÖŞ, enflasyon, FED, hukuk)

Cihan Dura

5.2.2015


1.11.2014

RTE, BÖLÜCÜLÜK: TAYYİP ERDOĞAN ÇOK DEĞİŞTİ

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı, 28 Şubat 1997’de yapılandan daha uzun sürdü. Ancak, gece yarısından sonra nihayete erdi. Gündemde, barış süreci, PKK’nın üstlenmediği ama gençlik kolu Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’nin (YDG-H) yaptığı sanılan asker cinayetleri, Suriye’deki gelişmeler, Peşmergeler’in ağır silahlarla topraklarımızdan geçerek Kobanê’ye ulaşması gibi önemli konular vardı. Tabii bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemi mevcut. Onunki, “Paralel yapı.” Kırmızı Kitap’a, “Gülen Cemaati ile mücadeleyi” sokmayı başardı. Belki MGK açıklamasında, 28 Şubat bildirisinden farklı olarak, teferruata girilmiyor. Fakat Cemaat’e kaşı uygulamanın sertleşebileceği endişesini taşıyorum.

***

AK Parti’yi artık desteklemiyorum. Tayyip Erdoğan’ı hem paraya hem de güce karşı doyumsuz buluyorum. Ben onu, belediye başkanlığı sırasında, yeşil katledilmesin diye 3’üncü köprüye, Park Otel inşaatına, Süzer Plaza’ya karşı çıkarken tanımıştım. Ramazan’da, evleri ziyaret edip, yer sofrasında, bir bardak su, bir kase çorbayla orucunu açması beni etkilemişti. Ama artık Çankaya Köşkü bile kendisine yetmiyor. 100 milyonlarca lira harcadığı ve mahkeme kararını dinlemeyip Atatürk Orman Çiftliği’ne inşa ettirdiği AKSaray’da oturmaya karar verdi. Yolsuzluk meselesi gündeme gelince, üzerine gitmek yerine örtbas etmeyi seçti. Adı rüşvete karışan bakanları ve rüşvet verdiğine dair hakkında somut iddialar bulunan Rıza Sarraf’ı sahiplendi.

Eskiden, Kırmızı Kitap’ı ortadan kaldırmakla övünüyordu, 2004 MGK’sında, Nurculuk faaliyetleri ve Gülen Cemaati’ne karşı eylem planı benimsenmesini, baskı altında kaldığı için kabul ettiğini beyan etmiş, “Sonra, bu planı uygulamadık” açıklamasını yapmıştı. Ama şimdi, yandaşları haricinde kimsenin ciddiye almadığı “paralel yapı”yı, Kırmızı Kitap’a sokmaya çalışıyor.
Kırmızı Kitap zaten Anayasa dışı bir uygulama. Anayasa’nın kurduğu hukuk düzeninin üzerine şal örtebilmek ve antidemokratik düzenlemelere zemin hazırlayabilmek için, “hikmet-i hükümet” noktasından hareketle, “iç düşmanlarla” mücadeleye meşruiyet kazandıran bir yöntem.

Tayyip Erdoğan’ın da bu konuda açıklamaları vardı. 26 Mart 2013’te AK Parti grup toplantısında bakın ne diyordu: “Devletin gizli anayasası olarak anılan ve Kırmızı Kitap olarak adlandırılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, irtica ve bölücülük üzerine şekillenmiştir. Bu sanal tehditler (irtica ve bölücülük) toplumu baskı altında tutmak ve statükoyu sürdürmek için üretilmiştir. Biz AK Parti olarak milletle el ele verdik, sanal, suni tehditleri ortadan kaldırdık. Onların Kırmızı Kitap’larını ortadan kaldırdık. İfade ettikleri tehdit unsurlarını ortadan kaldırdık. İrtica dediler, sanal tehdit ürettiler. Ne oldu? Var mı böyle bir şey? Yok. Bölücülük dediler, sanal tehdit ürettiler. Milletin iradesine ipotek koydular. Ne oldu? Hepsi boş. Devletin bekası dediler, darbe ürettiler. Terör dediler, terörle mücadele yerine zulüm, baskı, ayrımcılık ürettiler. Toplum mühendisliği için hangi tehdit, hangi korku gerekiyorsa onu ürettiler ve toplumu dizayn etmek istediler.” Şimdi soruyorum: Değişen, Tayyip Erdoğan’ıdesteklemekten vazgeçenler mi yoksa Tayyip Erdoğan’ın kendisi mi?

Fetret devri

Maden kazası dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın Soma’daki sözünü de hatırlatarak Taraf “Fıtrat devri” başlığını atmıştı. Ama galiba, bir “Fetret devri” yaşıyoruz.

Eylül başında, MİT’in çizdiği yol haritasına göre, Öcalan ve Kandil ile görüşüldü. Barışı sağlayacak süreç için, tam bir mutabakata varıldığı açıklandı.

Ya sonra ne oldu?

6-7 Ekim Kobanê eylemleri; Bingöl Emniyet Müdürü’ne ve arkadaşlarına saldırı; Hakkâri Yüksekova’da 2 er, 1 uzman çavuşun, sivil kıyafetle gezerken şehit edilmesi; bir köy korucusunun Bitlis/Tatvan’da elektrik direğine bağlı olarak ölü bulunması; 400 kilo patlayıcı taşıyan kamyonun kaçırılması; Diyarbakır’da, bir astsubayın, hamile eşiyle semt pazarında gezerken silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesi; PKK’nın Hakkâri/Yüksekova ve Mardin/Nusaybin’e ağır silâhlar gönderip, bu iki ilçede bir ayaklanma planladığının ortaya çıkması; Murat Karayılan’ın verdiği talimat gereği, PKK’nın, Cizre’nin bazı mahallelerinde kurtarılmış bölgeler kurma hazırlığı yaptığı haberleri… Bir önemli havadis daha var: Murat Yetki’nin, bir avukattan aktardıklarına bakılırsa, bazı bölgelerde yerel mahkemeler kurulmuş; üstelik itirazlar için, bir de eyalet mahkemesi bulunuyormuş. Sadece mahkeme değil, PKK, Diyarbakır kırsalında, Şırnak kırsalında, şehitliklerinin yanı sıra kendi polisini, cezaevini, hatta dağa adam göndermek için eleman alma noktalarını oluşturmuş.

***

Kobanê’ye karşı Türkiye’nin politikası da belli değil. Herkes ayrı telden çalıyor. Söylem ile eylem birbirini tutmuyor. Tayyip Erdoğan, PYD’yi de PKK gibi, IŞİD gibi, terör örgütü ilan etmemiş miydi? ABD’nin bölgeye havadan silah göndermesine karşı çıkmamış mıydı? Sonra, biz, ağır silahlarla Peşmerge’nin Kobanê’ye geçmesine izin verdik. Obama-Erdoğan görüşmesinden sonra yol açıldığı için, bu kararın, Türkiye’nin hür iradesiyle değil baskı altında kalarak yürürlüğe konulduğu izlenimi doğdu. Hatta izlenim değil, buna gerçeğin taa kendisi de diyebiliriz. Ya PYD terör örgütü değil; IŞİD’e karşı vatandaşlarımızın akrabalarını korumak üzere harekete geçtik ya da terör örgütü; buna rağmen, Batı’nın baskısıyla koridor açtık.

Peşmerge konvoyu, her yerde, Kürt vatandaşlarımızın sevinç gösterileriyle karşılandı. Kimse Erdoğan’a teşekkür etmedi. İradenin gerçek sahibi olarak bildikleri Obama için tezahürat yaptılar; “Biji Obama” diye bağırdılar. MİT, “Konvoy gece geçecekti, lastik patladı, bu yüzden gecikme oldu” dedi.

Ne kadar dağınık bir manzara; savrulmuş bir Türkiye… Boşuna “Fetret devri” demiyorum.

Nazlı ILICAK, Bugün, (1.11.2014)

 

ALTIN’IN İŞİ ZOR!

Dün altının uluslararası piyasalarda çok önemli bir değer kaybı yaşadığı bir gün oldu. Üstelik bu düşüşün Japon Merkez Bankası’nın (BoJ) bir sürpriz yaparak; 30 trilyon yenlik tahvil alım miktarını, 80 trilyon yene (715 milyar dolar) çıkardığını açıkladığı güne denk gelmesi dikkat çekivi oldu! Altın için 1.180 dolar/ons seviyesi çok önemli bir destek seviyesi idi.

Daha önce 18 Haziran 2013’te, 31 Aralık 2013’te ve son olarak da 6 Ekim 2014’te düşük 1.180 dolarlı seviyeler test edildi. Son olarak 1.183 seviyesinden itibaren toparlanmaya çalışan altın; 50 günlük basit hareketli ortalamasını 21 Ekim’de aştı, ancak üzerinde kapanış yapamadı ve yeniden “güneye” döndü.

1.180 seviyesinin bir kez daha test edileceğini ve bu kez kırılacağına değinmiştim. Gerçi öncesinde 1.285’e kadar sürebilecek bir yükseliş yaşanabileceğini öngörmüştüm ama bu gerçekleşemeden yeniden 1.180’e inildi ve bu seviye dün itibarıyla kırıldı! Tabii ki bunda, altından daha önce yeni dip gören gümüşün payı oldukça fazlaydı! Nedir bu altının, gümüşten çektiği?

Peki bundan sonra olacak?

1.163 seviyesi önemli. Korunursa 2005’ten başlayan bir trend (Gümüş için bu seviye çok daha aşağılarda 13 dolar/ons seviyelerinde!) korunur. Eğer korunamazsa yıl başında bu yıla dair tahminlerimin arasında yazdığım altının 1.090 seviyelerini test etmesi ihtimali gerçekleşebilir! Gerçi ben bu denemeyi yılın ilk yarısında bekliyor, sonrasında da bir toparlanma olur diye düşünüyordum. Sağolsun Fed, bu süreci tıpkı hisse senetlerinde olduğu gibi olabildiğince erteledi.

Altının ons fiyatının bu “turda” 1.090-1.140 bölgesine kadar düşmesini, bu seviyelerin de yıl sonuna kadar korunmasını bekliyorum. Bu tahmin altının dolar bazındaki ons fiyatı için geçerli. Böylesi bir düşüş TL/gram bazında da bir düşüşü; eğer dolar/TL kurunda bir yükseliş olmazsa; getirecektir. Dolar/TL kuru yükselirse ons/dolar fiyatındaki düşüşün bir kısmını karşılayabilir. ■Sözcü, (1.11.2014)

 

KRİZ, DOLAR, ALTIN, PETROL: FED NOKTAYI KOYDU

Aslında filmin sonu belliydi. Yine de Türkiye sürprize oynadı. Tabii ki kaybetti. Amerikan Merkez Bankası FED, Türkiye’yi sahte cennete çeviren bol keseden para dağıtma olayına nokta koydu.
FED artık tahvil alımına son verdi.
Bu, şu anlama geliyor: Artık Türkiye’ye Amerika’nın ucuz ve bol parası gelmeyecek.
Gelmeyince ne olacak?
Bu soruya şu şekilde yanıt verelim: Türkiye, borcu borçla kapatan bir taze ve ucuz para bulamazsa ne olur?
Sadece önümüzdeki yıl, kamunun ve özel sektörün 100 milyar doların üzerinde ödemesi var. Buna bankaların yurt dışından aldığı sendikasyon kredisini de ekleyince ortaya keyif kaçıran bir tablo çıkıyor.
Yurt dışındaki tüm uzmanlar, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan piyasalarla ilgili karamsar raporlar yazmaya başladılar. Herkes Türkiye’nin ciddi anlamda sıkışacağını söylüyor.
Bunu aslında hesap kitap bilen herkes yazıp çiziyor.
FED’in Çarşamba günü aldığı kararı bu yıl içinde gerçekleştireceğini iktisat bilenler, geçen yıl 15 Mart tarihinden itibaren satın almaya başlamışlardı. Borsada pozisyon kapatıp ucuz fiyattan dolar alıp Türkiye’ye veda ettiler.
O gün Türkiye’den çıkanlar, dolar kurunu ortalama 1.70 seviyesinden aldılar.
Dolar bugün 2.220 seviyelerinde.
Tüm bu bilgiler ışığında Türkiye’yi yılbaşına kadar ne bekliyor?
FAİZ:
Hükümetin Merkez Bankası üzerinde kurduğu baskıya rağmen faizler maalesef inmedi. Aylık faiz oranları son bir haftada sessiz bir yükseliş eğiliminde. Bankaların 1 aylık mevduata verdiği oran 8.75’ten 10’a kadar yükseldi. Bazı bankaların aylık 10.60’a kadar oran verdiği dikkat çekiyor. Yılbaşına doğru Türkiye’den para çıkışının biraz daha hızlanması ve sendikasyon ödemeleri nedeniyle oranların 11’e doğru resmi olmasa da yükselmesi bekleniyor.
DÖVİZ:
Avrupa halen karışık. Stres testinden 25 bankanın geçememesi euronun zayıf kalmasına neden oluyor. Bu nedenle doların biraz daha güçlü durma olasılığı yüksek görülüyor. Dövizin gerçek yönünü her zaman olduğu gibi yine yabancıların fon çıkışı veya girişi belirleyecektir. Şu an için ortalık sakin gibi görünse de yabancı fon yöneticileri Türkiye’ye karşı daha ürkek bir durumdalar. Bir de doların 2.200’nin altında alıcı bulması, fiyatın aşağı gelmesine engel oluyor.
BORSA:
Yabancı takas payı git gide azalıyor. Bankaların kârlılığının azalmasına rağmen bu sektörün hisselerinde her zaman hareket oluyor. Önümüzdeki günlerde borsa cephesinde aşağı ve yukarı yönlü sert hareketler yaşanabilir. Dövizde olduğu gibi yönü yine yabancılar ve yine banka hisseleri belirleyecektir.
ALTIN:
Altın, artık güvenli liman olmaktan çıktı. Amerika’nın Rusya’ya karşı yaptırımları petrol ve altın fiyatları üzerinde ciddi bir olumsuz etki de yarattı. Sanki gizli bir el, Rus ekonomisini daha da kötüleştirmek için altın ve petrol fiyatlarını aşağı çekiyor. Nitekim petrolde son yılların en ciddi düşüşü bu yıl görüldü. Yüzde 30’luk bir düşüşle varili 86 dolara geriledi. Bu sert düşüşe; Amerikan Merkez Bankası’nın tahvil alımlarını kesmesiyle de altın eşlik etti. Altının, 1200 ile 1300 dolar arasında bir trend izlemesi bekleniyor. ■Remzi Özdemir, Yeniçağ, (1.11.2014)

2.11.2014

GELİR DAĞILIMI: MÜTEAHHİTLER ZENGİNLEŞİRKEN MEHMETLER NASIL FAKİRLEŞİR

Önce milli geliri tanımlamaya çalışalım. Milli gelir, bir ülke vatandaşlarının yurt içinde ve dışında yarattığı katma değerlerin toplamıdır. Dikkat edin. Milli gelir “satış hasılatları” toplamı değildir. Yani Türkiye’nin milli gelirinin 2 trilyon TL olduğu bir yılda, filanca holdingin toplam satış hasılatı 100 milyar TL ise, o holding milli gelirin yüzde 5’ni yaratmış demek değildir. O holdingin milli gelire katkısı, ödediği ücret, kira, faiz ile elde ettiği kârın toplamıdır. Sıkça yapılan bu propagandayı yutmayın.

RANTLARLA ZENGİNLEŞME

Bir de “rant” denilen beşinci gelir türü daha vardır. Ama rant, (sözlük anlamı kiradır; çünkü ilişi mülkiyeti sayesinde elde edilir) muhasebe tablolarında bu isim altında yer almaz. Çoğunlukla kayıt dışı olan bu gelir, eğer kayda alınmışsa, patronlar için kâr (müteşebbis geliri) aracılar için “komisyon” geliri olarak gözükür. Yandaş bir müteahhidin arsasına, emsaline göre fazla inşaat yapma izni verilir veya buna göz yumulursa, o müteahhidin kârı artar. Artan miktar esasında “yaratıcı girişimciliğin” hakkı olan kâr değil, ranttır. Rant da “milli geliri arttırmayan kişisel gelir”dir. Hiçbir şey yoktan var edilmediğine göre, rant da yoktan var edilmemiştir. Rant bir hortumlamadır. Hükümet veya belediyeler tarafından milletin yarattığı katma değerden, “usulüne uygun olarak” imtiyazlı kişilere aktarılan gelir veya servettir.

MİLLİ GELİR VE MİLLİ HARCAMA

Milli Gelir yukarıda tanımlanmıştı. Milli gelire o yılın “cari açık” miktarı eklenirse “milli harcama” bulunur. Milli harcama sadece tüketim değildir, yatırım harcamaları da buna dahildir. Aynı cebirsel eşitlik “cari fazla” veren ülkeler için de geçerlidir. Bir ülke “cari fazla” veriyorsa, o millet milli gelirinden az harcamıştır. Vatandaşın milli gelirden anladığı da aslında milli harcamadır. “Cari açıkla milli harcamaları arttırmak” siyaseten doğru, iktisaden yanlıştır.

CARİ AÇIK DÜŞERKEN BÜYÜME

Bir ülkede, cari açık artarken de azalırken de milli gelir artabilir. Ancak, cari açık azalması, milli gelir artışından büyükse, milli harcamayı azaltır. Halk bundan hoşlanmaz. Mesela 2012 yılında, milli gelir 12 milyar dolar artarken, cari açık 27 milyar dolar azaldığı için milli harcama 15 milyar dolar düşmüştür. Halk milli gelir azaldı sanmıştır. ■Ege Cansen, Sözcü, (2.11.2014)

 

DIŞ TİCARET, NET HATA VE NOKSAN: 9.1 MİLYAR DOLAR NEREDEN GELDİ?

2014 yılı durgunluğun, işsizliğin ve enflasyonun tırmandığı bir yıl oldu. Aynı zamanda yabancı sermaye girişinde de azalma oldu.
Bu sene ilk 9 ayda geçen sene aynı döneme göre Türkiye’ye giren yabancı sermaye toplamında 22 milyar dolar azalma var:
* Alınan dış kredilerde 13.1 milyar dolar azalma oldu.
* Bankalara mevduat için bu sene hiç döviz gelmedi, aksine 0. 2 milyar dolar çıktı.
* Portföy yatırımları 4.8 milyar dolar düştü.
* Net hata ve noksan olarak ödemeler bilançosunda yer alan ve nereden geldiği bilinmeyen döviz girişi geçen sene yalnızca 0.2 milyar dolar iken bu sene 9.1 milyar dolar oldu.



Ödemeler bilançosunda yer alan net hata ve noksan zaman zaman tartışılıyor. Yukarıdaki tabloya bakarsak, cari işlemler açığı 29.6 milyar dolar olmuş. Sermaye ve finans hesabı ise 20.5 milyar dolar olmuş. Demek ki arada hesaplara girmeyen 9.1 milyar dolar var. Bu da net hata ve noksan olarak gösterilmiş.

Ödemeler bilançosunda net hata ve noksan, değerleme ve tahmin hatalarından kaynaklanabilir.
Bazı döviz gelirleri tahminlere dayanır. Söz gelimi turizm geliri, gelen turist sayısı, ortalama konaklama gün sayısı ve ortalama günlük harcama hesap edilerek bulunur. Bu hesaplamada bir hata turizm gelirlerinin farklı çıkmasına neden olabilir.
Zaman uyumsuzlukları olabilir. Söz gelimi ihraç edilmiş malın yurt dışına çıkışı ile karşılığı olan gelir tahsilatı farklı zamanlarda olabilir.
Gümrük beyanlarındaki eksikler ya da yanlışlar olabilir.
Ne var ki yapılan hata hiçbir zaman dokuz ayda 9.1 milyar dolar boyutunda bir hata olmaz. Açıktır ki dokuz ayda giren 9.1 milyar doların önemli bir kısmı kayıt dışı paradır.
Bu nasıl olabilir? Bir tahmin Kuzey Irak petrollerinin satışından elde edilen paradır. Bir diğer tahmin, Suudiler ve diğer İslam ülkelerinin el altından yaptıkları yardımlar olabilir.
Nedeni ne olursa olsun, döviz girişinin ekonomiyi rahatlattığı ve döviz fiyatlarının daha da tırmanmasını önlediği düşünülebilir. Bu noktada karşımıza üç sorun çıkıyor... Bir: Bu tür döviz girişleri sürdürülebilir değil? İki: Bu tür girişlerin bir siyasi bedeli var, bu bedel ağır olabilir? Üç: Günü kurtarabiliriz ve fakat kayıt dışılığın getirdiği ekonomik ve sosyal maliyetlerin altından nasıl kalkarız? ■Esfender Kokmaz, Yeniçağ, (2.11.2014)

 

KÜRESEL KRİZ SONA ERDİ Mİ?

2008 yılında ABD’de onlarca finans şirketinin batmasına, yatırım bankası Lehman Brothers’ın iflasına neden olan ve ABD’nin otomo

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura