Diğerleri > Ekonomi Gündemi
21-09-2012
EKONOMİ GÜNDEMİ: YOLSUZLUK, BORÇLANMA, SÜPERMİLYONERLER, TARIMDA ALARM

Cihan Dura

21.9.2012


YOLSUZLUK

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor - Gümrükte büyük vurgun - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yapılan dört sınavda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… -  Mercedes Türkiye’de rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde üçü İstanbul’da, biri Ankara’da, biri de Gebze’de olmak üzere 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu - Sarıyer’de rüşvet operasyonu - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlendi.

Nedir bunlar? Bunlar Türkiye’de her an olup duran binlerce yolsuzluk olayıyla ilgili gazete başlıklarıdır. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin kokuşup çürümekte olduğunun göstergeleridir. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, Türkiye’nin gerçek sorunlarından olan, Osmanlı’dan tevarüs ettiğimiz yolsuzluklardır.

Peki, yolsuzluk nedir? Yolsuzluk “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmadır.” Bu eylem, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda kendini gösterir; bu kapsamda “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma seçmenlerin, politikacıların, baskı ve çıkar gruplarının, yani politik karar alıcıların özel (kişisel, kurumsal) çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici davranış ve eylemlerde bulunmalarıdır. Politik yozlaşma çeşitli şekiller alır, başlıcaları şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.

Politik yozlaşma toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır.

Yukarda sunduğum satırları bundan birkaç yıl önce kaleme almıştım[i]. O günden bugüne ne değişti ki!... Büyük olasılıkla yolsuzluklar süreci daha da genişledi, daha da hızlandı. Aşağıda size bunun sadece birkaç kanıtını verebileceğim.

I)RÜŞVET, RANT, İRTİKÂP

A)  Rüşvet ve Yolsuzluk Arttı

Ernst&Young’ın “2012 Küresel Yolsuzluk Anketi”ne göre Türkiye’de üst düzey yöneticilerin yüzde 52’sine göre, iş hayatında rüşvet ve yolsuzluk çok yaygındır. Yüzde 56’sına göre rüşvet ve yolsuzluk ekonominin kötüye gitmesi, yani ekonomik kriz nedeniyle artmıştır. Anket dünya genelinde 1758, Türkiye’de 50 şirket yönetici ve çalışanının görüşleri alınarak gerçekleştirilmiş. İş kaybetmemek veya yeni iş almak için nakit rüşvet verebileceğini belirten yöneticilerin oranı; 2010’da dünyada yüzde 9, Türkiye’de yüzde 4 iken, son sonuçlara göre dünyada yüzde 15’e, Türkiye’de yüzde 16’ya yükselmiş bulunuyor.

B) 2B Rantı

Bilindiği gibi bir süre önce orman vasfını kaybetmiş arazilerin hak sahiplerine satışını öngören bir yasa, 2B yasası kabul edildi TBMM tarafından. Hemen akabinde ise rant itirafları aldı yürüdü.

AKP İzmir Milletvekili Rifat Sait bakın neler söylemiş: Gittiğim her yerde arazilerle ilgili şikâyetlerle karşılaştım. Haritalar rant kazanmak isteyen kişilerin eline geçmiş. İzmir’de, 2B arazilerinin en yoğun olduğu Menderes, Menemen, Bornova, Kemalpaşa, Torbalı ve Buca Kaynaklar’da 2B yasasının çıkmasının ardından “bazı rantçılar ‘ne kaparsam kâr ederim’ mantığı ile hareket ederek, orman vasfını kaybetmiş yeri sanki kendi yerleri gibi çevirmişler. Bunu da neredeyse metre hesabı yaparak uyguluyorlar. Demek ki bu işi yapan kurumlarda çalışanlardan bilgi alabiliyorlar. Devletin kendisinde olması gereken haritalar el altından rantçının, çıkarcının ve yasadışı iş yapanın eline geçmiş [Cumhuriyet, 25.6.2012]

C) KPSS Hırsızları

AKP döneminde ÖSYM’nin ne hallere düştüğünü hepimiz biliyoruz. Artık bu kurumun tek bir sınavı yoktur ki üzerine şüphe bulutları çökmemiş olsun. En son, Temmuz ayında yapılan KPSS sınavı soruları da önceden sızdırılmış. İşte Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk’un değerlendirmesi: “Burada en büyük problem 2010 yılında yaşanan KPSS hırsızlarının hâlâ ortaya çıkarılmamış olmasıdır. Kamuoyunun çok yakından bildiği üzere, Türk Eğitim-Sen’in ortaya çıkardığı 2010 KPSS hırsızlığı binlerce kişinin katıldığı büyük bir skandaldı. Sorular 5 gün önceden binlerce adaya servis edilmişti. Türk Eğitim-Sen soruların servis edildiği bir kişinin adını da vermiş, bu kişi ‘Evet, sorular bana filanca kişi tarafından beş gün önceden doğum günü hediyesi olarak gönderilmiştir’ diye ifade vermesine rağmen, olaya katılanlar ve baş suçlular hâlâ ortaya çıkarılmamıştır. 2010 KPSS hırsızlığının aydınlatılmaması, hırsızlığın yapanların yanına kâr kalması, bu tarihten sonraki her sınavı şaibe altında bırakmıştır” [Yeni Mesaj, 12.7.2012].

D) TMSF Bürokratlarının Marifetleri

Deveye sormuşlar “neden boynun eğri” diye, o da “nerem doğru ki” demiş. ÖSYM gibi aslında pırıl pırıl olması gereken bir kurum yolsuzluğa bulaşır da diğer kuruluşlarımız hiç durur mu, örneğin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)!... Bu kuruma hizmet veren Bursa merkezli bir organizasyon şirketi hakkında başlatılan bir soruşturma, Fon içinde yapılan bir dizi usulsüz harcamayı da ortaya çıkardı. Denetçi raporuna göre başta TMSF başkan yardımcısı olmak üzere, Fon’un işleriyle ilgisi olmayan seyahatlere çıkıldı, geceliği 2-3 bin Euro olan lüks otellerde kalındı. SPA ücretleri TMSF’ye fatura edildi. Gidilen şehirde limuzinle karşılama yapılırken, izlenen striptiz şovlarının faturası da dolaylı olarak Fon’a kesildi. Sonuçta 2 milyon TL tutarındaki şahsî harcama TMSF’ye ödettirilmiş. Yapılan harcamalara gelince, içinde neler var neler... Harcamalar AKP’nin bürokratlarının ne kadar zevkusefa içinde ve gayri İslamî bir yaşantı içinde olduklarını açıkça ortaya koyuyor.

Bu olay tesadüfen ortaya çıkan binlerce yolsuzluktan sadece biri... Milletin parasını çalan bankalardan millet adına bu parayı tahsil etmekle yükümlü olan bir kurumun yetkililerinin marifetine bakın[ii].

II) KLEPTOKRATLAR

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışları ile yakından ilişkilidir. Eğer o ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi adı verilir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol “kleptokrasi” olgusunu -örtülü olarak Türkiye örneğinde- gayet anlaşılır ve etkili bir şekilde anlatmış[iii]. Bilinmesinde büyük yarar var. Aşağıda özetle sunuyorum.

Önce iki tanım: Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soymaları şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikadır”dir.

Kleptokrasilerin belirgin bir özelliği; yerli üretimin büyük ölçüde çökmüş olmasıdır. İç pazar ithalata dayanan ve iktidar olanların yandaşlarının da yer aldıkları büyük sermaye gruplarının eline geçmiştir. Yurt içinde, ekonominin yürütülebilmesi için, halkın yararına olan tüm birikimler ve yeraltı kaynakları pazara çıkarılarak haraç mezat, yok pahasına satılır; bunun adına da özelleştirme denir. Öte yandan işsizlik sürekli artar. Çünkü halkın yararına dişe dokunur yatırım yapılmaz.

Devletin anayasasında “sosyal devlet” taahhüdü olsa bile, bu ancak yazıda kalır; çünkü devlet artık onu her şeyiyle peşkeş çekenlerin eline düşmüştür. İnsan haklarını her alanda çiğneyen kleptokrat yönetim; rüşveti, bürokraside bir kural haline getirir. Bir işin rüşvetsiz olarak yapılma imkânı tamamen ortadan kalkar.

Yönetimin sürdürülebilmesi için baskıcı ve korku verici bir rejime dönüşmeye gereksinme vardır. Hırsızlığı, demokrasi içerikli söylemlerle kamufle ederek yoksul kesimleri soygunlarıyla daha da fakirleştiren bir çete iktidarı, ülke içinde devletin kurmuş olduğu iletişim kurumlarını, limanları, sanayi yatırımlarını ve yeraltı zenginliklerini yerli ve yabancı kapitalistlere peşkeş çekerler. Bir yandan da gerçekte fakirleştirdikleri ülkeyi, o zamana kadar görülmemiş bir düzeyde kalkındırdıklarını ileri sürerler. Buna katılmayıp karşı çıkanlar acımasız bir şekilde cezalandırılır, defterleri dürülür. Tutukevleri dolup taşar. Herkese dinleme ve fişlenme uygulanır. Bunun sebebi ise kleptokratın önlenemez korkusudur.

Karşıtlarının yok oluşundan haz duyan kleptokrat, kendi güvenliği açısından endişelere kapılarak zırhlı koruma birliklerini artırır; bir polis devleti kurma çabası içine girer. Hep korku içinde olduğundan, şuursuzca herkese saldırır. Ülke sorunları büyüdükçe, bundan başkalarını sorumlu tutar. Kimseye güvenmez; kararları hep kendisi almak ister, ama her şeyi yüzüne gözüne bulaştırır.

Dinci otoritenin devleti ele geçirdiği teokrasilerde, kleptokrasi ile sarmaş dolaş bir yönetimin olması ihtimali yüksektir. Din kisvesi altında gizlenerek devleti ve halkı soyan yönetimlere tarihte çok rastlanmıştır. Kişisel hak ve özgürlükler dini kurallara göre ayarlanırken, devletin ve halkın malları yağma edilmiştir.

Kleptokratlar, kimi zaman sosyalist/komünist, kimi zaman faşist, kimi zaman teokrat, kimi zaman da sosyal demokrat görüntü altına gizlenebilirler. Suharto, Mussolini, Slobodan Miloseviç, Ferdinand Markos, Hüsnü Mübarek,… bunlardan sadece birkaçıdır.

Daima korku içinde yaşayan kleptokrat, oyuncağı olduğu dış güçlerin devlet başkanları yanında yalakalaşır; onların elini, güç almak istercesine, uzun süre sımsıkı tutup bırakmadığı fotoğraflar verir.

Bir şeyin kullanılarak işe yaramaz duruma geldiğinde çöpe atılması gibi, dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, tarihin çöplüğündeki yerini bir gün elbette alacaktır.

 

BORÇLANMA

Eskiden borçlanma deyince akla devletin borçlanması gelirdi, sonra buna özel sektörünki, son yıllarda ise bireysel borçlanma eklendi. Ben burada özellikle AKP döneminin ürünü olan bireysel borçlanmadan söz edeceğim. Ancak bundan önce bankaların kredileri nasıl yarattığını ve bundan nasıl alabildiğine nemalandığını görmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

I) Bankalar Krediyi Nasıl Yaratıyor?

 “Emperyalizmin halkları soyması ‘borca dayalı para yaratma mekanizması’ üzerinden yürüyor. Eskiden insanlar tasarrufa teşvik edilirdi, şimdi ise tüketime… Neden? Çünkü küresel şirketler hem mal hem “para” (satınalma gücü) satacak, yani hem kâr edecek hem faiz geliri elde edecek. Biz bu yeni düzene sokulup tasarruftan vazgeçince, bankaların kurduğu tuzağa düşmüş oluyoruz. Bu mekanizmayı, bankaların günümüzde nasıl “hayal” satıp para kazandıklarını bir yazarımız, Bülent Esinoğlu[iv] şöyle açıklamış, özetliyorum:

Bankalar, yani finans sistemi tefeciliğe verilen, kibarlaştırılmış, bilimsel kılıf giydirilmiş adlardan başka bir şey değildir. Bizler işte bu kurumlardan birine gider, borç alırız. Banka aldığımız borcu, banka bilgisayarına elektronik olarak kaydeder. Biz de gider bayiden arabamızı satın alırız. Banka elektronik olarak aldığımız borcu, bayiin bankasına elektronik olarak aktarır. Biz borcumuzu faizi ile birlikte ilgili bankaya ödediğimiz zaman, banka anaparayı siler. Faizini banka sermayesine ekler. İşte bu faiz sanal değil, reeldir. Dolayısıyla banka hemen hiçbir şey yapmadan faiz yüzdesi kadar para kazanmış olur.

Banka Merkez Bankası’ndan aldığı 1 000 liraya karşılık, munzam karşılık olarak Merkez Bankası’nda %10 ihtiyat olarak tutar. Geri kalanını, yani elinde olmayan kısmını elektronik olarak yaratır. Bu yol ile 1 000 liraya karşın 10 000 lira kredi verir. Yani biz kredi aldığımızda, yeni yaratılmış elektronik kısmını almış gibi oluruz. Bankalarda para yaratılması için, sadece kredi almanız yeterlidir. Buna “Kısmî Rezerv Sistemi”, “borca dayalı para yaratma sistemi” denir.

Merkez Bankası ise para basar. Bu paraları yaratırken, o da İsviçre’deki bankada geçerli olan munzam karşılığa göre basar. İsviçre’deki sistemin adı ise, “Uluslararası Denkleştirme Sistemi”dir. Yani uluslararası mafyanın elinde olan “para yaratma ve dengeleme merkezi”dir. Buraya bağlı olmayan, ya da Batı para yaratma sistemine bağlı olmayan devletlere Emperyalizm savaş açar. Libya düştükten sonra, Batı’nın ilk yaptığı iş, Libya bankalarını Uluslararası Denkleştirme Merkezi’ne bağlamak olmuştur. Kaddafi’yi petrolü altınla satacak diye düşürüp katlettiler. Anlayacağımız, arkasında bir üretim olmayan, ya da sadece bir kısmında olan, bir sistem ile kaşı karşıyayızdır. Faizlerin bir merkezde toplanması, belli merkezleri zenginleştirirken, faiz verenleri yoksullaştırır.

II) Halkımız Borç Batağında

Türkiye’nin 2000’den bu yana kazandığı yapısal bir özellik de, devletten ve özel sektörden sonra halkımızın da “kredi ve kredi kartı borçları” yoluyla bireysel borçlanmaya “ölümüne” alıştırılmış olmasıdır[v].

A) “Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu” hanehalkı ve şirketlerin borç bilgilerinin derli toplu olarak bulunabildiği bir doküman. Son rapor, hanehalkının (halkımızın) borçluluğundaki artış eğiliminin sürmekte olduğunu ortaya koyuyor. Şöyle ki:

-Hanehalkının borç yükümlülükleri, AKP’nin iktidara geldiği tarih olan 2002 yılında sadece 7 milyar TL idi; 2011 yılı sonunda ise 252 milyar liraya ulaşmış bulunuyordu! Dokuz yıldaki artış yüzde 3660, yaklaşık 37 kat!...

- 2002 yılının Aralık ayında 6,4 milyar lira olan kredi kartı borcu, 2012 yılının Temmuz ayında 238,3 milyar liraya ulaşmıştır. 10 yıldaki artış yüzde yaklaşık 3900’dür.

-Borcun harcanabilir gelire oranı da büyüdü: 2002 yılı sonunda yüzde 4.7 olan oran, 2011 sonunda yüzde 52’ye yaklaşmış bulunuyordu. Neyi gösteriyor bu rakamlar? İnsanların tüketebilmek, harcayabilmek için her geçen gün daha fazla borçlanmaya yönelmek, borçlanmak zorunda kaldıklarını tabii…  Elde edilen gelirin, ailelerinin geçimine yetmediğini… Ailelerin ev, araba, tüketici kredisi, kredi kartı yoluyla borçlanmalarının hızla arttığını, gelecekteki gelirlerini şimdiden yiyip bitirdiklerini...

Kısacası halkımız yaşamını devam ettirebilmek için her geçen gün daha fazla borç altına giriyor. Artık 100 lira harcayabilmek için 52 lira borçlanıyor. 4 lirayla başlayan bu tehlikeli serüven gittikçe hızlanarak devam ediyor[vi]. Başka bir deyişle borç borçla kapatılıyor: Borç yükü arttıkça, zaten düşük olan, üstelik enflasyon karşısında eriyen ücretler borçları ödeyemez düzeye geliyor; bu kez borcu kapatmak için tekrar borçlanmaya başvuruluyor.

III) Diğer Önemli Hususlar

A)“Borçlanma batağı” eğiliminin elbette sosyal sonuçları da var. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) “kredi ve kredi kartı borçlarına” ilişkin araştırmasında, bunu şöyle dile getiriyor: Borçların büyümesi ile gelen iflaslar, hacizler vatandaşları yaşamlarına son verme noktasına kadar sürükleyebilmekte, borçların ödenememe noktasının getirdiği bu çaresizlik karşısında ailelerin birliğinde bozulmalar meydana gelmektedir. Tüketici Dernekleri Federasyonu’nun 2011 raporuna göre, 2000’den sonra her 10 evli çiftten 7’si kredi kartları yüzünden boşanmış, 7 yıl içinde 200 kişi kart borçlarını ödeyemedikleri için intihara teşebbüs etmiştir.

B)Peki halkımız nasıl düştü bu harcama tuzağına?

Bence asıl sebep, halkımızın aşırı tüketime alıştırılmış olması. Tasarruf etmekten, ölçülü tüketimden uzaklaştırılması... ABD ve AB’de öyle bir ekonomik düzen kuruldu ki, ancak çılgın tüketimle soluk alabiliyor. Bu, hükümetin de işine geldi. Olay özellikle AKP iktidarında kök saldı ve onun ayakta durmasına önemli bir destek sağlıyor[vii].

C) Kaydetmem gereken bir husus da borçlanarak tüketmenin yabancı sermayeyi çekme etkisidir. Öyle görülüyor ki halkımızın kredi kartı ve kredilerle borçlanarak tüketme alışkanlığı kazanması, yabancı sermayeli şirketleri ihya ediyor, iştahlarını kabartıyor. Çünkü söz konusu harcamalar özellikle toptan ve perakende sektöründe Türkiye’yi bir cazibe merkezi haline getiriyor. Ülkemizde Nisan 2012 itibariyle 30 110 adet uluslararası sermayeli şirket,  başta toptan ve perakende ticaret olmak üzere, gayrimenkul kiralama ve iş faaliyetleri ve imalat sanayi sektörlerinde faaliyettedir. Denebilir ki Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin öncelikle toptan ve perakende ticaret sektörünü tercih etmesinin bir sebebi de budur, kredi ve kredi kartı yoluyla borçlanarak harcama yapmanın kolaylığı ve olağanüstü artışıdır.

 

SÜPERMİLYONERLER

Türkiye’de süper milyoner sayısı görülmemiş bir hızla artıyor. Akla iki soru getiriyor bu yeni eğilim: Zengin sayısının artması Türkiye’nin gelişmekte olduğunun mu bir işaretidir? Peki, bu insanlar nasıl zengin oluyor? Burada asıl ikinci soruya bir yanıt vereceğim. Birincisini kısaca yanıtlayayım: Bir ülkede zenginlerin artması; halkın sosyoekonomik durumunun iyileşmesi, kişiler arasında gelir ve servet farkının aşırı boyutlarda olmaması kaydıyla bir gelişme, bir kalkınma işaretidir.

Asıl sorumuza gelince, bunun kısmî ve cesur bir açıklamasını Güngör Uras’ın bir makalesinde[viii] buluyoruz. Oradan yaptığım özeti bazı katkılarımla aşağıda sunuyorum.

I) Önce bir gözlem yapalım: 100 milyon doların üzerinde kişisel serveti olanlar, yani “süper dolar milyonerleri” sıralamasında Türkiye İsviçre’den hemen sonra 9’uncu sıraya yükselmiş bulunuyor. Ancak o da ne? İsviçre kişi başına 81 bin dolar millî geliri ile dünya 4’üncüsü…, Türkiye ise kişi başı 10-11 bin dolar ile dünya 61’incisi!... Peki bu farka ne diyeceğiz, bu fark neyin göstergesi? Yanıt: Türkiye İsviçre’ye oranla gelir dağılımı korkunç derecede gayriadil bir ülke... Neyse, bu konu birinci soru ile ilgili ve ayrı bir yazı konusu, biz esas konumuza dönelim.

Türkiye’nin 2010 yılında süper dolar milyoneri sayısı 318’di; 2011 yılında, sadece 1 yıl içinde bunlara 26 milyoner daha katılıyor ve süper dolar milyonerleri sayımız 344’e yükseliyor! Sakın, yanlış anlaşılmasın: Alın teri ile para kazanan, vergisini ödeyen, bu şekilde servet sahibi olanlara elbette saygı duyulur. Bu kişiler alkışlanır da. Normal olmayan, kuşku ile bakılan, alın teri harcanmadan oluşturulmuş, büyütülmüş olan servetlerdir.

Peki, servet nasıl oluşuyor? Önce Batı ülkelerine bakalım. Oralarda önce gelir artıyor, arkasından servet. Türkiye’de ise bunun tam tersi oluyor: Önce servet, sonra gelir artıyor. Peki, Batı ülkelerinde gelir arttıkça servet nasıl artıyor? Yanıt: Servetin artması için önce bir değer, bir mal, bir hizmet üretilir. Bu üretimden de gelir elde edilir. Gelirin bir bölümünü devlet vergi olarak alır. Yaklaşık yüzde 20’si tasarrufa gider. İşte o tasarruf edilen bölüm serveti oluşturur veya servete katılıp onu artırır.

Bunun içindir ki, Batı ülkelerinde servet artışı, kendisinin yaklaşık 5 katı bir gelire işaret eder. Bir kişinin, bir yıl içinde 100 milyon dolarlık servet sahibi olabilmesi veya mevcut servetinde bu kadar artış olabilmesi için, önceden kabaca 500 milyon dolarlık gelire sahip olması gerekir. Dikkat! Bu gelir “havadan” değil, üretimden kaynaklanmış bir gelirdir. Demek ki Batı’da zengin; servetini artırırken, gelir yarattığı için, halkının da ekonomik durumunun iyileşmesine katkıda bulunur.

Gelelim Türkiye gibi ülkelere: Genellikle, bu ülkelerde servetin kaynağı üretimden elde edilmiş gelir değildir; peki nedir? “Rant”dır: Arazi rantıdır, bina rantıdır, ihale rantıdır, siyasetçilere yakınlık rantıdır. İş takibi rantı, yabancı sermayeye kapı açma rantıdır. Rant, kısaca "avanta" demektir. “Devletin çeşitli uygulamalarla bireysel veya sektörel olarak özel teşebbüs lehine herhangi bir çıkar avantajı yaratması, bu avantajın gerçekleşmesi ve paylaşılmasıdır” (Korkut Boratav).

İşte Türkiye gibi ülkelerde servet önce “rant”a dayalı olarak büyür, bu yoldan “süper dolar milyonerleri” türer ve artar. Sonra, bu “süper dolar milyonerleri” servetlerinin gelirini toplarlar. Servetlerin geliri kiradır, hisse senedi geliridir, faizdir. (Türkiye’de üretime dayalı gelir elde eden, vergisini ödeyen, gelire dayalı servet sahibi olan insanlarımız da vardır. Onlar bu değerlendirmelerin dışındadır.)

Özetle, bizde servetin üretimle ilgisi yoktur. Türkiye gibi ülkelerde servet artışı genelde kişi başına millî gelir artışının çok üzerine çıkar. Çünkü enflasyon, faiz, borsadaki hareketler, gayrimenkul fiyatlarının balon yapması gibi etkenler servetleri daha da şişirir.

II) Bu durumda, tanınmış iktisatçılarımızdan Ege Cansen’in, bizim gibi ülkelerde “üretime dayalı gelirle ilişkili olmadan servet artırmak” isteyenlere şu üç yolu tavsiye etmesine şaşırmamak gerekir: “(1) Acentelik al. Bir yabancı sermaye grubunun inovasyonunun rantını yemek için ya temsilcilik aç, ya da onun iç piyasaya yerleşmesine öncülük et. (2) Devletten ihale al. (3) İktidarlara yakın ol. Arsa rantı imkânını yakala.

Bunlara ben de iki yol ekleyebilirim: -Yurt dışından düşük faizle kredi bul, bununla yüksek faizli devlet tahvili satın al. -Özelleştirme ihalelerine katıl, halkın malını ucuz fiyata kapat.

Tam konuyu tamamlıyordum ki Sayın Hakan Özyıldız’ın bir makalesine rastladım[ix]. Ağzım açık kaldı. Sayın Özyıldız  “devlet nasıl zengin yaratıyor” sorusuna yanıt aramış. Kaç zenginleşme yolu saymış, biliyor musunuz?  Tam 37... Neler var neler: Kamunun mal ve hizmet alım ve satımından tutun da belediyelerin imar izinlerine kadar; vergi oranları, iadeleri ve mali aflardan tutun da ilaç izinlerine, sınav sorularının satılmasına kadar... Hepsini buraya almam mümkün değil. Meraklısı, makaleye kolayca ulaşabilir.

 

TARIMDA ALARM

I) Tarımdan Kaçış

Bir zamanlar dünyanın sayılı tarım ülkelerinden biri olan Türkiye’de bugün tarım neredeyse çökmüş durumda… Öyle ki çiftçiler tarlalarını, topraklarını terk ediyor, başka yerlere göç ediyorlar. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası eski genel başkanlarından, bugün CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Gökhan Günaydın bakın nasıl dile getirmiş bu tarımdan kaçış dramını: Son 10 yılda, Türkiye'nin 8 ili büyüklüğünde alanda çiftçiler tarım yapmaktan vazgeçti. 2011 yılında 4 milyon 755 bin ton buğday ithal edildi. Hükümet tarımı desteklediğini söylüyor, Ancak eylemler ve rakamlar bunun tersini ortaya koyuyor. Bir ülke düşünün ki 25 milyon çiftçisine verdiği paranın yarı katı fazlasını ithalata için yabancılara ödüyor. Tarımına yeterli desteği sağlamayan bir ülkede tarımın devam etmesi mümkün müdür? Elbette değildir.

Tarıma üvey evlat muamelesi yapılmasının geçmişi yaklaşık 10 yıl önceye dayanıyor. 2001 krizinde IMF ve hükümetin hazırlayıp uyguladığı “Güçlü ekonomiye geçiş programı” ile, çiftçiye verilen destekler yarı yarıya düşürülmüştü. Bu yapı günümüzde de aynen devam ediyor: Destekler AB üyesi ülkelerle kıyaslandığında son derece yetersiz. Söz gelimi 2009 yılı itibariyle AB’de tarım nüfusu için kişi başına verilen destek 1800 Euro,  Türkiye’de ise sadece 190 Euro (246 dolar), farka bakın!... Kırsal kalkınma programına göre, kırsal alanda yaşayan 24 milyon nüfusun sadece 2 milyonu (yüzde 9’u) sosyal güvenceye sahiptir. Kısacası çiftçi bugün uçurumun kenarındadır Türkiye’de[x].

II) Tarımın Durumu Dünyada da İyi Değil

Tarım dünyada da olumsuz koşullar altında bulunuyor. ABD’de yaşanan son 25 yılın en kötü kuraklığı ile Rusya’da tahıl üretiminin düşeceği tahminleri fiyatları yükseltiyor. Kuraklık tarımsal ürün fiyatlarını rekor düzeylere taşıdı. Mısır fiyatları 2008 ve 2011 zirvelerinin üzerine çıktı. Buğday fiyatları henüz çok yüksek değil ama, son beş haftada yüzde 50’nin üzerinde artış gösterdi. Uzmanlar eğilimin sürmesi durumunda, dünya gıda fiyatlarının da etkileneceği kanısında. Fiyatlar Türkiye’de de artabilir.

Özellikle buğday, soya, mısır ve pamuk başta olmak üzere dünyadaki önemli tarım ürünleri piyasasını yönlendiren, dünya tahıl ihracatının yüzde 50’den fazlasını gerçekleştiren ABD’nin karşı karşıya olduğu bu durum; ABD’den büyük miktarlarda tahıl ithal etmekte olan birçok ülkeyi de olumsuz yönde etkileyecek. Türkiye de bu ülkelerden biri... Amerika’da aşırı sıcakların yol açtığı kuraklık buğday, mısır ve soya fiyatlarını son yılların en yüksek düzeyine taşıdı. Bu artıştan en fazla hayvancılık sektörü etkilenecek. Kuraklıktan en çok etkilenen iki temel ürün soya ve mısır… Bu ürünler gıda, yem ve bitkisel yağ sektöründe kullanılıyor. Yemdeki fiyat artışı doğrudan hayvancılığa, et, süt, yumurta ve diğer hayvansal ürünlere yansıyacak. Türkiye soya ve mısır ithalatının büyük bir kısmını ABD’den yaptığından, artan fiyatlar ithalat faturamızı yükseltecek.

Kimi uzmanlara göre açlık da baş gösterebilir önümüzdeki yıllarda. 2007-2008 yılında gıda fiyatlarındaki yükseliş birçok yoksul ülkede ayaklanmalara sebep olmuştu. Aynı olayla yeniden karşılaşabiliriz.

 


[i] Cihan Dura, “Gerçek Sorunlarımız: Politik Yozlaşma”, http://www.kayseri.net.tr/yazar.asp?yaziID=8793   (28.8.2012)

[ii] Selim Kotil, “TMSF’nin Bürokratları Neler Yapmış Neler!” Yeni Mesaj, 2.8.2012

[iii] S. Kemal Erol, “Medikopolitik: Kleptokratlardaki Fobi Olgusu”, Cumhuriyet, 21.7.2012.

[iv] Bülent Esinoğlu, “Borçlanma Karasevdası”,ulusalbakis.com,  5.6.2012

[v] Bakınız: Cihan Dura, “Borçlanmanın Şeytan Üçgeni Nasıl Tamamlandı”, http://www.cihandura.com/ekonomi-yazilari/79-borclanmanin-eytan-uecgen-nasil-tamamlandi.html

[vi] Hakan Özyıldız, “Hanehalkı Borçlanarak Harcayabiliyor,” Haberturk, 10.6.2012

[vii] Bu konuda bakınız: Cihan Dura, “AKP’yi ayakta tutan kredi kartları mı?” http://www.cihandura.com/ekonomi-yazilari/47-akpy-ktdarda-tutan-kred-kartlari-mi.html

[viii] Güngör Uras, “Süper Milyoner’ Olmak İsteyene Yol Gösteriyoruz!” Milliyet, 4.6.2012.

[ix] Hakan Özyıldız, “Devlet Nasıl Zengin Yaratır?” Haberturk, 7.9.2012.

[x] Esfender Korkmaz, “Çiftçi Uçurumun Kenarında”, Yeniçağ, 18.7.2012.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura