Atatürk Okulu > Tarih
27-07-2014
HAFIZA ANITLARIMIZ (Siyah Örtü, Ali Kemal, Kâzım İnanç Paşa, İç İsyanlar, Hrisostomos, Abdurrahman Kâmil Efendi,...)

Cihan Dura

27.7.2014


Hafıza anıtlarımızı üçer üçer dikeceğiz belleğimize:

-Siyah örtü, Stergiadis ve Ali Kemal.

-Kâzım İnanç Paşa, iç isyanlar, Delibaş isyanı.

-Hrisostomos, Mustafa Sabri Efendi ve Abdurrahman Kâmil Efendi.

Bu dokuz anıt, Bağımsızlık Mücadelemizi aklımızda canlı tutmamıza yardımcı olacak. Yalnız bunlar mı, daha başkaları da var; onlara da sıra gelecek.

 

SİYAH ÖRTÜ, STERGİADİS VE ALİ KEMAL

Çok anlamlı bir söz vardır, der ki: Geçmişi unutan onu bir daha yaşar. Bu sözün doğruluğunun sağlam bir kanıtı herhalde Türkiye’nin bugünkü halidir. Onun içindir ki özellikle gençlerimizde tarih ilgisini uyandırmayı, karınca kadarınca, kendime görev bildim. Vurucu kavramlarla bu yolda bazı metinler hazırladım. Bunlar eğer başlıkları iyi öğrenilirse bir yurtsevere geçmişi unutturmayacaktır. Onlara “Millî Mücadelemizin hafıza anıtları” adını verdim. İşte bu anlayışla üç anıt dikeceğiz hafızamıza bu yazımda: Siyah örtü, Stergiadis, Ali Kemal

Umudum şu ki Siyah Örtü İstiklal Harbimizi belleğimizde daima canlı tutacak, Stergiadis ve Ali Kemal ise bize dış ve iç düşmanlarımızı unutturmayacak.

SİYAH ÖRTÜ 

6 Eylül 1922… TBMM başkanlık kürsüsündeki siyah örtü kaldırılıyor. Nedir aslı bu siyah örtünün, Başkanlık kürsüsüne neden örtülmüş, sonra neden kaldırılmıştı? İşte bu çoğumuzun bilmediği anlamlı olayın kısa öyküsü:

TBMM Kürsüsündeki Siyah Matem Örtüsü

Bursa kurtuluş gününü kutluyor. Bugünden tam 91 yıl önce Bursa işgalden kurtuldu.
8 Temmuz 1920 tarihinde başlayan Yunan işgali 2 yıldan fazla sürdü ve Bursa 11 Eylül 1922’de işgalden kurtuldu.

Bursa’nın da 8 Temmuz 1920 tarihinde Yunan askerlerince işgal edilmesi, yurdun her köşesinde olduğu gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de büyük üzüntüye sebep oldu. Bursa’dan gelen haberler kötüydü.

Kurtuluş Savaşı devam ediyordu. Meclis’te yapılan müzakereler sonucu, Bursa’nın da düşmüş olmasının üzüntüsünü yansıtmak üzere, TBMM kürsüsüne siyah bir örtü konması kararlaştırıldı. Millet adına yönetimi ele alan Meclis ve Türk Ordusu, Anadolu’yu düşmandan temizleyecekti elbette. Ancak, Bursa gibi bir kentin geçici de olsa düşmanın elinde olmasının yarattığı elem büyüktü. Meclis bu üzüntüsünü Başkanlık kürsüsüne konan siyah bir örtü ile ifade etti.

Böyle bir simgesel hareketin başka bir örneği yoktur.

Ne zaman ki Bursa düşman işgalinden kurtulacaktı, matemi hatırlatan TBMM kürsüsündeki siyah örtü o zaman kaldırılacaktı. Öyle de oldu. Bursa 11 Eylül 1922’de geri alınınca Meclis kürsüsünden de siyah örtü 2 yıl 2 ay 2 gün sonra indirildi.”[i]

STERGİADİS

7 Eylül 1922…Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis İzmir’den kaçıyor. İşte unutmamamız gereken düşman isimlerinden biri daha: Stergiadis…

Bu adam, daha bir ay önce, 30 Temmuz’da Ege’de İyonya Özerk Bölgesi Devleti’ni ilan etmişti. Şimdi de pılıyı pırtıyı toplayıp kaçıyordu. Böylelerinin defolup gitmesi için Mustafa Kemal olacak, Mustafa Kemal’ler olacak. Stergiadisler bugün de var, onun için bir simge olarak Stergiadis unutulmamalı, hafızalara kazınmalı ki bugünkü Stergiadis’ler kolay tanınsın, bunlara karşı nasıl mücadele edeceğiz, bilelim.

Kimdir bu adam, ne yapmıştır? Aşağıda anlatıyorum. Öğrenmek tekrarla olur, unutmayalım. Öğretmekse iki kez öğrenmekmiş. Öyleyse bu bilgileri, verdiği dersleri iyi öğrenip başkasına da öğretelim, öğrenmek üçe çıksın, o da başkasına öğretirse beşe çıkar. Bilgi katlanarak yayılıp gider. Halk bilgi ile uyanır.

Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis 30 Temmuz 1922 günü Ege’de İyonya Özerk Bölgesi Devleti’ni ilan etti.

Dört gün sonra da Londra’da Avam Kamarası’nda Llyod George Yunanistan’ı ve İyonya Devleti’ni destekleyen bir konuşma yaptı. Bu haber Yunan gazetelerinde çıktığında Yunanistan’da sevinç gösterileri yapıldı. 6 Ağustos 1922 günü “Le Temps” gazetesi de Llyod George’un demecini yayımladı: “İzmir ilinde artık Türk egemenliği kurulamaz.”

Peki, Halife Sultan Vahdettin ne yapacaktı düşmanın bu son darbesi karşısında? 7 Ağustos günü İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold ile görüşecek, Ankara yönetiminin ve milli ordunun yok edilmesi için İstanbul Hükümeti’nin desteklenmesini isteyecekti![ii]

VE ALİ KEMAL…

8 Eylül 1922 -Ali Kemal’in yazısı: “Yunan ordusu yenildi ama kurtulduk mu? Büyük Devletlere barış şartlarını dilediğimiz gibi kabul ettirebildik mi?”

“Siyah örtü”yü öğrendik, “Stergiadis”i öğrendik, unutmayacağız. Bunlar bizim “hafıza anıtları”mız. Neden unutmayacağız? Çünkü Cumhuriyet tarihimizi bilmek zorundayız. Çünkü geçmişi bilmeyen, bugünü anlayamaz, anlatamaz; bugünü de, geleceği de yitirir. Çünkü dostu düşmanı tanıyamaz.

Sıra üçüncü hafıza anıtımızda, o da “Ali Kemal”, bakalım neler yapmış Ali Kemal…

Atatürk, Gençliğe Hitabı’nda bizi iki amansız düşmana karşı uyarır: Dış ve iç bedhahlar… Ali Kemal bunlardan iç bedhahlar grubuna girer. Kimdir Ali Kemal? Internet’ten ararsanız, yaşam öyküsünü kolayca bulursunuz. Yakın zamanda kaybettiğimiz, büyük milliyetçi yazar Necdet Sevinç, değerli bir kitabında Ali Kemal’den sıkça bahseder. Ben aşağıya, oradan -bize bu şahsın nasıl biri olduğuna dair ipuçları verecek- bazı kısa bilgileri almakla yetineceğim. Başlıyorum:

-Millî Mücadele hakkında en alçakça yayını Ali Kemal yapmıştır.

-Ülkenin kurtuluşunu yabancıların himayesi altına girmekte arayacak kadar tıynetsiz ve şahsiyetsizdir.

-Bir yazısında “milliyetçilerin, yargılanmadan katledilmesini” istemiştir. (Ne acı bir tesadüftür ki kendisi de bu usule göre hayatını kaybetmiştir, halk tarafından linç edilmiştir. cd)

-Bir İngiliz uşağı olarak kendisini hiçbir zaman Türk hissetmemiştir.

-Refi Cevat’la birlikte Türk siyaset tarihinin en bıçkın, en cüretkâr ve en utanmaz iki İngiliz taraftarından biri olan Ali Kemal bir yazısında “İttihatçıların kılıç artıklarının eline geçersek hiç şüphesiz bizi asarlar” diyordu. Öyle de oldu, ittihatçılar tarafından değil ama vatanlarını ona buna peşkeş çekenleri asla affetmeyen halk tarafından linç edildi.

-Bir ara başhafiye Ahmet Celalettin Paşa’nın eşi Mısır’lı prenses İsmet Hanım’ın çiftlik kâhyalığını yaptı.

-Sorbon’da (Fransa) okuduğu yıllarda kendisi gibi rejim aleyhtarı oldukları için yurdu terk eden arkadaşlarını İstanbul’a gammazlamıştır.

-Birinci Damat Ferit Hükümeti’nde Maarif, İkinci Damat Ferit Hükümeti’nde Dahiliye Nazırı olarak ülkenin İngiltere’ye teslim edilmesinde haince roller üstlenmiştir.

-Ali Kemal Millî Mücadele’nin ve milliyetçilerin en amansız düşmanlarından biridir.

-Dahiliye Nazırı olduğu sırada Türkçülüğün seçkin simalarını üniversiteden uzaklaştırmıştır.

-Ordunun yüksek morale ihtiyaç duyduğu Sakarya Savaşı’ndan beş gün önce bile, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına “Ankara’daki şımarık herifler, artık durunuz. Haddinizi biliniz. Şarlatanlık elverdi, hokkabazlık kâfi” diye yazabilmiştir[iii].

‘***’

Evet, geçmişini unutan, daha doğrusu bilmeyen, onu yeniden yaşarmış. Bugün bizim de başımıza gelen bu:

-30 Temmuz 1922’de vatanımızın batısında Stergiadis diye biri, İyonya Özerk Bölgesi’ni ilan ediyor. Bugün de Apo diye biri vatanımızın doğusunda özerk bölge ilan etmeye hazırlanıyor.

-Ali Kemal… Aynı yıllar… Türklüğe, Türk Bağımsızlık Savaşı’na karşı çıkıyor. Yapmadık hakaretler bırakmıyor. Bugün de karşımızda!... Sanki çoğalıp gelmiş. Evet, Ali Kemal’lerden yine geçilmiyor ortalık.

-Ve Siyah Örtü… O da burada… Milletimizin namus ve onur kürsüsünde… O kürsüden, yeniden kaldırılacağı günü bekliyor.

 

 

 

KÂZIM İNANÇ PAŞA, İÇ İSYANLAR, DELİBAŞ İSYANI

 

Hep diyorum: Geçmişi unutan, onu bir daha yaşar. Bu sözün ne kadar doğru olduğunun en sağlam kanıtlarından biri, kuşkusuz bugünkü Türkiye’dir. Onun içindir ki özellikle gençlerimizde tarih ilgisini canlı tutmak, tarih bilgisini artırmak yaşamsal bir görevidir her aydın yurttaşımızın. Okuduğunuz yazıyı bu amaçla hazırladım. Eğer yazının başlığındaki sözcükler ezberlenir, içeriği iyi öğrenilirse geçmişi unutturmayacaktır. Onlara “Millî Mücadelemizin hafıza anıtları” adını verdim, Siyah örtü, Stergiadis, Ali Kemal, Hrisostomos, Müdafaai Hukuk, Mülazım Ahmet Hamdi, kutsal meşale ve daha niceleri gibi… İşte bu anlayışla üç anıt daha dikeceğiz hafızamıza bu yazımda: Kâzım İnanç Paşa, İç isyanlar, Delibaş isyanı

 ‘***’

Kâzım İnanç Paşa… Asker ve siyasetçi, İstiklal Savaşımızın kahramanlarından…

İlginç bir rastlantı: Atatürk’le aynı yılda doğdu, aynı yılda hayata veda etti!

Balkan Savaşlarında, I. Dünya Savaşı'nda birçok cephede savaştı. Genelkurmay ikinci başkanlığı yaptı. Bu makamda iken Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu'ya geçişine katkısı oldu. Görevlendirme yazısını –Paşa’nın istekleri doğrultusunda- Kâzım Paşa düzenledi.

Nisan 1920'de Anadolu'da…,  Millî Mücadele'ye katılıyor. Büyük Taarruz'da Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın 6.Kolordu komutanı…  Büyük yararlılıklar gösteriyor.

Ve yıl 1925… 3. Ordu komutanı olarak Şeyh Sait İsyanını bastırıyor.

1928'de askerlikten emekli oluyor. İki dönem İzmir milletvekilliği yapıyor. Son görevi Samsun valiliği... Samsun’da bir cadde onun adıyla anılıyor.

Kâzım İnanç Paşa deyince Mustafa Kemal Paşa'nın “görevlendirme yazısı”nı, emrindeki o mübarek komutanları, Büyük Taarruz’u hatırlayacağız; Şeyh Sait isyanını hatırlayacağız.

‘***’

Kâzım İnanç Paşa’nın bu kısa hayat öyküsünde, milletimize yaptığı büyük hizmetleri öğreniyoruz. Bunlardan “Şeyh Sait isyanını bastırması” bizi Milli Mücadele’nin iç isyanlarına götürüyor. Evet, Atatürk ve onun yurtsever arkadaşları, yalnız Cumhuriyet döneminde değil, canlarını dişlerine takmış İstiklal mücadelesi verirken de, yabancı işgali yetmezmiş gibi, bir de iç isyanlarla uğraşmak zorunda kaldılar!

Evet,İç isyanlar!... Bizim bir hafıza anıtımız da bu oluyor.

22 Eylül 1920’de İngiliz Yüksek Komiserliği baş tercümanı (aslında İngiliz casusu) A. Ryan bir raporunda “Yunanlılara ölçüsüz ödünler vereceğimize, daha çok iç isyanlara güvenelim” diyordu!

Atatürk “Gençliğe Hitabesi” nde Türk milletinin düşmanlarını ikiye ayırır: Dış bedhahlar, iç bedhahlar[iv]... Yukarda, A. Ryan’ın raporunda bu iki güruh bir araya gelmiştir:

-İngiliz Yüksek Komiserliği ve A. Ryan, dış bedhahlardandır.

-İç isyanları çıkaranlar ise, iç bedhahlardandır.

Evet, Atatürk ve arkadaşları İstiklal Harbimizi yürütürken yalnız dış düşmanlarla mücadele etmemişlerdir, aynı zamanda iç düşmanlarla da mücadele etmişlerdir. Peki, kimdir bunlar? Bunlar: İstanbul Hükümeti’dir, İstanbul basınıdır, kimi aydınlardır, Meclis’de “İkinci Grup” adıyla Atatürk’e ve arkadaşlarına karşı siyaset güdenlerdir. Biri de iç isyanlara katılanlardır.

Atatürk Nutuk’ta iç isyanlar hakkında şu bilgiyi verir:

“Efendiler,1919 yılı içinde, millî girişimlerimize karşı başlayan iç isyanlar ülkenin her tarafına hızla yayıldı.

-Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmastı, Karacabey, Biga ve dolaylarında;

-İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında;

-Bozkır, Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında;

-Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında;

-İmranlı, Refahiye, Zara, Hafik ve Viranşehir dolaylarında alevlenen karışıklık ateşleri, bütün ülkeyi yakıyor; hainlik, cehalet, kin ve bağnazlık dumanlan bütün vatan göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu. İsyan dalgaları, Ankara'da karargâhımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargâhımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan kudurmuşçasına kasıtlar karşısında kaldık. Batı Anadolu'nun, İzmir'den sonra, yeniden önemli bölgeleri de, Yunan ordusunun taarruzlarıyla çiğnenmeye başladı. … [Daha önce] böyle genel bir ayaklanma olmamıştı. Bu seferki yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay boyunca, ülke içinde çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat Ferit Hükümeti’nden sonraki hükümetlerle, millî bilincin korunması ve güçlendirilmesi için yaptığımız mücadelelerin ne kadar haklı sebeplere dayandığı, acı bir şekilde bir daha anlaşılmış oluyordu.”

İç isyanlar deyince Çerkez Ethem isyanını, Demirci Mehmet Efe isyanını, Koçgiri isyanını, Yozgat isyanını, Anzavur isyanını, Millî Aşireti isyanını ve daha nicelerini hatırlıyoruz. Bunların arkasında olan, “iç isyanlara güvenen” işgalci gücü,  onlarla işbirliği yapan İstanbul Hükümeti’ni, İstanbul basınını, kimi aydınları hatırlıyoruz. Dediğim gibi Atatürk yalnız işgalci emperyalistlerle değil, aynı zamanda iç hainlerle de uğraşmak zorunda kaldı. Bu isyanları en azından ana hatlarıyla bilmeden, kimse “ben yurtseverim”, “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyemez. Çünkü günümüzde olup bitenleri anlayamaz. Dolayısıyla birinci görevi olan “Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma” görevini yerine getirmede zaaf gösterir.

‘***’

Gelin, Gazi Paşa’nın deyişiyle “Vatan göklerini yoğun karanlıklara boğan” bu isyanlardan birini –unutmama adına- daha yakından görelim, Konya’da patlak veren Delibaş isyanını...

Doğum tarihi bilinmeyen Delibaş Mehmet Konya’ya bağlı Çumra ilçesinin Alibeyhöyüğü köyü ağalarındandır. Milli Mücadele'nin başlarında içlere doğru ilerleyen Yunanlılara karşı, Çumra ve Karaman köylerinden kuvvet toplayarak bir çete oluşturdu. Ne var ki bu sıralarda İstanbul Hükümeti, “Anadolu halkının Milli Mücadele’ye karşı olduğu” yolunda kışkırtmalara girişmişti. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nden Zeynel Abidin Hoca da, Kuvayı Milliyecilerin din düşmanı olduğu söylentilerini yayıyordu.

Delibaş Mehmet işte bu kışkırtma ve yalanlara kapılır. 500 kadar adamıyla Çumra'ya baskın düzenler. Ardından, çoğunluğunu asker kaçaklarının oluşturduğu Ilgın, Akşehir ve Karaman’daki ayaklanmacılarla birleşerek 3 Ekim 1920'de Konya'ya girer.

Başta Konya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Sivaslı Ali Kemali Hoca olmak üzere Kuvayi Milliye yanlısı pek çok kişiyi öldürtür. Bu olaylar üzerine Ankara Hükümeti, Refet Bele’yi ayaklanmayı bastırmakla görevlendirir. Refet Bey komutasındaki güçler, 6 Ekim 1920'de, Delibaş Mehmet'i bozguna uğratarak Konya'ya girer. İsyancıları dağıtır.

Peki, Delibaş Mehmet ne yapar? Mersin'e kaçarak Fransızlara sığınır! Sonra İstanbul'a gidip Zeynel Abidin Hoca ile buluşur. Bir süre İzmir'de Yunan ordusunda görev alır. Ardından yeni bir ayaklanma başlatmak üzere 1921’de Konya'ya gelir. Ancak kendisini orada kaçınılmaz son beklemektedir: Ayaklanmaya karışmak istemeyen adamları tarafından Çumra'da öldürülür.

Ve cebinde ne bulunur, biliyor musunuz: Yunan pasaportu!...

Delibaş Mehmet kimlerle ortak çalıştı, sayalım: İstanbul Hükümeti, hainliği ile ün yapmış Zeynel Abidin, dinciler, asker kaçakları, Fransızlar, Yunanlar… Görüyor musunuz, iç ve dış bedhahlar Türk varlığına karşı nasıl da bir araya gelmişler!

Ya bugün…, bugün de bir araya gelmediler mi?

 

HRİSOSTOMOS, MUSTAFA SABRİ EFENDİ VE ABDURRAHMAN KÂMİL EFENDİ

 

Geçmişi unutan, onu yeniden yaşar. Ne kadar doğru!... Kanıtı önümüzde: Bugünkü Türkiye!... Öyleyse, halkımızın tarihe ilgisini canlandırmak, tarih bilgisini artırmak yaşamsal bir görevimiz. Bu yazı onun için kaleme alındı[v]: Eğer başlıktaki isimler ezberlenir, içeriği sindirilirse, geçmişin bir sayfasını daha öğrenmiş olur, kolay kolay da unutmayız. O isimler “Millî Mücadelemizin hafıza anıtları”…, tıpkı Siyah Örtü, Stergiadis, Ali Kemal, Müdafaai Hukuk, Mülazım Ahmet Hamdi, kutsal meşale ve daha niceleri gibi… Haydi, değerli okur, onları da dikelim hafızamıza: Hrisostomos, Mustafa Sabri Efendi, Abdurrahman Kâmil Efendi!

 

HRİSOSTOMOS

Kıbrıs Rum Başpiskoposu 2'nci Hrisostomos... Ne diyor? “Ankara düşmanımızdır” diyor. “Türkiye işgalcidir, vatan topraklarımızı istila ettiler” diyor. Dikkat! Bu konuşan, 2'nci Hrisostomos... Daha önce de vardı bu isimli biri; o da 1'nci Hrisostomos'tu. Gerçek isimleri değil aslında, lakapları… Dinsel bir sıfatı kuşaktan kuşağa yaşatmayı gelenek haline getirmişler.

Peki, kimdir adıyla yaşatmaya çalıştıkları o "asıl" Hrisostomos?

Tarih, 15 Mayıs 1919, Türklerin kara günü...Yunan askeri İzmir'e çıkıyor. Yer, bugünkü Pasaport. İzmir'deki Rumların dinî lideri, yani İzmir Metropoliti olan papaz, eteklerini uçura uçura gelip diz çöküyor. İşgal komutanının çizmesini öpüyor, ardından Yunan bayrağını...

İzmir doğumludur papaz. Atina'da din eğitimi almış, papaz cübbesi giymiş, sonra İzmir'e dönmüş, zamanla yükselerek, İzmir Metropoliti olmuştur. Etekleri zil çalmaktadır o uğursuz gün... Elindeki haçı havaya kaldırır, Yunan işgal ordusunu takdis eder. Sonra, askerlere hitaben o meşhur vaazını verir:

"Evlatlarım... Elen çocukları!... Bugün, İsa'nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda, ne kadar Türk kanı döküp içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir kâse Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım. Bütün azizler arkanızda. Haydi, buyurun İzmir’e!"

Tuhaftır, Türk’e olan bu sonsuz nefrete kimi “Müslüman” din adamlarında da rastlıyoruz, aşağıda bir örneğini göreceğiz.

Sonra ne oldu? Sonrası biliniyor: Türk kıyımı başlar. Zaten, hep bunu istemiştir papaz. Kral Konstantin'e başvurmuş, Yunan Ordusu'nu İzmir'e çağırmıştır. İtilaf Devletleri'ne yalvarmıştır, İzmir'in Yunan'a verilmesi için... Bir gün geleceklerini bildiği için de, Aya Fotini Kilisesi'nin bodrumunu silahla, cephane ile doldurmuştur.

Yunan Ordusu İzmir'e çıkınca, İzmir'deki Rum gençleri cesaretlenir. Aya Fotini'ye gider, Yunan ordusunun üniformalarını giyerler. Silahları alıp saldırırlar Türk köylerine, kadınlarına, kızlarına... Üç karanlık, acı dolu yıl böyle geçer.

Ve, Allah Türk’e o günü gösterir: 9 Eylül 1922… Papaz, ettiğinin bedelini çok ağır öder. Linç edilir. Konak Meydanı'nda başlar olay, Mezarlıkbaşı'nda biter. Üç kilometre kadardır papazın parça parça edilerek, sürüklendiği mesafe.

Neydi o papazın adı? Hrisostomos! Evet, bugün Kıbrıslı Rum başpiskoposların kuşaktan kuşağa yaşatmaya çalıştıkları isim işte bu isimdir: Hrisostomos!...

Bitmedi... Gazi Paşa gelir İzmir'e. Batarya kurulur. Hrisostomos'un Aya Fotini Kilisesi top ateşiyle yerle bir edilir. Çünkü ibadethane falan değildi orası. Resmen, Türk kanı içmeye yeminli, teşkilat merkeziydi.

Yunanistan’a uzanıyoruz. Atina'nın kuzeyinde bir semt: Nea Smyrna, yani Yeni izmir... Yunanlılar Aya Fotini Kilisesi'nin birebir kopyasını yaptı oraya. İsmini, Aya Fotini Kilisesi koydular. Önüne de bir heykel diktiler. Kimin heykeli? Hrisostomos'un tabii… Altına da şu ibareyi yazdılar: "İzmir şehidi..."

Bitmedi... İzmir'de Montrö Kapısı'na yakın, küçük bir kilise var. Protestan Kilisesi'ydi. İzmir'de Hollandalı kalmadığı için, bu kilise, Rum cemaatine verildi. Rum ortodoks kilisesidir şu anda. Bilin bakalım adı ne? Aya Fotini Kilisesi...

Demem o ki. bu topraklarda gözü olanlar Hrisostomos'u unutmuyorlar. Yaşatmaya çalışıyorlar. Hem ismini, hem ideallerini…

Peki biz ne yapıyoruz?

 

MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Tarih 13 Kasım 1922… 25 hain bir İngiliz gemisine binerek İstanbul’dan kaçıyor. Bunlardan biri de Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’dir. Bir din adamı olmasına rağmen, daha çok siyasi faaliyetleriyle tanınmıştır.

Yıl 1913… Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine polisler Mustafa Sabri Efendi’nin evini basar. Hoca bir Rum’un evine saklanır, ardından Romanya’ya kaçar. Birinci Dünya Savaşı yıllarında tutuklanarak İstanbul’a getirilir, Bilecik’e sürgün edilir.

Ve Mütareke… Mustafa Sabri İstanbul’dadır. Önü açılır: Damat Ferit hükümetlerine Şeyhülislam olarak girer. Sadrazam Vekili, Danıştay Başkanı olur. 22 Aralık 1918’de Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir ile, özerk bir Kürdistan kurulmasına ilişkin antlaşmayı Hürriyet ve İtilaf Partisi adına imzalayan üç kişiden biridir. 1919’da, genellikle Rum, Ermeni, Kürt, Arnavut özerkliği dâvâlarını savunan Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin kurucu üyesi ve merkez yöneticisidir.

İngiliz himayesini ve mandacılığını savunan, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin (İngiliz dostları derneği) kurulmasına öncülük eder, daha sonra fahri başkanı olur. Derneğin amacı yabancı işgaline ve uğradığı haksızlıklara karşı halkın isyan etmesini önlemek, millî bilinci yok etmektir. Böylece Hoca bu kuruluşlarda Kürt ayaklanmalarını, Konya, Yozgat, Çerkez ayaklanmalarını çıkaran adamlarla birlikte çalışmaktan rahatsızlık duymaz. Buna karşılık, vatanın kurtuluşu ve milletin şeref ve haysiyeti için, “ya istiklal ya ölüm” diye yola çıkan Mustafa Kemal Paşa’dan rahatsızdır. Kuvayı Milliye’den rahatsızdır!

Yunan mezalimine ve Fransız işgali'ne karşı oluşan direnişi kırmayı amaçlayan, halkı Mustafa Kemal’i ve diğer Kuvayı Milliye önderlerini katletmeye çağıran Teali-i İslam Cemiyeti’nin bildirisini de yazar. Bildiride Kuva-yi Milliye'cilere “kudurmuş haydutlar” diye hitap edebilmiştir. Bildiriler Anadolu’ya Yunan uçaklarından atılarak dağıtılmıştır.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam fetvasını veren de odur. Yıldız Sarayı'nda Vahdettin başkanlığında toplanan Meclis-i Âlî'de Sevr antlaşmasının kabulü yönünde görüş bildirenler arasında yer alır. İngiliz mandasından başka kurtuluş yolu olmadığını düşünenlerdendir.

Mustafa Sabri Efendi’nin büyük bir sorunu daha vardır: Türklük!... Hep nefret etmiştir Türklük’ten, hatta ona kin gütmüştür, tıpkı Yunan Hrisostomos gibi! Bir bildirisinde Türkler için “Müslüman barbarlar” diyebilen bu şahıs şunları da söylemiştir: “Elimden gelse Türkleri Arap yaparım, Arapçayı lisan ittihaz edercesine kendimize mal etmek isterim, ama bundan Türklüğümüz zarar görürmüş… Biz faydalanırız ya.” Şu mısraları da 1927’de, kaçak olarak yaşadığı Yunanistan’da yazmıştır:

Tövbe yarabbi, tövbe Türklüğüme,

Beni Türk milletinden addetme.

Mustafa Sabri, Türk çocuklarına, Mustafa Kemal’in yüzünden mağdur olmuş bir din âlim ve mazlumu olarak kabul ettirilmek istenmiştir. Oysa yaptıkları ortadadır. O, vatana, millete ve devlete ihaneti mazur ve makul gören bir din anlayışını savunmuştur ki, böyle bir anlayış İslam’a da aykırıdır.

Türk ordusu İstanbul’a girmeden önce, Romanya’ya kaçan Mustafa Sabri; oradan da Mısır’a geçer. Türkiye aleyhindeki yazılarından dolayı Mısır milliyetçilerinden sert tepki görünce de, her türlü vatan haininin fink attığı Yunanistan’a gelip Hrisostomos gibilerin arasına katılır. Sonra yeniden Mısır’a döner.

Mustafa Sabri 1924’de 150’likler listesine alınarak vatandaşlıktan çıkarılmıştır. 12 Mart 1954’de Kahire’de ölmüştür.

Sevgili okur, bir Yunan’ın din adamına bak, bir de Türk’ün. Biri milleti için meydanlara atılıyor, öbürü milletine yapmadık hainlik bırakmıyor. Türk milletine zarar vermekte Hrisostomos ile Mustafa Sabri arasında bir fark var mıdır? Hatta hoca efendi papazı bu konuda fersah fersah geçmemiş midir?

Atatürk hiçbir zaman dine karşı olmamıştır, Mustafa Sabri zihniyeti hariç… Onun mücadelesi dini siyasete, ikbale, menfaate alet edenlere karşı olmuştur; her devirde ortaya çıkan Mustafa Sabri’lere karşı olmuştur.

 

ABDURRAHMAN KÂMİL EFENDİ

Ama üzülmeyelim, bir milletin içinde her türlü insan bulunur. Mustafa Sabri gibiler varsa, Abdurrahman Kâmil Efendi gibi yurtsever din adamlarımız da vardır. Önemli olan ülkenin kaderine namuslu yurttaşların hâkim olması, yurtseverlerin yön vermesidir. Gelin, şimdi de Abdurrahman Kâmil Hoca kimdir, ne yapmıştır, onu öğrenelim.

Amasya Sultan Bayezit Camisi vaizi olan Abdurrahman Kâmil Efendi, Mustafa Sabri gibi “dinci” değildi, dindardı, aydın bir Müslüman’dı. 1850’de doğdu,1941’de öldü. İstiklâl Harbi yıllarında milletine büyük hizmetler ifa etti.

Onun adını da yüreğimize, hafızamıza bir daha unutmamak üzere kaydedelim.

Mustafa Kemal Paşa'nın Amasya'ya ilk gelişinde, 12 Haziran 1919’da, karşılayıcıları arasında Abdurrahman Kâmil Efendi de bulunuyordu. Paşa, Hükümet Konağı'nda bir konuşma yaparak ülkenin içinde bulunduğu durumu ve alınması gereken önlemleri açıklamıştı. Bu arada Mustafa Kemal Paşa’nın, konuşmasında Arapça ve Farsça kelimeleri yerinde ve yanlışsız kullanması, Abdurrahman Kâmil Efendi'yi şaşırtmıştı. Hatta hayretini saklayamamış; “Bu Paşa, başka paşa; bu paşa bildiğimiz paşalardan değil” demişti. Paşa'nın fikirlerini de doğru bulmuş,  benimsemişti. Bunu konuşma ve davranışlarıyla belli edince, Paşa, Hoca Efendi'ye özel bir ilgi gösterdi.

Vakit geç olmuştu, misafirlerin dinlenmesi gerekiyordu. Hükümet Konağı'ndan Saraydüzü Kışlası'na hareket edildi. Atatürk ve arkadaşları orada kalacaktı. Kışla’da diğer ileri gelenlerle birlikte bir süre daha ülkenin içinde bulunduğu durum konuşuldu. Abdurrahman Kâmil Efendi, müsaade istedi.  Mustafa Kemal Paşa ayağa kalktı, elini öperek “yanınıza bir adam katayım, karanlıktır” dedi. Hoca Kâmil Efendi: “Gözlerinin ışığı yeter, o beni götürür Paşam...” yanıtını verdi.

Mustafa Kemal Paşa, düşünceli, “Baba bu işte muvaffak olmak da var, olmamak da var. İnşallah muvaffak olacağız. Eğer olamazsak bizi asarlar, kelle gider, ne dersin?” diye sorunca, ayakta, gitmek üzere olan Hoca Kâmil Efendi: “Hey oğul, sen ki genç yaşında başını vatan ve millet uğruna feda etmişsin; koy benim bu ihtiyar kelle de, senin uğruna feda olsun” dedi. Paşa tekrar elini öperek, yanına Komiser Osman Efendiyi katarak hocayı uğurladı. Hiç beklemediği bu cevap karşısında şaşırmış, ancak çok da memnun olmuştu. Çünkü Milli Mücadele kıvılcımını Amasya'da alevlendirecek bir hoca bulmuştu.

Abdurrahman Kâmil Efendi sabah kalkar, camiye gitmek üzere hazırlanır. Tam o sırada kapı çalınır, Gelen, Komiser Osman Efendi’dir. Osman Efendi bir kağıt uzatarak “Paşa Hazretleri gönderdi bunu” der. Hoca kağıdı alır, öper, okuyup başına götürerek “baş üstüne” der. Paşadan gelen pusula üzerine vaaz konusunu değiştirir. Camiye gider. Cami kalabalıktır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları da oradadır. Ezan okunup namazı kıldırdıktan sonra nasihata başlar. Namaz bittikten sonra şehitlerin ruhuna ithaf edilmek üzere bir mevlid-i şerif okutulur. Ardından, cemaat cami dışındaki, Amasya halkının hunca hınç doldurduğu geniş alana yönelir. İlk konuşmayı Mustafa Kemal Paşa yapar. Türk milletinin mukadderatı hakkındaki acı safahatı, ne yapılması gerektiğini anlatır, sözü Abdurrahman Kâmil Efendi’ye bırakır. Hoca söze şöyle başlar:

Muhterem Evlâtlarım! Paşa Hazretlerinin açıkça izahatta bulundukları gibi, Türk milletinin, Türk hakîmiyetinin artık varlık sebebi kalmadığı tahakkuk edince ve milletimizin mukadderatı endişeli bir duruma düşünce, artık bu devletin varlığına hürmet etmek bence doğru bir yol değildir. Mademki milletimizin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, bağımsızlığı tehlikeye düşmüştür, artık başımızdaki bu hükümetten bir iyilik ummak bence abestir. Şu andan itibaren padişah olsun, ad ve unvanı ne olursa olsun hiçbir şahsın ve makamın varlık sebebi kalmamıştır. Biricik kurtuluş çaresi, halkımızın doğrudan doğruya hâkimiyetini eline alması ve iradesini kullanmasıdır. Dolayısıyla, işte size "Hazret-i Ömer gibi bir başbuğ.” Hoca Mustafa Kemal Paşa’yı gösterir ve Paşa’ya yönelerek: Muhterem Paşa Hazretleri; Şu görmüş olduğunuz Türk evlatlarının tamamı, başta ben olmak üzere şu andan itibaren size biat etmiş bulunmaktayız. Vatan ve milletimizin refah yolunu buluncaya kadar sizlerle elbirliği yapacağımıza söz veriyoruz" der ve konuşmasını bitirir.

Millî Mücadele’nin ilk temel taşı böyle atılmıştır.

Ertesi günü Selağzı meydanındaki Atik-i Âli mektebinde toplanan Amasyalılar, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurarlar. Bu cemiyet için ilk maddî yardım da yine Abdurrahman Kâmil Efendi’nin bir mendil içinde Mustafa Kemal Paşaya verdiği beş altın olur.

Aradan beş yıl geçer. Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı olarak Amasya'ya gelir. Hatıralarını anlatırken, Abdurrahman Kâmil Efendi hakkında şunları söyler:

Bundan beş yıl önce buraya geldiğim zaman bütün millet gibi burada da, hakiki durumu anlayamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar âdeta durmuş bir haldeydi. Ben burada birçok zatla beraber Kâmil Efendi Hazretleri’yle de görüştüm. Bir camii şerifte hakikati halka izah ettiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki: “Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, bağımsızlığı gerçekten tehlikeye düşmüştür. Bu felâketten kurtulmak icap ederse, vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lâzımdır. Padişah olsun, ad ve unvanı ne olursa olsun hiç bir şahıs ve makamın varlık sebebi kalmamıştır. Biricik kurtuluş çaresi halkın doğrudan doğruya hâkimiyeti ele alması ve iradesini kullanmasıdır. İşte Efendi Hazretlerinin bu yol gösterici vaiz ve nasihatinden sonradır ki, herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Kâmil Efendi Hazretlerini yâd ediyorum. Genç Cumhuriyetimiz bu gibi ulema ile iftihar eder.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Tokat'a giderken 19 Eylül 1928'de bir defa daha Amasya’yı şereflendirir. Amasya müftüsü olan Abdurrahman Kâmil Efendi de karşılayanlar arasındadır. Özel tren durur, kapı açılır. Atatürk trenin sahanlığından bir basamak iner, ikinci basamakta etrafına bakınarak "Müftü Efendi nerede?" diye sorar. Halk açılır, Kâmil Efendi’ye yol verir. Atatürk gülümseyerek yaklaşır, gözüne Müftü Efendi’nin, yeleğinin cebinden sarkan, köstekli saatinin anahtarını okşarcasına tutarak  “Bu nedir? Cennetin anahtarı mı yoksa? Ver de cennete girelim” der. Hoca’nın yanıtı şu olur: “O, cennetin anahtarı nasıl olur? Asıl cennetin anahtarı sende, ver de biz girelim.” Atamız bu cevap karşısında hayret içinde gülerek; “Cennetin anahtarı bende nasıl olur?” der. Müftü Efendi hemen şu cevabı verir: “Nasıl olur da anahtar sende olmaz, sen ki bu cahil halkı okutmak üzere alfabe getirdin, bundan âlâ cennetin anahtarı olur mu?” Gazi gülerek, Müftünün koluna girer. İstasyonda hazır bulunan otomobile binip Hükümet binasına giderler.

Ne mutlu bize ki, Abdurrahman Kâmil Efendiler günümüzde de var, tıpkı onun gibi milletimize doğru ve iyi olanı göstermeye devam ediyorlar. Onlara gerekli ilgi ve saygıyı gösterelim, feyizlerinden faydalanalım; örneğimiz, Atatürk’ün davranışı olsun.

 


[i] http://www.internethaber.com/tbmm-kursusundeki-siyah-matem-ortusu-10514y.htm

[ii] http://www.balkanlar.net/forum/index.php?topic=9696.0;wap2

[iii] Necdet Sevinç, İstiklal Harbi’nde Etnik İhanet, Bilgeoğuz Yayınları, İst., 2011,  s. 397, 491 vd.

[iv] Anlamları farklı olan, “bedhah” ile “bedbaht” sözcüklerini karıştırmamak gerekir. Bedbaht “mutsuz, talihsiz” demektir. Bedhah ise “kötü yürekli, başkalarının kötülüğünü isteyen” anlamına gelir.

[v] Bu yazıyı sırasıyla şu kaynaklardan faydalanarak kaleme aldım: Yılmaz Özdil, “Kapı”, http://arsiv.sabah.com.tr/2007/01/09/ozdil.html; Necdet Sevinç, İstiklal Harbi’nde Etnik İhanet, Bilgeoğuz Yayınları, İst., 2011, ss. 511-514; Mevhibe SAVAŞ, “Mustafa Kemal-Amasya ve İki Din Adamı”, http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/mevhibe_savas_mustafa_kemal_amasya_iki_din_adami.pdf

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura