Diğerleri > Ekonomik Konjonktürden Notlar
11-02-2012
KAPİTALİZM, TASARRUFLAR, SÖMÜRGELEŞTİRME, ÖZELLEŞTİRME, KÜRESELLEŞME, BATI VE AKP, DEVLETÇİLİK

KAPİTALİZM GEREKTİĞİNCE ELEŞTİRİLMİYOR

Türkiye 12 Eylül faşist darbesinin ardından Batı Emperyalizmi’nin tam nüfuzuna girmiştir. Ülkede öyle bir küreselleşme ve serbest piyasa propagandası yapıldı ki, devletçiliğin reddi, özelleştirme uygulaması insanların beynine değişmez gerçeklermiş gibi kazındı. İşin en inanılmaz yönü de solcu geçinenlerin de bu yalanı benimsemiş olmasıydı.

Bu etki günümüzde de devam ediyor. Türk sol hareketinin bu çelişkisini ünlü kapitalizm karşıtı iktisatçılardan Ellen Wood da fark etmiş olmalı ki Türkiye'deki solun kapitalizm, serbest piyasa ekonomisi kavramlarıyla mücadele etmesi gerektiğini özellikle vurguladı bir konuşmasında.

Kanada York Üniversitesi’nden Marksist siyaset bilimci  Wood, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Nisan 2008 sonunda gerçekleştirdiği konuşmasında  modernite, kapitalizm ve demokrasi arasındaki ilişkileri mercek altına aldı. İleri sürdüğü başlıca görüşler şunlar (Cumhuriyet, 28.4.2008):

-Aydınlanma kavramının insanın kurtuluşu, özgürlük ve eşitlik mücadelesine büyük katkıları olmuştur. Ancak Aydınlanma’nın klasik ekonomi ile bir araya gelerek ticarî bir felsefeye dönüştürülmesi doğru değildir. (Aydınlanma Batı’da 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen ve akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik altyapıyı geliştirmeyi amaçlayan akımdır, cd).

- Kapitalizm kendini genişletmeye mahkûmdur. Hedefi, dünyanın tamamını kendi gelişmesine tabi tutmaktır. ABD'de yaşanan krizi anlamak zor değildir. Çünkü Kapitalizm kendine bağımlı sömürgeleştirecek yeni bir ülke bulamadığı anda krize girer.

-Kapitalizm zorunlu olmayan, ancak bize zorunluymuş gibi görünen "ihtiyaçlar" doğurur. Kapitalizm aynı şeyden fazla olanı yaratmaz, çok özgül bir piyasa bağımlılığı yaratır ve bu durum insan ihtiyaçlarına aykırıdır.

-Demokrasi, kapitalizmin antitezidir. Demokrasi çoğunluk iktidarının ihtiyaçlarını gözetirken kapitalizm kârın maksimumlaştırılması olgusundan beslenir. Kârın çıkarları ile çoğunluğun uzun dönem ihtiyaçları birbirinin antitezidir. Kapitalizmin, demokrasinin sınırlarını belirlemesine izin vermemeliyiz.

-Türkiye Solu kapitalizm, serbest piyasa ekonomisi kavramlarıyla mücadele etmelidir. Modernite kavramı dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'de olduğu gibi canlı ve anlamlı bir şekilde tartışılmıyor. Hükümet moderniteye olan bağlılığını Avrupa Birliği'ne tutunarak, serbest piyasa ekonomisiyle kanıtlamaya çalışıyor, ancak yetersiz kalıyor. Öte yandan kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayan güçler de kapitalizmi gerektiğince eleştirmiyor.

TÜRKİYE'DE TASARRUF EĞİLİMİ ARTIYORMUŞ (!)

Ekonomik kalkınmanın formülü basittir: Millî ekonomi olarak önemli ölçüde tasarruf etmek ve o tasarrufu en verimli şekilde yatırıma çevirmek; bu süreci uzunca bir dönem devam ettirmek. Şöyle kuşbakışı bir göz atarsak görürüz ki, başlangıçtan bu yana Türkiye genel olarak bu gereği yerine getirememiştir. Cumhuriyet, Osmanlı’da devraldığı çok düşük (%10) olan tasarruf düzeyini dişe dokunur bir seviyeye yükseltme gayretleriyle geçmiştir. DP dönemi (1950’li yıllar) ve onu izleyen planlı kalkınma döneminde (1960-1980) tasarruf oranı ortalama olarak %20 etrafında dalgalanmıştır ki asla tatminkâr sayılamaz. Bazı yıllarda %25 performansı kaydedilmiş, ancak bu başarı kalıcı olamamıştır. Sonraki yıllar Emperyalizm’e boyun eğilerek neoliberalizme, serbest piyasacılığa teslim olunan, dolayısıyla tüketimin hızla arttığı, Türkiye’nin üreten değil tüketen toplum olmaya dönüştürüldüğü yıllardır. Dolayısiyle tasarruf oranı hızla %20’lerin altına gerilemiştir.

Şimdi çarpıcı bulduğum bir gözlemimi sunmak istiyorum.

Bütün kapılarını dış etkilere açmış, gümrük duvarlarını tamamen kaldırmış, sermaye girişlerinin tümünün serbest bırakıldığı bir ekonomide, hele bu ekonomi sanayileşememiş bir ekonomi ise, o ekonomiden yüksek tasarruf oranı beklemek ancak bir hayal olabilir. Artık yeni kuşaklar yüksek tasarruf deneyim ve bilincinden uzak olduğu için tasarruf oranındaki ufacık bir artış bile önemli bir gelişmeymiş gibi karşılanır.   Bu, Türkiye’de de böyle oluyor. İşte size, bunun kanıtı olabilecek bir gözlem (Bugün, 6.11.2007):

Son yıllarda yoğun sıcak para girişinin dövizi ucuzlatması sebebiyle yaşanan ithalat patlaması ve genel olarak tüketim artışına dayalı büyüme sürecinde dibe inen yurtiçi tasarruf oranı, 2007’de yeniden artışa geçti. DPT verileri üzerinden yapılan hesaplamalara göre Türkiye’nin 2006 yılında yüzde 16’ya kadar düşen yurt içi tasarrufların milli gelire oranının bu yıl yüzde 17.3’e yükseldiği tahmin ediliyor. Yurtiçi tasarrufların milli gelire oranının 2008’de de artışını sürdürerek yüzde 17.6’ya çıkması öngörülüyor.

Ne diyeyim bilmem ki? Bir deyiş geliyor aklıma, onu kaydedeyim: Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş. Bu da o hesap.

Bugün gıpta ile baktığınız Japonya yıllarca yüzde 30 civarında tutmuştur tasarruf oranını.

Siz yüzde 17 tasarruf oranı ile, ancak sürünmeye, Çirkin Batı’nın yağlı pazarı olmaya devam edersiniz.

TÜRKİYE NASIL SÖMÜRGELEŞTİRİLİYOR?

Türkiye kendi yapısından çıkmış, kendine özgü ekonomi politikaları yerine Derin Merkez’in çıkarlarına göre dizayn edilmiş ekonomi politikaları yoluyla sömürgeleştiriliyor. Nasıl? Bankaları, fabrikaları, iletişim ve enerji tesisleri, limanları, madenleri, toprakları … yabancılara, dev ulusötesi şirketlere satılarak, tarım sektörü çökertilerek sömürgeleştiriliyor. Tabii iç ve dış bedhahlar elbirliği yaparak başka yöntemler de uyguluyorlar aynı sonucu elde etmek için. Bunlardan birini de Sayın Mustafa Yıldırım açığa çıkarmış, özetliyorum Işık Som’un bir yazısından (Cumhuriyet,15.4.2008):

“Atina devleti Ege’de pek güzel çalışıyor. Onasis Vakfı burs dağıtıyor; kasabalarda yüksek parayla ev satın alıyor ve şimdilik müze yapıyor. Kaymakamlar, belediye ve ticaret odası reisleri ‘yardım’ denince projecilikten dört köşe oluyor. Atina devletinin konsolosu da belde belde geziyor. Belediye reisleri yörelerinde birdenbire Rum evlerinin kalıntılarını keşfediyorlar. Eskiden kalma Rum evleri varmış da, belediyenin reisi ve akıl verenleri, bu evleri onaracakmış da, Rum turistler gelecekmiş. Al sana drahmiden çevrilme Avro!

Aklı önde gidenler, ‘Rum turistin, Manisa’nın Üçpınar beldesinde ne işi var’ diye sormuyor. Akhisarlılar ‘Sırası mı şimdi Yunanlı vakıftan destek almanın’ demiyor. Kültürümüze bakan Ertuğrul Günay, Akdeniz kıyılarımıza dek gidip ‘Ben Likyalıyım’ derse onlar da, ‘nereden gelirse gelsin alırız’ diyorlardır belki!

ABD’nin Mormonları da Türkiye’de pek güzel çalışıyor. İsa Mesih misyonerleri sanılmasın ki yalnızca yardımsever bir kiliseler zinciridir. Onların Amerika’da Başpiskoposluğa bağlı okulları, şirketleri, kilise için para derleyen örgütleri, Hawai’de şubeleri, Türkiye’de temsilcileri var. ABD Senato raporları Mormon-CIA dostluklarının kanıtıdır. Manisa, Atina devletinin yanı sıra Mormonlar’ın da gözüne batmış. Kentte temsilcilikleri bile var. Kalkıp Amerika’dan geliyorlar ve yerli temsilcileriyle Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilköğretim okuluna bilgisayar yardımında bulunuyorlar. Şu zenginler kenti Manisa’ya bakınız ki, elin kilisesine muhtaç olmuş. Çal Gücü gazetesinin haberine göre aynı kilise, Türkiye Sakatlar Derneği Denizli Şubesi’ne de bir tır dolusu malzeme göndermiş.

İstanbul’u işgal eden İngilizler, İstanbul’da bir vakıf aracılığıyla kurbanlık koyun dağıtmaya başlamışlardı. O işlere aracılık edenler de İstanbulluydular; tıpkı Manisa ve Denizli’deki temsilciler gibi.

Mustafa Yıldırım, bizi böyle uyarıyor. Benim diyeceklerim ise şunlar:

Kaymakamlarımız, belediye ve ticaret odası başkanlarımız idealsiz, ufuksuz, gözleri paradan başka bir şey görmüyor; onlara Somerset Maugham’ın bir sözünü hatırlatalım, çerçeveletip makam odalarına assınlar: Bir millet herhangi bir şeye hürriyetten daha fazla değer veriyorsa, hürriyetini kaybedecektir. Kaderin cilvesine bakın ki değer verdiği, rahatlık ya da para ise onları da kaybedecektir. Atatürk’ün de da aynı kapıya çıkan, altın değerinde bir öğüdü vardır: Çalışmadan, yorulmadan,üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, ve daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybederler. İşte O’nun yolundan çıkarsanız, böyle kaybolursunuz, utanılacak, acınacak hallere düşersiniz. Öyleyse ey Atatürkçüler, boş durmayın, bu zavallılara, bu gafil yöneticilere, bakanlara mektuplar yollayın, uyarın onları, yaptıkları hatâları anlatın; hayatın paradan ibaret olmadığını, paradan daha büyük değerler olduğunu Atatürk’ten örnekler vererek vurgulayın. Bu işin arkasını bırakmayın. Atatürkçülük iş yapmaktır iş!

Mormonlara gelince, bu misyonerlerin yardımları hakkında ise şu özdeyişler yeter sanırım:  Altından kendini sakın, zehiri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar (C. Şahabettin). Ya da şu: “Birine kötülük yapacaksan eğer, yüzüne iyilikle bak, onunla dostça konuş. Öyle ki hilenin farkına varmasın, yanılsın” (Germen destanı Edda’dan). Kesik görmek istediğin eli öp (Yahudi atasözü). Başta kaymakam beyefendi, kuzu kuzu elin planlarına alet olan yöneticilerimiz düşünsünler bu atasözleri üzerinde. Kurnaz Avrupalı bu, hiç kaz gelmeyecek yerden tavuk esirger mi?

ÖZELLEŞTİRMENİN BİR ZARARI DAHA

Değerli bilim adamlarımızdan Prof. Dr. Hasan Ünal yazıyordu (“Tuhaf bir Demokrasi Anlayışı”, Tercüman, 15.3.2008 ), özetliyorum:

Son zamanlarda Türk demokrasisi iyice tuhaflaştı. “Youtube” denilen siteye sivil ve askerî üst düzey devlet görevlilerinin telefon veya mekân dinlemelerinden elde edilmiş konuşmaları gönderiliyor. Normal bir demokraside bunu yapmak hem suçtur hem de demokratik ahlak açısından fevkalade rahatsız edicidir. Böyle bir hadisenin ortaya çıkması üzerine herkes âdeta ayağa kalkar ve ortalığı yıkar. Hiç kimsenin özel görüşmeleri ortalığa saçılamaz.

Yapılan iş tam mânâsıyla bir casusluk operasyonudur ve başta PKK olmak üzere Türkiye'nin düşmanlarının işine yaramaktadır. Telefonu veya mekânı dinlenen kişilerin hepsinin şu veya bu şekilde AKP ile aralarının olmadığı açık.

Bütün bu yapılanları demokrasi adına vahim hale getiren ise, hükümetin kayıtsızlığı ve hükümete destek veren medyanın sadece konuşmaları kaydedilen kişiler aleyhine yayınlar yapması. Ve bunu yaparken de her cümlede birkaç kere demokrasi ve özgürlük sözcüklerini kullanmaları.

Kimse kusura bakmasın ama, bunun adı demokrasi olamaz. Bu böyle gidecek olursa adına faşizm denir ve o noktaya fazla uzakta değiliz. Özel ortamlarda ve telefonlarda herkes her şey hakkında düşündüklerini söyleyebilir ve hattâ uygunsuz sözler dahi edebilir. Bu konuşmalar kamuoyu önünde ve hakaret içerikli olmadığı sürece...

Bu satırların yazarı geçen yıllarda defalarca Yunanistan'da patlak veren bir telefon dinleme casusluğuna dair yazılar yazmıştır. Yunanistan'da olup bitenleri takip ederken, 2006 yılının Şubat ayında patlak veren bir telekulak skandalı da dikkatimizi çekmişti.

Komşuda faaliyet gösteren bir cep telefonu operatörü başbakanın, eşinin, bütün bakanlar kurulu üyelerinin ve eşlerinin; ayrıca, milletvekillerinin, Yunan istihbarat teşkilatının ve Yunan ordusunun telefonlarını yıllarca dinlemiş. O şirkete AKP hükümeti bütün bu bilgiler ortaya saçıldığı halde Türkiye'nin en büyük cep telefonu firmalarından birini 'babalar gibi sattı'.

Türk Telekom bu alanda pek de tekin olmayan bir yabancı firmaya üç yıllık kârı karşılığında satıldı. O firmanın devir almasından sonra İngiltere'den uzman, danışman gibi sıfatlarla çok sayıda 'netameli' personel getirdiğine dair yazılar yazıldı. Ama Telekom yetkilileri 'yok böyle bir şey' diyemedikleri gibi, getirdikleri o personelin öz geçmişlerini ve isimlerini açıklayamadılar.

Genç profesörümüz bunları yazarken, gördüğünüz gibi özelleştirmenin pek çok sakıncasından birini, siyasal nitelikli sakıncasını gözler önüne sermiş bulunuyor. Ayın mahiyette sakınca satılan başka stratejik tesisler için de söz konusu olabilir. Mutlaka araştırılıp halkımızın ve bu memleketin namuslu aydınlarına duyurulmalıdır. Atatürk ve arkadaşları büyük özverilerle batılı hırsızları bu ülkeden kovmuştu. Ne yazık ki ülkemiz el altından epeydir yeniden işgal ediliyor. Bu namussuzları Türk ulusunun harimi ismetine yeniden sokan AKP iktidarının ve ona gözü kapalı kulluk eden bürokratların marifetlerini Türk milleti asla unutmayacak, cezalarını birgün mutlaka verecektir.

İşin en acı tarafı ise bütün bu ihanetlerin, Tarihin en büyük istiklal savaşlarından birinin gerçekleştiricisi olan ordumuzun gözleri önünde cereyan etmesidir. Soruyorum size: Vatan satılıyor… Siz yarın silahlarınızla hangi vatanın savunuculuğunu yapacaksınız?

SONUNDA BÜTÜN TÜRKİYE’Yİ DE Mİ SATACAKSINIZ?

Hem partisinin iktidarını ve hem de bakanlığını Cumhuriyet tarihimizin en tehlikeli olaylarından biri olarak gördüğüm Kemal Unakıtan şöyle konuşmuş (Cu 24.1.2008):

"Cari açıktan dolayı sıkıntıya girmeyiz, bakın özelleştirmeler var. Sadece özelleştirmeyi düşünürsek, Türkiye bir sorun yaşamaz. Küresel dalgalanmalar çeşitli boyda olmuştur. Bundan sonra da zaman zaman olacaktır. Paniğe kapılmanın âlemi yok."

Görüyorsunuz açıkça ifade etmiş,  adam özelleştirmeleri cari açığı kapatmak için yapıyor. Bu şahsa aklı başında biri çıkıp da sormuyor: iyi de kardeşim, satacak bir şeyin kalmayınca ne yapacaksın? Cari açığını o zaman nasıl kapatacaksın? Bütün bir vatanın tapusunu da mı satlığa çıkaracaksın?

Üstelik sen bir yandan özelleştirme yaparken, öbür yandan da cari açık daha artıyor. Siz borçlanmayı da borcu kapatmak için yapıyorsunuz. İşte uzun vadeli düşünmeyen, geleceği hesaba katmayan, uzun erimli bir planı olmayan yönetici böyle olur. Adamın zihniyeti “benden sonra tufan” zihniyeti. “Demokrasi gereğidir, halk seçmiştir” denerek böylelerin, devleti, milleti perişan etmesi sineye çekiliyor. Bari mevcut rejim gerçekten demokrasi olsa, o da yok. Oysa Atatürk ne demiş: Söz konusu olan Vatan’sa, gerisi teferruattır. Bunun kapsamına bence “demokrasi” de girer. Çünkü demokrasi giderse gelir, ancak vatan giderse bir daha gelmez.

NEYMİŞ, KÜRESELLEŞME HERKESE REFAH GETİRECEKMİŞ!

Bir yazarımız, Ali Haydar Nergis bir yazısında ( “Küreselleşmenin uslu çocuğu zorda...”Cumhuriyet,  20.4.2008) küreselleşmeye teslim olan bir ülkenin, hem de gelişmiş bir ülkenin düştüğü perişan hali kendi deneyimlerinden hareketle çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş, özetle şöyle diyor yazısında:

Ekonomi uzmanları, “Küreselleşmenin uslu çocuğu” İsveç ekonomisinin üzerinde dolaşan "siyah bulutlar"a vurgu yapıyor. Yiyecek giderleri hızla artıyor. Benzin, her geçen gün daha pahalı, enflasyon yüzünden. Aile giderlerine binlerce kronluk ek yük getiren fiyat artışlarında, son 15 yılın en yüksek rakamlarına ulaşıldı.

Sabahları küçücük işyerimi açtığımda, kapıma başörtülü, başörtüsüz; kadın, erkek; yaşlı, genç insanlar dayanıyor. Önce iş soruyorlar. Sonra, ellerindeki kâğıtları utana sıkıla uzatıyorlar. İşçi bulma kurumu ve sosyal büro yeni bir uygulama başlatmış. Bu kâğıtlara, “işyerimde, başvuranların durumuna uygun bir iş bulunmadığını” yazıp imzalamam gerekiyormuş.

Olof Palme' nin İsveç'i ne hallere düştü sonunda! Sağcı iktidar, insanları dilenci gibi sokaklara düşürdü. Eline tutuşturulan kâğıtlarla kapı kapı dolaşıp iş isteyeceksin. Bunu yapmazsan zaten kuşa çevrilen işsizlik paranı kesiyorlar, sosyal yardımında kısıntıya gidiyorlar. Git, nereye gidersen... Nasıl geçinirsen geçin...

Dinine yandığımın kapitalizmi insanları ne hale getiriyor. Ne yana dönersen dön, hep bir tarafın açıkta kalıyor...

İsveç'te durumlar gerçekten de kötüye gidiyor. Fiyatlar ateş pahası. Alım gücü her geçen gün daha da azalıyor. Normalde yüzde 2'lerde seyreden enflasyon oranı, Mart ayında yüzde 3.4'e ulaştı. Fiyat artışlarında son 15 yılın en yüksek oranları söz konusu.

Şimdilerde dünyayı saran ekonomik krizin adını da siz koyun. İsveç'te, 2007 yılının aralık ayındaki fiyat artışları, 1993 yılı ortalamalarını 10 puan geride bıraktı. Merkezî İstatistik Bürosu ve araştırma kuruluşlarının verilerine göre, gıda fiyatları geçen yıla oranla yüzde 7.3 oranında artış kaydetti. Fiyatlar en çok dar gelirlinin sofrasındaki ekmeği vurdu. Akaryakıt fiyatlarındaki artış taşıma giderlerini de arttırdı. Otobüs ve trenlerle yolculuk etmek de artık, yüzde 14 zamlı bilet fiyatlarıyla, daha pahalı.

Faiz artışları, bankalara borçlanılarak satın alınan evlerin geri ödemelerine yansıyor. Ev kiraları da bu artışlardan payını alıyor. Artık karın doyurmak ve kira ödemekten başka hesap yapmayan halk, diğer tüketim giderlerinde kısıntı yapıyor. Piyasalarda gıda dışındaki sektörlerde büyük bir durgunluk gözleniyor. Küreselleşme canavarı, sadece küçük ve orta boy ülkeleri yutmakla kalmıyor, artık aç kaldığında yavrusunu yiyen kedi gibi, uslu çocuğu İsveç'i de vuruyor.

Bu değerli gözlemden şu yorumlara ulaşıyorum:

Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Küreselleşmenin kökeninde Batı kapitalizminin çıkarları yatmaktadır. Dünyanın günümüzde zengin ve yoksul ülkeler diye ikiye bölünmüş olması, birinci küreselleşme dalgasının eseridir. İçinde yaşadığımız ikinci küreselleşme dalgası ise bu bölünmüşlüğü, dolayısiyle küresel yoksulluğu en ileri derecelere götürecek bir dinamizme sahip. Bu sebepledir ki sanayileşmesini tamamlayamamış ülkeler açısından, örneğin Türkiye açısından gelecek hiç de parlak görünmüyor. Meğerki bu ülkeler bir yolunu bulup Batı emperyalizmine karşı güçlerini birleştirebilsinler. Çok zor ama ne yazık ki tek kurtuluş yolu da bu bence…

İsveç’in düştüğü durum, çelişki gibi gelebilir, bana gelmedi. Çünkü küresel sömürü yalnız yoksul ülkelere yönelik değildir, gelişmiş ülkelerin kendi içinde de geçerlidir o. Eğer dünyayı “merkez ülkeler” ve “çevre ülkeler” olarak görür ona göre düşünürseniz, evet bir çelişki vardır. Ancak merkez ülkelerin bağrında da bir Derin Merkez’in bulunduğunu hesaba katarsanız, bu çelişki ortadan kalkar. Ben onun tanımını vermekle yetinecek, çelişkinin nasıl ortadan kalktığının kanıtlanmasını sana bırakacağım değerli okur. Derin Merkez’in -her zaman verdiğim- tanımı şöyle: Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar odağı olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedardan oluşan, bütün Merkez ülkelerini ve Çevre’yi de yönlendirebilen büyük bankerler ve finans tekelleri grubu.

Küreselleşmenin misyonu bu grubun sürekli zenginleşmesini sağlamaktan ibarettir, gerisi insanların gözünü boyama edebiyatıdır.

BATI “AK” PARTİ’YE NEDEN SAHİP ÇIKIYOR?

AKP Merkez Disiplin Kurulu’nun partiden ihraç ettiği Balıkesir eski Milletvekili,  Ergenekon operasyonu kapsamında aranan Dr. Turhan Çömez, dehşet verici açıklamalarda bulundu (Tercüman, 11.4.2008).

Türkiye’nin en zengin krom rezervleri Hakkari’de, Dünyanın en zengin çimento ham maddesi Gabar Dağı’nda, dünyanın en zengin altın rezervleri Van’ın Artos Dağı’nda. Kimsenin haberi yok bunlardan.

-Avustralyalı firmalar geldi “taş çekiyoruz” diyerek altınımızı götürdü.

-Yıllarca İngiliz Tuzu diye bor madenlerimiz kaçırıldı.

- İngilizler, çiftçiyi borçlandırıp arazilere ipotek koydu. İngilizler ve Yunanlar Kurtuluş Savaşı’nda silahla yapamadıklarını şimdi Edirne’de çiftçiyi kendi bankalarına borçlandırarak 65 bin dönüm araziyi ipotek ederek yapıyor. Çünkü Türkiye tarımda girdi maliyeti en yüksek ülke haline geldi. Çiftçi artık arazisini satıyor.

-Türkiye’ye bu yıl Çin’den 40 milyon çift ayakkabı girdi. Peki bizim ayakkabı firmalarımız ne olacak? Bütün bunlar Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir sonucudur. Büyük Ortadoğu Projesi Sevr’in devamıdır. Bu proje Kürt devleti kurdurmak için hazırlanmıştır.

Sayın Çömez’in anlattıkları:

-Birinci olarak hem AKP’den neden ihraç edildiği, hem Ergenekon soruşturmasına neden dahil edildiği konusunda ip uçları veriyor bize.

-İkinci olarak, AKP’nin kapatılması olasılığı karşısında bütün Batı’nın neden ayağa kalktığının arka planına ışık tutuyor.

-Üçüncü olarak şu atasözümüzün doğruluğuna bir kanıt teşkil ediyor: Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

DEVLETÇİLİK ÖLMEDİ: VENEZÜELLA’DA KAMULAŞTIRMAYA DEVAM

Venezüella’da, çimento sanayiini millileştirme kararı alan hükümet, çimento sektöründe faaliyet gösteren en büyük üç yabancı şirketin çoğunluk hissesine el koyoyor.

Petrol Bakanı Rafael Ramirez, ülkede çimento sektöründe faaliyet gösteren dünyanın en büyük çimento şirketleri Meksika’nın Cemex, Fransa’nın Lafarge ve İsviçre’nin Holcim temsilcileriyle yaptığı görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, çimento sektörünün millileştirilmesinin, geçen yıl petrolün millileştirilmesi planında olduğu gibi yürütüleceğini, bu üç şirketin en az yüzde 60 hissesinin satın alınacağını söyledi. Chavez hükümeti, geçen yıl da telekom, elektrik şirketleri ve petrolü millileştirmişti. Kamulaştırma uygulamaları gıda, çelik ve bankacılık sektörlerine de yayılabilir (Tercüman ve Cumhuriyet, 9. 4. 2008)

Bir kez daha halklığımı görerek mutlu hissediyorum kendimi. Dünya yeniden değişiyor, dengeye geliyor. Bu konuda “Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali” kitabımda ya da bu sitede “Emperyalizm yazıları” kategorisinde yer alan şu yazıma bakınız: Devletçilik Ölmedi Birgün Dönecek.Aslında devletçilik dönmeye başladı bile! Bu; AKP iktidarının, artık sonunun geldiğinin de bir işaretidir. AKP zihniyeti, liberalizm artık bir dinozorluktur.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura