Atatürk Okulu > Milli Egemenlik Dersleri
20-02-2014
BEŞİNCİ DERS: MİLLİ İRADE DÜZENİ NASIL ENGELLENİYOR?

Cihan Dura

20.2.2014


Bir fikir…, bir inanç…, benim bütün hayatımın ekseni oldu:

Ömrüm boyunca Millî Egemenliğin ve meşruluğun

en sadık bir hizmetkârı oldum.

M. K. Atatürk

 

Millî İrade ve Millî Egemenlik Atatürkçü Öğreti’nin temel kavramlarındandır.

İrade ve egemenlik birey için de söz konusudur, millet için de. Birey bakımından, iradenin, bireyin “egemenlik” dediğimiz kuvvetiyle desteklenmesi gerekir. Millet açısından bakınca, karşımıza “Millî İrade” ve “Millî Egemenlik” kavramları çıkar. Millî İrade milletin ortak arzuları, tercih ve eğilimleridir; milleti oluşturan bireylerin arzularının, emellerinin bileşkesidir. Tıpkı birey iradesi gibi, Millî İrade de realite olmak, ortaya çıkıp görünmek, gerçekleşmek ister. Bunun koşulu ise –daha önce belirttiğim gibi- şöyle ifade edilir:  Millet; egemenliğine dayanarak, kurduğu devlet teşkilatı vasıtasıyla kendi iradesini, Millî İrade’yi yerine getirir.

Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ana işlevi teorik olarak şudur: Ulusal egemenliğin, her zaman, Türk milletinin iradesini yerine getirecek şekilde kullanılmasını sağlamak. Bu görevi ifa etmek üzere, devlet üç temel işleve göre örgütlenmiştir: Yasama,  Yürütme, Yargı. Bu üç organ, ideal olarak, yalnızca tek bir merkezden emir almalıdır: Millî İrade!....

Türk Milleti, egemenliğini, vekâlet yoluyla kullanır. Vekili, bu amaçla seçtiği kişilerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Yasama görevini meclis, Yürütme görevini, cumhurbaşkanı ve hükümet, Yargı görevini mahkemeler yerine getirir.

Ne var ki milletvekilleri, cumhurbaşkanı ve hükümetin, mahkemelerin, Millî Egemenliği, milletin arzu ettiği yönde, Millî İrade yönünde kullanmaması riski daima mevcuttur.

I) MİLLÎ İRADE DÜZENİNİN ÇARPITILMASI

Millî İrade’nin ve Millî Egemenliğin geçerli ve belirleyici olduğu bir devlet teşkilatında ana yapı, yukarda açıkladığım şekildedir. Bu düzene kısaca “Millî İrade düzeni” diyelim, genel anlamıyla “demokrasi” de deniyor. Ancak bir demokratik rejim her zaman Millî İrade düzeni olmayabilir.

Millî İrade düzeni uygulanabildiği sürece millet –daha doğrusu onu oluşturan bireyler- özgür ve mutlu olacak, geleceğe umutla bakacak; yaşamlarını onurla sürdüreceklerdir. Ancak bu, teorik olarak böyledir; gerçek hayatta, uygulamada da böyledir, diyemeyiz. Gerçek hayatta Millî İrade düzeninin çarpıtılması ve engellenmesi olasılığı her zaman vardır ve çoğu zaman da olan, budur.

O zaman akla şu soru gelir: Nasıl oluyor da Millî İrade düzeni çarpıtılıyor, hatta engelleniyor? Bu durum Millî Egemenlik gasp edilince ortaya çıkıyor. Atatürk Millî Egemenliğin gaspına şöyle dikkatimizi çeker:  “İrade alınamaz, verilemez. Buna karşılık egemenlik alınır, zorla alınır.  O zaman olacak olan şudur: Millet, egemenliğinden yoksun kalınca, iradesi de yok olur, çünkü felç olur. Yani milletin, egemenliğini verebilmesi için, iradesinin, arzusu ve eğilimlerinin felç olmasına razı olması gerekir.”

A) Egemenliğin Bir Şahıs, Grup Veya Bir Sınıf Tarafından Gaspı

Millî Egemenlik bir şahıs tarafından, birkaç kişi veya bir sınıf tarafından gasp edilebilir.

Bu durumda Millî İrade etkisiz hale gelir, silinir, felç olur. Yerini tek bir şahsın veya bir grubun iradesi alır. Egemenlik yalnızca bir kişinin veya kişilerin arzu ve emelleri, eğilimleri yönünde kullanılır.

Atatürk, Medenî Bilgiler kitabında bu durumun yarattığı monarşi ve oligarşi rejimlerini şöyle açıklar:

Monarşide egemenlik “kral, imparator, şah, padişah, prens, emir” gibi türlü unvanlar alabilen hükümdara, yalnız tek bir şahsa aittir. Egemenliği uygulayan devletin bütün memurları yalnız tek bir adamın adına hareket ederler. Devletin nihai iradesini yalnız hükümdar ortaya koyar. Hükümdar devleti yalnız başına yönetir ve her şeyi o emrederse, öyle bir devletin hükümetine “mutlak hükümet” denir. Eğer hükümdar, kanunları hazırlayacak milletvekillerinden meydana gelen bir meclis kabul etmişse, o zaman “meşrutî hükümet” olur. Bir de oligarşi vardır: Bu tarz hükümette egemenlik birkaç kişinin, birkaç ailenin veya bir sınıf halkın elindedir. Egemenliğin, seçkinlerin, asillerin elinde olduğu oligarşiye ise aristokrasi denir.

Ancak daha da kötüsü var: Bu rejimler yabancı bir güçle –isteyerek veya istemeyerek- işbirliği yapabilir. Böylece Millî Egemenliğe ikinci bir ortak katılmış olur: Yabancı bir gücün iradesi… Söz konusu “yabancı güç” diğer bir ülke olabilir, uluslararası bir kuruluş olabilir.

B) Egemenliğin Doğrudan Doğruya Meclis Tarafından Gaspı

 Millî İrade düzeni “yalnızca Millî İrade’nin söz sahibi olduğu bir devlet ve toplum düzenidir. Atatürk’ün deyişiyle: Demokrasi esasına dayalı hükümetlerde egemenlik halka aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerekli sayar. Millet yeterli derecede kuvvetli olunca, kuvvet ve kudreti eline alır. Bu sonuç bazen ihtilal ile, bazen de hükümdarla barışçı bir anlaşma yoluyla elde edilir.

Ne var ki, Millî İrade ve Millî Egemenlik demokrasi rejiminde de güvencede değildir. Öyle ki, egemenliği meclis bile gasp edebilir, hem de millet tarafından seçilmiş olmasına rağmen!... Milletin emanetini, Millî Egemenliği milletten başka odakların, ülke içindeki bir kesimin, bir şahsın veya bir dış gücün, yabancı bir milletin hizmetine sunabilir. Atatürk bu tehlikeye karşı da bizi nasıl uyarmıştır: Sevgili milletim! Bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağın adamların kanındaki, vicdanındaki esas cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçme. … Egemenliğini geçici de olsa tevdi edeceğin meclislere bile gereğinden fazla güvenme. Çünkü meclisler de doğru yoldan sapabilir, despotluk yapabilir. Üstelik bu, şahsî despotluktan daha tehlikeli olabilir. Vekiller ve temsil edilenler arasında temel sorunlar üzerinde anlaşmazlık çıkabilir. Öyle kararları olabilir ki meclislerin, milletin hayatına giderilmesi imkânsız zararlar verebilir.

Dahası var: Meclisin ihanetine diğer erkler de –yürütme ve yargı da- katılabilir.

II) HEDEF NEDEN MİLLÎ İRADE DÜZENİDİR?

 Toparlarsak, ister monarşi ve oligarşi olsun, ister demokrasi rejimi olsun, her iki halde de, Millî İrade düzeni iki güç tarafından engellenebiliyor veya bozulabiliyor: Biri iç kaynaklı, öbürü dış kaynaklı… Atatürk Gençliğe Hitabesi’nde bunları iç ve dış bedhahlar olarak adlandırıyor. Bu güçler genellikle, birlikte, işbirliği yaparak hareket ederler.

İç ve dış bedhahların hedefi, acaba neden Millî İrade düzeni oluyor?

Çünkü her ikisinin de gözü, ekonomidedir, ulusal kaynaklardadır. O kaynakları kendi ihtiyaçlarını tatmin, servetlerini, ekonomik refahlarını artırmak için, mümkün olduğu kadar ele geçirmek, sürekli ellerinde tutmak isterler. Bu da devlet işlerinin Millî İrade’ye değil, onun dışında olan güçlerin iradelerine uygun olarak düzenlenip yürütülmesini gerektirir. Gerçek hayatta olan da, ne yazık ki budur: Meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet, mahkemeler; hizmetlerini yürütürken, Millî İrade’ye göre değil, onun dışındaki iradelere uygun olarak hareket ederler.

Bu düzene de “iç ve dış bedhahlar düzeni” veya kısaca “bedhahlar düzeni” adını verebiliriz. Böyle bir düzenin çok tehlikeli bir sonucu daha vardır ki o da şudur: Ulusal Bağımsızlığın zedelenmesi, zarar görmesi, hatta yok olması... Hatırlayalım ki, Tam Bağımsızlık Millî Egemenlik’le birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel taşından biridir.

“Bedhahlar düzeni”nde Millî İrade bertaraf edilmiş, millet devletten dışlanmıştır. Geçerli olan yalnızca yabancılar, dış güçler ile, -çoğu zaman bir süper güç ile- iç bedhahların, işbirlikçilerin iradeleridir. Milletin gücü, Millî Egemenlik, dolayısıyla da ülke kaynakları tamamen bu gayrı millî güçlerin iradeleri ve planları yönünde kullanılmaktadır.

III) TÜRKİYE’DE DURUM

Ve Türkiye!… Türkiye’de ne yazık ki bugün durum budur: “bedhahlar düzeni” geçerlidir. Çünkü:

- Millî Egemenliğin olmazsa olmaz nitelikleri ihlal edilmiştir. Bu nitelikleri hatırlayalım: Millî Egemenlik birdir. Millî Egemenlik bölünemez, parçalara ayrılamaz, ortaklık kabul etmez. Millî Egemenlik terk ve iade edilemez,  devredilemez, kimseye bırakılamaz. Bir bütündür, tek bir zerresi dahi feda edilemez.

- Kuvvetin kaynağı ve sahibi tektir, millettir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. “Kayıtsız şartsız” egemenlik demek, egemenliğin tek bir zerresini bile sıfatı, adı ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.

Türkiye’de bu iki temel kural birçok şekillerde ihlal edilmiştir.

Millî Egemenliği iç bedhahların istismarlarını, ABD ile yapılan ikili ve diğer anlaşmaları şimdilik bir tarafa bırakalım. Burada yalnızca önemli bir diğer ihlale değinmekle yetineceğim: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci!...  Bu üyelik Millî Egemenlik ilkesiyle bağdaşır mı? Kesinlikle bağdaşmaz. Çünkü olası bir üyelik, egemenliğin başka bir makama devri, onunla paylaşılması sonucunu doğurur. Kararların Millî İrade’ye göre değil, ulusal çıkarlara göre değil, yabancı güçlerin irade ve çıkarlarına göre alınması demektir. Daha üye bile olmadan, Millî Egemenlik’ten önemli ödünler verilmiştir.

AB üyeliği aynı zamanda devletimize, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerine yapılan bir saldırıdır. Millî Egemenlik  –Tam Bağımsızlık’la birlikte- devletimizin iki temel taşından biri değil midir?

- Türkiye’de bugün Millî İrade geçerli midir, egemenlik millette midir? Hayır, değildir, Millî İrade felç durumdadır, egemenlikten yoksun bırakılmıştır. Millet ne hakiki arzularını gerçekleştirebiliyor, ne emellerini. Gerçekleşen yalnızca –Osmanlı’nın son yüzyılında olduğu gibi- iç ve dış bedhahların iradesidir, yalnızca onların çıkarlarıdır.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura