Yazı Kategorileri > Atatürk Yazıları
11-02-2012
Hayatını İlkeleri ile Ördü: Ahlak

Atatürk öğretisi, bana göre on ilkeye dayanır: Bilimcilik, Ahlak, Millî Egemenlik, Tam bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik. Atatürk gerek özel hayatını, gerekse çalışma hayatını bu ilkelerle işlemiştir. Yalnız söylemleri değil, hayatı da ilkeleriyle örülüdür. Okuduğunuz yazıda Ahlak ilkeleri kapsamında bu paralelliğe ilişkin örnekler veriyorum.

1) Başarıda maneviyat yüksekliği esas bir faktördür: Bu Adam Daha Selanik’te İken Yenilmiş

İsmail Hakkı Kavalalı anlatıyor:

 

 

Yunanlılar İzmir ve yöresini ele geçirmişti. Mustafa Kemal Samsun’a geçerek Millî Mücadele’yi başlatmıştı. Ben Selanik’te idim, deniz kenarında bir evde oturuyordum. Bir sabah o zaman tümen komutanı olan General Trikopis, yanında birkaç subayla evime geldi. Kendilerini karşıladığımda, general bir sabah kahvesi içmeye geldiğini söyledi. Terasta denize karşı oturup kahvelerimizi içtik. Bir ara General, Mustafa Kemal’i tanıyıp tanımadığımı sordu. Ziyaretinin asıl sebebi böylece anlaşılmıştı. Benim onunla olan yakın arkadaşlığımı kesinlikle biliyordu. Ben de söyledim.

Nasıl bir adamdır? Bu Anadolu hareketi nedir?” diye sordu. Böyle sonucu olmayan işlerle uğraşıp dünyanın nefretini Türklerin üzerine çekmenin anlamsızlığından söz etti. Ona Mustafa Kemal’i anlattım. Hiçbir zaman maceracı bir insan olamayacağını, sonucunun, iki kere ikinin dört edeceği kadar olumlu olduğuna inanmadığı bir işe, hayatı pahasına bile olsa, girişmeyecek bir karaktere sahip olduğunu söyledim. Yunanlıların Türkiye’yi işgale kalkışmalarının kendileri için fecî sonuçlar doğuracağını ilave ettim. General olgun bir insandı. Fikirlerime katılıyordu. Ama o da Venizelos gibi:

-Küçük devletler istedikleri kadar “Biz özgürüz, bağımsızız” diye bağırıp, gürültü patırtı etsinler. Gerçekte hepimiz büyük devletlerin oyuncağıyız, diyor ve başbakanın bu sözüne adeta iman etmiş görünüyordu.

En sonra Trikopis’in arzusu üzerine ona, Mustafa Kemal’in resmini gösterdim. Büyük bir dikkatle inceledi ve:

-Yüksek, çok büyük bir fizyonomi... Şimdi anladım, dedi.

Bir süre sonra Trikopis, Yunanistan’ın Türkiye’yi işgal ordularının başkomutanı olmuş, bilindiği gibi, yenilginin ardından esir düşmüştü. Generali huzuruna getirdiklerinde, Atatürk büyük bir incelikle onu avutmaya çalışmış, tabanca ve kılıcını geri vermiş, tutsak olmadığını sadece olayların biraz daha fazla yardım ettiği bir komutanın konuğu olduğunu söylemiş. O zaman Trikopis, Atatürk’e benden söz ederek:

-Sizin ne eşsiz bir insan olduğunuzu Selanik’te duymuştum. Şimdi gördüm ve inandım, demiş.

Trikopis çadırına gittikten sonra Mustafa Kemal yanındaki arkadaşlarına:

-“Bu adam” demiş, “daha Selanik’te iken yenilmiş.”

 

2) Olduğun Gibi Görün: Perdeleri Açınız

Falih Rıfkı Atay yazıyor:

Atatürk İzmir’e bir gidişinde Kordon boyundaki evinin salonuna büyük bir sofra kurulur. Davetliler tamam olup oturulacağı vakit sokakta biriken halkın seyrettiğini gören Vali, perdelerin indirilmesini emreder. Atatürk hemen müdahale eder ve der ki:

-Vali Bey, dışarıda biriken halk acaba bizim ne yaptığımız sanıyor? İçki içtiğimizden şüphesi yok. Fakat şimdi masa üstünde kadın oynattığımızı zannedecekler. İçki içmekten başka bir şey yapmadığımızı görmeleri için perdeleri açtırınız.

Atatürk yaptığını saklamak ikiyüzlülüğüne düşmekten nefret ederdi.

3) Kalpleri Kazanarak Yönetmek: Diktatör

Gladys Baker Atatürk’e “neden diktatör diye çağrılmaktan hoşlanmadığını” sorunca, şu yanıtı alıyor:

-Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar; evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü, ben zoraki ve insafsızca hareket etmeyi bilmem. Bence diktatör, başkalarını iradesine boyun eğdiren kimsedir. Ben, kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak yönetmek isterim.

 

4) Şiddete Başvurmadan Yönetmek: Hiç Kamçı Kullanmadım

Latife Hanım anlatıyor:

Evli bulunduğumuz sıralarda idi. İzmir'de idik. Doktorların tavsiyesi gereğince gayet sakin bir hayat sürmesi, dinlenmesi gerekiyordu. Ne var ki bu öğüde ancak birkaç gün uyabilmişti. Bir türlü uyuyamadığı bir gece, saat iki civarı:

“Lâtife” dedi, “ben bir tramvaya binmek istiyorum.”

O saatte bir tramvay bulmanın imkânsızlığını Ata'ya anlatmak mümkündü, fakat isteğinin yerine gelmemiş olması onu belki de üzecekti.

-Dinlenseniz olmaz mı? Vakit de geç, dedim.

-“Ben de vaktin geç olmasından faydalanarak tramvaya binmek istiyorum ya...” diye karşılık verdi.

- Peki, öyle ise temin edelim.

Derhal gereken yerlere emir verildi, bir atlı tramvay hazırlandı:

- Tramvay hazır, emrinize amade...

Yanlarına yaverlerini de aldılar. Hep beraber tramvayın başına gittik. Sürücüden başka kimse yoktu. Atatürk sürücünün yanına yaklaştı ve sordu:

- Sen atları kamçı ile mi yönetirsin?

- Tabiî Paşam... Kamçısız yönetilir mi?

- Neden yönetilmesin?

- Ben görmedim.

Atatürk tramvaycının yanına oturdu:

- Sen şu yerini bana ver de, kamçısız nasıl yönetiyorum gör, dedi.

Sürücü hemen yerini verdi. Atatürk dizginleri eline aldı, atları kamçısız koşturmaya başladı.

- Nasıl, yönetebiliyor muyum?

- Benden daha iyi yönetiyorsun Paşam...

- Ben de senin gibi bir yöneticiyim. Ben de yüz binlerce insanı yönettim, hatta onları ölüme götüren yola sevk ettim. Fakat bir tanesine bile kamçı kullanmadım.

 

5) Kalpleri kazanarak hükmetmek: Sevilen Adam

F. R. Atay anlatıyor:

Atatürk’ün dâvâsına ölesiye bağlı olan, fakat içini dökmekten hiç çekinmeyen fikir arkadaşlarından biri Recep Peker’di. Hatıralarım arasında şöyle bir not var: Şakalı bir sohbetten sonra konu bilmem neden bu korku meselesine geldi. Atatürk, yanında oturan Recep’e:

-Sen benden korkmaz mısın, diye sordu.

Recep güldü. Atatürk:

-Karşıma geç, dedi. Geçti.

-Korkar mısın, korkmaz mısın, söyle, dedi.

-“Hayır”, dedi Recep, “ne senin arkadaşların korkaktırlar, ne de sen korkunçsun. Biz inanarak senin ideallerine bağlandık. Sen sevilen adamsın, korkunç olamazsın.”

Atatürk:

-Gel gene yanıma otur, dedi.

6) Kişisel Arzularla Devlet İşi Birbirine Karıştırılmaz: Şan ve Şeref

Damar Arıkoğlu yazıyor:

Yıl 1923, Uşak… Halkın tezahüratı arasında Türk Ocağı’na gittik. Ocak mensupları toplanmıştı. Atatürk ve eşi birbirine yakın sandalyelerde, Mareşal Fevzi Çakmak ve yanındakilerle bir arada oturmuştuk. Kahveler içiliyordu. Ocaklı arkadaşlardan otuz yaşlarında bir genç ayağa kalktı, konukları selamladıktan sonra bir söylev verdi.

Konuşmacı sözü Atatürk’e getirip onu Napolyon ve Bismark ile karşılaştırmaya başlayınca, Atatürk’ün bundan hoşnut olmadığını kaşlarını çatışından anlamıştık. Kahvesini henüz bitirmemişti, ayağa fırladı:

-“Bey kardeşimizin izinleriyle, burada bir noktayı aydınlatmak için sözlerini kesiyorum. Efendiler, bu arkadaş beni Napolyon ve Bismark’la karşılaştırmaya kalkıştılar. Napolyon kimdi? Taç ve macera peşinde koşan bir insan! Bismark ise tacidara hizmet eden bir adam! Ben öyle değilim” dedi ve yerine oturdu.

Konuşmacı pek sıkılmıştı; sözlerini düzeltmek için “Affedersiniz Paşa Hazretleri” dedi, “sözlerim yanlış anlaşıldı. Sizin şerefinizden, şanınızdan söz etmek istiyordum.”

Atatürk tekrar ayağa kalktı:

-“Efendiler, bey kardeşimiz ikinci bir yanılgıya düştüler. Hangi şan, hangi şeref? Eğer mensup olduğum milletin şanı, şerefi varsa ben de şanlı ve şerefliyim. Bunun dışında içinizden herhangi bir adam çıkar da şan ve şeref peşinde koşar, sivrilmek isterse biliniz ki başınıza beladır…, beladır. Millet bu gibilere asla izin vermemelidir.”

***

Atatürk’ün bu hayat sahnelerinden aldığımız ahlak derslerini şöyle toparlayabiliriz:

-Başarıda mâneviyat yüksekliği esas bir faktördür.

-İnsan olduğu gibi görünmeli, göründüğü gibi olmalı.

-Bir başkan kalpleri kazanarak yönetmeli.

-İyi bir lider şiddete başvurmaz.

-Devlet adamı kişisel arzularıyla devlet işini birbirine karıştırmaz.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura