Yazı Kategorileri > Diğer Yazılar
27-11-2015
İKTİDARLARIN MİLLÎ EGEMENLİĞİ İSTİSMARI NASIL ÖNLENİR?

Cihan Dura

27 Kasım 2015


Bir siyasal iktidar sadece seçim sandığından çıkmış olmakla meşruiyet kazanmaz. Meşruiyetini, yapacağı icraatla tamamlaması gerekir.

Sandıktan çıkan bir siyasal iktidar; (Dikkat! Millî Egemenliği değil) Millî Egemenliği kullanma yetkisini, belirli bir süre için milletten emanet olarak alır. Ve bütün icraatını da kesinlikle Millî İrade’ye (halkın tercih, istek ve emellerine) uygun olarak yapmak zorundadır.

Eğer icraatı milletin çıkarlarını gütmüyorsa, kısacası Millî İrade’ye uygun değilse, birtakım iç ve dış odakların hizmetinde ise, ülke kaynaklarını sürekli bunların hizmetine sunuyorsa, meşruiyetini yitirir.

İktidarın bu sapkınlığına muhalefet partilerinin şiddetle karşı çıkması gerekir. Çıkmazlarsa, onlar da meşruiyetini yitirir.

Bu takdirde ne olacaktır?

Bu takdirde millet emanet olarak verdiği “Millî Egemenliği kullanma yetkisi”ni, doğrudan veya dolaylı olarak en kısa zamanda geri almalıdır.

Almazsa, rejim ve devlet tehlikeye, hatta çöküş yoluna girer.

***

Peki, Millî Egemenliği kullanma yetkisinin, milletvekilleri veya hükümet tarafından hedefinden saptırılması nasıl önlenecektir?

Çarelerden biri “katılımcı demokrasi” rejimidir. Bu rejimin değer, kurum ve uygulamalarından yararlanmaktır. Katılımcı demokrasinin birçok unsuru Atatürkçü ideolojiyle de uyumludur.

O zaman soralım: Nedir bu katılımcı demokrasi rejimi?

Katılımcı demokrasi yurttaşların, oy vermekle yetinmeyip yönetime aktif olarak katıldığı bir rejimdir. Bunun anlamı şudur: Katılımcı demokraside yurttaşlar kendi yaşamlarını ilgilendiren çevresel, ekonomik, sosyal veya siyasal tartışma ve kararlara çeşitli yollardan katılırlar. Yerel ve genel düzeydeki yönetim süreçlerinde düşüncesini, önerilerini, eğilimlerini ve tercihlerini, yani iradelerini (toplamını alırsak, “Millî İrade”yi) sürekli olarak ifade etme imkânına sahiptirler. Yurttaş pasif değildir, erdemlidir, sorumluluk sahibidir, iş yapıcıdır.

Milletvekilleri, yöneticiler, yargı elemanları yalnızca kamu yararını esas alarak görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Atatürk “yurttaşlar düşünür olmalı, ülke sorunlarıyla ilgilenmeli, yoksa şunun bunun oyuncağı olurlar; dikkat! Meclisler de despotluk yapabilir; cumhurbaşkanı, hükümet, o makamlara saltanat sürmek için değil,  millete hizmet için gelmişlerdir” dememiş midir?

Vurgulanması gereken önemli bir husus da, katılımcı demokrasinin belirli aralıklarla yapılan seçimlerle, sınırlı olmadığı hususudur. Katılım sürecinde bireylerle sivil toplum kuruluşları, baskı grupları, sendikalar, meslek odaları ve birlikleri, medya gibi oluşumlar rol alır. Böylece seçmenler hükümet politikalarını seçim dışında da etkileyebilmektedir. Temsili demokraside, halk ile seçilenler arasındaki mesafe geniş olabilir veya zamanla genişler. Katılımcı demokrasi bu sakıncayı giderir. Atatürk bu sakıncayı da görüp vurgulamış, halkımızı uyarmış, çözüm yolu göstermiştir.

***

Sonuç olarak diyebilirim ki, katılımcı demokrasinin değer, kurum ve uygulamalarıyla güçlendirilmiş bir rejimde, seçim yoluyla iktidara gelenler, emanet aldıkları egemenliği şunun bunun istifadesine sunamazlar; sunarlarsa, milletten hak ettikleri tokadı gecikmeden yerler.

Öyleleri var ki, seçilip koltuklarına bir oturuverdiler mi, akıllarına gelen her şeyi yapabileceklerini, her haltı yiyebileceklerini sanıyorlar.

Kifayetsiz muhterisler… Milyonları ateşe atabilirler, iğrenç saltanatları için.

Bir de bu utanılası hallerine “demokrasi” diyorlar.

Bu rezilliğin önüne mutlaka geçilmelidir!

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura