Diğerleri > Hatıralarım
11-02-2012
KAVRAMLAR: ADAM OLMAK - AĞUSTOS

adam olmak

Adam ol baban gibi, eşek olma!

Adam ol, baban gibi eşek olma!

Görüyorsunuz, virgülün konduğu yere göre anlam korkunç bir şekilde değişiyor. Bu söz çocukluğumda çok kullanılırdı.

Ben de zaman zaman söylemişimdir. Ancak bir defasında tam bir felaket oldu.

Aydınlık’taki evdeyiz. Avrupa’dan yeni dönmüşüm, daha evlenmemişim. Çok yakınım olan birinin kızı henüz küçük... Beş altı yaşlarında olmalı. Şımarıyor, evde koşturup duruyor. Söz dinlemiyor. Ben sakinleştirmeye çalışıyorum. Derken ağzımdan şu cümle dökülüveriyor:

Adam ol baban gibi, eşek olma!

Ancak yavrucak tabii şöyle anlıyor:

Adam ol, baban gibi eşek olma!

İş bununla bitse iyi… Bir süre sonra, nasıl anladıysa o şekilde babasına yetiştiriyor bu sözü, “Baba, filanca sana böyle böyle dedi” diyerek...

Tabii çok geçmeden de paparayı yiyorum, o yakınım vasıtasıyla...

Baba mı? O, mesleğinde çok yüksek mevkilere geldi.

 

Adem

Çocukluğum... 23 Nisan İlkokulu’nda öğrenciyim. Paşa Hamamı’na kavuşan bir yol. Ben koşuyorum. Arkamda başka çocuklar... Bir oyun mu, bir kavga mı bilemiyorum. Birden, kafama bir taş yiyorum. Başım yarılıyor, kanıyor. Taşı atan arkadaşımın adı, yanılmıyorsam, Adem’di. Tam o sokakta babamın mübaşirinin evi vardı. O ya da ailesinden biri beni o halde görünce yardıma koşmuş, gerekli müdahaleyi yapmıştı. Hayal meyal hatırladıklarım, bunlar...

O mübaşirin iki kızının adları Nermin ve Nesrin’di. Yıllar sonra bizi Ankara’da (İncesu’da, sanırım Aydınlıkevler’de de) birkaç kez ziyarete geldiler. Her ikisi de doktor çıktı. Bir daha görüşemedik.

(Bugün 3.9.2011, taşı atan arkadaşımın adını bugün de İslam olarak hatırladım. Görüyor musunuz, bilinç altını, ne oyunlar oynuyor insana…)

agora

Bizim kuşak şiire çok düşkündü. Bilmiyorum, şimdikiler de öyle midir? Bazı şiirler ne çok okunurdu. Hemen aklıma geliverenleri sıralayım: Han Duvarları, Otuzbeş Yaş, Karanfil, Merdiven, Bu vatan toprağın kara bağrında, Hancı, Sessiz Gemi, Agora meyhanesi...

Evet. Agora Meyhanesi... Nasıl huşu ile, yürekten, coşkuyla okunurdu.

Tablo gibi bir şiirdi. Aşkı bütün derinliğiyle hissettirirdi insana...

Bugün artık yok gibi öyle şiirler... Bazılarını okuyorum, anlamıyorum ve hiçbir zevk almıyorum. Sanki anlaşılmasın diye yazılmış. Bir yerde okuduğuma göre her şair kendi dilini kuruyormuş. Ben nerden bileyim onun dilini. Her şairin kendine özgü bir dili olursa, başa mı çıkılır bunca dil ile?

Ağ burada “donun ya da pantolonun apış arasına gelen yeri” anlamında. Sözlükten okuyunca, aklıma gelen çocukluğumun terzileri oldu. biz küçükken, öyle konfeksiyon giyim yoktu. Elbiseler terzilere ısmarlanırdı (hattâ ayakkabılar da öyleydi. Kunduracıya gidilir, özel olarak bir karton üzerinde ayağımızın konturu çıkarılır, o ölçü üzerinden ayakkabı imal edilirdi). Manifaturacıdan kumaş ve diğer malzemesi alınır, doğru terziye gidilirdi. Terzi ölçülerimizi alırdı. O sırada bir cetveli de tam apış arasına dayardı. Tabii biraz etkilenirdik, utanır, sıkılırdık. Her halde o zamanın terzileri için de bu hareket özel bir durum yaratıyordu, belki de zamanla alışıyorlardı.

ağarmak

Anneannem çok şakacıydı. Bazen biz de ona şaka yapardık. Kimi zaman da aşırıya mı giderdik ne, biraz kızdığı ya da bozulduğu olurdu. Böyle bir gün bana “sakalın ağarsın, Cihan” demişti de, bunu gerçek mânâsında anlayıp bu kez de ben bozulmuştum. Ancak aradan zaman geçince, o sözle asıl denmek isteneni anladım: “Cihan uzun yıllar yaşayasın” demek istiyordu. İşte Türk dilinin bir inceliği ve temiz Anadolu kadınının kibarlığı... İkisi bir arada!

Bugün 4 kasım 2009… Yaş yetmişi buldu. Anneannemin dediği oldu.

 

ağzına taş almış

Bu deyime ilk kez rastladım. Sözlük şöyle açıklıyor : “Söze karışmayıp susanlar için kullanılır.” Tam benim için söylenmiş. Bir toplulukta, üç beş kişi ise konuşurum. Kalabalıklaştıkça iş değişir. Genellikle susarım. Hattâ hiç konuşmam. Aklıma bazı fikirler gelir, ancak öyle bir şey sıkmaya başlar ki beni, kendimi rahat hissedip ileri atılamam. Başkalarına bakarım, ne kadar rahatlar: Konu bulmada, düşüncelerini anlatırken... Derim ki: en azından bir kez ben de bir şeyler söylemeliyim. Çabalarım, birinin ağzından lafı kapmak için, başaramam. Konuşamadıkça sıkıntım daha da artar. Toplantının bitimini artık iple çekmeye başlarım.

Ben neden böyleyim? Doğru mu yanlış mı bilmem. Bunu aile baskısına bağlıyorum. Öyle sanıyorum ki küçük yaşlarımda çok sevgi görmedim. Annem de, babam da sevgi gösterme bakımından çok cömert değillerdi. Babam otoriterdi. Annem babam biraz sık tartışırlardı.

Küçük yaşlarımda sokağa çıkmam, yaşıtlarımla oynamam engellenmişti. “Evcimen” biriydim. Çocukluğum, delikanlılığım çoklukla evde geçti. Hep yalnızdım. Sosyal hayattan yaşım ilerledikçe de uzak durdum.

Bu saydığım faktörler ya da onlardan birkaçı söz konusu karakter çizgimi belirlemiş olabilir, diye düşünüyorum.

Her halde birileri, benim hakkımda şöyle konuşmuştur: Ağzından çıt çıkmıyor. Lakırdı ağzından dirhemle çıkıyor. Ağzını mühürlemiş.

ağzında bakla ıslanmamak

Benim ağzımda bakla ıslanır. Ben sır saklayan bir insanım. Biri bana sır mahiyetinde bir şey söylemişse, onu başkalarına söylememeye çok dikkat ederim. Sır bile olmasa, birinin anlattıklarını başkasına kolay kolay aktarmam. Bu huyumda az konuşan bir insan olmamın da payı olsa gerek. Az konuşmanın bir fazileti!...

ağlamak

Hayatta ne zamanlar ağladım? Sanıyorum, nadiren... Hatırladıklarımı kaydediyorum:

-Elazığ’da, evimizin bahçesinde, ağabeyim beni ağaç dalıyla dövdüğü zaman.

-Babam arasıra kulağımı bayağı acıtarak çekerdi. Ben de bağıra bağıra ağlardım. O çektikçe, sus dedikçe daha fazla bağırırdım. Sonunda baş edemez bırakırdı.

-Niğde’de ortaokul öğrencisiyim. Tarih öğretmenim Nihat Karakurum yazılı sınav yapıyor. Ben yazılı kâğıdının arkasına birkaç kopyalık yazmışım. Yanımdaki arkadaşım beni ihbar ediyor. Nihat Bey kâğıdımı, üzerine kırmızı kalemle kocaman bir sıfır yazıp hışımla elimden çekip alıyor. Ben bir süre hiçbir tepki vermiyorum. Derken, içimde öylesine bir deniz kabarmaya başlıyor ki, boğazıma kadar yükseliyor ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum. Sınıf hıçkırıklarımla doluyor. Herkes dönüp dönüp bana bakıyor. Bir süre sonra Nihat Bey dayanamayıp kâğıdımı iade ediyor. Yavaş yavaş sakinleşiyorum. Soruları bir bir yanıtlıyorum.

O kopya, hayatta çektiğim son kopya oldu.

- Babamın ölümünde, annemin ölümünde katıla katıla ağladım.

-Son zamanlarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin düştüğü perişan hali düşündükçe gözlerim doluyor, sessizce ağlıyorum. Kimseye göstermeden, gözyaşlarımı içime akıtıyorum, ya da gizlice siliyorum.

ağustos

-Niğde... 23 Nisan İlkokulu, sınıf 3, öğretmenimiz Güler Hanım. Bir oyun oynuyoruz. Her öğrenci yılın bir ayını temsil ediyor. Ben ağustos ayını... Her birimiz dans ederek, neşeyle, bir şiirin bir dörtlüğünü okuyoruz. Öğretmenimiz birçok kez tekrarlatmıştı bu oyunu bize. Ne kadar hoştu, içimde canlı bir anı olarak kalmış. Okuduğum dörtlüğü ise tamamen unutmuşum.

-Ağustos, kardeşim Türkân’ın doğduğu aydır.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura