Yazı Kategorileri > Atatürk Yazıları
11-02-2012
MUAMMER AKSOY, ELİNDE MEŞALE...

31 Ocak 1999... Prof. Dr. Muammer Aksoy’un aramızdan ayrılışının dokuzuncu yıldönümü...

1960’larda “Siyasal”da öğrenci iken, ne yazık ki “sevgili öğretmenimiz”den ders alma onur ve mutluluğuna erememiştim. Ancak, onun her zaman devingen varlığı, zekâ fışkıran gözleri, sevimli ve filozof yüzü uzaktan hep içimi ısıttı ve aydınlattı; pırıl pırıl, bugüne değin belleğimde kaldı.

O yıllarda ve daha sonraları, onun adını sürekli duydum. Meydanlarda demokrasi ve insan hakları, askerî mahkemelerde hukuk savaşımı verdiğini okudum. Gerçekleri araştırıp bulma, yurdumuzu aydınlığa kavuşturma çabasını; ulusumuzun ilk kez -ileri ölçüde gelişmiş ve kurumlaşmış olarak- insan haklarıyla temas kurduğu 1961 Anayasası’nın mimarları arasında yer alışını; “Türkiye’nin yeniden demokratik yapılaşma” çabalarında üstlendiği görevleri, özerk radyo ve televizyon, petrol ve madenlerimiz konusunda, laiklik konusunda verdiği dev boyutlu savaşımları hayranlıkla izledim.

Muammer Aksoy; kuşkusuz, büyük bir hümanist ve yurtsever, savaşımcı, yiğit bir aydın olarak, Cumhuriyet Dönemi Türk Aydınlanmacılarının ilk sıralarında yer aldı. O; ödünsüz bir hukukçu, “yılmaz bir hukuk işçisi”ydi. Çalışmalarında yorulma nedir, bilmedi. Öğrenme ve öğretmede “tükenmez bir tutku” sergiledi. Araştırma ve “belgelendirme tutkusu” inanılmaz boyutlardaydı. Değerli Aydınlanmacı hocam Bahri Savcı’nın deyişiyle “bilimde de, bilimi yaşama vurmakta da bir olay” oldu.

Öğrencilerine yalnız hukuk bilim ve mantığını öğretmiyordu; daha da önemlisi onlarda “insan vicdanı” oluşturabiliyordu. İnsanı her şeyin önüne koyuşu; değerli bilim adamı Mümtaz Soysal’ın deyişi ile “rol aldığı her alana, demokrasi savaşımına, anayasa ve meclis çalışmalarına, adalet kavgalarına ve üniversite öğretimine damgasını vuran bir özellik oldu.” Davalarında inatçı, tek başına kalsa bile “direnmeyi bilen bir şövalye” idi. Tüm yaşamınca, yalnızca Atatürkçü düşünceyi inanç edindi. Atatürkçülüğün, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, çoğulcu demokrasinin eğilmez savunucusu oldu.

Türkiye’nin Atatürk ilkelerinden saptırılmakta olduğunu görünce de, en ön saflara geçerek, savaşım verdi. Laik ve tam bağımsız Türkiye ideali ile bütünleşti; onları canı pahasına savundu.

Gerçekten, ona göre laiklik; Türkiye’nin “ana sorunu”dur. Her toplumsal girişimde en önce gözetilmesi, esirgenip korunması gereken temel; laiklik ilkesidir. Ölümünden kısa bir süre önce, Aysel Aziz’in “radyo ve Televizyon yayınları” üzerine yaptığı bir görüşmede de, konuyu laiklik ekseninde değerlendirir:

“Türkiye’nin ana dâvâsı laikliktir. Laiklik ilkesinin kalkmış olduğu bir Türkiye, çağdaş uygarlık düzeyine kesinlikle ulaşamaz. Çünkü Şeriat’ın yarısı ibadet ve inançla, öbür yarısı devlet düzeniyle ilgilidir. Bundan anlaşılır ki laiklikten ayrıldınız mı, çağ-dışı duruma düşmekten kurtulamazsınız. Dolayısiyle laiklik Türkiye’nin, Türk Devleti’nin yaşam sorunudur. Gerek 163. madde konusunda, gerekse Devlet dışında özel radyo ve TV’ler konusunda, üzerinde düşünülecek nokta; laiklikten uzaklaşan yayınların denetlenmesi sorunudur. Devlet kontrolünde olan bir radyo ve TV, laiklik ilkesinden ayrılamaz. Tersi durumda, parası olan, -açıkça söylüyorum- Arabistan’dan yardım gören kişi ya da kuruluşlar da radyo ve TV yayını yapacaklar, Türkiye’de laiklik ilkesinin altını oymaya ve onu çökertmeye çalışacaklardır. Laiklik konusu Türkiye’nin politik ufkunda problem olmaktan çıkmadan, ben; asla Devlet radyosu ve televizyonu dışında, özel radyo ya da televizyon kurulması yanlısı değilim.”

Türkiye’de pek az aydın; Atatürk’ün tam bağımsızlık ülküsünü, M. Aksoy kadar derinden kavrayıp, onun kadar içten anlatabilmiştir. Bu katkısını, çok değerli bir kitabından özetleyelim (Bkz: M. Aksoy, Atatürk ve Tam Bağımsızlık, Cumhuriyet Gazetesi yayını, İst., Eylül 1998,112 s).

Atatürk’e göre, “Tam bağımsızlık demek; siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda... tam özgürlük demektir.” Tam (gerçek) bağımsızlık; çok yönlü bir kavram olup, yalnızca siyasal boyutlu değildir. Bu, bağımsızlığın “aldatıcı olanı”dır. Çünkü, siyasal bağımsızlık, tek başına, bağımsızlık dâvâsını çözemez. Bir bağımsızlık; “tam” ve “gerçek” sayılabilmesi için, ekonomik, mâli (finansal), adli, askersel, sosyal ve ekinsel (kültürel) alanlarda da gerçekleştirilmiş olmalıdır. Eğer bir devlet bu saydığımız alanların tekinde bile başka bir devletin etkisi altında ise, bağımsız olduğu söylenemez. Tam bağımsız bir devlet, her alanda tam serbestliğe sahiptir. Siyasal, askersel ve ekonomik açılardan, öteki devletlerle tam eşitlik konumundadır. Onurludur, saygı görür.

Tam bağımsızlıktan yoksun bir devlet, siyasal rejim sorunu dahil, hiçbir sorunu halk yararına çözüme kavuşturamaz. Örneğin, koruyucu/sömürgen devlet(ler); ülkede gerçek bir demokrasinin uygulanmasını engeller. Çünkü “demokratik mekanizmanın gereği gibi işlemesine razı olması demek, ekonomik alanda sağladığı ayrıcalıklı durumun yani sömürünün, sona ermesini göze alması demektir.” Vasi devlet; yardım ettiği devletin ekonomik bağımsızlığına -ekonomik sorunlarını ülke halkının yararına olarak çözümlemesine- razı olamaz. Çünkü vasi devletin asıl amacı (tüm çabalarının ödülü), ekonomik sömürüdür. Çağımızda bu sömürü; haraca bağlama ya da askeri işgal yoluyla değil, sömürülecek ülke ekonomisinin kilit noktalarını ele geçirme, piyasalarını açık pazar hâline getirme, yabancı sermaye kârları elde etme gibi yollardan gerçekleştirilmektedir. Oysa Atatürk’ün uyardığı gibi, ülke ekonomisinin gelişip yükselmesi; ancak tam bağımsızlıkla mümkündür. Sürekli borçlanan bir ülke ise, mali bağımsızlığını yitirir ve sonunda çöker. Osmanlı Devleti bunun acı bir örneğidir. Bu nedenle Atatürk; gelecek kuşaklara, yabancılara asla borçlanmamayı öğütlemiştir. Dış borçlanmaya ancak zorunluluk halinde üretim amacıyla ve mâli bağımsızlığımızı zedelemeyecek koşullar altında gidilebilir.

Eğer ekonomik, mâli, kültürel, adli, askersel bağımsızlık yitirilirse, yani “eşit taraf” olma durumundan çıkılırsa, bu davranış; siyasal bağımsızlığın da kaybolması, “barışçı yol”dan köleliğin kabul edilmesi sonucunu verecek, ekonomik ve toplumsal kalkınma bir düş olacaktır. Dahası, siyasal bağımsızlık da gereğince işlemeyecektir. Çünkü sömürgen devlet; işine gelmeyen hükümetlerin devrilmesi ve onların yerine, uşaklık edecek hükümetlerin geçmesi için -”sahte demokrasi,” para, baskı, askeri darbe başta olmak üzere- her çareye başvuracaktır.

Özetle, Atatürk’ün dediği gibi, bağımsızlığı herhangi bir alanda yitirmek, onu tümden yitirmek sonucunu doğurur. Çünkü, kısmen de olsa, bağımlı duruma gelmiş bir toplumun maddesel ve tinsel gelişmesi ipotek altına girer. Zamanla da tam bağımlı devlet durumuna düşer.

Bugünkü Türkiye, ne yazık ki, kendisini bu yöne götürebilecek bütün belirtileri vermektedir. Laiklik temeli de tehdit altında...

Ancak bütün olumsuzluklara karşın, umutsuz değiliz. Çünkü Muammer Hoca; gözlerinde insan sevgisi, yüzünde görev duygusu, elinde Atatürk’ten devraldığı meşale, yine tutkulu, yine direngen, yolumuzu gürül gürül aydınlatmaya devam ediyor.

Kaynak: Cihan Dura, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı,Kayseri, 2000.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura