Diğerleri > Ekonomi Gündemi
03-09-2012
EKONOMİ GÜNDEMİ: ÖZELLEŞTİRME, İŞSİZLİK VE TASARRUFLAR

 

ÖZELLEŞTİRME

Dünya ekonomik krizlerden kurtulamıyor. ABD hangi önlemi alacağını bilemez durumda, uzak olmayan bir gelecekte süper güç konumunu da yitirebilir. AB’nin yalnız ekonomik değil, siyasal geleceği de belirsiz... Bütün bunlar neyin işareti? Pazar ekonomisinin, neoliberal küreselleşmenin iflasının işareti... Devlet müdahalesi yeniden gündemde, hatta türlü şekillerde uygulanmasına bile geçildi. Peki,Türkiye’de ne oluyor? Türkiye’de “herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine!” Hükümet tınmıyor: Varsa yoksa kapitalist uygulamalar,…  tek bir geri adım atmıyor, örneğin özelleştirme politikasından... Neden? Çünkü mecbur, çünkü hayat damarı özelleştirmelere bağlı, satacak ki iktidarının damarlarına kan yürüyecek, boş kasalara para girecek, açıkları kapatacak. İşte bu demode anlayışladır ki AKP hükümeti son aylarda da boş durmadı:  Yeni satışlar, ihaleler yaptı, yeni yasal düzenlemeler getirdi.

I) Satış ve İhaleler

-Birinci olarak, bir zamanlar ulusal gurur kaynaklarımızdan biri olan PETKİM'in %10.32 hissesini, blok satışla 168,5 milyon dolar karşılığında Azerî kuruluşu SOCAR’a sattı. SOCAR’ın PETKİM'deki payı %61.35'e yükselirken, devletimiz PETKİM’den tamamen çıkmış oldu. PETKİM 2005'te açılmıştı halka[i]. Şirket, yüzde 51'i blok satış yöntemiyle özelleştirilerek, 2 milyar dolar karşılığında Socar-Turcas-Injaz'a satılmıştı.

PETKİM petrokimyasal ara ve nihai ürünler üretip satıyor. Tesisin pazar payı yüzde 26, çalışan sayısı 2600 civarındadır.

-İkinci olarak, AKP iktidarı özelleştirme sürecinin ilk aşaması olarak yeni ihaleler açtı. Bunlardan en “yürek yakan”ı, Haydarpaşa Gar ve Liman Dönüşüm Projesi ihalesidir. Bu tarihî eserin özelleştirilmesi, yaklaşık 8 yıldır tartışılıyordu. Yaktılar, yıktılar, lobi yaptılar, sonunda muratlarına erdiler.  İhale Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından gerçekleştirilecek.

-TEKEL’in sigara bölümünü AKP hükümeti bir İngiliz şirketine (BAT) satmıştı. İçki bölümü ise Amerikalıların oldu. Bir zamanların en güçlü kamu işletmelerinden biri olan TEKEL, millî ekonomimize Atatürk’ün armağanı idi.

Öyle görülüyor TEKEL’in varlıklarını sat sat bitiremiyorlar. Parça parça edilerek kurda kuşa yem edilen bu kuruluşun İstanbul Paşabahçe'deki eski içki fabrikasında bulunan taşınmazlar ve üzerindeki binaların satışı ile iskele-rıhtım ve dolgu alanının 49 yıllık kullanma izninin devri için de ihale açıldı. İhalede beş şirket teklif verdi. İşte halkın mülkü üzerine mal bulmuş mağribî gibi üşüşen bu şirketlerin adları: Özyazıcı İnşaat Elektrik, Torunlar Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı, Fernas İnşaat, Asitane Gayrimenkul Geliştirme ve Turizm, Siyahkalem Mühendislik.   

-Özelleştirmelerin devam ettiği bir diğer alan da elektrik üretim santralleri... Bu kapsamda Enerji Bakanlığı Müsteşarlığı Nisan 2012 başında öncelikli dört termik üretim tesisinin özelleştirileceğini açıkladı. Bu tesisler şunlar: Hamitabat (1,120 MW), Soma A-B (1,034 MW), Çan (320 MW) ve Seyitömer (600 MW).

Kütahya'daki, linyitle çalışan Seyitömer Termik Santrali'nin özelleştirilmesi için Yüksek Planlama Kurulu kararı hazırlanmış, ihale için hazırlıklar başlatılmıştı.

-Nihayet, köprü ve otoyol özelleştirmesine de başvurular yapıldı. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın gazetelere verdiği ilana göre 2000 kilometre otoyol ve 2 köprü; işletme hakkının verilmesi yöntemiyle,  tek paket halinde özelleştiriliyor.

II) Yasal Düzenlemeler

AKP iki ulusal servetimizi daha özel sektöre devretmek için yasal girişimleri başlattı, biri bor madeni, diğeri demiryolları… Yaptığı yasal düzenleme ile özelleştirme uygulamasında hükümetin yetkisini genişletti, yargıyı dışlama (bypass) yoluna gitti.

A) Bor madenleri uzun süredir yorum ve tartışmalara konu oluyordu. Tartışmanın merkezi; bor madeninin kullanım yelpazesinin genişliği ve önemi ile bor bakımından dünya çapındaki üstünlüğümüzdü. AKP iktidarı bu, durur mu sonunda ona da el attı. Bor madenlerinin özel sektöre devrini sağlayacak bir yasa taslağı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından, Bakanlar Kurulu’na sunuldu. Taslağa göre, mülkiyeti devlette kalmak kaydıyla, bor madeninin üretimi ve zenginleştirilmesi, ihale yoluyla üçüncü şahıslar tarafından yapılabilecek. Başka bir deyişle, daha önceki Türk Telekom ve TEDAŞ Elektrik Dağıtım şirketleri özelleştirmelerine benzer şekilde, mülkiyeti devlette kalmak şartıyla bor madenlerinin arama, üretim ve pazarlanması özel sektöre devrediliyor.

Bilindiği gibi bor madenleri Eti Holding tarafından işletiliyordu. Bu kuruluş 2001 yılında blok olarak özelleştirilmek istendiyse de, kamuoyunun baskısı üzerine geri adım atıldı. Şimdi sıkı durun: O yıllarda AKP de bor madenlerinin özelleştirilmesine şiddetle karşı çıkıyordu! Peki bugün? Bizzat kendisi özelleştiriyor! Neyle açıklayacağız bu çelişkiyi? Bizim siyasetçilerimizin genellikle, bir dava sahibi olmadıkları ile, fikir ve inançtan çok menfaat ve ikbal kaygısıyla hareket ettikleri ile elbette… Bunun çok bilinen bir örneğini de zikretmeden geçemeyeceğim: Muhalefet saflarında iken, Türkiye’nin AB üyeliğine şiddetle karşı çıkan Abdullah Gül; iktidar olunca, derhal saf değiştirerek birinci sınıf AB savunucusu kesilmişti. Ne diyebilirim ki? Atatürk’ün üzerinde çok durduğu sosyal ahlak eksikliği Türkiye’nin gerçekten temel sorunlarından biridir.

Türkiye Maden-İş Sendikası Yönetim Kurulu’nun, hükümetin bor girişimi hakkındaki bir açıklamasını okudum Evrensel’de (16.3.2012), buraya almamak olmaz, şöyle deniyor: Bor madenleri millî servettir, Türkiye’nin gözbebeğidir, özelleştirilmesine izin verilmemesi gerekir. Ülkemiz bor rezervi açısından dünyada birincidir. Eti Maden’e bağlı bor işletmeleri; dünya bor rezervlerinin yüzde 73’ünü elinde bulunduruyor, dünya bor talebinin yaklaşık yüzde 40’ını karşılıyor. Yıllık 2 milyon ton civarında gerçekleşen bor ihracatı ekonomimize yaklaşık 850 milyon dolar gelir sağlamaktadır. Getirilen değişiklikle bor ürünleri işletmelerinin yerli veya yabancı şirketlere devrinin yolu açılmış oluyor. Bor madenlerimizin özel sektöre uzun vadeli taahhütlerle verilmesi, dünya lideri olabileceğimiz bir sektörde uzun yıllar süren çabalar sonucunda elde ettiğimiz etkinliği olumsuz yönde etkileyecektir.”

ABD’nin küresel şirketlerinin Türkiye’nin bor yataklarında gözü vardır. Benim tahminim odur ki uzun vadede esas hedef bor madenlerinin yabancı şirketlere, büyük olasılıkla ABD şirketlerine satılmasıdır. Mevcut düzenlemede, tepki olmasın diye yumuşak ifadeler kullanarak kamuflaj yoluna gidiyor AKP iktidarı.

B) Olamaz, yapamazlar derken, sonunda demiryolları da AKP’nin özelleştirme saldırısının kurbanı oluyor: Serbestleştiriliyor, sözde rekabete açılacak hava yolu taşımacılığında olduğu gibi... Devlet Demiryolları Genel Müdürü Nisan başında şöyle açıkladı girişimlerini: “Demiryolu sektörünü serbestleştirmek istiyoruz. Kanun bir iki ay içinde Meclis’e gelecek. Hem iç rekabet canlanacak hem kullanıcılara daha etkin ve kaliteli hizmet sunulacak, hem de demiryollarının hazine üzerindeki yükü azaltılacak. THY’yi örnek alıyoruz. Türk Tren AŞ adlı yeni bir demiryolu şirketi kuracağız.” Görüyorsunuz, ileri sürülen gerekçeler, hep aynı ve ağızlarda pelesenk olmuş gerekçeler: Rekabet canlanacak, daha kaliteli hizmet sunulacak, hazine üzerindeki yük azalacak… Oysa özelleştirmenin hakikî amacı, kamunun cüzdanını açıp, serveti halktan özel şahıslara aktarmaktır. Bu söylenmez, buna atıf yok tabii... Yine kamuflaj yapılıyor. Başbakan Margaret Thatcher (1979-1990) zamanında İngiltere’de de demiryolları özelleştirildi, öyle sorunlar çıktı ki yaptıklarına yapacaklarına bin pişman oldular.

Demiryollarının özelleştirilmesi ile ilgili olarak Ulusal Strateji Merkezi(USMER) İstanbul Başkanı Haluk Dural’ın bir yorumuna başvurmamız faydalı olacak, şöyle yazıyor: Margaret Thatcher’ın başbakanlığı döneminde İngiltere’de özelleştirme yapıldı. Ne var ki özel sektör sadece kârlı hatlara yatırım yaptığından, demiryollarında yeniden kamulaştırmaya gidildi.

Öte yandan, bu konuda asıl çarpıcı örnek Arjantin örneğidir. Toplam 38 bin km olan demiryolu ağı 90’lı yıllarda yapılan özelleştirmeler sonucu, 9 bin km’ye kadar düştü. Sebep yine aynı: Özel sektörün yalnızca kâr güden yatırımları... Arjantin demiryollarının 30 bin km’si tarım ve hayvancılık yapılan bölgelerdeydi. Oralarda yaşayan insanlar demiryolu ulaşımının kalkmasıyla birlikte yerlerini terk etmek zorunda kaldı. Dünyanın en büyük et üreticisi olan Arjantin et ithal eden bir ülke durumuna düştü. Demiryollarının özelleştirilmesi halinde Türkiye’de de olacak olan budur. Ayrıca demiryolu ağının geniş olması askerî bakımdan da önemlidir. Çünkü, büyük çaplı askerî birlik kaydırmaları demiryoluyla yapılır. Özelleştirme Türk ordusunun ülke içindeki hareketini zorlaştıracaktır.

C) AKP iktidarı; günümüzde artık bütün sakıncaları ortaya çıkmış olan özelleştirmeden vazgeçmek bir yana, bu yanlış uygulama ile ilgili hareket alanını daha da genişletmeye çalışıyor. Nitekim Nisan sonunda, çok kritik bir yasayı daha Meclis’ten geçirdi. Görüşme aslında bazı üst kurul başkanlarının görev sürelerini düzenleyen yasa ile ilgiliydi. Bir gece yarısı harekâtıyla ve son dakika önergesiyle özelleştirme ile ilgili bir düzenlemeyi de yasalaştırıverdiler. Özetle, şu imkânı elde etti hükümet: Bakanlar Kurulu, bundan böyle özelleştirme uygulamalarına yönelik olarak açılan davalarda yargı kararını uygulamayabilecek. Yetki “ihaleyi kazanan yatırımcıya tesisin devrinin ardından iptal kararı verilmesi sebebiyle oluşacak fiili imkânsızlık karşısında geri dönülemez bir yapının ortaya çıkması durumu”na bağlanıyordu. Başka bir deyişle, yargının özelleştirme ihaleleri hakkında verdiği kararlar bundan böyle yok sayılıyor, son söz Bakanlar Kurulu’na bırakılıyordu. Türkçesi icra “yargıya müdahale” ediyor, “yasal bir ambalaj”la hukuk “bypass” ediliyordu.

Çok önemli bir noktayı daha belirtmeden, konuyu kapatmayalım: Söz konusu yasa, bir grubu çok yakından ilgilendiriyor: Albayraklar… Bu grup Mayıs 2003’te Balıkesir SEKA Kağıt Fabrikası’nı sadece 1.1 milyon dolara satın almıştı. Oysa yaklaşık 1800 dönümlük arazisi, 185 lojmanı, sosyal tesisleri ve diğer varlıkları ile, özelleştirme ihalesi öncesi, Balıkesir SEKA’ya 51 milyon dolar değer biçilmişti. Tesis ihaleye tek başına katılan Albayraklar’a Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun onayıyla Haziran 2003 tarihinde devredildi. Ancak Bursa 2. İdare Mahkemesi Temmuz 2003´te, satılmasında kamu yararı ve özelleştirme amacına uygunluk bulunmadığı gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı almış, sonra da iptal kararı vermişti. Karar temyiz edildi. Diğer yargı organları da Balıkesir SEKA’nın iadesi için tam beş karar almıştı. Ancak o tarihten bu yana, yani 9 yıldır Balıkesir SEKA, geri alınamadı. Söz konusu yasa ile iktidar hem Yargı’nın kararlarını geçersiz kıldı, hem de yargının yetkisini kendi üzerine aldı. Aynı zamanda Albayraklar grubunu da ihya etmiş oldu. Bu grubun, AKP’nin yarı resmi yayın organı olan Yeni Şafak gazetesinin sahipleri, Başbakan'ın damadının da holdingin “CEO”su  olduğunu eklemekte fayda var sanırım.

 

İŞSİZLİK

I)İşsizlik Oranımız Gerçeği Göstermiyor

Ülkelerin can alıcı sorunlarından biri de işsizliktir. Bir ekonominin, bir hükümetin başarısını ölçmek için, her şeyden önce ülke insanlarına iş alanı açma derecesine, örneğin “işsizlik oranı”na bakmak gerekir. İşsizlik basit bir tanımla “çalışabilecek ve çalışmak isteyen insanların, iş bulamaması olgusu”dur. İşsizlik oranı “işsiz olanların sayısı, toplam işgücü sayısına bölünerek” bulunur. Eğer işsizlik oranı yüksekse, artıyorsa, o ekonomi, o hükümet başarısızdır. Çünkü yoksulluk kaynağıdır işsizlik!... Yoksulluk da cehaletin, mutsuzluğun, sosyal çatışmanın, dışa bağımlılığın kaynağıdır. Bu sebeple dünyada Millî İrade’ye saygılı her hükümetin ilk hedeflerinden biri işsizliği azaltmak, kabul edilebilir bir düzeye çekmek olmalıdır.

Türkiye’de (2011) resmi işsizlik oranı yüzde 10, (AKP’nin iktidara geldiği 2002’de de yüzde 10’du), işsiz sayısı 2.6 milyondur. Bu oran 2009’da yüzde 14’e kadar çıkmıştı. Krizle boğuşan Avrupa’da ortalama işsizlik yüzde 10... İspanya yüzde 23’le ilk sırada. Yunanistan’ınki yüzde 20, İrlanda ve Portekiz’inki yüzde 14…

 Bu veriler AKP iktidarının işine geliyor, kendine pay çıkarabiliyor çünkü.”Mustafa Sönmez’in ifadesiyle “İkide bir, AB’deki işsizliğe, hele ki İspanya’da yüzde 23’ü bulan işsizliğe gönderme yaparak sahte bir başarı öyküsü yazıyor. Oysa işin aslı çok farklı…”

Gerçekte, işsizlik düzeyi bakımından İspanya’dan çok farklı değil durumumuz. Öyleyse sormak gerekiyor: Türkiye’de işsizlik oranı İspanya’ya kıyasla neden bu kadar düşük? Ne yazık ki farklılık Türkiye’nin başarılı olmasından, yurttaşlarına iş bulmakta daha başarılı olmasından değil, hesaplama ile ilgili bir kavramın oluşumundaki farklılıktan ileri geliyor. Ne demek bu? Aşağıda açıklıyorum:

Bir ülkenin işgücü (L) üç niteliğe bakılarak belirleniyor: y, s, p.

y: 15 yaşın üzerinde olmak.

s: eli ayağı sağlam, iş tutabilir olmak.

p: iş gücü piyasasına çıkmış, iş arar durumda olmak.

Bu üç niteliğe göre hesaplanan işgücü (L) ise, ikiye ayrılıyor:

-İş bulmuş olup fiilen çalışanlar, yani istihdam edilenler,

-İş bulamamış olup çalışmayanlar, yani işsizler (İ)

Yukarda belirttiğim gibi, işsizlik oranı ekonomideki işsiz sayısı işgücü sayısına bölünerek hesaplanıyor:

i = İ / L 

(i: işsizlik oranı, İ: işsiz sayısı, L: işgücü sayısı)

Şimdi, açıktır ki İ’yi oluşturan ögelerdeki değişmeler farklı işsizlik oranları elde edilmesine yol açacaktır. Örneğin 15 yaş yerine farklı bir yaş esas alınabilir. “Eli ayağı sağlam, iş tutabilir olma” özelliği de subjektif uygulamalara imkân verebilir. Fakat asıl önemli olan üçüncü özellik (p): “İş gücü piyasasına çıkmış, iş arar durumda olmak.” Bu niteliğe sahip olmayanlar diğer iki özelliğe sahipse, iş piyasasına çıkmadıkları için “istihdam edilenler” gibi işlem görecektir. Bunların miktarı ne kadar fazla ise, işsizlik oranı o kadar düşük çıkacaktır, bunun tersi de doğrudur. Türkiye’nin işsiz sayısı, işte bu yüzden İspanya’nınkinden düşük çıkıyor. Başka bir deyişle Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 10 değil, gerçekte yüzde 20’ler civarındadır.

Olay somut verilerle belki daha iyi açıklanabilir. İktisatçı Mustafa Sönmez’in bir makalesinde[ii] bu mahiyette bir açıklamayı bulabiliyoruz, özetliyorum:

Çalışabilir, eli ayağı sağlam nüfusun (s) işgücü piyasasına çıkma derecesi (p), işsizlik oranını da belirliyor. Bizde, eli iş tutabilecek 15 yaş üstü nüfusun ancak yüzde 50’si işgücü piyasasına çıkıyor. İşsizlik oranı 2011’de Türkiye için yüzde 10’dur. Ancak burada önemli olan, 15 yaş üstü nüfusun yarısının işgücü piyasasına çıkmaması… İşsiz sayısının düşük görünmesinin sebebi budur. İş aramaktan yorulanlar, ümidi kırılanlar, ev kadınları…, bunlar “işgücü” piyasasına çıkmayan, dolayısıyla resmen “işsiz” de sayılmayan insanlar... Oysa, mesela İspanya’daki kadar çıkmış olsalardı, “işgücü” sayılacaklar, bundan dolayı da “işsiz” sayısı çok yüksek görünecekti.

İspanya’nın yüzde 23’lük rekor işsizliği, ekonomisindeki daralmadan olduğu kadar çalışmak için işgücü piyasasına çıkan nüfusun yüksekliğinden kaynaklanıyor. İspanya’da 15 yaş üstü nüfusun yüzde 60’ı işgücü piyasasına çıkıyor, yani bizden 10 puan fazlası. Bizde de, 15 yaş üstü nüfusun yüzde 60’ı piyasaya çıksaydı, ne olurdu? İşte o zaman “iş aradıkları” için işsiz sayılacaklar ve sayıları da bugün olduğu gibi 2.6 milyon değil 8 milyonu bulacak, işsizlik oranı da bugünkü gibi yüzde 10 değil, yüzde 25 görünecekti.

Daha da önemlisi şu ki iki ülkenin işgücüne katılım oranları arasında 10 puan farkı daha ziyade kadınlar yaratıyor. İspanya’da kadınlar, evlerinden iş aramaya daha çok çıkıp işgücüne katılıyorlar. Bu ülkede kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 53’ü buluyor, Türkiye’de ise sadece yüzde 30... Eğer, Türkiye’de de kadınların yüzde 30’u yerine, İspanya’daki gibi yüzde 53’ü işgücü piyasasına çıkıp “iş arıyor” görünselerdi, bugün 1 milyonu bulmayan resmî işsiz kadın sayımız 7.5 milyonu, bugün yüzde 11.3 görünen kadın işsiz oranımız da yüzde 51’i geçecekti. Kadını eve kapatmakla işsizliğin nasıl gizlendiğini bu rakamlardan anlayabiliriz.

M. Sönmez yazısının sonunda İspanya’ya şu ilginç tavsiyede bulunuyor: Avrupa’nın en işsiz ülkesi olarak görünmek istemiyorsanız, siz de Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si gibi kadınları evde tutan muhafazakâr politikalar izleyin, hatta eğitim sisteminizi değiştirip kız çocuklarınızı erkenden eve çekin. Sizin de işsizlik oranınız birden aşağılara iner, imajınız ise tavan yapar!

II) Bazı Yapısal Özellikler

Türkiye’nin işsizlik olgusuna bir de yapısal bakımdan göz atalım; dikkatimi çeken üç noktayı belirtmekle yetineceğim.

a) Son verilere göre ilginç bir yapısal değişiklik 35-54 yaş grubunda görülüyor: Bu grupta işsizlik artıyor! Önem verilmesi gereken bir olgu bu, çünkü söz konusu yaş grubundakiler çoğunlukla evli ve çocuk sahibi, bakmakla yükümlü oldukları aileleri olan kişiler... Bunların işsizliği başkalarını da, aile üyelerini de etkiliyor, hem de en yaşamsal ihtiyaçlar bakımından. Ailenin geçiminden sorumlu olan 35-54 yaşındaki insanların işsizliği birçok soruna yol açabilecek sosyoekonomik bir problem olarak karşımıza çıkıyor.

b) İkinci olarak genç nüfusta işsizlik oranı yüksek: yüzde 18.4… Her on gencimizden 2’si işsiz…

c)Türkiye’de kimi meslek alanlarındaki işsizlik de hayli yüksek düzeylerde, örneğin mühendislik… Ülkemizde her yıl ortalama 60 bin yeni mühendis, fakültelerinden mezun oluyor. Ne var ki bu mühendislerin yüzde 25’i ya işsizdir ya da kendi mesleği dışındaki alanlarda çalışıyor.

İŞ KAZALARI

İş bulup geçimini sağlamak güzel şey… Ancak iş bulmakla iş bitmiyor. Gülün dikeni var, bir işte çalışmak da sorunlar getirebiliyor insana. İstediği işte çalışamama, ücretlerin düşük olması, olumsuz çalışma koşulları, iş garantisi olmaması gibi… Ve daha üzücü olanı var: “işçi kıyımları” var, iş kazalarından kaynaklanan… Başka bir deyişle “Fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda, madenlerde, tarlalarda, kısacası insanın çalıştığı her yerde işçi kıyımları” oluyor. Şöyle ki son 10 yılda toplam 10 723 işçi, her yıl ortalama 1072 işçi, “iş kazası” adı verilen olaylarda hayatını kaybetti Türkiye’de. En son, 2012 yılının sadece ilk üç ayında 163’ten fazla yurttaşımız “iş kazaları”nın kurbanı oldu. Bunlardan birçoğu “toplu ölüm” şeklinde cereyan geldi, aşağıda sadece birkaç örnek veriyorum [Sol, 5.4.2012]:

-Adana Kozan’daki baraj inşaatında 10 işçi sulara kapılarak hayatını kaybetti.

-İstanbul Esenyurt’ta bir AVM inşaatının şantiyesinde 11 işçi yanarak öldü.

-Nisan ayı başında, Eskişehir’de maden göçüğü sonrası 4 işçi hayatını kaybetti.

-Erzurum’da 5 TEDAŞ işçisi gölette kayboldu.

Bu olgu ve benzerleri ülkemizin gerçek sorunlarıdır. Ancak holding medyasında bunların gündeme geldiğini, tartışıldığını göremezsiniz. Çünkü ne kalpleri ne kafaları o kapasitededir. Kulaklarını “Türkiyeli usta”dan ayırmazlar. O ne derse gündem odur, bunların da hemen tamamı yapay, dış güçlerce dayatılmış konulardır.

 

TASARRUF SORUNUMUZ

Türkiye’de son 20 yıldır iki alanda yoğun bir beyin yıkama faaliyeti sürdürüldü. Biri Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nden başka alternatifi olmadığı, diğeri ekonomik kalkınmanın ancak yabancı sermaye ile sağlanabileceği... Propaganda şöyle bağlanıyordu: Bu ikisi gerçekleşmezse Türkiye biter.

a) Burada konumuz ikinci iddia…, onu açalım.

Bizler 1960’lı yılların üniversiteli gençleri olarak, kalkınmanın olmazsa olmaz koşulunun “iç tasarrufların artırılması olduğu” kuralını ezberleyip öğrenerek yetişmiştik. Sonra, 1980’li yıllardan itibaren bir yeni liberalizm, bir küreselleşme balonu salındı ortaya.  Bir yalan rüzgârı ki Türkiye’yi de önüne katıp götürdü. İşte bu furyada şu görüş dayatıldı topluma: Türkiye’nin tasarruf oranı düşüktür, kalkınması için yabancı sermaye çekmekten başka çaresi yoktur.

Bu yanlış zihniyet günümüze kadar sürdü. Oysa gerçek bu değildir. Dünyada hangi ülke gelişmişse kalkınmasını çok büyük ölçüde kendi iç tasarruflarına dayandırmıştır. İngiltere sanayileşirken, dışardan yabancı sermaye mi gelsin diye bekledi? Japonya gelişme sürecinin bir aşamasında tasarruf oranını %30’lara kadar yükseltmemiş midir?

Gerçek böyle iken, Türkiye’yi yabancı sermayeye mahkûm edenler ulusal tasarrufların adını hiç anmadılar. Çünkü onlar kendi halkları ile değil, Batılı sömürgenlerle çıkar birliği içindeydiler. Onlar ki Batı’nın malları ve parası için Türkiye’yi pazar yaptılar ve yapmaktalar. Türkler tüketsin ki o mallar satılabilsin, birikmiş fonlar borç olarak alınabilsin.  Sürekli tekrarlıyorlardı: Türkiye’nin tasarruf oranı düşüktür. Bu düzeyde bir tasarruf oranıyla kalkınamayız. Tasarruf açığı ancak yabancı sermaye ile kapatılabilir. Oysa tüketim öylesine kışkırtılır ve başıboş bırakılırsa, tasarruflar elbette düşük olacaktır. Böyle bir mekanizma yalnızca Batı’nın bugünkü gelişme düzeyinin bir gereğidir ve onun dev şirketlerinin çıkarlarına uygundur. Bu mekanizma bizim gibi toplumlar için, tam tersine, bir felakettir. Türkiye’yi böylece yabancı sermayeye muhtaç duruma bile bile getirdiler, şunu yaparak: Önce tüketimi alabildiğine teşvik edip iç tasarrufların yükselmesini engellediler, ardından düşmesini sağladılar. Sonra şöyle dediler: Bakın ulusal tasarruflar yetersiz, o halde yabancı sermayeden başka çaremiz yok.

b) Neden sonra, dünya krizlerle sarsılmaya başlayınca durum değişti, hatâ görüldü, yanlıştan dönmek gerektiği gerçeği ortaya çıktı. Yeniden, iç tasarruf oranının artırılmasından söz edilmeye başlandı. Artık bu kapsamda somut girişimler, bir tür seferberlik niteliğinde hareketler de görülüyor. Örneğin, Akbank’ın Nisan başında başlattığı tasarruf bilincini geliştirme ve özendirme kampanyası gibi… Hedef “Türk halkına son yıllarda azalan tasarruf eğilimini yeniden kazandırmak…

Akbank Bireysel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Galip Tözge, söz konusu kampanya hakkında şu bilgileri verdi[iii]: Son 20 yılda yurtiçi tasarruflar GSYİH'nin yüzde 22,4’'ünden 2010 yılı itibarıyla yüzde 13,6'sına kadar geriledi. Bu oran 1980'den bu yana kaydedilen en düşük orandır. Cari işlemler açığı, tasarruf ve yatırım dengesizliğinin aynasıdır. Yurtiçi tasarruf eğiliminin düşmesi, Türkiye'de yatırımların yabancı kaynaklarla finanse edilmesine yol açıyor, bu nedenle cari işlemler açığı büyüyor; bu sarmal, ülkenin uzun vadeli kredi notu görünümünü de olumsuz etkiliyor. Büyümenin finansmanında yurtiçi kaynakların payının artması ülke ekonomisinin kırılganlığının azalmasında çok önemli bir role sahip olacak. IMF'nin 2010 yılı verilerine göre Türkiye; yüzde 13,6'lık tasarruf oranı ile, Çin'in yüzde 53, Hindistan'ın yüzde 34, Güney Kore'nin yüzde 32 düzeyindeki oranları karşısında çok geride kalıyor. Türkiye'nin yıllık yüzde 6 olarak öngörülen büyüme hızının sürdürülebilir olması, ancak yurtiçi tasarrufların artırılması ile mümkün olacaktır.

Akbank’ın girişimi takdire değer, dilerim ülke çapında bir seferberliğe dönüşür. Ne var ki geriye dönüş son derecede zor olacaktır. Çünkü bir halkı alıştırılmış olduğu tüketim düzeyinden fedakârlığa razı etmek hiç de kolay değildir.

 


[i] “Halka açılma” ifadesi bir kamuflajdan ibarettir, aslında tesis üç-beş sermayedara açılıyor.

[ii] M. Sönmez, “Gerçek İşsizlikte İspanya’yı Sollarız”, Cumhuriyet, 19.3.2012.

[iii] Kenan Mehmetzade, “Tasarrufu Artırmadan Dünyada 10 Ekonomi Arasına Girmemiz Zor”, Zaman, 6.4.2012.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura