Yazı Kategorileri > Bilimsel Yöntem Yazıları
09-09-2012
EKONOMİDE “YAPI” NEDİR, NEDEN ÖNEMLİDİR?

Cihan Dura

18.5.2012


“Yapı” kavramı günümüzde çok ilgi gören, ekonomik teori ve politikada geniş ölçüde kullanılan bir kavramdır. Bir iktisatçı, ekonomik olgu ve sorunlara yapısal açıdan yaklaşmadıkça, ne iyi bir teorisyen ne de iyi bir iktisat politikacısı olabilir.

Ancak yapı evrensel bir olgu olduğundan, yapı kavramı bütün bilimler de kullanılmaktadır. Örneğin, fizik bilimler maddenin yapısını, biyoloji canlı organizmaların yapısını inceler.  Matematik kendi alanında, örneğin sayılar dünyasındaki yapı tiplerini tanımlamaya çalışır.  Sosyal bilimler, toplumsal olgu ve kurumların, insan davranışlarının yapısını araştırır.

Bu yazının konusu, ekonomik yapı kavramı ve onun ekonomik teori ve politikadaki yeri, yapı ve politika ilişkisi, yapısal bakış eksikliğinin sakıncaları hakkında temel bilgiler sunmaktır.

I) YAPI KAVRAMI VE YAPISAL ANALİZ

A) Yapı kavramını anlamak ve tanımlamak için, bir olgu ile ilgili olarak üç husus göz önüne alınır:

- O olgunun bir “küme” olduğu,

-O kümeyi oluşturan elemanlar,

- Küme ile) elemanlar arasındaki,  elemanlarla elemanlar arasındaki oransal ilişkiler (kısaca yapısal ilişkiler)...

Buna göre “yapı” şöyle tanımlanabilir: Yapı, bir küme olarak düşünülen bir olgu ile elemanları arasındaki ve o elemanların kendileri arasındaki oransal ilişkilerdir. Her bütün kendi yapısının etkisi altındadır.   Basit bir örnek verelim:

Bir A olgusu (küme’si) var. Yalnızca iki elemandan, aı ve a2’den oluştuğunu kabul edelim. A’nın ölçüm değeri 60, elemanlarınki sırasıyla 15 ve 45 olsun. Buna göre, A’nın yapısal karakteristikleri (oransal ilişkileri) şöyle olacaktır: A olgusu (küme’si)  içinde aı’in payı %25’dir. A olgusu (küme’si)  içinde a2’nin payı %75’dir. A olgusu içinde, a2 elemanı 100 sayılsa, aı  33 olur. Ancak bu gözlemle yetinmeyip bulguların yorumlanması gerekir. Yorum şöyledir: A olgusu; öbür elemana oranla daha büyük bir paya sahip olduğu için, daha çok a2 elemanının etkisi altındadır. A’nın özellikleri ve davranışları, daha çok a2’ye bağlı olarak oluşur.

Gestalt Theorie evrendeki her olguyu bir küme (bütün, cümle, “set”) olarak görür. Kümeler otonom birimlerden (elemanlardan) oluşur. Bu birimlerin bir iç dayanışması ve kendilerine özgü görevleri vardır. Her elemanın oluş biçimi, kümenin bileşimine ve bunları yöneten yasalara bağlıdır.

B)Yerde maişeti peşinde koşturan bir karıncadan Evren’de dolanan galaksilere; maddenin en küçük parçaları sayılan atomdan bir insan toplumuna kadar, dünyada bilimlere konu olan her şeyin bir yapısı vardır. Anlamaya çalıştığımız olgulara bu gözle bakmadıkça, onların yapılarını araştırıp ortaya koymadıkça, gerçeklere ulaşamayız. Öyleyse:

-Hangi olguyu incelersek inceleyelim, o olguyu önce bir küme (bir “set”) olarak göreceğiz.

-Sonra o olgunun, kendisinden daha basit elemanlardan oluştuğunu düşüneceğiz.

-Nihayet, o olgu (küme) ile elemanları arasında, elemanlarla elemanlar arasında ilişkiler olduğunu bilip onları nicel olarak ifade edeceğiz.

Bu temel yaklaşımı benimsemedikçe, dünyada -ister maddî, ister manevî olsun- hiçbir olguyu tam olarak anlayamayız.

Bir olgunun “yapısal analizi”nde, onun oluşturucu elemanlarını görmeye çalışırız. Yapısal ilişkileri hesaplar ve yorumlarız. Bu işlemleri yapmadıkça, o olguyu anlamamız olanaksızdır. Örneğin, Türkiye ekonomisinde tarım olgusunu yapısal analize tâbi tuttuğumuzu kabul edelim.  Bu takdirde, tarım sektörünün -örneğin- hangi alt sektörlerden oluştuğuna, bunların göreli büyüklüğüne (2005’de çiftçilik ve hayvancılık: %92, ormancılık ve balıkçılık: %4’er), tarım işletmelerinin boyutuna ve organizasyonunun nasıl olduğuna, hangi teknolojilerin, ne ölçüde kullanıldığına analitik şekilde bakmamız gerekir.

II)  “EKONOMİK YAPI” VE YAPISAL DEĞİŞME

A)Tanınmış Fransız ekonomisti François Perroux (okunuşu: Fransua Peru) “ekonomik yapı”yı şöyle tanımlar: Bir ekonomik ünitenin yapısı belli koşullar altında ve belli bir zamanda o üniteyi karakterize eden oranların tümüdür. Ekonomik yapının bu tanımı, statik bir tanımdır. Çünkü tanımın ilgili bulunduğu ekonomik bütün (küme), belli bir zaman ve mekân boyutunda konumlanmış bulunmaktadır. Örnek: Türkiye’de işsizlik oranı 2007 yılında yüzde 10’dur.

Ekonomik yapının dinamik tanımı şu şekilde yapılabilir: Yapı; bir ekonomik kümenin belirli bir dönem boyunca nispeten istikrarlı görünen (çok yavaş hareket edip, çok yavaş değişen) oranlarıdır.

Dinamik açıdan yapıya örnek:  Tablo 1’de görüldüğü gibi Türkiye’de 40 yıl gibi çok uzun bir dönem (1963-2002) boyunca gelir dağılımı eşitlik yönünde esaslı bir değişme göstermemiştir. Katsayılarda gelir eşitliği yönündeki değişmeler yavaş ve küçüktür. Demek ki gibi “aşırı gelir eşitsizliği” dinamik açıdan Türkiye’nin yapısal bir özelliğidir.

Türkiye’de yıllar boyunca tasarruf oranının ve sanayi sektörünün istihdam payının düşüklüğü (1996: %17, 2005: %19) de dinamik açıdan Türkiye’nin yapısal bir özelliğidir.

Tablo 1: Yüzde 20’lik Nüfus Gruplarına Göre Türkiye’de

Gelir Dağılımı (% Olarak)

Grup

1963

1973

2002

Alt

4.5

3.5

5.3

Orta Alt

8.5

8.0

9.8

Orta

11.5

12.5

14.0

Üst Orta

18.5

19.5

20.8

Üst

57.0

56.5

50.0

Toplam

100.0

100.0

100.0

Kaynak: TÜİK

Ekonomik yapı, araştırma konusuna göre birkaç ölçekten biri seçilerek incelenebilir: Millî ekonomi ölçeği, sektörel, sektör-içi ölçekler gibi. Örnekler:

- Bir ekonominin yapısı, örneğin şu oranlarla ifade edilir: - Üretimin yapısı (tarım, sanayi, hizmetler), - İstihdamın yapısı (tarım, sanayi, hizmetler), - Millî gelirin dağılımı (kâr, ücret, faiz, rant gelirleri), - Ekonomik faaliyetin yönlenişi (yurt-içi pazar, uluslararası pazar.

- Bir işletmenin yapısı, örneğin şu oranlarla ifade edilir: - İşletmede kullanılan sermaye ve işgücü arasındaki oranlar, - kullanılan faktör miktarı ile toplam üretim arasındaki oranlar, - kullanılan sermaye ile sağlanan kâr arasındaki oranlar.

B) Bir olgunun herhangi bir ögesinin belli bir andaki (to) yapısını göz önüne alalım. Eğer tı anına geçildiğinde bu yapıyı yansıtan katsayılarda farklı oranlarda değişmeler meydana gelmişse, bu değişmeye “yapısal değişme“  (yapı değişikliği) adı verilir. Bu tanımdan anlıyoruz ki katsayılarda birbirinin aynı oranda değişme olmuşsa, yapı değişmemiş olacaktır.

Yapısal değişmeler; ekonominin, örneğin şu ögeleri göz önüne alınarak incelenebilir: Gelir, fiyatlar, istihdam, yatırım, dış ticaret... Örnek: Türkiye’de 1923-2005 arasında toplam istihdamda tarımın payı %80’den %30’a düşmüştür. Dış ticaretin millî hasılaya oranı %19’dan %53’e yükselmiştir. Bu değişmeler birer yapısal değişmedir ve bulgudur. Bunların örneğin sebepleri, sonuçları, temel sorunlarla ilişkileri açılarından yorumlanmaları gerekir. Örneğin dış ticaretle ilgili katsayılara bakarak, Türkiye’nin dışa bağımlılığının aşırı ölçüde artmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bir ekonomide yapısal değişmeye yol açan etmenler (faktörler) şunlar olabilir: Teknolojik gelişme, keşifler ve buluşlar, yaşam düzeyinde ve tüketim kalıplarındaki değişmeler, politik olaylar, devletin ekonomik yapıyı değiştirme yolundaki girişimleri, sosyolojik ve kültürel sebepler.

III) YAPI ANALİZİNİN FAYDALARI

Yapı analizinin rolü ya da sağladığı faydalar iki planda kendini gösterir:

-Açıklama (teori) planında,

-Eylem (politika) planında.

A)  Açıklama (teori) planında yapı analizi başlıca üç fayda sağlar:

1) Teorileri Değerlendirme Faydası

Yapısal analiz ekonomik teorilerin açıklama ve uygulanma yeteneklerini ortaya çıkarır. Çünkü her teori belli bir yapıda geçerlidir, farklı bir yapıda işlemez olur. Örnek: Tam rekabet koşulları altında oluşturulmuş bir fiyat ya da üretim teorisi, bir eksik rekabet piyasasında ya da devlet müdahalesinin bulunduğu bir ekonomide geçerli değildir. Çünkü bu son hallerde başka bir yapı bileşimine geçilmiştir. Aslında sorun bu örneğin gösterdiğinden de ciddîdir. Şöyle ki Neoklasik iktisat teorisi gelişmiş Batı ekonomilerinin yapıları göz önünde tutularak oluşturulmuştur. Bu sebeple “az gelişmiş” denilen ekonomilerde birçok açıdan yetersizdir[i].

2) Ekonominin İşleyişini Anlama Faydası

Yapı analizi bir ekonominin global işleyişini daha iyi anlamamızı mümkün kılar. O ekonomide önem derecesi ve etkilenme derecesi farklı alanların mevcudiyetini ortaya koyar. Örnekler: Bir ülkede devalüasyonun ihracat ya da ithalat üzerindeki etkisi, dış ticarete konu malların türüne (tarımsal ya da sınaî ürün olup olmadığına), bunların toplamdaki ağırlığına göre farklı olacaktır.

3) Yorumlama Faydası

Yapı analizi bizi global miktarlar üzerinden yapılan mekanik yorumlardan uzak tutar. Global miktarlar (ekonomik yığınlar) genellikle, kendi içlerindeki elemanların (kısmî miktarların) etki ve tepkilerini gizler. Örnek: Toplam üretim bir global miktardır. Buna karşılık, tarımsal üretim, sanayi üretimi ya da hizmet üretimi birer kısmî miktardır. Yapı analizi bu son elemanlara dayalı yorumlara imkân tanır.

B) Eylem (politika) planında yapı analizi etkili bir ekonomik politika oluşturulmasını sağlar. Bir ekonomiye politikalar yoluyla yön verilirken, o ekonominin yapıları mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Eş deyişle, ekonomik amaç ve araçlar o ekonominin yapısal özelliklerine göre seçilmelidir. Yapıların ağırlığına, yaşına, dayanışma ve yumuşaklık derecesine göre, devlet müdahalesinin olanakları, yoğunluğu ve araçları farklı olacaktır.

Herhangi bir ülkede başarılı olan bir politika önlemi, başka bir ülkede mutlaka başarılı olmayabilir. Örneğin, devalüasyon her ülkede ihracatı artırmaz; çünkü ülkelerin ihracat yapıları önemli ölçüde farklı olabilir.

Eğer biz herhangi bir ekonomi politikasının bütün ülkelerde aynı sonucu vereceğini düşünürsek, olaya genel olarak (kaba bir şekilde) bakmış oluruz. Bu tutum bilim-dışıdır ve yapısal yaklaşım yokluğunu gösterir. Oysa ekonomi politikalarını uygularken, ülkelerin yapılarını karşılaştırmak ve hesaba katmak gerekir. Gelişme politikası da öyledir; yapı farklılığı sebebiyle ülkeye göre farklılaşma gerektirir.

IV) YAPI VE POLİTİKA İLİŞKİSİ

Ekonomi politikaları (amaçlar ve araçlar) belirlenirken ve uygulanırken, ilgili ülkenin yapısal özelliklerini kesinlikle hesaba katmak gerekir. Neden? Bir örnekle açıklayalım.

Tablo 2’de üç ülke (A,B,C)  ekonomisi ve bunların üretimleri göz önüne alınmıştır. Her ülkede üretimin üç ögeden (tarım, sanayi ve hizmet üretimlerinden) oluştuğu kabul edilmiştir. Buna göre yapısal oranlar hesaplanmış ve tabloda yüzde olarak sunulmuştur. Örneğin, toplam üretimde A’da tarımın payı %3, B’de sanayiin payı %20, C’de hizmetlerin payı %30’dur.

Tablo 2: Üç Hipotetik Ülkenin Üretim Yapısı (% olarak)

Sektörler

A

B

C

Tarım

3

5

60

Sanayi

25

20

10

Hizmetler

72

75

30

Toplam

100

100

100

A ve B ülkeleri, üretim yapısı açısından, birbirine çok benziyor (Örneğin, her iki ülkede tarımın payı yaklaşık %4, sanayinin payı %23 civarında...). Denebilir ki bunlar aynı gelişme düzeyinde olan ülkelerdir.  A ülkesinde uygulanan bir politikanın B ülkesinde, B ülkesinde uygulanan bir politikanın da A ülkesinde aynı sonuçları vereceği söylenebilir.

Ancak C ülkesinin yapısı, A ve B ülkesinden tamamen farklıdır. O ülkelere göre toplam üretimde tarımın payı çok yüksek (ortalama %4’e karşı %60), sanayininki düşük  (ortalama %23’e karşı %10), hizmet sektörünün payı çok azdır. O ülkelerle, kesinlikle aynı gelişme düzeyinde değildir.  A ya da B ülkesinde uygulanan politikalar, C ülkesinde aynı sonuçları vermeyecektir. Demek ki bir ülkede başarılı olan bir politika önlemi, başka bir ülkede mutlaka başarılı olmayabilir. Örneğin, devalüasyon her ülkede ihracatı artırmaz; çünkü ülkelerin ihracat yapıları farklı olabilir.

Eğer biz herhangi bir ekonomi politikasının- her üç ülkede de aynı sonucu vereceğini düşünürsek, olaya global olarak, kabaca bakmış oluruz. Bu tutum, yapısal yaklaşım eksikliğini gösterir. Oysa, ekonomi politikalarını uygularken, ülkelerin yapılarını karşılaştırmak ve hesaba katmak gerekir.

V) İHMALİN BEDELİ

Türkiye’de bütün önemine rağmen en az bilinen kavramlardan biri “yapı” (bünye, structure” kavramıdır. Aydınlarımız, iş adamlarımız, politikacılarımız, yöneticilerimiz büyük çoğunluğuyla yapı gerçeğinden, onun ne anlama geldiğinden ve stratejik öneminden habersizdir. Peki, neden? Tahminim, en önemli sebep eğitim sistemimizde, üniversitelerimizde gençlere yapı olgusunun öğretilmemesi, bir ders konusu olarak okutulmamasıdır.

Türkiye’de çoğu karar alıcı yapı gerçeğini, bunun önemini bilmediklerinden, yabancı bir ülkeye -daha doğrusu bir Batı ülkesine- gittiklerinde, orada neyi görürlerse birer ayran budalası kesilip olduğu gibi Türkiye’ye aktarmaya kalkışırlar. Ülkelerin karşılıklı yapı durumlarına bakmazlar, yapısal farklılığı hesaba katmazlar. Bu tutum zaten beklenir onlardan, çünkü yapı bilinci yoktur kafalarında. Tabii sonuç kesin başarısızlık, bir fiyasko olur. Oysa evrensel bir gerçekliktir bu: Tıpta tedavi çocuğa, gence, yaşlıya göre farklıdır. Eğitim yaşa göre değişir. İnşaat bölgeye (mevsime, iklim koşullarına) göre değişir. Giyim yaşa, cinsiyete göre farklıdır. Acaba neden? Çünkü insanların, toplumların yapıları farklıdır.

İsmet Paşa’nın Amerika’yı memnun edeceğim diye apar topar “demokrasi”ye geçişi, AB’ye üye olacağız diye hükümetlerin her şeyimizi değiştirmeye kalkışmaları da bu kapsamda birer örnek olarak verilebilir.

Yapı farklılığını ve bunun önemini tek Atatürk görmüş ve kararlarını ona göre almıştır. O çağdaşlaşmayı millî kültür üzerinde yükseltmek istemiştir. “Biz bize benzeriz” demiştir.  Bu“biz başka ülkelerden farklıyız” demektir. Peki sonra ne oldu da kişiliksiz bir “Avrupa maymunu”na dönüştük? Neden bu sapma? Çünkü Atatürk’ten sonra millî kültürümüz (yani kendimize özgü yapılarımız) göz ardı edilerek, yerine Yunan Latin kültürü (yani Batı’nın, yabancı olanın yapıları) dayatıldı. Ancak ben işin bu yönünü aşağıda değerli romancılarımızdan Kemal Tahir’e bırakarak, önce somut, ekonomik bir örnek vereceğim yapısal farklılığın ihmaline ve bunun sonucuna:

A) Mine Kışlalı ve Fikret Berkes’in “Çevre ve Ekoloji” kitabını gözden geçirirken, son derece çarpıcı bir pasaj[ii] dikkatimi çekti; şöyle:

Meksika’dan getirilen yüksek verimli Sonora buğdayının Anadolu’da ilk denenmesi 1966; ilk kez geniş şekilde ekimi ise 1967 yılına rastlar. 1967-68’de başarılı bir bir üretim yılı geçirildikten sonra, 1968-69’da beklenen büyük artış gerçekleşmediği gibi, Meksika buğdayının ekildiği alanlarda patlak veren sarı pas hastalığı önemli kayıplara sebep olmuştur. İşler niye umulduğu gibi gitmemişti?

Yanıt: Meksika’dan getirilen buğday Meksika’daki koşullara göre geliştirilmiş bir çeşitti. Yüksek üretim özelliğine ağırlık verilerek bitki ıslah teknikleriyle yetiştirilmişti. Meksika’da sarı pas hastalığı sorun olmadığı için, bu hastalığa dayanıklılık özelliği yoktu. Oysa Türkiye’de sarı pas, yaygın ve önemli bir hastalıktı. Tabii, durum anlaşılınca Meksika buğdayının ekiminden vazgeçildi. Kendi tarım ıslah programımızda kendi buğday genetik kaynaklarımızı kullanmaya başladık. Anadolu’nun öz ekolojik koşullarına uygun yüksek verimli çeşitler geliştirilmesi yoluna gidildi. Bu da büyük ölçüde başarılı oldu.

Bu örnek olayda şuna dikkat edelim: Söz konusu buğday türü, Meksika’nın koşullarına, yapısına göre geliştirilmiş. Orada sarı pas hastalığı sorun teşkil etmiyor. Türkiye’de tam tersi durum var. Ama bu türü Türkiye’ye getirenlerin bundan haberi yok. Çünkü kafalarında yapısal farklılık bilinci yok; olsa, önce gerekli yapısal analizleri yapıp ona göre karar vereceklerdi:  Ya Meksika buğdayını Türkiye’ye getirmekten baştan vazgeçecekler ya da önce gerekli tedbirleri alacaklar, ondan sonra buğdayı getirme yoluna gideceklerdi.

Diyeceksiniz ki tek bir olay bu, ne çıkacak bundan? Hayır, tek bir olay değil, binlerce, 196o’lardan beri böyle belki onbinlerce yanlış kararlar alındı, hem de her alanda. Ve çok şey kaybettik ve kaybediyoruz bu bilgisizlikten. Sade bu olayla kalsa iyi, o zamandan beri ve günümüzde bu tür hatalar hemen her alanda işlendi ve işleniyor.

Hiç çekinmeden şu örneği de vereceğim: Demokrasi rejimi de, mevcut şekliyle yapımıza uygun değil. Çok şey kaybediyoruz, hatta devletimizin bütünlüğü bile tehlike altında bu yüzden. Demokrasi bir ninni aracıdır Türkiye için.

B) Kemal Tahir konuşmalarında[iii] toplumlar arasındaki yapısal farklılığa, bunun anlam ve önemine büyük bir isabetle dikkatimizi çeken aydınlarımızdan. Değerli romancımız “batılılaşma” bağlamında bakın nasıl dile getiriyor bu sorunu, özetliyorum.

“Biz Batı’dan gördüklerimizi alırız, almakla da kendi malımız olur” düşüncesi çok yanlıştır. Batı’dan gördüğünü alamazsın!...Alırsın ama, sindiremezsin içine, çıkarırsın!... Çünkü Batı esvabı dikenlidir. Onu giyebilmek için gergedan derisi ile kaplı bir sırtın olması gerekir. Oysa senin kelebek kanadı gibi incecik bir derin var.

1) Bizde feodalite ile derebeyi birbirine karıştırılır. Derebeyinin bileği güçlüdür, pazusu kuvvetli, kılıcı keskindir; bu yüzden haraç toplar. Hiçbir meşruiyeti yoktur. Hiçbir zaman kurumlaşamamıştır. Feodalitede ise bir meşruiyet vardır. Kılıcı ile kendi halkını korur, halkı da ona boyun eğer. Ama bundan sonrası ise bir rezilliktir.

Batılı feodal, halkının kayıtsız şartsız sahibidir. Halkının tek tek ne yapacağını, ne kadar çalışacağını, ne alacağını o belirler. Hiç kimse feodalin izni olmadan oturduğu yeri yaptığı işi değiştiremez, başka bir feodale kaçıp sığınamaz. Ortaçağ Batı’da -ve Japonya’da da- bu düzen içinde geçmiştir. Dünyanın başka yerinde bu rezillik yoktur.

Batı insanı özgürlüğüne kavuşmak için insanlığından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Toprağa bağlı kölelik çekilir rezillik değildir. Yaşamanın yolu özgürlüğün satın alınmasından geçer. Orta çağ kölesinin bütün hayatı senyörün elindedir. Kendisine ancak yaşayacağı kadar yiyecek verilir. Mülkiyet hakkı mutlak olduğundan yiyeceğin saklanması, biriktirilmesi serbesttir. İşte Batı insanı, bu ortamdan yararlandı. Feodalin kendisine verdiği yiyeceğin bir kısmını biriktirdi. İpek yolundan gelen baharat ve kumaşları satın almak için feodalin paraya ihtiyaç duyduğu anda, biriktirdiği parayla özgürlüğünü satın aldı. Sonra da yine gıdım gıdım biriktirip toprak sahibi oldu.

Bu yüzden Batı insanı özgürlüğünün değerini bilir, gerekirse canını verir özgürlüğü için…

Mülkiyet fikri de böyledir. Batı’da mülkiyet fikrinin tarihi iki bin yıllıktır Onu da, dünya üzerine yürüse savunur. Çünkü ele geçirmesi hiç de kolay olmamıştır. Sonraları burjuva olmuş, kapitalist, sömürgeci [ve emperyalist, cd] olmuştur; ancak bir türlü insan olamamıştır.

Batı’nın ahlâkı egoisttir. Batıdaki insan, kendini sınıfının içinde savunur, Batı devlet düzeni, sınıfların dengeli yaşamasını sağlamak için kurulmuştur. Batı’nın sınıflar arası dengeyi sağlamaya yönelik demokratik bir yapısı vardır. Bugün onda gördüğümüz gaddarlık ve kıyıcılık, ona Ortaçağ mirasıdır. Batı’nın toplum yapısı aşağı yukarı budur.

2) Batı’nın toplum yapısı ile Doğu’nun toplum yapısını şöyle karşılaştırabiliriz:

-Batı ailesi ile, kurumları ile, devleti ile bize benzemez.

-Batı’nın ahlâkı bencil, Doğu’nun ahlâkı özgecidir.

-Batıda mülkiyet fikri iki bin yıllık, Doğu’da, Batı anlamındaki mülkiyet fikri yüz elli yıllıktır.

-Batıdaki insan, kendini sınıfının içinde savunur, Doğudaki insan ailesinin içinde savunur.

-Batı devlet düzeni, sınıfların dengeli yaşamını sağlamak için kurulmuştur; Doğudaki devlet ailelerin gelişmesini sürdürmek için ayaktadır.

Hangi açıdan bakarsanız bakınız, bu iki toplum yapısı birbirine benzemez. Bize böylesine benzemez olan Batı’dan her şeyi nasıl alabiliriz? Eğer alırsak, aldığımız sosyal kurum ya da ürün bizde nasıl kök salıp yaşayabilecek?

Öyleyse biz ne yapacağız? Kolaya kaçmayacağız, yolun kestirmesine imrenmeyeceğiz.

Önce, yasalarımızı Batı’dan aktarmayacağız. Halka dayalı yönetim biçimini benimseyeceğiz ama, Batı’nın sınıflar arası dengeyi sağlamaya yönelik demokrasi yapısını sindiremeyeceğimizi bileceğiz. Batı’dan hiç mi bir şey almayacağız? Alacağız elbette! Ama aldığımız şeyin, Batı toplumunun hangi koşullarından (yani kendine özgü yapılarından, cd) kaynaklandığını belirleyeceğiz. Öte yandan onun, kendi toplumumuzun sosyal, ekonomik ve psikolojik yapılarına ne ölçüde uyacağını, ne gibi aksamalara yol açacağını bilip ona göre gözden geçireceğiz, kendi dünyamızda onu âdeta yeniden kuracağız.

***

Asla unutmayalım: Gerçekler ayrıntıda gizlidir, ayrıntıya bizi yapı analizi götürür. Bu işin teorik yönü; bir de pratik yönü vardır, öyleyse şunu da unutmayalım:

Rekabet ilkesi, serbest mübadele, karşılıklılık ilkesi, liberal demokrasi … Eğer bir yanda demir adaleli Batı, bir yanda da henüz adaleleri tam gelişmemiş bir ekonomi, örneğin Türkiye varsa; bu saydığım kurallar çerçevesinde oyuna girmek o ülke için, örneğin Türkiye için -en hafif deyimiyle- saflıktır ve bir intihardır.

Çünkü oyunun kurallarında; tarafların, rekabete giren ülkelerin yapısal farklılığı hesaba katılmamaktadır.

Emperyalizm’in, her zaman “kolay lokma” arayan “canavar”ın istediği de budur.

 


[i] Bu konuda bakınız: Demir Demirgil, “Batı İktisat Teorisinin Türkiye İçin Geçerliliği”, İktisat Dergisi, S.396, Aralık 1999.

[ii] Mine Kışlalı ve Fikret Berkes, Çevre ve Ekoloji, Remzi Kitabevi, İst., 1990, ss. 15-17.

[iii] İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, Bilgi Yayınevi, İst., 1980, ss. 135-142.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura