Diğerleri > Ekonomi Gündemi
11-11-2012
EKONOMİ GÜNDEMİ: ÖZELLEŞTİRMELER, TASARRUFLAR, KÜRESEL ŞİRKETLER, “MERİT” STRATEJİSİ

Cihan Dura

11.11.2012


AKP’Yİ SEKSEN YILIN BİRİKİMİ AYAKTA TUTUYOR

Batı’da kriz var. Bütçe 8 ayda 8.5 milyar lira açık vermiş. AKP iktidarının paçaları tutuşmuştur desem yanlış olmaz. Bütçe açıklarına kaynak bulmalı. Önce zam paketi açtı, yetmedi, özelleştirmeleri hızlandırdı: Yılsonuna kadar en az 34 varlık daha satacak. 

I) Evet değerli okur bizler mışıl mışıl uyurken, AKP hükümeti boş durmuyor, bakın neler yapıyor, neler… Bir aile reisi düşünün, işsiz, parasız kalmış, evinde kap kacak, yorgan döşek ne varsa satışa çıkarıyor; kim olsa bu adamı ayıplamaz mı, git kendine bir iş bul, çalış, doğru dürüst bir gelir kaynağı bul demez mi? Ancak bunu bir hükümet yaparsa iş değişir; kimseden ses çıkmaz, görmezden gelinir, hatta alkışlayanlar bile çıkar. Bakın, nelerin hazırlığını yapıyor bu müflis hükümet:

-Eylül sonu itibariyle: İzmir Limanı için, adı Gayrimenkul AŞ’ye dönüştürülen Tekel’e ait gayrimenkuller ve makineler için son teklifler alındı.

-Ekim ayında: 10 grup halinde 17 akarsu santrali için teklifler alındı. Üç önemli varlık için daha (Kemerköy Liman Sahası, Hamitabat Santralı, otoyollar ve köprüler) son teklifler alındı. Böylece ekim ayında özelleştirme gündeminde 17 akarsu santralı, bir termik santral, iki Boğaz köprüsü, 8 otoyoldan oluşan toplam 10 varlığın dahil olduğu otoyol paketi için yatırımcılar son tekliflerini vermiş oldu. Bu paketin içindeki en büyük varlık otoyollar... Yerli yabancı birçok konsorsiyumun ilgilendiği paketten önemli gelir bekliyor AKP iktidarı.

-Kasım ayında: Elektrik dağıtım bölgelerinden üçü (Akdeniz Elektrik, Boğaziçi Elektrik, Gediz Elektrik) için son teklifler alınmış olacak. Aynı ayda teklifleri alınacak diğer iki varlık Doğusan Boru ile Kayseri Şeker... (Doğusan Boru’daki yüzde 56 oranındaki, Kayseri Şeker’de de yüzde 9.9 oranındaki kamu hisseleri satılıyor)

-Aralık ayında çok büyük bir varlık, Başkent Doğalgaz için teklifler alınacak.

Özelleştirme İdaresi, eğer bu gündemi sorunsuz yürütebilirse, 10 milyar dolar civarında bir özelleştirme yapılmış olacak. Bilhassa köprü ve otoyollar, üç elektrik dağıtım bölgesi, Başkent Doğalgaz, Hamitabat santralı büyük gelir getirmesi beklenen ihaleler.

-Bunun dışında gayrimenkul satışları var. Paket içinde küçük gayrimenkuller olmakla birlikte dört büyük varlık dikkat çekiyor:  Sümer Holding’in Ankara bölgesi taşınmazları, Kemerköy Liman Sahası, Manisa Tütün Depoları ve Gayrimenkul AŞ’ye (eski Tekel’e) ait taşınmaz ve makineler. AKP hükümeti bunlardan önemli gelir bekliyor.

-Halk Bankası’ndaki kamu hissesinin özelleştirilmesi için de çalışmalar hızlandırıldı, ilanlar veriliyor. Vakıfbank’taki kamu hissesinin satışı da gündemde...

- Türk Telekom’daki kamu hisselerinin halka (!) arzı var (Halk dediği üç beş parababasıdır. “Halk” deyip işin bu yönünü kamufle etmiş oluyorlar.)

-Ayrıca: TCDD’ye ait İzmir Kruvaziyer Limanı, 46 yıl süre ile “işletme hakkının verilmesi” yöntemiyle özelleştirilecek.

-18 adet termik, 27 adet hidroelektrik ve 56 adet akarsu olmak üzere toplam 101 santral özelleştirilecek. Enerji Bakanlığı, Akarsu Santrallerinin öncelikli olarak özelleştirme programına almış bulunuyor. ÖİB de bu dönem programına aldı.

-Ankara'da Maliye Hazinesi adına kayıtlı bazı taşınmazlar da satılıyor. Özel şirketlere satılan arazilerin yüzölçümü 51 bin m2’yi geçiyor.

AKP nasıl oluyor da hep yükselen bir skorla iktidarda duruyor? İşte bir açıklaması da burada… Önceki hükümetlerden hiçbiri kamu tesislerini böylesine vahşi bir iştahla satıp savurmamıştı, halkın sırtından böylesine kurtarıcı finansman imkânlarına kavuşmamıştı. Bu özelleştirmeler finansman sıkıntısını hafifletiyor, ekonomik krizi sürekli erteliyor.

II) Türkiye’de özelleştirme; borçlanma gibi, yabancıya toprak satışı gibi, öncelikle bütçe açıklarını kapatmak için yapılıyor. AKP destekçisi bir gazetede bir köşe yazarının (Erdoğan Süzer, Bugün, 27.9.2012) attığı şu başlığa bakın: “İki Bankayı Satarsak Seneye Zamlardan Kurtuluruz”.  Ve yazısını şöyle tamamlıyor: “Bu yıl bütçe açığı, 21 milyarı aşıp 35 milyar liraya ulaşacak. Bu veri, ödenmesi gereken faturanın 14 milyar liradan daha az olmayacağını işaret ediyor. Türkiye'nin önümüzdeki aylarda daha yavaş büyüyeceği tahmininde bulunanlar, bu açığa 7 milyar lira daha ilave ediyorlar. Gelir ya da gider, bütçede odaklanacağınız tüm alanlar bu yılı kurtarmaya yetmiyor. Açılan paketler gelecek yıl bütçesine bir miktar yığınak sağlasa da benzer sıkıntıların yaşanmaması ancak bütçe dışı taze kaynak girişleriyle mümkün. O kaynak da, şimdiden özelleştirme çalışmalarına başlanan Halkbank ile Vakıfbank satışlarıyla mümkün olacak gibi görünüyor.” Ne akıl ama! Özelleştirmeler ne için yapılıyor, işte size inkâr edilmez kanıtı…  Bir yandan ABD’nin, AB’nin gözüne giriliyor, bir yandan da “AKP’nin açığı” kapatılıyor, gün kurtarılıyor. Yarına Allah Kerim, kim öle, kim kala…

 

Bir diğeri, yazılarında AKP iktidarına toz kondurmamak için taklalar atan bir yazar, Süleyman Yaşar da pek memnun bütçe açıklarının özelleştirmelerle kapatılmasından[i]: “Özelleştirmenin bütçeye etkisi çok önemlidir. Mesela bu hafta başında yapılan elektrik dağıtım tesislerinin işletme haklarının özelleştirilmesi ihalesinin, bütçe açıklarının kapanmasında önemli katkısı olacak. Bu yıl tahsil edilen 945 milyon dolar ve tahakkuk eden 9.1 milyar dolarla birlikte toplam özelleştirme geliri 15.5 milyar liraya ulaştı. Ayrıca yıl sonuna kadar yapılacak Başkent doğalgaz, akarsu santralleri, İskenderun Limanı, İstanbul Anadolu yakası, Toroslar ve Akdeniz elektrik dağıtım özelleştirilmelerinden de toplam 7.5 milyar dolar ek gelir elde edilebilir. Böylece bu yıl toplam özelleştirme geliri 27 milyar liraya ulaşabilir. Bu tutarda gelirin tahsil edilmesi halinde, 2010'da 50 milyar lira olarak hedeflenen bütçe açığının büyük kısmı, ek 17 milyar liralık özelleştirme geliriyle finanse edilmiş olur. Dolayısıyla kamu maliyesine, önümüzdeki yıl bütçelerini de destekleyecek önemli bir ek gelir olanağı sağlanır.

Peki, Türkiye'de daha ne kadar özelleştirme yapılabilir? Halen çaydan şekere, bankalardan şans oyunlarına, köprülerden otoyollara, madenlerden gaz dağıtımına kadar pek çok tesisi devlet işletiyor bu ülkede. Söz konusu tesislerin özelleştirilmesinden 70 milyar dolar daha ek özelleştirme geliri elde edilebilir. Toplam özelleştirme gelirleri İtalya'daki gibi 120 milyar dolara ulaşabilir.”

Görüyor musun değerli okur, sahipsiz kalan halkın malını satmaktan başka çıkar yol düşünemiyor ve bulamıyorlar. Sormak gerekir bu yazara: Peki, bütün kamu mallarını da elden çıkardıktan sonra ne yapacaksınız? Çok değil, 5-10 yıl içinde ulaşırsınız o sınıra… İtalya da bugün tıpkı Yunanistan gibi pupa yelken iflasa doğru yol almakta. Demek ki bu işler özelleştirme ile, halkın malını ona buna peşkeş çekmekle olmuyor Süleyman Efendi…

Aynı yazar, havayolu, radyo-TV ve çimento gibi birkaç örneğe dayanarak, gayet yüzeysel bir yaklaşımla özel şirketleri göklere çıkarıyor. Oysa ekonomik teoride özel sektörün kamuya üstün olduğuna dair kesin, ortak bir sonuca ulaşılmış değildir. Örneğin konuyla doğrudan ilgili olan bilimsel bir çalışmada[ii] şu satırlar yer alıyor: “Farklı ülke uygulamalarına bakıldığında KİT’lerin başarılı sonuçlar elde ettiği, birçok gelişmiş ülkenin iktisadi kalkınmasına yardımcı olduğu, gelişmekte olan ülkelerin de iktisadî ve sosyal kalkınmasında aktif roller üstlendiği görülmektedir.”

Aynı yazar ayrıca Türkiye örneğinde “kamusal ve özel mülkiyet arasında verimlilik ve etkinlik açılarından bir fark olup olmadığını… uygulama düzeyinde” belirlemeye çalışmış ve şu sonuca ulaşmıştır: “Yapılan ampirik çalışmalar teoride ortaya atılan iddiaları doğrulamamaktadır; mülkiyet tipi ile verimlilik arasında bir ilişkinin varlığı kanıtlanamamıştır.” Yazar Yahya Can Dura Türk imalat sanayinde (1990-2001) kamu ve özel firmaların verimliliğini de karşılaştırmış, benzer bir sonuca ulaşmıştır. Buna göre incelenen 9 sektörün 7’sinde özel firmalar, 2’sinde ise kamu firmaları toplam faktör verimliliği bakımından önde olmakla beraber, verimlilik farkları hiç de önemli boyutlarda değildir.

III) Özelleştirme sadece halka ait aktiflerin özel şahıs ve şirketlere satılmasından ibaret değildir, bu özelleştirmenin dar anlamıdır. O geniş anlamıyla aynı zamanda ekonomik ve sosyal yapıların, hukukun, kuralların da özelleştirilmesidir. Bir vesile ile vurguladım: “Türkiye’de son yıllarda çıkarılan pek çok yasa ve diğer mevzuat değişikliği, Yatırım Danışma Konseyi’ndeki çokuluslu tekeller ve sermaye örgütleri öyle ‘tavsiye’ ettiği için yapılmıştır.” Bu kapsamda bir bilim insanımız, Prof. Dr. Yasemin Özdek, “özel şirketlerin ve sermaye örgütlerinin mevzuata yön vermesini, yasa değişikliklerini kararlaştırmasını, “yasama faaliyetinin özelleşmesi” olarak görüyor” ki son derecede haklıdır. Şöyle devam ediyor Sayın Özdek[iii]“Bu, özelleşme sürecinin son halkasıdır. Özelleşme sadece kamu varlıkları ve kamu hizmetleriyle sınırlı kalmayıp, siyasi kararların alınma sürecine de yansıyor ki, böyle bir durum demokrasinin yok edilmesi demektir. … Sorun sadece yoksullaşma ve emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarının gaspı meselesi değildir, aynı zamanda demokrasinin biçimsel koşullarının bile ortadan kalkması, siyasi rejimin değişmesi meselesidir.” 

 

TASARRUF TUZAĞI

Türkiye birçok açıkları olan bir ülke:  Enerji açığı, gıda açığı, konut açığı, cari açık, bütçe açığı,… Tabiî bir de tasarruf açığı var.  Türkiye “tasarruf-sever” bir ülke değil, hele günümüzde hiç değil. Bu durum doğal mıdır, Türk insanının genlerinde mi var böyle bir eğilim? Bence değil, kesinlikle değil... İyi kötü bir tasarruf çabamız vardı. Türkiye’yi bugünkü yüz karası hale dıştan ve içten yürütülen bir propaganda ile getirdiler. Şöyle ki: 1980’li yıllardan itibaren Batı’dan pompalanan bir yeni liberalizm, küreselleşmeci liberalizm bombardımanında şu görüş dayatıldı insanlarımıza: Türkiye’nin tasarruf oranı düşüktür, kalkınması için yabancı sermaye çekmekten başka çaresi yoktur. Bu yanlış ve maksatlı zihniyet günümüze kadar sürdü. Bir yandan da tüketim alabildiğine kışkırtıldı, tabiî sonuç tasarrufların hızla gerilemesi oldu. Tasarruflar düştükçe dış kaynağa olan, önceden “planlanmış” ihtiyaç da arttı. Türk halkı tüketsin, borçlansın ki Batılı para babaları daha da doldursun küplerini, tabiî aramızdaki ortakları ile birlikte!... Demek ki Türkiye dış kaynağa, yabancı sermayeye bile bile muhtaç hale getirildi. Tüketim teşvik edildikçe iç tasarrufların yükselmesi engellenmiş oldu, ardından da düşmesi sağlandı. İşte bu sakat ve art niyetli görüş, Türkiye’yi zamanla dünyanın tasarruf oranı en düşük ülkelerinden biri haline getirdi.

I) AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında tasarruf oranımız yüzde 20 dolayında idi. O tarihten sonra sürekli azaldı; cari fiyatlarla yüzde 12.6’ya kadar indi (2011). Şu hale bakın: Tasarruf oranımız 2005-2007 yıllık ortalaması olarak yüzde 16,7’dir. Buna karşılık yüzde olarak Çin’in 49.6, Malezya’nın 42,7, Şili’nin 33,6, G. Kore’nin 31,4, Endonezya’nın 29,7, Avusturya’nın 27,6, Japonya’nın 25,1, Meksika’nın 23,8, Brezilya’nın 19,8, İngiltere’nin 14,4, ABD’nin 14,2 idi.

Tasarruf oranını bilerek düşürüp dış kaynağa muhtaç hale getirilişimizin yansımalarını, istatistik verilerde de gözlemleyebiliyoruz. Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın bir yazısından aldığım şu rakamlara bakınız: 1990-1999 arasında toplam tasarrufların Gayri Safi Yurtiçi tasarrufa (GSYH) oranı yüzde 21.6 idi. Aynı yıl Türkiye’nin tasarruf-yatırım açığının yine GSYH’ya oranı yüzde 2.6 idi. AKP, iktidarı devraldığı zaman, 2003 yılında toplam tasarruf oranı yüzde 19.3 ve tasarruf açığı ise yüzde 5 idi. Bugün ise tasarruf oranı yüzde 13, tasarruf açığı ise yüzde 9’dur.” Görüyorsunuz, bir taraftan tasarruf oranı düşerken, öbür yandan tasarruf açığı (yüzde 5’den yüzde 9’a) yükseliyor. Başka bir deyişle ekonomimiz, yatırım yapmak için dış kaynağa (yabancı sermayeye, sıcak paraya, dış borçlanmaya) daha muhtaç bir ekonomi haline getiriliyor.

Türkiye “kapalı ekonomiye bir tepki olarak Özal döneminde 24 Ocak 1980 kararları ile papatyalar gibi bir gecede ve tümüyle dışa açıldı. Daha planlı ve zaman içinde dışa açılmada yumuşak bir geçiş yapabilseydik, zikzaklı bir büyüme süreci yaşamazdık. AKP iktidarı ise daha çok daha radikal davrandı. Küresel tuzağa düştü. Politikasızlık gibi en yanlış politikayı uyguladı ve uyguluyor. Bu politikasızlığın en çarpıcı bir sonucu, tasarrufların düşmesidir. AKP iktidarında ortalama tasarruf oranı, yüzde19-20’lerden yüzde 12-13’lere düştü.”

II) Bu köktenci değişimde sözünü ettiğim dış kaynaklı-iç destekli propagandanın, daha doğrusu politika dayatmanın büyük payı vardır. Propaganda elbette reel olgular üzerinde etki yaparak, örneğin hükümetin ekonomi politikasını etkileyerek, tüketicinin eline “kredi kartları” sıkıştırarak hedefine ulaşmıştır. Bu olgular, örneğin özel tasarruf oranını etkileyen faktörler[iv] şunlardır: Enflasyon oranı, kamu tasarrufu ve politikaları, demografik değişkenler (yaş dağılımı, bağımlılık oranı, kentleşme oranı), faiz oranı, finansal gelişme ve derinleşme, ticaret hadleri, ekonomik gelişme ve kişi başına gelir…

Öte yandan, Prof. Dr. Esfender Korkmaz Türkiye’nin tasarruf oranındaki azalışı ekonomik istikrarsızlık, kurun düşük tutulması, tasarruf kültürü, gelir düzeyi, sıcak para gibi faktörlere bağlıyor[v]. Açıklamaları şöyle: Türkiye’de tasarrufların düşmesine ve tüketimin artmasına neden olan faktörlerin başında ekonomik istikrarsızlık gelir. Bu nedenledir ki tasarruflar (altın, döviz, gayrimenkul gibi) âtıl yatırımlara gitmektedir. Borsanın aşırı kırılgan olması da tasarrufların âtıl yatırımlara gitmesine neden olmuştur. Kur politikasından dolayı ortaya çıkan bir neden de AKP iktidarında, fiilen kurların düşük kalması ve bu nedenle ithal tüketim mallarının tüketiminin artmasıdır. Türkiye’de tasarruf açığının genel bir nedeni de gönüllü bireysel ve kurumsal tasarruf kültürünün eksik olmasıdır. Öte yandan kişisel gelirlerin düşük kalması da tasarruf oranın düşük olması sonucunu doğurmuştur. Sıcak para da hem ekonomideki kırılganlığı artırarak tasarrufları köstekledi, hem de ciddî-sıfırdan yabancı sermaye girişini olumsuz etkiledi. Ayrıca da kur baskısı yaratıyor.

Ancak birey ve toplum olarak bugünkü rahatlığın bedelini er geç ödeyeceğiz. Çünkü Sayın Korkmaz’ın vurguladığı gibi bir tuzağa düşmüş bulunuyoruz: Tasarruf Tuzağı!... Şöyle ki tasarruf açığı, dış kaynakla kapatılıyor. Cari açık artıyor. Bunları şimdi fark edemiyoruz. Ancak, küresel süreçte bir kriz, dış kaynak bulmakta sıkıntı, yabancı sermaye hareketlerinde bir duraklama olursa, şimdi tüketmenin cezasını kat be kat çekeriz. İşte tasarruf tuzağı budur.[vi]

Nasıl hatırlamazsın şimdi, ağustos böceği ile karınca öyküsünü!...

 

KÜRESEL ŞİRKETLER: KÜRESEL GÜÇ KAYMASI

Ulusötesi şirketlerin (UÖŞ) hızla gelişmesi, bu şirketlerin zamanla ulusal ekonomilerin yerini alıp almayacağı sorusunu gündeme getirdi. Bazı yazarlar UÖŞ’lerin ulusal ekonomilerin gücünü azalttığını ileri sürdüler. Bu yazarlara göre UÖŞ’ler “hem ulus devletler ve ekonomileri üzerinde, hem de bir bütün olarak uluslararası sistem üzerinde önemli bir güce sahip otonom aktörler” haline geldiler.  Küresel ekonomik sistemde esas birim ulus devletler iken, günümüzde UÖŞ’ler olmaya başladı[vii].

Demek ki dünyada yepyeni bir güç merkezi oluşuyor: Küresel şirketler ağı… Bu şirketlerden bazılarının gelirleri birçok ülkenin milli gelirinden daha fazla: Wal-Mart, Exxon-Mobil ve Shell’in her birinin yıllık geliri Avusturya, Danimarka, Yunanistan, Arjantin, Portekiz gibi ülkelerin millî gelirinden daha fazla.

I) Bir iddiaya göre dünyayı “7 kız kardeş” yönetiyor, yani 7 küresel şirket: Exxon, Cheuron, Gulf, Texaco, BP, Mobil ve Shell!...  Bunlar öyle petrol şirketleridir ki “dünyayı sömürüyor, soyup soğana çeviriyor, devlet yönetimlerine sızıyorlar”. Dünyanın birçok yerinde, örneğin Ortadoğu’da yaşanan gerilimlerin, savaşların arkasında bu şirketler var.

Diğer iddialara göre dünya ekonomisini 10 veya 14 aile yönetiyor.

Amerikalı yazar Texe Marrs, "İlluminati" (Timaş Yayınları, İst., 2011) adlı ünlü yapıtında dünya ekonomisini 10 büyük ailenin yönettiğini iddia eder. Stefania Vitali, James Glattfelder ve Stefano Battiston tarafından kaleme alınmış olan “The Network of Global Corporate Control” (Şirketlerin Küresel Denetim Ağı) adlı araştırmaya göre dünyada küresel ölçekte birbirine bağlı olan 1318 şirketten oluşan bir "ağ" bulunuyor. Bu şirketlere "sistemin merkez firmaları" deniyor. 2007 verilerine göre söz konusu küresel ağ, dünya ekonomisinin toplam cirosunun yüzde 60'ını gerçekleştirmekte. Bu ağın çekirdeğini ise, "Süper Varlık" olarak adlandırılan 147 şirket oluşturuyor. Bunların dünya ekonomisindeki payı ise yüzde 40... 147 şirketin bulunduğu listedeki ilk 49'u bankalar ve finans kuruluşları oluşturuyor: En başta İngiliz Barclays Bank…, onu Capital Group Companies takip ediyor. Listede JP Morgan, Goldman Sachs, UBS, Credit Suisse gibi bankalar dikkat çekiyor. Trilyonlarca dolara hükmeden bu şirketler, dünya ekonomisi üzerinde muazzam bir yaptırım gücüne sahipler.

Carnegie Vakfı'ndan araştırmacı David Rothkopf'un 2008’de yayınlanan "Süper Sınıf" adlı kitabında ise dünya ekonomisinin yüzde 95'inin, 14 küresel aile şirketi tarafından yönetildiği ileri sürülüyor. Bu 14 ailenin toplam varlığı 50 trilyon doların üzerinde. Birbirleriyle iç içe geçmiş olan ve kurdukları küresel sistemin bozulmaması başlıca hedefleri olan bu dev şirketler, devletler üzerinde kendi lehlerine sürekli yaptırım uyguluyorlar.

ABD ve Avrupa ülkeleri küresel ekonomik kriz karşısında neden dev finans kuruluşlarını kurtarmaya çalışıyorlar, neden üretenler, işçiler, diğer çalışanlar ve emekliler üzerindeki yükü arttıran kararlar alıyorlar? Yanıtını bulmak zor olmasa gerek.

II) Küresel şirketler birleşiyor, biri diğerini satın alıp yutuyorlar. Kriz dolayısıyla bazıları kârlılık sorunları yaşıyor. Peki; bu yapıda Türkiye’nin konumu ne?  En büyük 100 şirketimiz bir ELMA bile etmiyor.

a) Küresel şirketlerin bir özelliği birbirini yutması veya bir araya gelerek birleşmeleri… Bu ise, gücün yoğunlaşmasına, firmaların sayıca azalmasına yol açıyor. Örneğin bu yıl Çinli şirketlerin ABD’li şirketleri satın alma sürecinde rekor düzeye ulaşıldı. Gerçekten Çinli şirketler 2012 başından beri 7,8 milyar dolar tutarında satın alma gerçekleştirdi. Bunlardan en fazla ses getiren ikisi Dalian Wanda’nın Amerikan sinema zinciri AMC’yi 2,6 milyar dolara satın alması ile  Sinopec’in, Devon Energy’ye ait bir dizi petrol ve doğalgaz sahasındaki hakları 2,4 milyar dolara alması oldu.

b) Bununla birlikte, bazı tahminlere göre küresel birleşme ve satın almalar, 2012’de, 2003’ten bu yana kaydedilmiş olan en düşük düzeye gerilemiş olacak [Yeni Mesaj, 25.8.2012]. Sebebi, büyük olasılıkla, dünyada 2008’den beri yaşanan küresel kriz... Amerika krizden tam kurtulmuş değil, Avrupa’da derinleşme işaretleri veriyor. Yıllardır süren borç krizi artık Euro Bölgesi'nin çekirdek ekonomilerine uzanırken, kötüleşen ekonomik ortam çokuluslu şirketlerin bilançolarına da yansıyor. “Otomotivden, ilaca, inşaattan, tüketim mallarına kadar birçok sektörde şirketler, yılın ikinci yarısında kârlarının gerilediğini gördü. Aralarında Renault, Danone, P&G, Siemens, Lafarge, TNT Express gibi devlerin de bulunduğu şirketler, Avrupa'daki krizi gerekçe göstererek durumun kötüye gidebileceği uyarısında bulundu. Macquarie Avrupa'da bu yıl kurumsal kârların yüzde 10 gerileyeceğini tahmin ediyor. Morgan Stanley kârlarda %8, JP Morgan Chase %5 daralma bekliyor. Atlantik'in her iki yakasındaki sanayi devlerinin ve şirketlerin birçoğu, krizin vurduğu Avrupa'da talebin azalması nedeniyle yılın ilk yarısında kârlarının düştüğünü bildirirken, yılın geri kalanı içinde uyarıda bulundu. Euro Bölgesi'nde açıklanan son veriler, çokuluslu şirketlerin sıkıntılarının devam edeceğine ve kârlardaki düşüşün gelecek yıla sarkabileceğine işaret ediyor.”[viii]

c) Peki, dünyaya hükmetme noktasına doğru ilerleyen bu şirketler karşısında, bizim 100 büyük şirketin konumu nedir? Karşılaştırma hiç de övünülecek bir sonuç vermiyor, bizimkilerin teslimiyetçi tutumlarını da açıklıyor. Özetle durum şu: En değerli 100 Türk şirketi yarım “Elma” bile etmiyor. Gerçekten Brand Finance'ın araştırmasına göre, Türkiye'nin en değerli 100 şirketinin toplam marka değeri, 70.6 milyar dolarlık marka değerine sahip olan Apple'ın yarısına bile erişemiyor. Türkiye’nin 100 şirketinin toplam marka değeri 2011 yılında 32.9 milyar dolar seviyesinde idi. Mart 2012’de açıklanan ve dünyanın en değerli markaları listesinde bir yılda 7 sıra birden yükselmesiyle piyasalarda büyük şaşkınlığa neden olan Apple'ın marka değeri ise, 70.6 milyar dolar!... Türkiye'nin en değerli 100 şirketi, toplam marka değerleriyle, ancak General Electric'in marka değerine ulaşabildi. Dünyanın En Değerli Markaları Listesi’nde 7. sırada olan General Electric'in marka değeri 33,2 milyar dolar seviyesinde bulunuyor. 

Türkiye'nin en değerli markaları listesinde, başı 2 milyar 389 milyon dolarla Türk Telekom çekiyor. Türk Telekom'u 2 milyar 280 milyon dolarlık marka değeriyle İş Bankası ve 1 milyar 898 milyon dolarlık marka değeriyle Turkcell takip ediyor. Bunların dışında, 100 Türk şirketinin yer aldığı listenin ilk 10'unda Akbank, Garanti Bankası, Türk Hava Yolları, Efes Bira, Yapı Kredi Bankası, Arçelik ve BİM bulunuyor[ix].

 

MERİT: BATI’NIN MERDİVENİ İTME STRATEJİSİ

Bir yazarımız, Sayın M. Hilmi Yıldırım[x] bir makalesinde özetle şu uyarıcı satırlara yer veriyordu:  Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomide en önemli hedefi sanayileşmek, sanayileşmiş ülkelerin safına katılmaktı. O bakımdan, hükümetlerimiz, farklı ekonomik programlar uygulasalar da bu hedefi korudular, az veya çok o istikamette yol aldılar; ta ki 1980 yılına kadar. O yıldan sonra sanayileşme rafa kaldırıldı. Onun yerini “ekonomik büyüme ve zenginleşme” aldı. Öyle bir anlayış egemen oldu ki, artık sanayiden, hele “millî sanayi”den söz etmek ayıp sayıldı.

Batı dünyası ise sanayileşmişti ve bu avantajını korumak istiyordu. O sebepten, Müslüman ülkelerin, özellikle de sanayileşme potansiyeli olan Türkiye’nin, sanayileşmesini önlemek için ne gerekiyorsa yapıyordu. Çareyi Türkiye’yi idare edenlere, değişik bir görüşü kabul ettirmekte buldular. Bu görüş “serbest piyasa ekonomisi” idi. Oysa “serbest piyasa” diye bir şey yoktur. Ne var ki yöneticilerimiz, bir anda serbest piyasacı kesildiler. Elbette açıkça, “sanayileşmeden vazgeçtik” diyemediler, şöyle dediler: “Serbest piyasa ekonomisinde, sanayileşmeyi özel sektör gerçekleştirir. Biz bu işi, özel sektöre devrettik.” Bu söz, tam bir aldatmacadır. Zira sanayileşme tarihinin gösterdiği bir gerçek vardır ki o da şudur: Özel sektör hiçbir ülkede kendi başına sanayileşmeyi gerçekleştirememiştir, gerçekleştiremez de… Devletin desteği, teşviki ve öncülüğü olmadan, sanayileşmek imkânsızdır.

Değerli yazarımızın, Sayın Hilmi Yıldırım’ın burada özellikle vurgulamak istediği şey nedir? Vurgulamak istediği –kanaatimce-  Türkiye’nin, Batı’nın, daha doğrusu Çirkin Batı’nın, dünyanın kalan kısmına uyguladığı bir stratejinin, –benim deyişimle- MERİT stratejisi”nin kurbanı oluşudur. Birçok yazımda ne olduğunu açıkladım bu stratejinin. Aşağıda kısa bir özet sunacağım. Ancak, rahat anlaşılma bakımından önce bir alegoriye başvurmam gerekiyor.

Ünlü bir atlet düşünün. Dalında rakip tanımıyor, girdiği her yarışta şampiyon oluyor. Kimseye bırakmıyor birinciliği. Katıldığı her koşuda böyle… Bu konumunu sürdürmek için çok çalışıyor, düzenli antrenman yapıyor, performansını koruyor. Zamanı gelince, bileğinin gücüyle yine şampiyon oluyor. Ancak dikkat! Asla kural dışı davranmıyor;  herhangi bir hileye, dopinge veya şikeye başvurmuyor. Hep bileğinin hakkıyla kazanmak istiyor; sonra biliyor ki böyle yaparsa elenebilir, diskalifiye olabilir.

Şimdi bu örneği aklımızda tutarak gözlerimizi dünya ülkelerine çevirelim. Onlar da bir “gelişme yarışı” içindeler. Bakıyoruz, bu gelişme yarışında önde olanlar Merkez ülkeler (ABD, Almanya, İngiltere gibi gelişmiş ülkeler). Çalışıyorlar, yeni üretim teknikleri, yeni mallar buluyor, bunları satıp daha fazla kazanıyorlar. Tasarruf ediyorlar. Birikimlerini borç verip faiz geliri elde ediyorlar. Konumlarını, dünyanın diğer ülkelerine, özellikle Çevre ülkelerine (Türkiye gibi ekonomik açıdan az gelişmiş ülkelere) kaptırmıyorlar. Ancak dikkat! Söz konusu uluslararası yarışta, yukarda verdiğim sporcu örneğinden farklı bir durum var: Zengin ülkeler bu uluslararası koşuda kural tanımıyorlar, belden aşağı vuruyorlar; hukuk ve ahlak dışı yollara başvuruyor, hile yapıyor, çelme atıyor, tuzak kuruyorlar. Neden? Geriden gelen ülkelerin, örneğin Türkiye’nin kendilerine yetişmesini önlemek için! Ekonomik bakımdan az gelişmiş Çevre ülkelerinin büyük atılımlar yapıp önlerine geçmesini engellemek için, birinciliklerini o ülkelere kaptırmamak için! İşte bu, bu küresel politika “Batı’nın merdiveni itme stratejisi”dir, Kısaca “Merit” stratejisidir. Şimdi bu stratejinin mahiyetini ana hatlarıyla açıklamaya çalışacağım.

İktisadî tarih ortaya koymuştur ki bir ülke gelişme bakımından diğer ülkelerin önüne geçince, “sahip olduğu iktisadî ve siyasî gücü, kendisinden geride olan ülkelerin gelişmesini önleyerek koruma ve daha ileri gitme” şeklinde bir strateji uygulamaktadır. İngiltere’nin, sanayileşmesini gerçekleştirdiği ve bir süper güç haline geldiği XVIII. ve XIX. yüzyıllarda yaptığı budur. Günümüzde ise ABD Türkiye gibi henüz sanayileşememiş ülkelere karşı aynı stratejiyi uygulamaktadır. G-7 içinde yer alan Almanya, Fransa, İngiltere gibi diğer Merkez ülkeler de bu çorbada tuzlarını eksik etmemektedir. Başka bir deyişle gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere karşı “merdiveni itme” stratejisi uygulamaktadır. Nasıl bir stratejidir bu? İşte yanıtı: Sanayileşmiş bir ülke; zenginliğinin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan merdiveni iter. O ülkelerin, kendisinin vaktiyle uygulamış olduğu gelişme politikalarını kullanmasını engeller.

Bu stratejinin bir diğer yönü de şudur: Zengin ülkeler günümüzde bile, o sakladıkları “merdiven”i çıkarıp kendi ekonomileri için de kullanıyorlar; gizli gizli ya da başları sıkıştığı, menfaatleri gerektirdiği her defasında devletçi ve korumacı politikalara başvuruyorlar.

Söz konusu strateji elbette “homojen” değildir; şu anlamda ki “hedef alınan ülke”nin ekonomik gücüne göre farklılaştırılmış olarak uygulanmaktadır. Bu bakımdan konunun hedef-ülkenin güç derecesi ölçütüne göre analiz edilmesi gerekir: Sömürgeler, yarı bağımsız ülkeler, rakip ülkeler. Uygulanan “merdiveni itme” (kısaca merit) stratejileri ise sırasıyla şunlardır: Yasaklama, eşitsiz antlaşmalar ve teknolojik engelleme[xi]

Türkiye özellikle 1980’den sonra düşürüldü Batı’nın bu hain tuzağına. AKP iktidarında ise en “parlak” dönemini yaşamaktayız.

 


[i] Süleyman Yaşar, “Özelleştirmenin Bütçeye Etkisi”, http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yasar/2010/08/13/ozellestirmenin_butceye_etkisi (8.10. 2012)

 

[ii] Yahya Can Dura, Mülkiyet Tartışmaları: Kamu İşletmeleri Verimsiz mi? İleri Yayınları, İst., 2006, s.146 vd.

[iii] Yasemin Özdek, “Yabancı Sermayenin Kamuyu İşgal Programları”, http://haber.sol.org.tr/ekonomi/yabanci-sermayenin-kamuyu-isgal-programlari-haberi-56583, (5.6.2012)

[iv] Daha fazla bilgi için bakınız: Recep Düzgün, “Türkiye’de Özel Tasarrufun Belirleyicileri”, ERÜ İİBF Dergisi, S. 32, Ocak-Haziran 2009, ss. 173-189, http://iibf.erciyes.edu.tr/dergi/sayi32/010%20recep%20duzgun.pdf  (5.11.2012)

[v] Esfender Korkmaz, “İstikrarlı büyüme için tasarruf şarttır”, Yeniçağ, 24.10.2012

[vi] Esfender Korkmaz, “Tasarruf Tuzağına Dikkat Etmeliyiz”, Yeniçağ, 29.8.2012

[vii] Bakınız: Zerrin Kılıçarslan, Ulusötesi Şirketler ve Küresel Etkileri, Doktora Tezi, ERÜ SBE, Kayseri, 2011.

[viii] Evrim Küçük, “Borç Krizi Sanayi Devlerinin Çarklarını Bozdu”, Dünya, 4.8.2012

[ix] http://haber.tr.msn.com/ntv/ekonomi  (15.4.2012)

[x] M. Hilmi Yıldırım, “Sanayileşmeden Büyümenin Önemsizliği”, Yeni Mesaj, 16.10. 2012.

[xi] Bu stratejiler için bkz:  Cihan Dura, “Merkez Ülkeler Merdiveni İtme Stratejisini Nasıl Uyguluyor?”http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=264&Itemid=60

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura