Yazı Kategorileri > Nutuk'tan Özetler
20-06-2016
“N U T U K” TAN ÖZETLER (V) : ERZURUM KONGRESİ

Cihan Dura

20.6.2016

 


Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin Erzurum Şubesi

Benim Derneğin Başına Geçmemi Teklif Etti ve Kongre’ye Katılmamı Kolaylaştırdı

Askerlikten ayrıldıktan sonra bütün Erzurum halkının bana gösterdiği güven ve yakınlığın bende bıraktığı hâtırayı burada belirtmeyi görev sayarım.

Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin (Doğu İllerinin Milli Haklarını Savunma Derneği’nin) Erzurum şubesinden aldığım yazıda, Derneğin başına geçmem öneriliyor ve birlikte çalışacağım beş kişinin adları bildiriliyordu.

Derneğin İstanbul’daki genel merkezine ulaştırmaya çalıştıkları bir telgrafla da “merkez adına karar verme ve konuşma yetkisinin bana verildiğinin bildirilmesini” istediler.

Bundan başka benim Kongre’ye katılmamı kolaylaştırmak için, Erzurum temsilcisi iki arkadaş temsilcilikten istifa etti.

Erzurum Kongresi’nde İlk Hedefin Milli İradeye Dayalı Bir Meclis ve Hükümet               Olduğunu Söyledim

Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. İlk gün, beni başkanlığa seçtiler. Yaptığım konuşmada:

İçine düştüğümüz kara tehlikeyi görüp irkilmeyecek hiçbir yurtsever düşünülemeyeceğinden, Mütareke hükümlerine aykırı olarak yapılan işgallerden söz ettim.

Tarihin bir milletin varlığını ve haklarını inkâr edemeyeceğini, bu itibarla milletimiz aleyhindeki hükümlerin iflâs edeceğini söyledim.

Vatan ve milletin varlığını koruma gereğini yerine getirecek gücün, bütün vatanda bir elektrik ağı haline gelmiş olan millî akımın kahramanlık ruhu olduğunu ifade ettim.

Maneviyatı kuvvetlendirmek amacıyla, milletlerin milli gayelerine ulaşmak için yaptıkları mücadeleleri özetledim.

Milletin yazgısına egemen bir millî iradenin, ancak Anadolu’dan doğabileceğini belirttim.  Millî iradeye dayalı bir Millet Meclisi’ni ve gücünü millî iradeden alacak bir hükümeti, Kongre’nin ilk hedefi olarak gösterdim.

Kongre’de  Vatan’ın Bir Bütün Olduğu, Milletin Kendini Savunacağı, Milli İradenin Egemen Olduğu, Manda Kabul Olunamayacağı Kararları Alındı

Erzurum Kongresi tüzük ve bildiri metninin başlıca ilke ve kararları şunlardan ibarettir:

1) Milli sınırlar içinde vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

2)Yabancı işgaline karşı, Osmanlı Hükümeti’nin dağılması durumunda, millet kendini savunacaktır.

3)İstanbul Hükümeti bağımsızlığı koruma gücünü gösteremediği takdirde, bu gaye için geçici bir hükümet kurulacaktır.  Hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir.

4) Kuva-yı Milliye’yi (Milli Kuvvetleri) tek kuvvet olarak tanımak ve milli iradeyi egemen kılmak esastır.

5) Hıristiyan azınlıklara imtiyazlar verilemez.

6) Manda ve himaye kabul olunamaz.

7)Milli Meclis’in derhal toplanması için çalışılacaktır.

Ferit Paşa Milleti Dünyaya Jurnal Eden Demeçler Yayınlıyor

Biz bu kararlarla uğraşırken, Sadrazam Ferit Paşa da milleti jurnal niteliğinde demeçler yayınlıyordu. 23 Temmuz’da basında dünyaya şu ilan ediliyordu:  “Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasa’ya aykırı toplantılar yapılıyor. Bu hareketin askerî ve sivil memurlarca önlenmesi gerekir.”

Buna karşı önlemler alındı. Meclis-i Mebusan’ın toplanması istendi.

Kongre sona ererken üyelere “önemli kararlar alındığını, bütün dünyaya milletimizin varlık ve birliğinin gösterildiğini” söyledim.

Zaman sözlerimde bir isabetsizlik olmadığını kanıtlamıştır.

Kongre Bir Heyet-i Temsiliye Seçti, Ancak Kurul Üyeleri Hiçbir Zaman

Bir Araya Gelmedi

Erzurum Kongresi bir Heyet-i Temsiliye seçmiştir. Bu kurulun üyeleri şunlardır:

Mustafa Kemal (Eski 3’ncü Ordu Müfettişi, askerlikten ayrılmış), Rauf Bey (Eski Denizcilik Bakanı), Raif Efendi, İzzet Bey, Servet Bey, Sadullah Efendi  (milletvekilleri), Şeyh Fevzi Efendi (Nakşi Şeyhi), Bekir Sami Bey (Eski vali), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Beyi).

Belirteyim ki bu kimseler hiçbir zaman bir araya gelip çalışmamıştır. Yalnızca Rauf Bey ve Bekir Sami Bey, İstanbul’da Meclis-i Mebusan’a gidinceye kadar bizimle birlikte bulunmuşlardır.

Benim Kongre’ye Üyeliğim, Başkan Olmam, Heyet-i Temsiliye’ye Girmem          Kararsızlık Konusu Oldu

Benim bu kongreye üye olarak katılıp katılmayacağım, daha sonra da başkan olup olmayacağım  düşünme ve kararsızlık konusu olmuştur. Kimilerinin kararsızlığı iyi niyetlerine verilse de, öbür bazıları içtenlikten uzak, melunca bir maksadın peşindeydiler. Söz gelişi Trabzon’dan temsilci olarak gelen, sonradan düşman casusu olduğu anlaşılan Ömer Fevzi Bey ve arkadaşları gibi...

Başka bir tartışma konusu da şuydu: Bazı yakın arkadaşlarım, benim Heyet-i Temsiliye’ye girip açıkça faaliyet göstermemi sakıncalı buluyordu. Görüşleri şöyle özetlenebilir: Milli faaliyetlerin, bütünüyle milletten doğduğunu göstermek gerekir.  Yapılacak girişimlerin güçlülüğü, kötüye yorumlanmaması ancak bu yoldan sağlanır. Tanınmış ve hele  Hükümet’e ve Padişah’a karşı âsi duruma düşmüş, saldırıların hedef noktası hâline gelmiş benim gibi birinin, millî girişimlerin başında olduğu görülürse, faaliyetin kişisel emellere dayandığı inancı uyanır. Bu bakımdan Heyet-i Temsiliye’yi, yörelerin seçeceği kimseler oluşturmalıdır.

Ben Bu Görüşlere Karşı Çıktım: Kongre Kararlarının Uygulanması İçin Kongre’ye Katılmalı ve Onu Yönetmeliydim

Ben bu görüşlere başlıca şu noktalardan karşıydım:

Özellikle, ben Kongre’ye kesinlikle katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü zaman geçirmeksizin, milli irade eyleme geçmeli; millet doğrudan doğruya fiilî ve silahlı olarak önlemler almaya başlamalıydı. Bunları sağlamak için, yol göstermem ve Kongre’yi kendim yönetmem gerekiyordu. Kongre’den çıkan ilke ve kararları, herhangi bir temsilciler heyetinin uygulamaya koyabileceğine güvenim yoktu.

Bundan başka, Sivas Genel Kongresi’nin toplanmasını sağlamak, bütün milleti ve ülkeyi tek bir heyetle temsil etmek, vatanın her köşesini aynı duyarlıkla savunma ve kurtarma çarelerini araştırmak hususlarını herhangi bir heyetin gerçekleştirebileceğine inanmıyordum.

Aksi Halde İki Taraflı Oynayanlar Gibi Davranmış Olurdum

Çünkü, bende o kanı olsaydı, benim başa geçmemden önce başlamış çalışmaların sonucunu bekler ve istifa yoluna gitmezdim. Hükümet’e ve Padişah’a isyan gereğini duymazdım. Aksine, ben de kimi iki yüzlüler ve iki taraflı oynayanlar gibi, pek gösterişli olan Ordu Müfettişliği ve Padişah Yaveri sıfatını bırakmazdım. Gerçi, benim açıkça ortaya atılmamda ve hareketin başına geçmemde sakınca da vardı. Ancak o sakınca; başarısızlık hâlinde en önce benim, en büyük cezaya uğratılmamdan başka ne olabilirdi? Oysa bir vatan ve milletin ölüm-kalım dâvâsı söz konusu iken, yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerinin yeri var mıydı?

Kendime Güveniyordum; Yurdumun Yazgısını Beceriksizlerin Eline Bırakamazdım

Eğer ben o görüşlere uysaydım, iki büyük sakınca doğacaktı:

Birincisi; düşünce, karar ve kişiliğimde yetersizlik olduğunu itiraf etmekti ki bu, vicdanımın emrine uyarak üstlendiğim görev bakımından bir yanılma olurdu.

Tarih kanıtlamıştır ki, büyük dâvalarda başarı için, yetenekli ve güçlü bir önder gerekir. Yöneticilerin umutsuz ve beceriksiz olduğu, milletin başsız kaldığı,  yurtseverim diyen binbir insanın türlü görüş ortaya attığı ve her şeyin allak bullak olduğu bir dönemde, danışmalar, nüfuzlu kimselere bel bağlama yoluyla, kararlı ve hızlı yol almak ve hedefe ulaşmak mümkün müdür? Tarihte bunun örneği var mıdır?

İkincisi; millet, ülke, politika ve ordu yönetimiyle hiçbir ilgisi olmamış, bu alanda başarıları görülmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kimselerden, örneğin erzincanlı bir nakşi şeyhi ve mutkili bir aşiret başkanı gibi zavallılardan kurulacak herhangi bir temsilciler heyetine, söz konusu durum ve görev emanet edilebilir miydi? Edilirse, ülkeyi kurtaracağız derken, milleti ve kendimizi aldatmış olmaz mıydık?

Bu söylediklerim; o günlerde değilse bile, bugün yadsınmaz gerçeklerdir. Bununla birlikte bunları bazı anı ve belgelerle burada bir kez daha belirtmeyi, gelecek kuşakların siyasal ve sosyal ahlâk eğitimi bakımından bir görev sayarım.

İlerde üzerinde duracağım olaylar dolayısiyle, bu husus kendiliğinden aydınlanacaktır.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura