Atatürk Okulu > Amaç ve Esaslar
19-12-2015
KARANLIKLAR ŞİKÂYETLE DAĞILMAZ, SORUNLAR “TEK BAŞINA” ÇÖZÜLMEZ

Cihan Dura

19.12.2015

 



 

Hep şikâyet ediyoruz, bütün yaptığımız bu… Her birimiz dünyanın düzene girmesini istiyoruz. Fakat çabayı başkalarından bekliyoruz. Şöyle bismillah deyip de bir işi ucundan tutmuyoruz.

Sadece şikâyetle yetinirsek, neye benzer bu? Zifirî karanlık bir yerde, insanın “karanlık, hep karanlık, nereye baksam karanlık” diyerek sızlanıp durmasına benzer. Bu laf, dağıtır mı karanlığı?

Durmadan şikâyet etmek gerçeklerden kaçmaktır. Gerçeklerden kaçmak peşinen yenilmektir. O zaman yapılacak tek şey vardır: Acı gerçeklerin üzerine gitmek, karanlığa bir mum yakmak… Ardından çevrendeki, yakınında ve uzağındaki herkesi birer mum yakmaya teşvik etmek, peşinden sürüklemek... Elde mumlar, omuz omuza, bir araya gelmek, birlik olmak!... Bakın o zaman nasıl pırıl pırıl oluyor ortalık…

‘***’

Minik gagasına su doldurup yanan ormanına koşturan serçe…, “ne gelir ki” benim elimden” demeden. Nasıl da binleri sürükledi peşinden?

Mustafa Kemal Paşa… İstanbul’da yalnızdı. Samsun’da yüzler, Erzurum’da, Sivas’da binler oldu, Ankara’da 100 binler!...

Olup biteni elbette göreceğiz, ancak şikâyet etmekle kalmayacağız.

Hemen kafa yormaya başlayacak, sorunu iyice kavrayıp bir çare bulacağız.

Ve o çareyi, duruma göre tek başımıza, duruma göre el ele verip uygulamaya koyacağız. Çok büyük olasılıkla sorunu çözmüş olacağız.

‘***’

Eski zamanlarda bir kral, sarayına gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye geçip seyre koyulmuştu. Bakalım neler olacaktı. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri, genç ve yaşlı yurttaşları birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu şikâyetle yetindi, kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolların düzgün, temiz olmasını sağlayamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Koca kayayı görünce, sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eliyle kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda, kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti.

Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin
durduğunu gördü. Açtı…, kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde, "bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye armağanımdır" diyordu kral.


‘***’

Öyle sorunlar vardır ki kişiseldir, öyleleri de vardır ki, ortaktır, toplumsaldır. Kimisi tek başına çözülebilir, kimisi ancak el birliğiyle, bir araya gelerek çözülebilir. Yine yukarda anlattığım öykücüğü misal vereyim, genişletelim kaya örneğini: Aynı olay ülkenin yüzlerce kentinde, milyonlarca sokağında geçsin. Yolları tıkayan o ağır taşların kaldırılması artık kişisel değil, toplumsal bir sorundur: Birçok fedakâr yurttaşın sorunun üzerine yürüyerek, orada burada her bir taşın altına elini koyup elbirliğiyle çalışması gerekir.

Şimdi örneğimizi gerçek hayata taşıyalım: Türkiye’ye bakıyoruz. Emperyalizm’in küresel şirketlerinin tehdidi ve buyruğu üzerine, devletimizi yönetenler liberal ekonomiyi, bu çerçevede de serbest dış ticareti uygulamaya başladılar. Bunun sonucu olarak, dışa bağımlılık ve dış ticaret açığı arttı, dış borçlanma büyüdü; özelleştirmeler, yabancı sermaye girişi, yabancıya toprak satışı sonucu ülke yeniden sömürgeleşmeye başladı. Yalnız bunlar mı, hayır! Sosyal adaletsizlik, kültürel ve ahlaki yozlaşma, yolsuzluk, dincilik, millî birliğin zayıflaması, devletin çözülmesi de atbaşı gidiyor. Bütün bunlar da birleşerek muazzam bir etki oluşturuyor, büyük bir felaketi haber veriyor bize: Millî çözülme, parçalanma ve –Allah esirgesin- Cumhuriyetimizin son bulması…

İşte biz böyle bir sonucu tek başımıza engelleyemeyiz, ancak bir araya gelerek, hep birlikte engelleyebiliriz. O zaman yapacağımız iş şudur: Millî bir felakete yol açacak olan sebeplerin üzerine,  “ben tek başıma da bir şeyler yapabilirim” diyerek, aynı zamanda hep birlikte, örgütlenerek gitmek... Türkiye’yi felakete sürükleyenler bizim bilgi ve ilgi eksikliğimizden, örgütsüzlüğümüzden, eylemsizliğimizden faydalanıyor.

‘***’

Atatürk "Eğer bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin, kurtarıcı kendiniz olun" diyor. Yani demek istiyor ki, “cam tavanı kırın, zihninizdeki engeli kaldırın, karanlığa küfretmeyi bırakın, bir mum yakın” diyor.

Öyleyse, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu mefkûresi olan Atatürkçülüğü öğrenin, öğretin. Cumhuriyetimizin ana temelleri olan Ulusal Egemenliğin, Tam Bağımsızlığın, Milliyetçiliğin ne olduğunu, bugün nasıl yok edilmekte olduklarını çevrenizden bilmeyenlere anlatmayı görev bilin. Millî kültür ve tarihimize, özellikle Cumhuriyet tarihimize sahip çıkın. Örneğin, bir Millî Mücadele kahramanını, Kara Fatma'yı, Şerife Bacı'yı, Yahya Kaptan'ı, Tıbbiyeli Hikmet’i, bir Abdurrahman Kâmil Hoca'yı, ... çocuklarınıza, çevrenize, halkımıza tanıtın. Mutlaka üç kişi, beş kişi, on kişi,... bir araya gelin.

İşte “bir mum yakmak” budur, Atatürk'ün demek istediği budur, "kurtarıcı kendisi olmak" budur.

‘***’

Bütün mesele “Ben tek başıma ne yapabilirim” ayıbından kurtulmaktır.

Peki, kurtulmazsak ne olur?

Değerli bir şairimiz, Ataol Behramoğlu ne olacağını dizelere dökmüş, en anlaşılır şekilde gözler önüne sermiş, buyurun, görün:

Ben tek başına ne yapabilirim diye düşündü biri
Ve hiç bir şey yapmamaya karar verdi.

Ben tek başına ne yapabilirim diye düşündü bir öteki
Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi.

Ben tek başına ne yapabilirim diye düşündü bir üçüncü
Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü.

Ben tek başına ne yapabilirim diye düşündü yüzbinler
Ve tek başınalıklarını sürdürdüler.

Ben tek başına ne yapabilirim diye düşündü milyonlar
Milyonlarcaydılar ve tek başınaydılar!

Bu arada birileri onlar adına karar vermekteydi,
Tek başına olduklarını sananlar topluca ortadan kaldırıldılar!

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura