Yazı Kategorileri > Bilimsel Yöntem Yazıları
03-11-2012
GERÇEĞİN BULUNMASI GÖZLEMLE BAŞLAR

Cihan Dura

3.11.2012


Pozitif bilimler olguların gözlemiyle başlamış ve gelişmiştir. Gözlem bilimsel yöntemin ilk aşamasıdır. Bilimlerdeki yeri çok önemlidir. Aslında her insan yaşadığı hayatın gereği olarak gözlemle iç içedir. Her insan doğal olarak gözlem yapmaya yönelir, ancak bu sistemsizdir. Burada söz konusu olan, bilimsel gözlemdir.

Gerçeklerin keşfi süreci önce gözlem gerektirir, sonra gözlemden hipoteze geçilir. Hipotez, “araştırılan olgu hakkında oluşturulmuş olan geçici bir görüş”tür, doğru veya yanlış olabilir. Bu sebeple hipotezin doğru mu değil mi diye sınanması, test edilmesi gerekir. Eğer hakkında yeterli sayıda destekleyici kanıt toplanırsa, hipotezin doğru olduğu kabul edilir. En sonunda bu bilgi sistemli bir şekilde ifade edilerek, gerçek ortaya konur; aynı zamanda “bilimsel bilgi” üretilmiş olur. Gözlem yapan soru sorar; soru açıklamaya, açıklama hipoteze götürür, hipotez de teori kurmaya sevk eder, teoriler bir araya gelerek bilimleri oluşturur.

I) Gözlem nedir? Gözlem;  “olguları anlamak için, onların kendiliğinden meydana gelen belirtilerini algılama, gözden geçirme ve kaydetme işidir.”  Örneğin bir taş atıyor, taşın hareketini takip ediyorum. Araştırmacı gözlem sırasında, olguların meydana gelişine müdahale etmez. Eğer ederse, yaptığı işe “deney” denir.

Gözlem, “araştırmacının bir araç kullanıp kullanmadığı” ölçütüne göre ikiye ayrılır: Yalın gözlem, âletli gözlem...

Eğer bir araştırmacı; nesnel gerçeğin gözlemini, yalnızca duyularının ve aklının yardımıyla yapıyorsa, buna yalın (basit) gözlem adı verilir. Eğer araştırmacı nesnel gerçeğin gözlemini, duyularının ve aklının gücünü  (keskinliğini)  artırıcı araçlar kullanarak yapıyorsa, buna da âletli gözlem denir. Örnek: Bir avuç karı alıp çıplak gözlerimle gözlemliyorum, aynı karı mikroskop altında inceliyorum. Birincisi yalın, ikincisi âletli gözlemdir.

Gözlemde “gerçeği etkili bir bakışla görmek, ona âdeta el ile dokunur gibi olmak” gerekir. Bunun için temel koşul –tahmin edileceği gibi- âletli gözleme başvurmaktır. Aynı bilim dalından iki bilim adamı tasavvur edelim. Bunlardan hangisi âletli gözleme başvuruyorsa, diğerine oranla gerçeklere çok daha çabuk ve doğru olarak ulaşacaktır. Yine denebilir ki dünya uluslarının gücü, onların âletli gözleme başvurma derecesi ile doğru orantılıdır. Başka bir deyişle âletli gözlem bir uygarlık ölçüsüdür. Dünya ulusları arasındaki -örneğin Almanya ile Türkiye arasındaki- gelişmişlik farkları bu değişkenle de önemli ölçüde açıklanabilir.

II) Âletli gözlemlere ve bu sayede sağlanan başarılara örnekler verelim. İlk örneğim kozmolojiden, Hubble teleskobu…  Keskin bir algılama gücüyle dünyanın çevresinde dolaşan, kendinden öncekilerden çok daha ayrıntılı görüntüler veren bu teleskop sayesinde uzayın en uzak noktaları gözlemlenebilmekte, çok daha kesin hesaplar yapılabilmekte; gezegenlerdeki iklim değişmeleri bile belirlenebilmektedir. Hopkins ultraviyole teleskobu sayesinde ise galaksiler arası ortamın gözlemi olanak dahiline girmiştir. Nasa Uzay Araştırma aracı, Venüs’ün yüzeyini duyarlı âletlerle taramaktadır.

Bilim adamları, araştırmalarında saniyede 1-4 milyar –hatta daha üzeri- işlem yapan bilgisayarlar kullanıyor.  Yeni bir görüntüleme sistemi olan “bilgisayarlı konfokal laser tarama mikroskobu”  ile, herhangi bir cisimden optik kesitler alınabiliyor. Fizikte “süper hızlandırıcılar tekniği” ile, kuarklar gözlemleniyor. Nesnel gerçeğin sınırlarına, atomun derinliklerine varılıyor. Sanal parçacıklar, “ışıktan hızlı ışık” olduğu görülüyor. Bilgisayar modelleri yoluyla, iklim değişmeleri tahmin ediliyor. 250 bin yıl öncesinin dünya iklimi bile gözlemlenebiliyor!

Bilgisayarlı beyin tomografisi tekniğiyle, hominidlerin beyin hacmi hesaplanıyor. Kafataslarının içindeki kan damarlarının izleri görüntülenebiliyor. Güçlü elektronik mikroskoplarla, hücrenin en ufak bölümleri, bağışıklık sistemi görülebilmekte, proteinler saptanmaktadır. Üç boyutlu video endeskopisi ile, insan vücudunun içi doğrudan doğruya gözlemleniyor; çeşitli yapı, sinir ve dokular birbirinden ayırt edilebiliyor.

III) Aletli gözlemin faydalarını üç başlık altında toplayabiliriz.

a)Âletli gözlem sayesinde, bileşik-olanı basit görme hatâsından kurtuluruz:  Birçok yanlış görüşler, bileşik (heterojen)  olanı, basit (homojen) görmekten kaynaklanır. Gittikçe daha duyarlı teknikler içeren âletli gözlemler sayesindedir ki analiz yaparız. Basit sandığımız bir olgunun, oluşturucu ögelerini fark etmeye başlarız. Sonra, o oluşturucu ögelerin de başka ve daha basit elemanlardan oluştuğunu görürüz. Örnek vereyim: İtalyan bilgini Galileo (1564-1642) “âletli gözlem”e ilk başvuranlardandır. Kendi geliştirdiği teleskoplarla uzay hakkında daha önce hiç yapılmamış gözlemler gerçekleştirdi. Gözlemlerini yayınladığı Siderus Nuncius (Yıldız Habercisi) adlı kitapçığında Ay'ın yüzeyinde dağlar olduğunu, Samanyolu galaksisinin yıldızlardan oluştuğunu, Jüpiter gezegeninin dört uydusu olduğunu duyurdu. Hollandalı Antony Leeuwenhoek (1632-1723) da kendi yaptığı mikroskoplarla ilk olarak, -o zamana kadar kimsenin farkında olmadığı- bambaşka bir mimarîyi, sayısız ve ufacık yaratıkların yaşadığı esrarlı bir dünyayı gördü; Bir balinanın kas dokusunu, geyik kıllarını, ağaç kesitlerini, bitki tohumlarını, bir arının iğnesini inceledi. İngiliz gökbilimci William Herschel (1738-1822) kimi nebülözlerin çok sayıda yıldız gruplarından oluştuğunu;  XIX. Yüzyıl biyologları canlı organlarının dokulardan, bunların da hücrelerden oluştuğunu gösterdiler. Bizim tarihimizde bu tür icatlar, bu tür gözlemler ne yazıktır ki yok veya pek az… Bu sebepledir ki bugün Batı’ya oranla bilim ve teknik alanında hayli geriyiz. Bu gerilik Batı karşısında bizi güçsüz kılıyor, savunmasız bırakıyor.

b) Âletli gözlem sayesinde, göreli gerçeğimizi nesnel gerçeğe[i] daha fazla uyumlu kılarız: Kimin (hangi ulusun) gözlem teknikleri daha derin ve duyarlı ise, kim gözlem tekniklerini daha derinleştiriyor ve daha duyarlı kılıyorsa, o kimse makro ve mikrokozmosu (topyekûn nesnel gerçeği) daha doğru olarak gözlemliyor demektir. Bu önerme aynen insan toplumları için, uluslar için de geçerlidir. Dolayısıyla, o kimsenin ya da ulusun, nesnel gerçek hakkındaki görüşleri daha doğru olacak; o kimse ya da ulus, kendi dünya yaşamını daha doğru olarak düzenleyebilecektir. Buna karşılık basit veya geri gözlem teknikleriyle yetinenler ve görüşlerini bunlara dayanarak oluşturanlar; eski ve yanlış bilgi ve görüşlere bağlı kalmakta devam edecekleri için, nesnel gerçekle daha az uyumlu olan bir düşünce ve yaşam biçimi sürdüreceklerdir. Dolayısıyla, daha az güçlü, daha az gönençli olacaklardır. Âletli, yani ileri gözlem teknikleri ile gerçeğe ulaşmaya çalışan uluslar karşısında daima zayıf, savunmasız ve muhtaç durumda olacaklardır.

c) Bununla birlikte âletli gözlemle sağlanan veriler de kesin değildir: Çünkü kullanmakta olduğumuz gözlem teknikleri; gelecekte keşfedilecek olanlara oranla -büyük bir olasılıkla- geri (daha kısa erimli ve daha az duyarlı) oldukları için, bugün doğru sandığımız pek çok görüş yarın yanlış çıkabilir ya da en azından düzeltilmeye muhtaç olabilir.

Öyleyse, en doğru görünen bilgilerimize bile şüphe ile bakmak, bilimsel ilerlemenin (nesnel gerçeğe yaklaşmanın) birinci koşuludur.  Bu koşul, bilimsel araştırmada “yöntemli şüphe”  adıyla anılır. Yöntemi iyi anlamak için, Descartes (1596-1650) ve Priestley’ın (1733-1804) şu güzel sözlerini okumamız yeterli olacak: “Hiçbir şeyi kesin gerçek olarak kabul etmem; her şeyi kuşkucu gözle eleştiririm.”   “Ne kadar buluyorsam, o kadar az anlıyor ve biliyorum;  ne denli inceliyorsam, o denli de kuşku duyuyorum.”

IV) Bilimsel gözlemin iki koşulu vardır: -Donanım koşulu, -Hipotez koşulu. 

a) Donanım koşulu, araştırmacının iki öge ile donanmış olmasını gerektirir: Bilgi ile, sezgi ile…

Bir gözlemci araştırma yaptığı alan hakkında önceden bilgi sahibi olmalıdır. O alanda ne kadar bilgiliyse, gözlemi o derece verimli olur. Bu birikim, ona şu önemli yararı sağlar: Tüm gücünü ve dikkatini, çözeceği problemle ilgili olgular üzerinde yoğunlaştırma kolaylığına kavuşur. İnceleyeceği olguları kolayca tanır. Örneğin, bir tıp doktoru, ekonomik olguları değil, insan sağlığı ile ilgili olguları verimli ve kolay bir şekilde gözlemleyebilir. Bir iktisatçı da ekonomik olguları gözlemleme işinde yeteneklidir. Bu koşul uzmanlaşma derecesi ile yakından ilgilidir: Örneğin, enflasyon hakkında geniş bilgisi olan birinin enflasyonla ilgili gözlemleri, elbette çok daha kolay ve daha verimli olacaktır.

Gözlemci, sezgi gücüne sahip olmalıdır. Bu, ona, bilgisinin sınırları ötesine geçme olanağı sağlar.

Bir olgu düşünün: o zamana kadar hiç kimsenin ilgisini çekmemiş, hiçbir araştırmacı bilimsel açıdan onu anlamlı bulmamış! Oysa, bir araştırmacı çıkar, sezgi gücü sayesinde o olgunun kimi bilimsel sorunların çözümü bakımından çok önemli olduğunu fark edebilir. Buna iyi bir örneği yine ekonomi biliminden verebilirim: Klasik ekonomide “para” uzun süre ekonomiyi etkilemeyen bir olgu olarak düşünüldü. Oysa Lord Keynes, paranın ekonomide belirleyici bir değişken olduğunu ileri sürdü. Kuşkusuz bu gerçeği, yaptığı gözlemler sırasında, sezgi gücüyle fark etmişti. Demek ki bilim adamının yalnızca bilgili olmasıyla iş bitmiyor, onun aynı zamanda sezgi yetisine sahip olması gerekiyor.

b) Araştırmacı etüt ettiği olgular hakkında bir ön-fikir (hipotez) sahibi olmalıdır. Hiçbir gözlem, hipotez olmadıkça ürün vermez. Claude Bernard (1813-1878) bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Aradığını bilmeyen gözlemci, bulduğunu da anlayamaz.” Şu özdeyiş de aynı gerçeği vurgular: Gideceği limanı bilmeyen gemiye rüzgâr fayda etmez.

Olgular ancak çözecek sorunu olan kimseye açılır. Bununla birlikte araştırmacı hipotezini sürekli olarak kuşku altında tutmalı, tartışma konusu yapmalıdır. Bu koşulu da ancak “eleştirici zihin” sahibi bir araştırmacı yerine getirebilir. Bir görüşün doğruluğu da yeni gözlemlerle anlaşılır. Yanlışlar yeni gözlemlerle sergilenir, düzeltilir. Dogmalar yeni bilimsel gözlemlerle yıkılır.

 


[i] Nesnel gerçek, insan bilincinden bağımsız olan gerçektir. O, insan olmasa da vardır. Dolayısiyle tektir, insandan insana değişmez. Her yerde aynıdır. İnsan; nesnel gerçeğin yansımalarını, duyuları ve aklıyla işleyerek, onun hakkında göreli gerçekler oluşturur. Göreli gerçekler nesnel gerçeğe ne ölçüde uygunsa, o ölçüde doğrudur.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura