Diğerleri > Ekonomi Gündemi
10-02-2013
EKONOMİ GÜNDEMİ: ÖZELLEŞTİRMELER, HALKBANK, OTOYOLLAR VE DİĞERLERİ

Cihan Dura

10.2.2013


AKP iktidarının en büyük başarısı özelleştirmeler…, yani Cumhuriyet’in 80 yıllık birikimini üç otuz paraya önüne gelene satmak, peşkeş çekmek… Bunu ben demiyorum, bizzat AKP iktidarının Maliye Bakanı Mehmet Şimşek söylüyor: “AK Parti hükümetleri olarak 10 yılda toplam 38 milyar dolar özelleştirme geliri elde ettik. 1986 yılından bu yana toplam 45,1 milyar dolar tutarında özelleştirme gerçekleştirildiği göz önünde tutulursa, bu alandaki başarımız daha net olarak ortaya çıkacaktır.”

AKP’den ön­ce­ki hü­kü­met­ler­den hiç­bi­ri, Ata mi­ra­sı­nı böy­le­si­ne vah­şi bir iş­tah­la sa­tıp sa­vur­ma­mış­tı, hal­kın sır­tın­dan hem havadan, hem gü­nü kur­ta­rı­cı böy­le­si­ne hazır kay­nak­la­ra ka­vuş­ma­mış­tı.­ Özelleştirmeler AKP’nin finansman sıkıntısını hafifletiyor, ekonomik krizi bir süre daha erteleme imkânı tanıyor ona. Fakat aynı zamanda siyasi bakımdan da iktidarını güvenceye alıyor; çünkü AB’nin, ABD’nin isteklerini yerine getirmiş oluyor. Çünkü bu emperyalist ülkeler –daha doğrusu onlara hâkim küresel şirketler- devletçi politikalar istemiyor, Türkiye’de açık ekonomi, talan ekonomisi olsun istiyorlar.

I) AKP NEDEN SATIYOR?

a) AKP hükümeti -kendisi açısından havadan- sadece 38 milyar dolar kazanmak için, 10 yıl içinde hangi kuruluşlarımızı, Cumhuriyet’in hangi birikimlerini piyasaya sürmedi ki! Sadece son birkaç ay içinde elden çıkarılan ya da o noktaya getirilenleri hatırlatmam, bir fikir sahibi olmamız için yeterli olacak. İşte, Sayın Uğur Dündar’ın deyişiyle “Yağ­ma Ha­sa­n’­ın bö­re­ği­” mi­sa­li ka­pış ka­pış giden ve gi­de­cek ba­zı ka­mu mal­la­rı: İz­mir Li­ma­nı­’n­da­ki Te­ke­l’­e ait gay­ri­men­kul­ler ve ma­ki­ne­ler… Ke­mer­köy Li­man Sa­ha­sı, Ha­mi­ta­bat San­tra­lı, oto­yol­lar ve köp­rü­ler… 17 akar­su san­tra­li, 1 ter­mik san­tral, 2 Bo­ğaz köp­rü­sü, 8 oto­yol­dan olu­şan, top­lam 10 var­lı­ğın da­hil ol­du­ğu “o­to­yol pa­ke­ti­”… Bu pa­ke­tin için­de­ki en bü­yük var­lık oto­yol­lar... Ak­de­niz Elek­trik, Bo­ğa­zi­çi Elek­trik, Ge­diz Elek­trik de git­ti gi­di­yor! Sa­tış sı­ra­sın­da Baş­kent Do­ğal­gaz da var… Halk Ban­ka­sı­’n­da­ki ka­mu his­se­si ise hal­ka, par­don pa­ra ba­ba­la­rı­na arz­da! Onu Va­kıf­ban­k’­ta­ki ka­mu his­se­si­nin sa­tı­şı iz­le­ye­cek. Türk Te­le­ko­m’­da­ki ka­mu his­se­le­ri de sa­tı­la­cak. TCDD’­ye ait İz­mir Kru­va­zi­yer Li­ma­nı da, 46 yıl sü­rey­le iş­let­me hak­kı ve­ri­le­rek özel­leş­ti­ri­le­cek.”[i]

b) AKP neden bu kadar teşne milletin mallarını satmaya? Birkaç sebebi var bunun: Bir kere AKP yönetimi Atatürk Türkiye’sine, onun her şeyine düşman, sinsi bir düşman... Genel siyasetleri, Türkiye’de Cumhuriyet’e ait, Atatürk’e ait ne varsa, onları hatırlatan ne varsa, silip yok etme hedefine dayalı görülüyor; tabii ekonomi politikasını da, yani devletçiliği de...  

İkincisi, AKP iktidarı Batı’ya, Avrupa Birliği’ne (AB) ve ABD’ye muhtaç bir partidir, varlığını onlara borçludur. İktidarına dış desteği bu emperyalist merkezler sağlıyor. Söz konusu merkezlerin taleplerinden biri de budur, özelleştirme yapmaktır. “Desteğimizi istiyorsanız, AB’ye girmek istiyorsanız, bütün kamu kuruluşlarını elden çıkaracaksınız” diyorlar. AKP hükümeti de bu emri, boynu bükük, tam bir teslimiyetle yerine getiriyor.  Özelleştirme, dünyada kapitalizmin kalesi olan ABD’nin de AKP’den ve benzeri  partilerden beklediği bir politikadır. Gerçekten, özelleştirme yapmayı, hem de somut hedefler göstererek AB’ye taahhüt etmiştir AKP hükümeti, örneğin 2008 Ulusal Programı’nda yaptığı gibi; bu programda:  Halk, Ziraat ve Vakıflar bankalarının özelleştirileceği, şans oyunları, elektrik dağıtımı, petro-kimya sanayii, hava ve deniz ulaşımı, lokomotif ve vagon üretimi, et-balık ürünleri piyasası, şeker-tütün ve çay ürünlerinin işlenmesi, İMKB, altın borsası, otoyol-köprü işletmeciliği, iletişim, sağlık, eğitim ve radyo-TV yayıncılığı, doğal gaz piyasası, kömür ve bazı önemli madenlerin özelleştirilme kapsamına alındığı yer almıştır.[ii]

Bir diğer sebep de doğrudan doğruya hükümetin iktidar hırsının mâli yönü ile, finansman ihtiyacı ile ilgilidir.  Uğur Dündar, yukarda zikrettiğim yazısında şöyle açıklıyor bu sebebi: “AKP büt­çe açık­la­rı­na kay­nak bul­mak zo­run­da. Do­ğal­ga­za zam yap­tı­lar yet­me­di, elek­tri­ğe yük­len­di­ler kes­me­di, iğ­ne­den ip­li­ğe her şe­yin fi­ya­tı­nı artır­dı­lar, yi­ne de büt­çe­nin iki ya­ka­sı bir ara­ya gel­me­di! O hal­de ge­ri­ye ne kal­dı? Gel­sin Cum­hu­ri­ye­t’­in 80 yıl­lık bi­ri­ki­mi… On­la­rı sat­mak­tan baş­ka ça­re yok! Yıl so­nu­na ka­dar mil­le­tin bir yı­ğın var­lı­ğı da­ha sa­tı­la­cak. Ya­ni ik­ti­dar eko­no­mi­nin de­ğir­me­ni­ni, yi­ne ta­şı­ma suy­la dön­dü­re­cek.”

II) HALKBANK’IN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

“Türkiye Halk Bankası kalıcı bir ekonomik kalkınma, sosyal denge ve toplumsal barışın korunması için uygun koşullarla esnaf-sanatkâr ve küçük meslek sahibine kaynak aktarmak ve sermaye birikimini başlatmak amacıyla kurulmuştur. Temelinde Büyük Önder Atatürk'ün ‘Küçük esnafa ve büyük sanayi erbabına muhtaç oldukları kredileri kolayca ucuza verecek bir teşekkül vücuda getirmek ve kredinin normal şartlar altında ucuzlatılmasına çalışmak da çok lazımdır’ ve ‘Siz sanatkârların ufak dükkanları yerine muhteşem fabrikalar yapıldığını gördüğüm gün, mutluluğum en yüksek derecesini bulacaktır’ fikirleri önemli bir yer tutar ve her zamanki gibi kılavuz olur.”

Böyle yazıyor, bundan 75 yıl önce kurulan, bugünse parça parça kurda kuşa yem edilen Halkbank’ın, Internet sayfasında yer alan tarihçesinde… En son olarak, kısa bir süre önce sermayesinin yüzde 23.92’sini temsil eden hisse senetleri de “halka arz usulü” (!) ile elden çıkarıldı. Daha önce sermayesinin yüzde 24.94’ü yine “halka arz” yoluyla özelleştirilmişti. Netice olarak bankanın halka açıklık (!) oranı yüzde 48.86’ya yükselmiş oldu, geri kalansa şimdilik devletin elinde. 

a) Halkbank’ın satışının dikkat edilmesi gereken önemli bir yönü var, insanı asıl düşündüren de o: Satışa sunulan hisse senetlerinin yüzde 80’i yabancılara, önceden, yabancı kapitalistlere tahsis edildi. Peki geri kalan hisseler?... Buyurun, görün: Yüzde 10’u yerli kurumsal yatırımcılara (bankalara, sigorta şirketlerine, yatırım fonlarına) ve sadece yüzde 10’u yerli bireysel yatırımcılara!... Satış sonunda kamunun kasasından çıkıp giden hisse senetlerinin yüzde 80’ine 159 yabancı büyük yatırımcı sahip oldu. Yüzde 10’unu içeriden 268 banka, şirket, yatırım fonu satın aldı.Kalan yüzde 10‘unu da 29 bin 869 küçük yatırımcı paylaştı.Halka arza gelen 11 milyar liralık talebin yüzde 55’i İngiltere, yüzde 20’si ABD, yüzde 9’u Singapur ve yüzde 3’ü Avrupa ve diğer ülke kaynaklı. Halkbank’ın halka arz öncesinde borsada işlem gören hisselerinin yüzde 90.76’sı yabancıların elinde idi. Tanınan bu son ayrıcalık sayesinde yabancıların payı yüzde 95.28’e yükselmiş oldu. Böylece borsada yabancı hâkimiyeti biraz daha pekiştirilmiş oldu. Özelleştirmelerin, çoğu dikkatten kaçan muzır bir etkisi de bu, görüyorsunuz. 

Şimdi sormak gerekmez mi bu marifetin sahiplerine: Bu sizin yaptığınızın neresi halka arz? Halkbank hisselerini halka değil, aslında yabancılara arz etmişsiniz; hem de sınırlı sayıda yabancıya, büyük olasılıkla –insanlığın baş düşmanı haline gelen- küresel şirketlere arz etmişsiniz. Yahu şuna “Halkbank’ın yabancılara arzı, küresel şirketlere arzı” desenize, dürüst olsanıza! Bir de Müslüman geçiniyorsunuz.

Peki, Halkbank’ın satışa çıkarılan hisselerinin, neden yüzde 80’inin yabancılara tahsisi gerekli görüldü? Verilen yanıt şu: Yabancı satın almamış olsa idi, 4.5 milyar TL.lık hisse senedinin içeride, bu fiyattan satışı mümkün olamazdı. Şimdi ben ne diyebilirim buna? Hayatı paradan ibaret görüyorlar. Kendilerini av olarak görüyor ve ille avlanmak istiyorlar. Müsait yerden uçuyorlar ki işinin ehli, usta avcılar onları kolay avlasınlar. Burada aklıma hiç unutmadığım bir söz geldi:  “Türkiye dahil birçok ülkede yatırım için fırsat kolluyoruz. İyi bir avcı silahı dolu bekler. Yukardan ne zaman kuş geçeceği belli olmaz. Biz de öyle yapıyoruz.” Söyleyen, Elektrolux Türkiye Genel Müdürü Nevio Pollesel... Doğru mudur söylediği Mr. Pollesel’in? Ne yazık ki doğru, ne yazık ki Nevio Pollesel doğruyu söylüyor. Türkiye özellikle AKP kadrolarının, AKP milletvekillerinin çıkardığı yasalarla bir avlak alanına döndü. Kanıt mı istiyorsunuz? O kadar çok ki!... Bugün Türkiye’deki yabancı sermaye iştiraklı şirket sayısı 26 000’i geçmiş bulunuyor Bu sayı AKP iktidarının ilk yıllarında sadece 15 000’di. Türkiye resmen satışta, Türkiye gerçekten pazarlanıyor.[iii] 

b) Acaba yabancılar neden satın alıyor şirket hisselerini? Verilen yanıt şu: İMKB’de değerlendirmek, temettü gelirinden yararlanmak için! Şu anda Halkbank’ın hisselerinin yüzde 51.14’ü Hazine’ye ait. Dolayısıyla kamu bankası statüsü değişmedi. Yabancı ve yerli hisse senedi sahipleri yönetimde söz sahibi olamıyor. Halkbank’ın yönetimini eskisi gibi Hükümet belirlemeye devam edecek. Ancak bu, şu andaki durum; böyle devam edebilecek mi? Çeşitli engeller var. Meselâ güçlü bir veya birkaç parababası, hisseleri elinde toplayarak bankanın yönetiminde etkili olabilir. İkincisi hükümet bu açıdan sabıkalı: Sıkışınca yeni hisseleri de halka (!) arz edebilir, kamu payı yüzde 50’nin altına düşerek bankanın yönetimi devletin elinden çıkabilir.

Örnekleri var bunun: Türkiye’nin en büyük telekomünikasyon şirketi Türk Telekom’un yönetimi yabancı bir şirkete (Oger Telecom’a) aittir. Hisselerin sadece yüzde 31.68’i kamunun elindedir. O da çok görüldü ki kamu payının özelleştirilmesi için çalışmalar yapılıyor bugün. Özelleştirme için danışmanlık ihalesi açıldı, ihaleyi aralarında Garanti Yatırım ve Barclays’in de yer aldığı bir konsorsiyum kazandı. Bir trajik örnek de Denizbank’tır. Denizbank’ı önce özel sektör satın almıştı; sonra elden ele dolaştı, şimdi Rusların malı. Banka’nın yüzde 99.85 hissesini 3.5 milyar dolara Rus Sberbank satın aldı. Ruslar bu başarılarını, gece tertipleyerek, dünyaca ünlü şef Valery Gergiev yönetimindeki Mariinsky Tiyatrosu Senfoni Orkestrası’nın “performans”ı ile kutladılar! [Cumhuriyet,5.12.2012]. Herhalde bizim aklıevveller de katılmıştır kutlamaya.

c) Yukarda belirttim, Maliye bakanımız adeta sevinçten uçuyor, Halkbank’ın özelleştirilmesini büyük bir başarı olarak niteliyor, şöyle diyor: '' Bu başarıda ulusal ve uluslararası yatırımcıların ülkemize güveni büyük rol oynadı. Tabii ki Halk Bankamız Türkiye'nin en güzide, en başarılı, en kârlı, en köklü bankalarından bir tanesi.''

Özelleştirmelerde ve benzeri uygulamalarda âdet oldu, hep bu argüman ileri sürülür; efendim neymiş, yabancılar Türkiyeye güven duyuyormuş.  Vatan topraklarına kıyarken de aynı argümanı ileri sürerler. Oysa bir yabancı bir ülkeye neye güvenir? O ülke emperyalizm tarafından, IMF ve Dünya Bankası tarafından “dizayn” edilmiştir de ondan! Gayet rahat bir şekilde oradan tatlı kazançlar elde edecek, kendi ülkelerine transfer edebileceklerdir. Halkımıza artık çok daha kolayca, esaslı kazıklar atacaklardır. Güven dedikleri işte budur.

Banka hisseleri satılırken “halka arz” yöntemine başvurulmuştur.  Oysa uygulama hiç de böyle değildir, yukarda açıkladım, halkın payı son derecede azdır. Başarılı bir bankanın biriken kârları, hisseleri ellerine geçiren yabancı sermayedarlara gitmiştir, gidecektir. Oysa, İngiltere’de ve bazı diğer Avrupa ülkelerinde özelleştirme süreçlerinde halka arz böyle yapılmaz. Hisselerin, önce özelleştirilen kurumlarda çalışanlar, sonra küçük tasarruf sahiplerince satın alınmasına öncelik tanınır. Bu sayede sermayenin halka yayılması sağlanır, kısacası gerçekten halka arz yapılır. Peki Türkiye’de neden tersi oluyor? Sebebi, yukarda “AKP neden satıyor” sorusuna verdiğim yanıtta bulunabilir. Ancak bunlara, halkımızın kendi çıkarlarına sahip çıkamaması, millî egemenliğini, siyasî tercihi sonucu, kendini düşünmeyen, iradesini saptıran şahıslara devretmesi olgusu ile, –başta “parafesör”ler- aydınların bu konulardaki iflah olmaz duyarsızlığı da bir sebep olarak eklenebilir.

III) OTOYOLLAR VE KÖPRÜLER

AKP’nin uzun yıllar sonra, yargıyı da teslim alması özelleştirmede de meyvesini verdi: Sonunda, otoyollar ve köprüler de devletin elinden çıktı; İstanbul’da 2 köprü ile 8 otoyolu; 25 yıllığına bir girişim grubuna (Koç-Ülker-UEM Berhad konsorsiyumuna) 5.7 milyar dolar karşılığında devredildi. Konsorsiyumda Koç ve UEM Group'un payı yüzde 40'ar, Ülker'e ait Gözde Girişim'inki ise yüzde 20... UEM Groupu'nun yüzde 40 payı bir yabancı şirkete, Malezya Hükümeti’nin yatırım fonu olan Khazanah Nasional Berhad (Khazanah)‘a ait. Sermayesinin tamamı devlete ait olan fonun başkanı Malezya Başbakanı...

2000 km’lik otoyol ihaleleri 25 yıllığına özel şirketlere peşkeş çekilirken, yalnız medya değil, ana muhalefet partisi Y-CHP ve diğerleri de bu devir karşısında her zaman olduğu gibi üç maymunu oynadı. İhale; Karayolları Genel Müdürlüğü'nün sorumluluğunda olan, yapım, bakım, onarım ve işletimini üstlendiği bağlantı yollarıyla ''Edirne-İstanbul-Ankara Otoyolu'', ''Pozantı-Tarsus-Mersin Otoyolu'', ''Tarsus-Adana-Gaziantep Otoyolu'', ''Toprakkale-İskenderun Otoyolu'', ''Gaziantep-Şanlıurfa Otoyolu'', ''İzmir-Çeşme Otoyolu'', ''İzmir-Aydın Otoyolu'', ''İzmir ve Ankara Çevre Otoyolu'', ''Boğaziçi Köprüsü'', ''Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve Çevre Otoyolu'', bunlar üzerindeki hizmet tesisleri, bakım ve işletme tesisleri, ücret toplama merkezleri ve diğer mal ve hizmet üretim birimleri ile varlıklarını kapsıyor.

a) Tabiî, özelleştirme yanlılarının, –daha doğrusu AKP yanlılarının- her zamanki gibi keyifleri kekâ… Gerekçeleri de aynı: Neymiş, devletin üzerinden büyük bir yük kalkmış. Verimlilik artacak, daha kaliteli hizmet verilecekmiş.

Hükümeti cansiperane destekleyenlerden biri de, her zamanki gibi Sabah’ın köşe yazarı Süleyman Yaşar… Hiçbir fırsatı kaçırmıyor, hemen hükümetin imdadına yetişiyor, son otoyol ve köprü özelleştirmelerinde de öyle, bakın ne savunmalar yapıyor, ne taklalar atıyor: “Türkiye”nin yıl sonunda yaptığı milyar dolarlık özelleştirmeler, dünya ekonomik krizine rağmen iyi talep buldu. Böylece devletin gelecek yıl yaklaşık 10 milyar dolarlık özelleştirme tahsilatı yapabilme ihtimali arttı. Dolayısıyla bu özelleştirme gelirleriyle kamu hizmetleri çok daha kolay finanse edilecek. Yılın son ayında özelleştirmelerin birdenbire hızlanıp 12 milyar dolara ulaşması öncelikle devlete borç verenleri rahatsız etti. Çünkü bu gelir, devletin borçlanmasını azaltacağından faiz lobisinin komisyonu düşecek.” Bununla da kalmıyor Süleyman Yaşar, parlak tarihî analizlere giriyor, oralardan da sözde kanıtlar toplayıp getiriyor, Osmanlı’nın çöküşünü özelleştirme yapmamış olmasına bağlıyor: “Osmanlı, özelleştirme yaptığı için değil, özelleştirme yapamadığı için battı. Osmanlı’da özel mülkiyet yoktu! Fetihler durup da, üstüne bir de toprak kaybedince devletin gelirleri azaldı. Mülkiyetin merkezî otoritede toplanması Osmanlı’nın gerileyip batmasına neden oldu. Anlayacağınız Osmanlı’yı özelleştirme değil, bir anlamda özelleştirmenin yapılamaması batırdı.” Ve şöyle bağlıyor yazısını:  Geliri artan devlet daha az borçlanıyor ve faiz lobisinin komisyonu azalıyor. Faiz lobisi, borcu azalan devlet istemiyor. Çok borçlanan ve çok faiz ödeyen batık’ bir devlet istiyor. Ama özelleştirmelerle tam aksi yaşanıyor. Başbakan Erdoğan’ı ekonomiden sıkıştırıp iktidardan gönderme hayalleri suya düştüğü için de bazıları çok sinirleniyor.[iv]  Sormak lazım Süleyman Efendi’ye: “Ey Sülüman, senin bu hükümetin, gelirlerini adam gibi, sağlıklı yollardan artıramaz mıydı, örneğin devletin vergi gelirlerini artırarak, ihracat ve benzeri yollardan döviz gelirlerini artırarak? 10 yıldır neden bunun gereğini yapmadı? Cevap ver bakalım.”

b) Otoyol ve köprü satışı ile ilgili yazılarda bir diğer tartışmanın da gündeme getirildiğini görüyoruz: Bu ihale bir özelleştirme işlemi değil, bir “imtiyaz ve iltizam işlemi”dir.[v] Ben bu vurguya iki iktisatçımızın, Esfender Korkmaz ile Güngör Uras’ın yazılarında rastladım.[vi] Görüşlerini, toparlayarak, özetle aşağıda sunuyorum.

Özelleştirme işleminde kamu yönetiminin elinde olan iktisadi işletmeler özel sektöre satılır. Özelleştirilecek işletmeler özel sektörün de faaliyet alanında olan veya benzerini kendi imkânlarıyla gerçekleştirebileceği kuruluşlardır. İmtiyaz, kamu hizmetlerinin gelirinin bir bedel karşılığı özel kişi ve kurumlara belli bir süre için devredilmesidir. İltizam ise devlet gelirlerinin bir bölümünün belli bir bedel karşılığı, belli bir süre için özel kişi ve kuruluşlara devredilmesidir. İltizam hakkını elde eden, devlet adına gelir (vergi) toplama yetkisini elde etmiş olur. Karayolu, köprü geçiş haklarının, milli piyango, spor toto, iddaa gibi halka kumar oynatan işletmelerin satışı imtiyaz ve iltizam olarak adlandırılır.

Osmanlı  döneminde bolca imtiyaz ve iltizam dağıtılmıştır. Ne var ki bunlar devletin başına her zaman dert olmuştur. İmtiyazlar ve iltizamlar cumhuriyet döneminde zorlukla kaldırılabilmiştir.  G. Uras’ a göre “özelleştirme ihaleleri veya başka yollarla yabancı sermayeye tekel, imtiyaz ve iltizam haklarının satılması halinde, bunların geri alınması güç, hatta imkânsızdır”.

Esfender Kokmaz’a göre de devletin gelirini satmak özelleştirme değildir. Köprü ve paralı yolların 25 yıllık gelirinin satışı özelleştirme değil, “devlet gelirinin kırdırılmasıdır”.  Özelleştirme, sermayesi devlete ait olan ve piyasa kuralları içinde çalışan işletmelerin, daha verimli çalışsın diye özel sektöre devredilmesidir. Köprü ve paralı yollarda ise mülkiyet devri yoktur. Bunların 25 yıllık geliri bugünden peşin satılmıştır, gelirleri kırdırılmıştır. Yani devlet adına geliri başkası toplayacak, bunun karşılığında devlete bugünden peşin para ödenecektir. Öte yandan, köprü ve paralı yollara ait gelirlerin kırdırılması, ekonomik anlamda yanlıştır. Geliri kırdırmak yerine hazinenin borç alması daha ucuz, dolayısıyla akıllıca bir yol olurdu. Devlet böyle bir satış yerine, eğer dolar cinsinden borçlansaydı daha düşük faiz, ödeyecekti.Borç almak yerine gelir kırdırmakla devlet zarara uğratılmıştır.[vii]

Bana sorarsanız, özelleştirmeyi geniş anlamda aldığımızda, otoyol ve köprü gelirlerinin devri de bir özelleştirme uygulaması olarak düşünülebilir.

IV) DİĞER ÖZELLEŞTİRMELER

AKP hükümeti milletin malını satmaktan müthiş keyif alıyor. Nasıl almasın ki iktidarda kalması bu ve benzeri marifetlerine bağlı: Tesis satacak, fabrika satacak, orman alanlarını satacak, askerliği bedelli yapacak ki ayakta kalabilsin. Dolayısıyla özelleştirmelerin uzun süre devam edeceği kesin, ta ki artık satacak bir şey kalmayana kadar… Ancak bu açıdan hiçbir kutsal tanımadıklarını görüyorum: AKP yandaşı bir TV kanalında yorum yapan biri söylüyordu. Devlet kurumlarında çok değerli tablolar varmış, eğer bunlar da özelleştirilirse müthiş para getirirmiş. Sanat eserlerini de mi satışa çıkaracaklar acaba? Yoksa, nasıl para getirirler, bilemiyorum. Böylesine ilkel bir zihniyete sahip insanları nasıl nitelemeli, onu da bilemiyorum; “para-adamlar” mı desek acaba? Neyse, biz hükümetin marifetlerine dönelim, kurban listesinde yer alan diğer kaynak ve tesisler hangileridir, onları görelim.

a) Şu ünlü maden… son derecede değerli bir yeraltı servetimiz… En sonunda o da girdi listeye, hükümet borun da özelleştirilmesinin yolunu açtı.  Türkiye, dünya bor rezervlerinin %72’sine sahip. En kaliteli bor rezervleri Türkiye’de bulunuyor. Önemli bir endüstriyel hammadde olan borun 250’ye yakın kullanım alanı var: İnşaat, cam elyaf, ahşap koruma, metelürji, enerji, füze yakıtı, otomotiv ve uçak sanayileri, nükleer, savunma sanayii gibi. Topraktan çıkarılıp yıkanan, elenen ve öğütülen borun tonu 250-400 dolar iken, işlenerek süper iletken hale getirildiğinde değeri 40.000 – 50.000 dolara yükseliyor.

Evet, 2840 sayılı yasanın 2. maddesindeki “Bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır” ifadesini değiştiren AKP, dünyanın en stratejik madenlerinden biri olan borda da özelleştirmenin önünü açmış bulunuyor. Tasarı tüm itirazlara karşın ilgili komisyondan geçti. TBMM Genel Kurulunda da kabul edilirse, bor madeni özel sektörün, küresel şirketlerin sömürüsüne sunulacak, hem de devlet alımı garantisi ile birlikte.

Maden Mühendisleri Odası Genel Başkanı Mehmet Torun, AKP’nin bu girişiminin asıl hedefini şöyle açıklıyordu: “Böyle bir özelleştirme modeli, baştan beri bor madenlerini isteyen çevrelerin talebidir. Bu yoldan, toryum ve uranyum gibi nükleer enerji hammaddelerinin üretimi de devlet tekelinden çıkarılacak. Sonuçta, ülkemizin geleceği açısından çok önemli olan bor, toryum ve uranyum, uzun vadede çok uluslu şirketlerin eline geçmiş olacak.”[viii]

Benzer bir girişim petrol için de söz konusu… Hükümetin, Meclis Başkanlığı’na sunduğu Petrol Kanunu taslağına göre: Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) devlet adına arama ve işletme ruhsatnamesi alması uygulamasına son veriliyor. Oysa mevcut yasaya göre petrol ile ilgili müsaade, arama ruhsatnamesi ve işletme ruhsatnamesi alma hakkı TPAO’ya ait. Enerji uzmanı Necdet Pamir’e göre bu değişiklik, petrol aramasının özelleştirilmesi anlamına geliyor [Aydınlık, 26.12.2013]

b) Bu yıl büyük olasılıkla Ziraat Bankası birincil halka arzı veya Türk Telekom ve Vakıfbank ikincil halka arzları da gerçekleştirilecek. Ayrıca, Türk Hava Yolları (THY) da topun ağzında bekliyor. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ilgili açıklaması şöyle: Türk Hava Yolları’nın blok satış veya ikincil halka arzı gündemde değil. Almanya merkezli havayolu şirketi Lufthansa ile işbirliği görüşmeleri erken aşamada bulunuyor (“Şimdilik gündemde değil, daha işin başındayız” demek istiyor. cd )

Demek ki bir-iki yıl içinde THY de bir küresel bir şirketin portföyüne girmiş olacak.

Kasım 2012 sonunda, Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ'ye (Türkşeker) ait Aksaray, Samsun ve Ağrı'daki muhtelif taşınmazların özelleştirilmesi için de ihaleye gidilmişti. Özelleştirilecek toplam alanlar 162 000 metrekareyi geçiyor.

V) ÖZELLEŞTİRMELERİN OLUMSUZ ETKİLERİ

Bir tesisin, bir bankanın özelleştirilmesinin, bu yoldan yabancılara satılmasının pek çok sakıncası vardır: Bağımsızlığın zedelenmesi, düalist yapı, dış bağımlılık, haksız rekabet ve tekelleşme, dış dengesizlik, teknolojik bağımlılık, gelişmenin engellenmesi, zayıf istihdam ve gelir etkisi gibi.

Son yapılan özelleştirmelerden en çok ses getireni Halkbank ile Otoyol ve köprü gelirlerinin satışı oldu. Bankanın halka arz edilen hisselerinin yüzde 80’i yabancıya satıldı. Otoyol ve köprülerde yabancı payı yüzde 40. Acaba bunların ekonomiye ne gibi olumsuz etkileri oldu ve olacak? Genellikle üzerinde durulan etkileri aşağıda açıklıyorum.

a) İlk akla gelen etki dış dengesizlik… Yabancı şirketler çoğunlukla ihracat yapmazlar, üretim girdilerini de yurt dışından, ana merkezden ithal ederler. Daha da kötüsü her yıl ana şirkete kâr transferi yaparlar. AKP hükümeti günü kurtardı ama, bir bedeli var, gelecek yıllarda fazlasıyla ödenecek. Esfender Korkmaz bu etkiye, yanısıra doğan diğer etkilere de (cari açık, hâkimiyet, hizmet kalitesi) dikkat çekerek şöyle değiniyor: Halk Bankası’nın yabancı hisseler karşılığı kadar kârı artık yurt dışına çıkacaktır. Bugün ülkeye döviz girdi, cari açık kapandı ama her yıl bankanın bir miktar kârı yurt dışına çıkacağı için cari açık kalıcı olacaktır.  Öte yandan, Halkbank’ın satışı ile, yabancı etkisine giren banka sayısı biraz daha artmış oldu. Yabancı payı hemen hemen yarıya ulaşmıştır. Bunun anlamı da şudur: “Bir ekonomik kriz öncesinde, bu bankalar kaynakları bir gecede dışarıya aktararak sektörün zora girmesine ve krizin derinlik kazanmasına yol açabilecektir.”[ix]  

İMKB’de işlem gören hisselerin yüzde 64.1’ine yabancılar sahiptir. Yurttaşlarımızın payı sadece yüzde 35.9’dur. Getirisi en yüksek, en değerli hisse senetleri yabancıların elinde bulunuyor. Halk Bankasının hisse senetleri satılırken yabancılara yüzde 80 pay ayrılınca, yabancıların İMKB’deki ağırlığı daha da artmış oldu.  Şimdi Güngör Uras “Bu işte bir terslik yok mu? Hani benim payım, hani benim payım?” derken, yerden göğe kadar haklı değil mi?[x]  

Öte yandan, köprü ve paralı yollar konusunda, onarım gerektiğinde, özel sektör maliyetleri en aza düşürmeye çalışacaktır. Standart konulmuş olmasına rağmen, özel sektörün devlet kadar duyarlı davranması düşünülemez. Çünkü devlet yalnızca maliyeti düşürmeyi değil, aynı zamanda sosyal maliyetleri de dikkate alır, özel sektörden bunu beklemek için çok iyimser olmak lazım.

b) Yıllardır yapılan diğer özelleştirmeleri de hesaba katınca yurt dışına kâr (döviz) transferinin boyutları muazzam miktarlara ulaşıyor. Sayın E. Korkmaz buna iletişim sektöründen, Türk Telekom, Telsim, Teletaş ve Türk Kablo örneklerini de ekliyor.  Kârları hayli yüksek olan bu şirketlerin kamu hisseleri de yabancılara satılmıştı. “Yalnızca Telekom’un yıllık kârı, ortalama 2 milyar dolardır. Bunun bir milyar doları her yıl yurt dışına çıkıyor. Öte yandan iletişim sektörünün yabancıların eline geçmesi ulusal güvenliği tehlikeye sokma potansiyeli taşımaktadır; yabancılar barışta ve savaşta istedikleri zaman iletişimi kesebilir.

c) Özelleştirme yoluyla ülkeye giren yabancı sermayenin olumsuz bir etkisi de haksız rekabet ve tekelleşmedir. Yabancı sermaye şirketlerinin arkasında dev sermayeler, ileri teknoloji ve yöneticilik bilgisi vardır. Oysa ulusal işletmeler küçüktür, bu avantajlardan yoksundur; dolayısıyla yabancı firmalarla rekabet edemeyecek, sektörü terk etmek zorunda kalacaklardır. Yabancı firmalar zamanla tekel konumuna geçecektir. Halk bankası hisselerinin büyük kısmının yabancılara satılması bu etkiyi güçlendirecek bir uygulamadır. Prof. Dr. Esfender Korkmaz aynı etki ile ilgili olarak  ‘Türkiye’nin 500 Büyük Firması’arasına giren Petkim, Tüpraş, Telekom, Tekel, Türkiye Şeker Fabrikaları, Çimento fabrikaları gibi büyük kamu kuruluşlarını örnek olarak vermektedir. AKP iktidarı –biri dışında- bu dev kuruluşları da yabancılara satmıştır. Neticede “üretime ve altyapıya hâkim olan yabancı şirketler, bu yoldan iç pazarda tekel konumuna gelmiş bulunuyor.” Bu gidişle, daha da geleceklerdir.

 


[i] Uğur Dündar, AKP Türkiye’nin Varlıklarını Seçim Kazanma Uğruna Satıyor!” Sözcü, 21.11.2012.

[ii] Mustafa Erkal, 2012 “AB İlerleme Raporu ve Özelleştirmeler”, Yeniçağ, 14.10.2012.

[iii] Cihan Dura, “Silah Elde bekleyenler,” http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=255&Itemid=60

[iv] Süleyman Yaşar, “Erdoğan Özelleştirmeyi Hızlandırınca Bazıları Sinirlendi”, Sabah, 21.12.2012.

[v] Özelleştirme programı kapsamında gerçekleştirilen, imtiyaz ve iltizam hakkı devri özelliği taşıyan büyük özelleştirme ihalelerinden biri de Türk Telekom’un, Lübnan ve Suudi Arabistan merkezli Oger Grubu’na satışıdır.

[vi] Esfender Korkmaz, “Özelleştirme Değil Gelir Kırdırma”, Yeniçağ, 20.12. 2012; Güngör Uras, “Özelleştirme, İmtiyaz, İltizam”, Milliyet, 20.12. 2012.

[vii] Esfender Korkmaz bu savını bir rakamlı örnekle kanıtlıyor, bakınız: Özelleştirme Değil Gelir Kırdırma”, Yeniçağ, 20.12.2012

[viii] Sultan ÖZER, “Borda Tekellerin Talebi Karşılandı”, Evrensel, 2.11. 2012.

[ix] Esfender Korkmaz, “Ekonominin Altını Oydular”, Yeniçağ, 21.11. 2012.

[x] Güngör Uras, Halkbank’ı Yabancılar Kapıştı, Milliyet, 20.11.2012; Güngör Uras, “Halkbank’ı Yabancıların Kapışması İyi mi Kötü mü?” Milliyet, 21.11. 2012

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura