Yazı Kategorileri > Atatürk Yazıları
13-07-2016
MÜLTECİLERE VATANDAŞLIK HAKKI VERİLMESİNİN TAM BAĞIMSIZLIK İLKESİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Cihan Dura

13.7.2016

 

Türkiye’nin gündeminde “Suriyeli göçmenlere vatandaşlık” sorunu var. Hükümet (Cumhurbaşkanı) bu konuda ısrarlı görünüyor, kararını çoktan vermiş. Gerekçe olarak, bula bula ekonomik fayda ile din kardeşliği gerekçelerini bulmuş, ikisi de sağlam değil. Ben konu üzerinde daha önce de durmuştum. Birinci Görev ekibi arkadaşlarımla yaptığım sohbette şunları söylemiştim: “Biz, ülkemizin sorunlarını Atatürkçe değerlendiriyoruz. Atatürk öğretkesinin 10 ilkesi açısından bakıyoruz olaylara… O ilkelerin kavram ve ilişkilerinden, savlarından faydalanıyor, onları kullanıyoruz. Tıpkı bir Marksist’in, bir dincinin, bir liberalin ülke ve dünya sorunlarını kendi düşünce sistemlerinin kavram ve savlarına göre değerlendirmesi gibi. Bu noktadan hareket edince, Suriyelilere vatandaşlık hakkı tanınmasının Atatürkçülüğün öncelikle Milliyetçilik, Tam Bağımsızlık ve Millî Egemenlik ilkeleri açılarından değerlendirilmesi gerekir.”

O konuşmamla ilgili yazımda sorunu sadece Milliyetçilik ilkesi açısından irdelemiştim. Bu yazımda ise Tam Bağımsızlık ilkesi açısından değerlendireceğim.

Ancak önemli bir yöntem sorunu var, önce ona değinmeliyim: Hemen her sosyal sorun iki açıdan değerlendirilir: Bireysel (mikro) veya kamusal (makro) açıdan… Böyle büyük mülteci akımları bireysel değil, ulusal bir sorundur. Kişisel duygularla, merhamet, acıma, din kardeşliği gibi gerekçelerle değerlendirilmesi yanlıştır. Mikro açıdan değil, makro açıdan yorumlanmalıdır. Bu sebepledir ki, ben soruna bireysel değil, kamusal açıdan bakıyorum. Unutmayalım: Atatürkçülükte millet sorunları, bireysel sorunlardan önce gelir. Bireysel bakış; merhamet, acıma, kişisel çıkar gibi unsurlara yol açarak, insanı yanıltır, ulusal görevlerinden uzaklaştırır. Oysa,  “görevi ihmale sevk eden merhamet vatana ihanettir.” Önce kamu, önce toplum, önce millî menfaatler!... İnsanî yardım ve destek vatandaşlık tanıma yoluyla değil, başka şekillerde sağlanır. Atatürk “benim kişisel işlerim milletimin işlerinden ibarettir” demiştir, biz de öyle olacağız.

* ** *

İlk adım olarak –her zaman yaptığımız gibi- Atatürkçü öğretinin ilgili “yönelti”lerinden faydalanarak, Tam Bağımsızlıkla ilgili kavram, ilişkiler ve görüşler referansımızı oluşturalım. Ben referansımı şöyle oluşturdum:

Eğer bir millet; kararlarını, yalnızca kendi çıkarlarını gözeterek, doğrudan veya kendi kurumları aracılığı ile serbestçe kendisi alıyor ve uyguluyorsa, o millet bağımsız demektir. Bir devletin ve milletin bağımsızlığı kutsaldır, dokunulmazdır.

Tarihte yabancıların öğüt ve planlarıyla refaha ulaşmış bir ülke örneği yoktur. Mesela, Avrupa'dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yürütmek yanlış bir siyasettir. Avrupalıların Türkiye hakkındaki bütün istekleri; ülkemiz üzerindeki çıkarlarını en yüksek derecede, sürekli ve emin bir şekilde sağlamak ve sürdürmek olmuştur. Bunu temin için dayandıkları bahaneler ikidir: Hükümetlerin aczi, azınlıkların korunması için teminat…

Eğer Çirkin Batı’nın her dediğine boyun eğerseniz, düşmanın ihtiraslarının önüne geçemezsiniz. Bize birçok iyilik vadeden bir yabancı devlet, bunun karşılığında bizden ne istiyor, hangi menfaatleri bekliyor, mutlaka hesaba katmalıdır. Yabancıların gösterdiği yolda kurtuluş çaresi aramanın sonu kesinlikle hüsrandır.

Emperyalistler gururlu kafalarında, Doğu dünyasının kayıtsız koşulsuz sahibi ve yöneticisi olma emelini taşırlar. Kendi yaşam ve varlıklarının devam ve kalıcılığının, bu sahiplikte ve kullanımda olduğunu çok iyi bilirler. Dolayısıyla, söz konusu konumu sağlamak ve sürdürmek için, kullanabildikleri bütün araç ve kuvvetlerle bizi mahvetmek, bizi ezmek için uğraşırlar.

Emperyalizm; azınlıklarla, etnik unsurlarla, mezhep farklılığıyla özellikle ilgilenir. Onlara, birbirinden kopma, yaşadıkları toplumdan ayrılma isteği aşılar. Bu amaçla aralarında çatışıp boğazlaşmalarını teşvik eder. Ancak asıl amaçları o ülkede kendi planlarını gerçekleştirmektir.

Tarihimize bakalım: Derhal fark ederiz ki, millet olarak can düşmanlarımızdan biri İngiltere olmuştur. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Bu bakımdan, Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Her zaman bizi imhaya çalışan ve İslam âlemini esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümleri, zulümleri asla unutulmamalıdır. Tarihimizde görülmüştür ki, İngilizlerin düzenlediği her planın esası milleti iç nifaka düşürmektir. İç nifak vasıtasıyla milletin bütünüyle yıkılması ve ülkenin tutsaklığa düşmesini amaçlarlar. Bugün İngiltere’nin yerini Amerika almıştır. İngiltere hemen arkasındadır. Almanya ve Fransa da uzakta değildir.

İngilizlerin,  bugün de Amerika’nın, Almanya’nın nifak siyaseti kendini hep Türkiye’yi zayıflatma, bölüp parçalama siyaseti şeklinde göstermiştir. Bölme ve parçalama çabası yalnız dinsel planda kalmamış, etnik gruplar arasında da uygulanmıştır. Bu, emperyalizmin, sömürge ülkelerde her türlü direnci kırmak için başvurduğu değişmez araçtır. Nitekim Türkiye’de de, Emperyalizm, dinsel bölücülüğün yanı sıra yalnız Ermeni, Nasturi, Rum gibi Hıristiyan unsurları kışkırtmakla yetinmemiş, Çerkez, Kürt ve hatta Lazlık gibi bölünmeleri de kullanmaya çalışmıştır.

Evet, başta en alçak düşman olan İngilizler, düşmanlarımız; asıl iç cepheyi yıkmak için yüzyıllardan beri ve günümüzde de çalışmaktadırlar. Güneydoğumuzda bir Kürdistan sorunu ortaya çıkarmak, oradaki masum halkın fikirlerini karıştırmak,  ihlal etmek ve genel birliği bozmak için her türlü girişimde bulunmuşlardır, bugün de bulunuyorlar.

Bir ülkenin dış siyasetinin en sağlam dayanağı kuvvetli bir iç siyasettir, iç idare, iç teşkilattır. İç siyasetle dış siyaset daima ilişkili olmalıdır. Aynı kültürden ve soydan olan kitlelerin yaşadığı bir ülke olmak, örgütlenmek, uygarlaşmak bizim için en akıllıca siyasettir.

* ** *

Bize Atatürkçe bakış imkânı sağlayan referansımızı yukarda sundum. Şimdi, bu referanstan faydalanarak “Suriyeli mültecilere yurttaşlık” konusunu  değerlendirmeye başlıyorum.

AKP hükümeti 3 milyon suriyeliye vatandaşlık hakkı tanımak istiyor, bunda ısrarlı. Birtakım adımlar atmaya da başladı. Acaba bu karar yalnızca milletimizin çıkarları gözetilerek, özgürce, bağımsız bir devlete yakışır bir şekilde mi alındı?  Bence hayır... Kararda gerek ABD’nin, gerekse AB’nin (özellikle Almanya’nın) dayatmalarının belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Herkesçe biliniyor ki, Amerika Ortadoğu’da kısaca BOP dediğimiz bir plan uyguluyor. Yine biliniyor ki, AKP hükümeti, özellikle bu partinin değişmez lideri söz konusu projede rol alıyor ve destek sağlıyor (“Ben BOP’un eşbaşkanıyım” itirafını hatırlayın). Plan uyarınca, Suriye’nin kuzeyi Türkiye sınırı boyunca boşaltılıyor; oraların halkı Türkiye’ye sürülüyor;  boşaltılan yerlere Kürtler yerleştiriliyor. Bir Kürt devleti kuruluyor, ABD ise petrol koridoruna kavuşuyor.

Hükümet âciz; kim bilir, hangi yalanlarla hangi menfaatleri vadettiler. Oysa, sonunda kaybedecek olan Türkiye olacaktır. Suriye ile düşmanlıkta Türkiye’nin hiçbir çıkarı yoktur. Ülkenin bağımsızlığı işte böyle âciz hükümetler, cahil yöneticiler kullanılarak, birtakım gizli, ikili anlaşmalarla yok edilmektedir.

İkinci olarak daha geçenlerde Alman Başbakanı A. Merkel, Erdoğan’ın ayağına kadar geldi. Kapalı kapılar arkasında konuşuldu, pazarlıklar yapıldı, para teklifi oldu. Üzerinden çok geçmedi, “vatandaşlık” konusu gündeme girdi.

Bu gelişmeler kararın hükümete dayatıldığı varsayımını güçlendiriyor. Yani göçmenlere vatandaşlık verilmesi kararı; Millî Egemenlikle birlikte Cumhuriyetimizin temeli olan Bağımsızlık İlkemiz çiğnenerek dış güçlerin baskısı ve isteğiyle, Türk milleti istediği için değil, yabancılara menfaat sağlamak, onların emellerini gerçekleştirmek için alınmıştır. Başta Almanya, AB ülkelerinin; göçmenleri kabul etmemesi, bunlardan kurtulmak için AKP hükümetine para vermeyi bile teklif etmeleri bizi “aşağı bir toplum” olarak görmeye devam ettiklerinin bir kanıtıdır. Ne acıdır ki böyledir, bağımsızlığına sahip çıkmayan bir devleti, dünyada hiçbir devlet adam yerine koymaz.

* ** *

Emperyalist ülkeler, ABD, İngiltere, Fransa ve benzerleri, Doğu’nun sahibi ve yöneticisi konumunda olduklarına inanırlar. Bu üstünlüklerini kaybetmemek için de her türlü araca başvururlar. İşte bu araçlardan biri Türkiye gibi ülkelerde mezhep, azınlık ve etnisite sorunları yaratmaktır. Mevcut olanları ise kaşımaya, azdırmaya çalışırlar. İlk hedefleri o ülkeleri iç sorunlarla uğraştırmak, zayıflatmak, iç çatışmalara sürüklemektir. Nihai hedefleri ise zor durumda kalan ülkenin hükümetlerine, kendi istedikleri kararları aldırmak, bu şekilde hedefledikleri sonuçlara ulaşmaktır.

Şimdi, AKP iktidarının mültecilere vatandaşlık hakkı tanıması demek, kendi elleriyle söz konusu haydut devletlere yeni bir silahı cabadan sunması demek değil de nedir? Ayrıca bir tehlike daha vardır: Bir etnik unsur bir bölgede elde ettiği nüfus fazlalığına ve ekonomik üstünlüğe dayanarak, ilerde, o bölgeye hâkim duruma gelebilir, kendiliğinden siyasal haklar talep etmeye başlayabilir. Eğer devlet buna karşı yasal önlemler almaya başlarsa, bu sefer de dış müdahalenin, örneğin ilgili Arap ülkelerinin, hatta büyük güçlerin müdahil olmasının önü açılmış olacaktır.

Kaydetmiş olduğum her iki durumda da iç nifakın tohumları, gelecekteki bir iç çatışmanın tohumları atılmış oluyor. Çok değil, bir iki yıl içinde Millî Birliğimizi tehdit edici bir felaketin ilk belirtilerini görmeye başlayabiliriz.

* ** *

Yukarda vurguladım, dış güçlerin iç nifak yaratmaktan asıl maksatları Türkiye’yi zayıflatmak ve parçalamaktır. Sonuçta Türkiye ekonomik bağımsızlığının yanı sıra, siyasal bağımsızlığını da tümüyle yitirecek, kendi kararlarını kendi alamayan, tümüyle uydu bir devlete dönüşecektir. Neticede parsayı toplayanlar; adı geçen sömürgen ülkeler –daha doğrusu bunların küresel şirketleri- olacak, kaynak ve pazarlarımızı tamamen ellerine geçireceklerdir. Ülke zayıf düşecek, bölünecek, sonunda Sevr gerçekleşmiş olacaktır.

Millî sorunlarda asla bugüne bakarak karar vermeyelim. Atatürk ne diyor:

Bir amaca yürüyen yolcu yalnız ufku görmekle yetinmemeli, muhakkak ufkun ötesini de görmelidir.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura