Diğerleri > Hatıralarım
11-02-2012
KAVRAMLAR: ABAKÜS - ADA

abaküs

Abaküsü hep merak etmişimdir. Hiç kullanma olanağı bulamadım. İlkokullu çocukların ellerinde gördükçe gıpta ederdim. Bizim çocukluğumuzda yoktu. Saymayı, hesaplamayı nasıl öğrendik, şu anda hatırlayamıyorum. Ancak kerat (çarpım) cetvelinden sık sık sınava çekildiğimizi unutmamışım.

abla

Bir ablam olsun isterdim. Bir ablası olmak nasıl bir duygudur? Bazen düşünüp merak etmişimdir. Benim için, olağanüstü bir şey olurdu.

acul

Babam “acul” sözcüğünü sık kulanırdı, “insanoğlu acul yaratılmış, şöyle bir ayet var” diyerek: “Ben insanı acul yarattım.” Tanrı Kur’an’da böyle diyormuş. Bunu da hep kendisi bir işte ivdiği, acele ettiği zaman söylerdi. Bu davranışından pişmanlık duyar, aceleci tabiatını beğenmez, şikâyet ederdi.

Aynı tabiat bende de var. Aynı pişmanlığı ben de sık sık duyarım. O kadar uğraştığım, azmettiğim halde, bu huyumu tam olarak yenemedim. Bir sözü söylemeden, bir harekete girişmeden önce, araya bir zaman parçası koymaya uğraşıyorum. Bir hatâ yapmamak, en uygun sözü ya da davranışı bulabilmek için... Hâlâ bu mücadelenin içindeyim, özellikle şu özdeyişi düşünerek:

Ahmaklar acele eder.

acele, bkz. acul

açık deniz

“Açık deniz” deyince, hep Yahya Kemal’in o güzel şiirini hatırlarım. Bu şiiri çocukluğumda tümüyle ezbere okuyabilirdim:

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum,

Bağrımda bir alev gibi hasretti duyduğum.

Aldım Rakofça kırlarının hür havasını

Duyduk akıncı cetlerimin ihtirasını

Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu

Ruhumda bir akis gibi kalmış uğultusu.

Ötesi, açık denizi bin başlı bir ejdere benzeterek anlatmaya başladığı dizeler tamamen hatırımdan çıkmış.

Yalnız bu değil, daha birçok şeylerin, belliğimden hızla silinmekte olduğunu fark ediyorum. Son bir örnek: Annem sık sık benim doğumumda yardımcı olan ebeden, adıyla söz ederdi. Dün bütün uğraşmalarıma rağmen adını bir türlü çıkaramadım. Ancak bugün hatırlayabildim: Müberra Hanım.

Ertesi günü (7.2.2005)..., parça parça, kimisi eksik, Açık Deniz’in şu dizelerine ulaştım:

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi

Gördüm ... ... ...           zümrütleyen deri

...     ....     .....      kımıldandı an be an

Bildim ve anladım ki o ejderdi canlanan,

.

Sonsuz ufuktan ah o ne coşkun gelişti o

Birden nasıl  toparlanarak kükremişti o.

Yelken, vapur ne varsa kaçışmış limanlara

Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara.

Yalnız o   ...   ...   ...                    bağrı hun,

Bin mağra ağzı açmış  ulurken uzun uzun,

...                                     heybetli hüznünü

Ruhunla karşı karşıya kaldım o med günü

.....        .....           .......       .....        .......

...  ...  ...        ...   .......        bu gurbette sendeniz.

Eğik yazılı olanları daha sonra, bunlardan bazılarını şimdi (8.2.2005) hatırlayıp ekledim.

Bugün 8.7.2005... şiiri yeniden okudum. Yalnızca şu eklemeyi yapabildim:

Gördüm ... ... vücûdunu zümrütleyen  deri

Bugün 1.8.2008… şu eklemeyi yapabiliyorum:

Gördüm güzel vücûdunu zümrütleyen  deri.

Demek ki temelli unutma diye bir şey yok!

açlık

Çocukken, babamın yakınlarından çok annemin yakınları ile daha fazla görüşürdük. Herhalde babamın tarafı köyde yaşadığı için...

Zaman zaman Ankara’ya dayılarımın yanına giderdik, bazen de ben yalnız mı orada olurdum ne...Kaldıkları yer Ulus Meydanı yakınındaki İsmet Paşa (daha sonra Turgut Reis) Mahallesi idi. Gün içinde bazen ne korkunç acıkırdım, sofra bir türlü kurulmazdı. Öğle olmuş..., yemek geciktikçe gecikirdi. O şiddetli açlık duygusu beni çok rahatsız ederdi. Açlıktan gözlerim kararırdı. Buna rağmen kimseye halimi açamaz, bir şey isteyemezdim. Bundan anlıyorum ki tek başına olduğum bir misafirlikti. Eğer Annem olsaydı, muhakkak ona açılırdım.

ad

Bu, oldukça tuhaf bir anı: Gençken aşırı ölçüde Türkçeci idim. İsterdim ki dilimizdeki bütün sözcükler Türkçe olsun. Ben de, “cami” Arapça ya, ona Türkçe bir karşılık bulmuştum: Tanrı evi.  Bunun söylene söylene “Tanravı” şeklini aldığını kabul ediyordum.

Burdur’dayız. Lisede öğrenciyim. 1950’lerin son yılları olmalı. O sıralar şiir de yazıyorum. Orhan Veli’nin bir şiirinin etkisi altında yazdığım bir aşk şiirini, o zamanların romantik dergilerinden “Yelpaze”ye yollamıştım. Adımı gizliyorum: Nerden aklıma geldiyse, Tanravı C. Dura diye yazıyorum. Ne var ki bu dergiyi asıl, kızkardeşim Türkân okuyor. Bir süre sonra dergiyi alıp bakıyorum ki şiir yayımlanmış. Türkân’dan utanıyorum. Ne yapmalı? O sayfayı kesip öyle veriyorum kardeşime (çok safça bir tedbir değil mi?). Ne var ki fark ediyor, kendisi gidip bir dergi daha alıyor ve durumu anlıyor. Görüyorsunuz, bir çuval inciri berbat etmişim. Öyle yapmasaydım, belki hiç fark etmezdi. Ya da şiiri görse bile, “benim değil, isim benzerliği” diyebilirdim.

Bugün o şiirden hatırladığım tek bir dize bile yok hatırımda.

 

ada

Önce Y. Kemal’in şu şiiri geldi hatırıma:

Adalardan yaza ettik de vedâ

Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ

Seni hâtırlıyoruz Viranbağ.

Yine bir sofrada şen, şakraktık

Gün denizlerde sönerken baktık

Ve çobanlar gibi dallar yaktık.

Uyuduk kırda gezindik dağda

O yazın aah o engin çağda

Geçti en son günü Viranbağ’da.

Lisede öğrenci idim. Şiiri ilk kez edebiyat kitabımda görmüştüm. Kitap muhtemelen, Nihat Sami Banarlı’nındı. Hep onun kitaplarını okurduk. Ne güzel, ne gösterişli, ne dolgun kitaplardı onlar... (O kitapları neden saklamadım? Hâlâ yanarım. Onlar şimdi elimin altında olsa, her halde çocukluğumu daha zengin ve daha canlı bir şekilde hatırlardım.)

Yıllar sonra aynı şiire başka bir kitapta rastladım. Gördüm ki şiirin bir üçlüsü Lise ders kitabına alınmamış. Bizim onu okuyup öğrenmemiz, demek ki uygun görülmemiş. Sondan ikinci olan bu üçlü şöyledir:

Acı duymuş diye aşkın tadını

Hepimiz sevdik o solgun kadını

Ve o gün râhibe koyduk adını.

Ada deyince ikinci olarak, İstanbul’u, Heybeliada’yı hatırlarım. Yedeksubaylığımın okul dönemini İstanbul’da geçirdim. Hafta sonları, bazen arkadaşlarla (Muzaffer ve Avni ile) bazen de yalnız olarak Heybeliada’ya giderdim. Bir keresinde piknik yapmıştık. Hatta orada çekilmiş fotoğraflarım vardı. Yalnız olarak da birkaç kez gittim. Birinde yakınları ve hayranları arasında İsmet İnönü’yü görmüştüm.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura