Diğerleri > Ekonomi Gündemi
03-09-2012
EKONOMİ GÜNDEMİ: YABANCI SERMAYE, BORÇLANMA, GELİR DAĞILIMI, AB’DE KRİZ

 

YABANCI SERMAYE

Birçok Çevre ülkesi gibi Türkiye de umudunu hemen tamamıyla yabancı sermaye girişine bağlamış durumda. 1980’lerden önce böyle değildi, Türkiye kendi öz kaynaklarına, iç tasarruflarına öncelik tanıyarak kalkınmaya çalışıyordu. 1980’den itibaren durum değişti: Türkiye gelişmesini, neo-liberal politikalardan, yabancı sermayeden bekliyor. Bu tercih yabancı sermayenin “olumlu etkileri”ne dayandırılıyor, oysa en az onlar kadar olumsuz etkileri de var yabancı sermayenin. Bu sebeple rasyonel bir kalkınma politikası esas itibariyle iç tasarruflara dayanmalı, yabancı sermaye ise bir destek olarak makul ölçüde kullanılmalıdır.

Yabancı sermayenin olumsuz etkileri aşırı yabancı sermaye girişi ile çok tahripkâr bir nitelik kazanır. Bu etkilerden başlıcaları şunlardır: Ülke bağımsızlığının aşınması, düalizm, dış bağımlılık, haksız rekabet, dış dengesizlik, teknolojik bağımlılık, kalkınmanın engellenmesi. Her ülkede olduğu gibi Türkiye’ye de yabancı sermaye girdikçe, bu etkiler kaçınılmaz olarak ortaya çıkmakta, tahribatlarını da yapmaktadır. Ben bunlardan iki etkiye dair yeni gözlem verileri sunacağım: “Bağımsızlığın aşınması” ve “dış dengesizlik”.

1) TAV Satıldı, “Atv-Sabah” Topun Ağzında

Türkiye gibi sanayileşmesi engellenmiş ülkelere plansız ve ölçüsüz olarak giren yabancı sermaye; yerli işletmeler üzerinde denetim kurarak, üretim sektörlerine el koyarak ulusal ekonomiyi ele geçirir. Böyle bir durum ülkenin ekonomik ve siyasal bağımsızlığının aşınması, giderek yok olması demektir. Bu takdirde ülke bağımsız ekonomi politikaları izleyemeyeceği gibi, siyasal kurumlar da yabancıların kontrolü altına geçecektir. Yabancı sermayenin özellikle kimya, demir-çelik, petrol, enerji, ulaştırma, iletişim gibi kilit sanayilerde yatırım yapması halinde, tehlikenin boyutları çok daha geniş olacaktır.

Ne yazık ki özellikle AKP iktidarı ile birlikte, 2003’den bu yana Türkiye’nin başına gelen budur. Sunacağım gözlemler de ulaştırma, basın gibi kilit sanayilerle ilgilidir.

a) Ulaştırmadan vereceğim örnek TAV Havalimanları Holding'in hisselerinin el değiştirmesidir. Bu şirketin yüzde 38'i Mart 2012’de bir Fransız şirketi olan  “Aéroports de Paris Management”a satıldı. TAV’ın ortaklarından Tepe İnşaat ve Akfen'in yüzde 18'erlik hisseleri 414'er milyon dolar, diğer ortak Sera Yapı'nın TAV hissesinin yüzde 2'si de 46 milyon dolar karşılığında Fransızların oldu. Böylece toplam yüzde 38'lik hissenin temsil ettiği bir üretim kapasitesi, 874 milyon dolar karşılığında Fransa’nın millî servetine katıldı. TAV Havalimanları Holding Atatürk Havalimanı ile birlikte dünya çapında 10 havalimanı işletiyor.

b) Basınla ilgili örneğimiz Rupert Murdoch’la“Atv-Sabah” pazarlığı…

Dünyaca ünlü medya baronu Murdoch[i] Mart 2012 başlarında Başbakan Erdoğan’ın özel konuğu oldu. Buluşmanın gündemi Sabah ile ATV’nin Murdoch’a satışı idi. Erdoğan’ın ve Çalık ailesinin Sabah ile ATV’yi satmak istedikleri bilindiği için, buluşma “açık bir pazarlık” olarak görülüyordu. Türkiye’nin Başbakan’ı nasıl olur da böyle bir satış için yabancı bir işadamı ile bir araya gelebilirdi? Bazılarını düşündüren bu soruyu bir tarafa bırakarak ve damadının söz konusu şirkette genel müdür olduğunu kaydederek, satışın gerçekleşmesi[ii] halinde ekonomik ve siyasal bağımsızlık sorununun bir parça daha ağırlaşacağını belirtmekle yetinelim biz.  Çünkü dünyada her şey küçük adımlarla başladığı gibi, küçük adımlarla ilerler.

2) Dış dengesizlik

Yabancı sermayenin ikinci olumsuz etkisi dış dengesizliği artırmasıdır.

Yabancı şirketler çoğunlukla ihracat yapmaz. Üretim girdilerini de yurt dışından, ana merkezden ithal ederler. Ayrıca her yıl ana ülkeye kâr transferleri yaparlar. Bu olgular ev sahibi ülkenin ödemeler bilançosunu olumsuz etkiler, dış açığını artırır. Bu sorunu Türkiye de yaşamaktadır. Aşağıda kanıtlarını veriyorum.

Dünya gazetesinin (Naki Bakır), Merkez Bankası ödemeler dengesi verilerini kullanarak yaptığı bir hesaplamaya göre son 10 yılda, Türkiye’den yurt dışına yapılan kaynak transferi[iii], 138 milyar dolara ulaşmış bulunuyordu. Bu toplam çıkışın içinde en hızlı artan, doğrudan yatırımların kâr transferleri oldu: On yılda 6.5 kat büyüyen yıllık tutar, portföy yatırımlarınkine yaklaştı. Yurt dışına yapılan transfer ise, 18,3 milyar dolardır. Yurt dışı yerleşiklerin Türkiye'deki doğrudan yatırımlarından geçen yıl yaptıkları kâr transferi 3 milyar dolarla tarihî bir rekor kırdı. Kâr transferi 2002 yılında sadece 401 milyon dolardı.

Bir ülkeden yurt dışına kâr transferi o ülke ekonomisinin gelir kaybetmesi anlamına gelir. Tüketim, tasarruf, yatırım, üretim, istihdam kaybı demektir. Buna karşılık aynı etkiler, olumlu bir şekilde yabancı ülkelerde meydana gelir, böylece ev sahibi ülke yabancı ülkelerin istihdamına, büyümesine, refahına katkıda bulunmuş olur.

 

AŞIRI BORÇLANMA 

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, yurttaşlarımızı Mart ayı ortalarında bakın nasıl uyarıyordu: “Dünya çok karışık, ilerde ne olacağını bilmiyoruz. Oysa Türkiye’de krediler çok hızlı artıyor. Aşırı bir borçlanma eğilimi var. Bir miktar fren mekanizmalarını kullanmak gerekmektedir.”

Sayın Başçı uyarısında son derecede haklı, ancak geç kalmış bir uyarı bence... Türkiye’de borçlanma eğilimi gerçekten şiddetli... Söz konusu aşırılığı özellikle özel sektörde ve tüketici kredilerinde gözlemliyoruz.

a) Özel dış borçlarda AKP iktidarı boyunca, daha önce görülmeyen artışlar oldu. Gerçekten, özel kesimin dış borçları AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda sadece 43 milyar dolardı; sonraki beş yılda ise âdeta patladı: Kamu ve TCMB borçları aşağı yukarı yerinde sayarken, özel sektörünkiler muazzam bir sıçrama yaptı: 2006’da 121 milyar dolara, 2007 ikinci çeyreğinde 139 milyar dolara fırladı; artış 96 milyar dolar, yüzde 200’den fazla! Doğal olarak özel sektörün, toplam dış borç stokundaki payı da yüzde 34’den yüzde 60’a tırmandı. Mustafa Sönmez söz konusu değişikliği şöyle dile getiriyor Internet sayfasında (http://mustafasonmez.net): “AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonunda dış borç 130 milyar dolardı ve üçte ikisi, çoğu IMF’ye olmak üzere, devlet borcuydu. AKP iktidarında özel sektör borçlandıkça borçlandı. 2011 sonuna geldiğinde özel kesim borç yükü 203 milyar doları ve toplam 307 milyar dolarlık borcun üçte ikisini buldu. Bu, AKP iktidarında özel borçların yüzde 372 artması demekti.”

Özel sektörün yurtdışından sağladığı uzun vadeli kredi borçları ise, son 8 yılda yaklaşık 2,5 kat arttı. Sektörün 2004 yılında 37 milyar dolar düzeyinde bulunan uzun vadeli kredi borcu, 2011 yılında 127 milyar dolara ulaşmış bulunuyordu. Özel sektörün yurtdışından gerçekleştirdiği borçlanmalarda en fazla artış 2005-2006 döneminde oldu.

Peki neden bu âni yapısal değişiklik? Özel dış borç stoku neden AKP döneminde böylesine coştu? Ne oldu, ne değişti de böylesine keskin bir rota değişikliğine sahne oldu Türkiye ekonomisi? Olayın en yaygın ve makul görünen açıklaması şöyle: Türkiye’de TÜSİAD’çılar başta olmak üzere bir kısım özel girişimci, sözde “iş adamı” kolay ve havadan para kazanma peşinde. Üretmiyor, rantiyecilik yapıyor, oturduğu yerde cebini doldurmaya bakıyor. Nasıl? Yaptığı şu: Dışardan düşük faizle kredi sağlıyor. Yabancıdan borçlandığı dövizleri TL’ye çevirip devlete yüksek faizle borç veriyor. Dış krediye ödediği faizle, Türk halkının sırtından aldığı faiz arasındaki farkı cebine indiriyor[iv]. Yüklendikleri bu “devasa borç yükü” sayesinde büyüdükleri için de, düşük kur politikasının sürdürülmesini istiyorlar.

Çirkin Batı’nın kendi dışındaki, sömürmek istediği ülkelere karşı kullandığı serbest ticaret, özelleştirme, yabancı sermaye, ... gibi ekonomik silahlardan biridir borçlandırma. Bu yoldan bir yandan faiz yoluyla finans kapitalini nemalandırır, bir yandan da borç verdiği ülkeden türlü iktisadi ve siyasi ödünler koparır. Tabii ülkedeki işbirlikçileri de katılır bu soyguna. Türkiye de ne yazık ki bu istismardan kendini kurtaramamış bir ülkedir.

Yabancıların Türkiye'ye açtıkları kredilere 2002-2011 döneminde ödenen toplam faiz 88 milyar 358 milyon dolara ulaştı. Dış borç faiz ödemelerinin 2002'de 6 milyar 402 milyon dolar olan yıllık tutarı 2004'te 7 milyar dolardı. Dış borçlara ödenen faizler 2008 yılında ise 12 milyar dolarla en yüksek düzeye ulaştı. 2010'da ve 2011 yılında 8,6 milyar dolara geriledi. Son iki yıldaki gerilemeye rağmen, dış borçların hala yüksek düzeyde bir yıllık faiz yükü bulunmaktadır [Naki BAKIR, Dünya, 26.2.2012]

b) Türkiye’de AKP iktidarının başta gelen işlerinden biri, tüketici kredileri ile kredi kartları kullanımında yarattığı büyük patlamadır. Böylece halkımız ciddî ve tehlikeli bir şekilde borç altına girmeye, gelecekteki kazançlarını şimdiden harcamaya başladı. 2002-2010 arasında tüketici kredisi borçlusu sayısı 1,6 milyondan 11,3 milyona yükselirken, tüketici kredisi borcu da muazzam bir artışla 2,8 milyar TL’den 122,2 milyar TL’ye tırmandı[v].

Merkez Bankası haftalık bültenine göre mevduat bankalarının tüketici kredileri ve bireysel kredi kartları kullanım tutarı 9 Mart 2012 itibarıyla 219 milyar liraya yükselmiş bulunuyordu. Aynı tarihte, bireysel kredi kartı kullanım tutarı ise 55 milyar lira idi.

 

TÜRKİYE’DE GELİR ADALETİ YOK

Gelir dağılımı, bir ülkede elde edilen toplam gelirin çeşitli gruplar veya bireyler arasındaki dağılımını ifade eder. Belli bir dönemde yaratılan gelirin büyük bir oranına az sayıdaki bireyin sahip olması durumunda, gelirin “adaletsiz” (eşitsiz, eşit olmayan) dağılımı söz konusudur. Buna karşılık, toplam gelirin bireyler arasında aynı oranda dağılması durumunda, gelirin “âdil (eşit) dağılımı söz konusudur.

Türkiye gelir dağılımı öteden beri âdil olmayan bir ülke… Gerçekten, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın “Büyümeye Geçiş 2012” raporuna göre gelir eşitsizliği sınıflamasında, Türkiye alttaki en eşitsiz grupta yer almaktadır. Şili, İsrail, Meksika, Portekiz ve ABD gibi ülkelerle birlikte Türkiye’de emek, sermaye ve serbest meslek gelirlerinde yüksek bir yoğunlaşma görülüyor. Doğal olarak yoksulluk oranları da yüksek... Sermaye gelirleri ve serbest meslek gelirleri küçük bir hanehalkı grubunda toplanmıştır.

Genel olarak hem hane halkı harcanabilir gelirlerindeki eşitsizlik hem de yoksulluk Türkiye’de OECD ortalamasının hayli üzerinde bulunuyor.

1) Mevduatın Yarısı Milyoner Hesaplarında

Gelir adaletsizliğinin kendini gösterdiği alanlardan biri bankalardaki mevduat dağılımıdır. Tahmin edileceği gibi Türkiye’de ezici çoğunluğun mevduatı küçüktür, buna karşılık aslan payı mutlu azınlığa aittir.

Bu eşitsizliği görmek için Türk bankacılık sektöründe mevduatın hesaplar arası dağılımına bakmamız gerekiyor. Örneğin Ocak 2012 itibariyle toplam mevduat 681 milyar TL’dir. Şimdi, şu eşitsizliğe bakın (Rakamları yuvarlıyorum): Bu mevduatın yüzde 5’i 50 milyon adet hesapta toplanırken, yüzde 47’si 1 milyon TL’nin üzerinde olan 45 bin adet hesapta toplanıyordu!

-Ocak sonu itibariyle yurtiçi ve yurtdışı yerleşiklerin sahip olduğu 51.5 milyon hesabın tamamına yakınını (yüzde 97’sini) 10 bin TL’ye kadar olan hesaplar oluşturuyordu. Daha çok küçük tasarruf sahiplerince açılan “10 bin TL ile sınırlı mevduat hesaplarında” tutulan toplam mevduat 32 milyar TL düzeyinde kalmıştı.

-Buna karşılık mevduat hesaplarının yüzde 0.4’ünü 250 bin-1 milyon TL arasında değişen hesaplar oluşturuyordu. 250-1 milyon TL arasındaki toplam 213 700 hesapta tutulan mevduat toplamı 105 milyar TL idi. Bu da toplam mevduatın yüzde 15.4’üne tekabül ediyordu. 1 milyon TL’nin üzerindeki 45 bin hesapta tutulan mevduat ise toplam mevduatın yüzde 47’sini oluşturdu.

2) Milyarderlerimiz Artıyor ve Daha Çok Zenginleşiyor

Gelir eşitsizliğinin bir diğer yansıması Türkiye’de milyarderlerin giderek palazlanmaları ve sayıca artmaları…

Oturduğu ev dışında nakde çevrilebilir 1 milyon dolar varlığı olan kişi, dünyanın her yerinde ‘zengin’ olarak kabul ediliyor. Tanıma göre bir şahıs birkaç milyon dolarlık bir evde otursa bile ‘varlıklı’ sınıfına giremiyor. Forbes dergisinin 2008 zenginler listesine göre Türkiye’de 1 milyar dolar serveti olan kişi sayısı 21... Bu rakam Japonya’da 19 kişi!...

2007 yılı verilerine göre, Türkiye’nin en zengin ailelerinin mal varlığı 170 milyar doları aşmış bulunuyordu. En zenginlerin aylık geliri ise Türkiye ortalamasının 50 katıydı. 2010 araştırması ise en zenginlerin, servetlerini katladığını ortaya koyuyor: En zengin 100 Türk’ün servetlerinin toplamı artık 176.4 milyar dolar ile 227 milyar dolar aralığına oturmuş bulunuyor. Önceki yıllarda milyar dolarlık servet tanımı Koç ve Sabancı aileleriyle sınırlıydı. Durum zamanla değişti: Milyar dolarlık zenginlerin sayısı çoğaldı. 2007’de Türkiye’nin en zengin 100 ailesinin neredeyse yarısı milyar dolarlık barajı aşıyordu: 44 kişi!... 2010’da bu sayı 55’e yükseldi.

Hüsnü Özyeğin 3 milyar dolarla 377. sıradan, 2.9 milyar dolarlık servetiyle Mehmet Emin Karamehmet de 401. sıradan dünya milyarderler listesine girdi. Doğuş Holding’den Ferit Şahenk ise 2.6 milyar dolar ile 464. sırada…

Gelir dağılımının eşitsiz olmasının birçok negatif etkileri var: Örneğin, ekonomik büyümeyi olumsuz etkiler. Yiyecek, giyecek ve barınma gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayan, eğitim ile sağlık hizmetlerinden yararlanamayan bireylerin nüfus içindeki oranını artırır. Suç işleme oranını yükseltir. Çocuk ölümlerini artırır. Olumsuz ekonomik ve sosyal çevre koşullarında doğup büyüyen çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimini olumsuz olarak etkiler.

3) AB’de Gelir Dağılımı: Her 6 Alman’dan 1’i Yoksul

Elbette gelir dağılımında eşitsizlik Türkiye’ye özgü değildir. Bilindiği gibi eşitsizlik kapitalizmin hayat damarıdır. Çünkü kapitalist ekonomi rekabete dayanıyor. Dolayısıyla gelir dağılımının Avrupa Birliği’nde eşitsiz olduğu peşinen söylenebilir; AB’nin lokomotifi sayılan Almanya’da da…

Avrupa Birliği’nin motor ülkesi kabul edilen Federal Almanya, toplam ulusal gelirini her yıl katlıyor, sermaye birikiminde rekorlar kırıyor; fakat aynı zamanda halkın geçim sıkıntısı da giderek ağırlaşmaktadır. Federal İstatistik Dairesi’nin rakamlarına bakıldığında, aylık geliri 940 Avro’dan düşük olanların artması sonucu, ülkedeki her 6 kişiden biri “resmen” yoksul statüsünde bulunmaktadır. 3 milyona yakın Türkiye kökenliler ise, toplumun en alt gelir gruplarında yer alıyor. Ülkedeki yoksul sayısı 10 milyondan 12.6 milyona yükselmiştir. Buna göre yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından Almanya’nın, komşularından daha kötü durumda olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ülkede yoksulluk sınırı[vi] altında yaşayanların oranı yüzde 15.6’dır. Aynı gösterge AB genelinde -krizdeki güney ülkeleri nedeniyle- yüzde 16’dır. Son verilere göre, Almanya’da en zengin yüzde 20’lik kesim ile en düşük gelirli yüzde 20’lik kesim arasındaki fark kaygı verici boyutlarda bulunuyor [Osman Çutsay, Cumhuriyet, 29.3.2012]

 

AVRUPA EKONOMİSİ KRİZDE…

Öyle görünüyor ki, sarsılmaz olduğu düşünülen Avrupa Birliği’nin (AB) o zengin ve gönençli günleri geçmişte kaldı. Birliğin çalışmayan herkese para ödeyebilecek kadar zengin olduğu yıllar bir hayal artık. Sorun özellikle, malî ve ekonomik sıkıntılarla boğuşan AVRO Bölgesi’nden kaynaklanıyor. Üye ülkeler borç krizi içinde ve bunların kemer sıkma önlemlerinden kaçmaları olanaksız. Avrupa'nın o "yere göğe sığdırılamayan" sosyal modeli çoktan ortadan kalkmış bulunuyor. İşsizlik almış yürümüş durumda: İspanya'da genç nüfus işsizliği yüzde 50'lere varıyor! Sorunların "kolay bir çözümü" de yok. Avusturyalı ünlü ekonomist Fredmund Malik’e göre krizin dip noktasına 2015 veya 2018 yılında ulaşılacak, eğer yeni politikalar bulunamazsa, tarihin en büyük deflasyonist çöküşü yaşanacak.

1) Krizin Aktörleri Güney Avrupa Ülkeleri

Krizin baş aktörleri Güney Avrupa ülkeleri… İflas sürecinde olan bu ülkelerin, Almanya’nın ödünsüz bir ısrarla izlediği tasarruf politikalarının kurbanı oldukları çok kimse tarafından kabul ediliyor. Söz konusu ülkelerden Yunanistan ekonomisinde bu yıl beklenen küçülme yüzde 8’i bulabilecek. Onun ardından Portekiz ekonomisi de yüzde 6 civarında küçülecek; bu iki ülkeyi İtalya ve İspanya izleyecek.

Ne var ki Güney Avrupa’daki resesyon (durgunluk) kaçınılmaz olarak Alman ihracatını da kesintiye uğratacak. Sonuçta AB merkezindeki bütün zenginler resesyon tehdidiyle karşı karşıya kalacak.

Görüyorsunuz dünyada, örneğimizde ise AB’de ülke ekonomileri birbirine ne kadar bağlı!... Biri veya birkaçındaki kriz bir yangın gibi hızla bütün çatıyı kaplıyor; yoksullardaki sorunlar zenginleri de etkiliyor. Bu yüzden, AB’nin kodaman üyeleri kendilerini kurtarmak için –kanı’mca- soruna müdahaleyi genişletecekler, krizdeki ülkelerin batmasına izin vermeyeceklerdir.

2) Yunanistan Avro’dan Çıkabilir

Bir zamanlar “seçkin” iktisatçılarımız tarafından Türkiye’ye örnek olarak gösterilmesi, bugünse krizde topun ağzında bulunması hasebiyle komşumuz Yunanistan üzerinde biraz fazlaca durmamız gerekiyor.

Resesyonun dördüncü yılına girecek olan Yunanistan, kendisine dikte edilen sıkı tasarruf politikasını uygulamakta kararlı.  Bu yönde atılan adımlar ülkeyi Latin Amerika ve Güneydoğu Asya ekonomileri düzeyine geriletmiş bulunuyor. Bazılarına göre Yunanistan 2013 sonunda Avro Bölgesi’nden çıkabilir. Örneğin Profesör Nouriel Roubini’nin tahmini böyle. Avro’dan çıkacak ikinci ülke borcunu yeniden yapılandıracak olan Portekiz olacak. Roubini şöyle diyor: “Atina sokaklarında 20 bin evsiz var, işsizlik yüzde 22, genç nüfusta yüzde 50. Yunanistan hâlâ borcunu çeviremez durumda. 10 yılda yüzde 120’ye ineceği umulan ‘borç/milli gelir oranı’ için kötü senaryo yüzde 160. Bu da yeniden borç yapılandırması demek.”

3) İflasın Faturası 1 Trilyon Avro

Yunanistan bu yıl veya gelecek yıl iflas edip Avro’dan çıkarsa, bir domino etkisi yaratarak Avrupa’da büyük bir gerilemeyi tetikleyebilir. Uluslararası Finans Enstitüsü'nün raporuna göre Atina’nın iflası, Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya için de kurtarma paketlerini gündeme getirecek. Bu durumda Yunanistan dahil 5 ülke için gerekli yardımların tutarı 1 trilyon Avro'yu aşıyor. Raporda vurgulanan bir diğer husus da, olası temerrüt durumunda özel ve kamu sektörünün ciddi zararlara uğraması… Örneğin, tahvil sahiplerinin toplam zararı 73 milyar Avro'yu bulabilecek.

Bu arada Yunanistan için hazırlanan 130 milyar Avro'luk ikinci yardım paketinin de ülkeyi kurtarmaya yeterli olmayabileceği ortaya çıktı. Bunun üzerine bir paket daha gündeme geldi. Ancak Yunanistan'ın bu yardımı alabilmesi için önce alacaklılarla masaya oturması ve borçlarının önemli bir kısmını sildirmesi gerekiyordu. Bu anlaşma sağlandı; ne var ki bugün bütün bunların da yeterli olmadığı görülüyor.

4) Gelsin Özelleştirmeler…

Yunanistan’da krizin ilk etkilerinden biri özelleştirmenin hızlandırılması oldu, tıpkı 2001 krizinde Türkiye’de olduğu gibi!... Hükümet özelleştirme programından 50 milyar Avro gelir bekliyordu. Bu 50 milyar Avro'luk gelirin 19 milyarlık kısmının 2015 itibariyle Yunan hükümeti kasasına gireceği öngörülüyor. Açıklanan programa göre, 2012 yılının ilk yarısında şans oyunları şirketi OPAP'ın yüzde 29'u, ikinci çeyreğinde ise maden şirketi Petroleum'un yüzde 35'i satışa çıkarılacak. Kamu doğalgaz şirketi DEPA’nın özelleştirilmesi için de harekete geçildi. Bundan başka Yunan adaları ve bazı diğer işletmeler de satışa sürülüyor. Yunan topraklarının yüzde 3’ü özelleştirme programına alındı. Son olarak tasarruf çerçevesinde, emekli maaşlarında kesinti yapılmasını içeren bir kanun tasarısı da onaylanmış bulunuyordu.

Bu gelişmelerden şu dersi alabiliriz: AB’ye üye bir ülke bile Batı’nın zenginleri tarafından soyulmaktan kendini kurtaramıyor. Nasıl 2001 krizi ile Türkiye; Cumhuriyet’in birikimi fabrikalarını, tesislerini, bankalarını yabancılara satmak zorunda kaldıysa, aynı şekilde Yunanistan da bugün Türkiye ile aynı kaderi paylaşmak zorunda kalıyor.

 


[i] R. Murdock dünyanın en zenginleri listesinde (2007) 9 milyar dolarlık servetiyle 73. sırada bulunmaktadır.

 

[ii] Son haberlere göre Murdock talebini geri çekmiştir. Pazarlık başka bir yabancı şirketle devam etmektedir.

[iii] Toplam kaynak transferi şu akımların toplamından oluşuyor: -Dış borçlara ödenen faizler, -yabancıların Türkiye'deki doğrudan yatırımlarından kaynaklanan kâr transferleri, -sıcak para fonlarının aktardığı rantlar.

[iv] Cihan Dura, Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali, İleri yayınları, İst., 2008, s.439 vd.

[v] Bkz: Cihan Dura, “AKP’yi Ayakta Tutan Kredi Kartları mı?” http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&view=article&id=47:akpy-ktdarda-tutan-kred-kartlari-mi&catid=6:ekonomi-yazilari&Itemid=18

[vi] Yoksulluk sınırı, kişinin, ilgili ülkedeki ortalama gelirin en az yüzde 60’ına sahip olup olmamasına göre belirleniyor.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura