Yazı Kategorileri > Nutuk'tan Özetler
27-12-2015
GENEL DURUM VE KARARIM

Cihan Dura

27.12.2015

 


I) GENEL DURUM VE KURTULUŞ ÇARELERİ

19 Mayıs 1919... Ülke İşgal Edilmiş, Ordu Silahsızlandırılıyor

1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Millet yorgun ve yoksul durumda. Milleti savaşa sürükleyenler ülkeden kaçmışlar. Vahdettin, şahsını koruyabilecek alçakça önlemler araştırmakta. Hükümet âciz ve korkak. Yalnızca padişahın iradesine boyun eğmekte. Ordunun elinden silahları alınmakta. İtilâf Devletleri anlaşma hükümlerine uymuyor. İtilaf donanma ve askerleri İstanbul’da.  Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep işgal edilmiş. Antalya, Konya, Merzifon ve Samsun’da düşman askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancılar, özel ajanlar faaliyette. 15 Mayısta Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Azınlıklar Kendi Çıkarları İçin Çalışmakta

Her tarafta Hıristiyan azınlıklar kendi amaçlarını gerçekleştirmeye, devleti çökertmeye çalışıyorlar. İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Heyeti çeteler kurmak, toplantı ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Ermeni Patriği, Mavri Mira ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da ilerliyor. Karadeniz sahillerinde örgütlenen Pontus Cemiyeti başarıyla çalışıyor. 

Yurtseverler Kurtuluş Çareleri Düşünüyor, Dernekler Kuruyor

Durumun korkunçluğu karşısında her yerde kurtuluş çareleri düşünülmeye başlamıştı. Düşünceler bir takım kuruluşları doğurdu. Örnek olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti (Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği), Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma), Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresini Merkezden Ayırma Derneği) kurulmuştu. İzmir’de kimi yurtseverler, Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olmak için, Redd-i İlhak  (Yunan egemenliğini ret) ilkesini ortaya atmışlardır.

Dernekler Kendi Bölgelerini Kurtarma, Merkezden Ayrılma Amacı Güdüyor

Bu derneklerin kuruluş amaçları hakkında bilgi vereyim.

-”Trakya Paşaeli Cemiyeti” Osmanlı yurdunun parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı İngiltere ya da Fransa’nın yardımıyla bir İslâm-Türk topluluğu halinde kurtarmayı, bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı düşünüyordu.

-”Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti” nin kuruluş amacı; Doğu illerindeki halkın dinsel ve politik haklarının kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, Müslüman halkın tarihi ve millî haklarını uygar dünya karşısında savunmak, savaşın Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. Erzurum şubesi; Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasındaki kötü davranışlarla halkın bir ilgisi bulunmadığını uygar dünyaya duyurmaya karar veriyor.

Şubenin kurucuları ilerdeki çalışmalarını şu noktalarda topluyor: Göç etmemek, teşkilâtlanmak, saldırı karşısında savunmak.

Cemiyet’in İstanbul’daki merkezi; uygar ve bilimsel yollarla maksada ulaşılacağı konusunda fazla iyimser görünüyor. Asıl kuruluş sebebi, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi olasılığı oluyor.

-Karadeniz sahillerinde bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Merkezi İstanbul’da olan “Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti,” merkezden ayrılmak gayesini güdüyordu.

Millî Varlığa Düşman Kuruluşlar Türedi

-Bitlis, Elazığ illerindeki, İstanbul’dan yönetilen “Kürt Teali Cemiyeti” nin (Kürt Yükseltme Derneği) amacı; yabancı devletlerin himâyesinde bir Kürt devleti kurmaktı.

-Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen “Teali-i İslâm Cemiyeti” nin (İslâmı Yükseltme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu.

-Ülkenin her yanında  “İtilâf ve Hürriyet” (Uzlaşma ve Özgürlük), “Sulh ve Selâmet” (Barış ve Kurtuluş) cemiyetleri vardı.

-İstanbul’daki önemli kuruluşlardan biri “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” (İngiliz Dostları Derneği)  idi. Derneği kuranlar kendi çıkarlarının korunma çaresini İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Derneğe Rahip Frew gibi İngilizler de üye idi. Derneğin iki yönü ve niteliği vardı: Biri açık yönü ve İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelik niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Ülkede örgütlenerek isyan çıkarmak, millî bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler derneğin bu gizli kolu tarafından yönetiliyordu.

Bazı Aydınlar Amerikan Mandası İstiyor

İstanbul’da erkekli kadınlı kimi ileri gelenler; gerçek kurtuluşun, Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler. Bunlar görüşlerinde çok direndiler. En doğru yolun kendilerininki olduğunu kanıtlamaya çalıştılar.

Ordu Birlikleri İki Ordu Müfettişliğine Bağlı Kolordulardan Oluşuyordu

Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes antlaşmasıyla, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmıştır.

-Merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerden 12’nci Kolordu Konya’da bulunuyordu. İzmir’de esir olan 17’nci Kolordu’nun 57’nci Tümeni bu kolorduya bağlanmıştı. 20’nci Kolordu Ankara’da idi. İzmit’teki 1’nci Tümen, İstanbul’daki 25’nci Kolordu’ya bağlanmıştı. Bandırma’da, İstanbul’a bağlı 14’ncü Kolordu bulunuyordu.

-Müfettişi olduğum 3’üncü Ordu Müfettişliğinin, emrim altında olan iki kolordusu vardı. Bunlardan biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu’dur. Komutanı Albay Refet Bey’dir. Öbürü, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ydı. Diyarbakır’daki 13’üncü Kolordu, İstanbul’a bağlı bulunuyordu.

Müfettişlik Görevimin Geniş Yetkileri Vardı

Benim bu iki kolorduya emir vermekten başka, daha ileri bir yetkim vardı ki, bölgeme yakın birliklere, bölgemdeki ve komşu illere tebligatta bulunabilecektim. Bu yetkiye göre, Ankara’daki 20’nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, Diyarbakır’daki kolordu ile, hemen hemen Anadolu’nun bütün sivil yönetim âmirleriyle yazışmalar yapabilecektim.

Bu Geniş Yetkiyi Bana Bilerek Vermediler

Bu geniş yetkinin, beni İstanbul’dan uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Buldukları gerekçe “Samsun ve çevresindeki güvensizlik olaylarını yerinde görüp önlem almak üzere Samsun’a gitmek” idi. Ben bu görevin yürütülmesinin, bir makam ve yetkiye bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. Yetki konusundaki talimatı ben kendim yazdırdım.

Düşman Saldırıda, Padişah Kendi Derdinde, Millet Başsız, Ordu Güçsüz, Yurtseverler Çare Arıyor

Genel durumu daha dar bir çerçevede gözden geçirelim:

-Düşmanlar Osmanlı ülkesine karşı saldırıya geçmiş, onu paylaşmaya karar vermişler.

-Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatından başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda.

-Başsız kalmış olan millet, olup bitecekleri beklemekte.

-Felâketi kavrayanlar, kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta.

-Ordu, ismi var cismi yok durumda.

-Komutanlar ve subaylar yorgun, yürekleri kan ağlıyor; bir kurtuluş çaresi aramakla meşgul...

Kurtuluş Çareleri İki Koşula Dayanıyor: Padişah’a Bağlılık, Büyük Devletleri Gücendirmemek

-Burada pek önemli bir noktayı belirtmeliyim. Millet ve ordu; Padişah ve halifenin hâinliğinden habersiz, yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısiyle ona boyun eğmekte ve sâdık.  Kurtuluş çaresi düşünürken, kendilerinden önce, o makamın kurtarılmasını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşu kavrayamıyor. Bu inanca aykırı bir görüş ileri süren; derhal dinsiz, vatansız, hain kişi olur.

-Önemli bir nokta da şudur: Kurtuluş çaresi ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bunlardan yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Onlarla yeniden çatışmaya girmekten daha büyük bir mantıksızlık olamazdı.

Yalnız halk değil, aydınlar da böyle düşünüyordu. O halde kurtuluş çaresi ararken, İtilâf Devletleri’ne düşmanca tavır almamak, Padişah ve Halife’ye bağlı kalmak iki temel koşul olacaktı. 

Üç Ayrı Kurtuluş Çaresi Ortaya Çıktı: İngiliz Himayesi, Amerikan Mandası, Bölgesel Kurtuluş

Şimdi bir soru sorayım. Kurtuluş için hangi kararlar akla gelebilirdi? Bana göre üç karar ortaya atılmıştır.

-Birincisi, İngiliz himâyesini istemek,

-İkincisi, Amerikan mandasını istemek... Bu kararların sahipleri; Devlet’in, taksimi yerine, tek bir devletin koruyuculuğu altında  bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir.

-Üçüncüsü, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi bazı bölgeler Osmanlı Devleti’nden koparılmamak için, bazıları da kendi başlarını kurtarmak için çalışıyordu.

II) BENİM KARARIM: MİLLİ EGEMENLİK VE TAM BAĞIMSIZLIK

Benim Kararım  Millet Egemenliğine Dayalı, Tam Bağımsız Yeni  Bir Türk Devleti Kurmaktı

Bu kararların dayandığı tüm kanıtlar çürüktü. Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamış, ortada bir avuç Türk’ün barındığı, taksimini bekleyen bir ata yurdu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, bunların hepsi boş sözlerden ibaretti. Öyleyse bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’da iken düşündüğümüz, Samsun’a çıkar çıkmaz uygulamaya koyduğumuz;  bu karar olmuştur.

Kararımın Mantığı: “Ya İstiklal Ya Ölüm!”

Kararımın dayandığı mantık şuydu:

Temel ilke, Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraftan başka bir şey değildir. Oysa Türk milleti; haysiyetli, gururlu ve yeteneklidir. Esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!.. O halde ya istiklal, ya ölüm!

Gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası budur. Diyelim ki bu yolda başarısızlığa uğradık. Ne olacaktı? Esirlik! Öteki kararların sonucu da bunun aynı değil miydi? Şu farkla ki, böyle bir millet; insanlık şerefinin gerektirdiği özveriyi yapmakla teselli bulur.  Dost ve düşman gözündeki yeri de bambaşka olur.

Aldığım Karar Şu Koşula Dayanıyordu: Saltanat ve Halifeliğe Karşı Ayaklanmak

Sonra, millet; bağımsızlığını kazanmış olsa da, Osmanlı saltanatı sürdürüldüğü takdirde, bu bağımsızlık kazanılmış sayılamazdı. Artık, milletle hiçbir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, milletin koruyucusu konumunda bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi? Halifeliğin, gerçek uygarlık dünyasında gülünç olmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?

Görülüyor ki, kararımızı uygulayabilmek için, ortaya atılmasında kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracak hususları dile getirmek zorundaydık.

Osmanlı Hükümeti’ne, padişah ve halifeye karşı bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.

Milli Mücadele’nin Milli İrade Rejimi ile Sonuçlanması Kaçınılmazdı: Her Safhayı Zamanı Geldikçe Uygulamalıydım

Bu kararın gereklerini ilk günden açığa vurmak, doğru olamazdı. Uygulamayı safhalara ayırmak, olayların akışından yararlanarak milleti hazırlamak, hedefe basamak basamak ulaşmak gerekiyordu. Eğer dokuz yıldır yaptıklarımıza bakılırsa, ilk kararın çizdiği  yoldan asla sapmadığımız anlaşılır.

Milli Mücadele’nin, bugüne kadar, milli irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi doğal bir tarihî akış idi. Bu kaçınılmaz akışı hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, Milli Mücadele’nin amansız bir düşmanı kesildi. Onu daha başlangıçta ben de sezmiştim. Ancak sezgimizi açığa vurmadık. Gelecek üzerinde konuşmak, giriştiğimiz mücadeleye, bir macera niteliği verdirebilirdi. Geleneklerine, düşünce ve ruh yapılarına aykırı değişmelerden ürkecek olanlar; direnmeye geçebilirdi. Başarı için güvenilir yol, her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Ben de bu yolda yürüdüm. Ancak bu pratik başarı yolu, kimi çalışma arkadaşlarımla aramızda birtakım anlaşmazlıkların, hatta ayrılmaların  sebebi olmuştur. Milli Mücadele’ye birlikte başlayanlardan bazıları; cumhuriyete kadarki  gelişmelerde, kendi kavrayış sınırları bittikçe, bana karşı direnişe geçmişlerdir. Özetle, ben millette hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün topluma uygulatmak zorundaydım. 

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura