Diğerleri > Ekonomi Gündemi
03-09-2012
EKONOMİ GÜNDEMİ: LOZAN, ALTIN, DEVLETÇİLİK, BESİN GÜVENLİĞİ

 

 LOZAN’I NASIL HARCADIK?

I) Kasım 1922… Lozan Konferansı…

İsmet Paşa korkunç bir diplomatik savaş vermekte... Kime karşı? Bir tür yumuşatılmış Sevr koşullarını birleşik bir cephe halinde Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışan İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülke temsilcilerine karşı!...

Bir akşam, İngiltere temsilcisi ve Konferans Başkanı Lord Curzon, ABD temsilcisi Mr. Child ile birlikte İsmet Paşa’yı ziyaret eder. Havadan sudan konuştuktan sonra Lord Curzon asıl konuya gelir, konferansın iyi gitmediğinden şikâyet eder ve ayrılmadan önce tane tane, üstüne basa basa şunları söyler:

“Bir neticeye varacağız ama, biz memnun ayrılmayacağız. Hiçbir konuda bizi memnun etmiyorsunuz. Her dediğimizi, makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyor, hepsini reddediyorsunuz.

En sonunda şu kanata vardık ki ne reddederseniz, her birini cebimize atıyoruz.

Ülkeniz haraptır, imar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende vardır, bir de şu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz, hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı? Para kimsede yok, ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden para alacaksınız, harap bir ülkeyi nasıl kurtaracaksınız?

İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size gösterecek, önünüze koyacağız.” 

İsmet Paşa bu dehşet verici sözleri unutmayacaktır.

Parasız, yoksul Türkiye Lord Curzon’ların önünde diz çökmeden kalkınabilir miydi? Nasıl kalkınırdı?[1]

Yukardaki anekdotu Turgut Özakman’ın “Cumhuriyet: Türk Mucizesi” kitabından özetledim. Değerli yazarımız ekliyor: “İsmet Paşa bu dehşet verici sözleri hiçbir zaman unutmadı”. Burada duralım. Doğru mu bu, bence değil. Hadiseler Sayın Özakman’ın bu tespitini yalanlıyor. Şöyle ki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Lord Curzon (Kürzın)’ın o “dehşet verici sözler”ini kısa sürede unuttu. Bugün içine düşmüş bulunduğumuz trajik durumu yaratan sürecin ilk safhalarını ne yazık ki İsmet İnönü başlattı.

II) Bir yazarımız, söz konusu sureci şöyle özetliyor[2]:

Lord Curzon’ın tehdidinden kendisine ders çıkarması ve devleti yönetme sırası kendisine geldiğinde ona göre politikalar uygulaması icap eden İnönü, gerekenin tam tersini yaptı ve Curzon’ın tehdidinin gerçekleşmesine sebep olacak süreci başlattı: ABD’ye imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı, ABD ve sonrasında diğer Batılı devletlerle borçlanma anlaşmalarını, eğitim anlaşmalarını, askerî işbirliği anlaşmalarını bizzat kendisi yaptı.

Ardından gelen iktidarlar da (A. Menderes, S. Demirel, K. Evren, T. Özal, B. Ecevit, R. T. Erdoğan,…) İsmet İnönü’den hiç geri kalmadılar, hatta daha ileri gittiler; kimi Atatürkçülük adına, kimi milliyetçilik adına, kimi din adına, kim sağ, kimi sol adına... Ama hep Türk Milletinin zararına olan bir süreci durmaksızın işlettiler.

2012 yılına geldiğimizde ise elimizde cari açığı had safhaya ulaşmış, Batı’nın –gökte ararken yerde bulduğu- AKP iktidarı sürsün diye ekonomimize akıttığı sıcak para ile dönen, üretmeden tüketen, ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu, emireri durumuna düşmüş bir Türkiye var. Üstelik tam da Lord Curzon’ın dediği gibi “savaşarak kazandığı ne varsa, masada birer birer geri veren bir Türkiye!...

III) Ben İsmet Paşa dönemindeki geri dönüşleri biraz ayrıntılamak isterim:

1945-47 yılları… CHP iktidarda… Cumhurbaşkanı İsmet İnönü… Sivil ve asker Amerikan heyetleri, savaş gemileri ülkemizde... Türkiye IMF ve Dünya Bankasına üye oluyor. Türkiye ve ABD arasında askerî ve ekonomik temaslar başlıyor. Dostluk derneği kuruluyor. Türk subayları Amerikan tipi üniformalar giymeye başlıyor. Bakın, CHP Hükümeti Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Feridun Cemal Erkin’in şu söylediğine: “Türkiye, kaderini ancak Amerika ve Büyük Britanya’ya bağlarsa, esenliğe kavuşabilir.”

12 Temmuz 1947… İsmet Paşa, ünlü “Beyannamesi”ni yayınlar ve “müjde”yi verir: Türkiye demokrasi rejimine geçecektir. Demokrasinin önündeki engeller kaldırılacaktır. Aynı gün ABD ile bir antlaşma imzalanıyor.

ABD ile 1947 Antlaşması (Truman Doktrini)… “ABD’nin dünya egemenliği” doktrini olan Truman Doktrini ile başlayan Amerikan “yardımı”, ülkemizi Kemalist Yol’dan saptırıyor. Türkiye Amerikan emperyalizminin gereklerine uygun şekilde yeniden yapılandırılıyor. 1923-1938 Türkiyesi’nde, Atatürk zamanında ne yapılmışsa yıkılmaya başlıyor, ters yüz ediliyor: Bağımsızlığımızın yitirilmesine karşı yükselebilecek sesler susturuluyor. ABD ile ikili antlaşmalar yapılıyor. Siyasal ve ekonomik bağımsızlığımız törpülenip, giderek yok ediliyor. Millî eğitimimize, ulusal olmaktan çıkarılıp, Amerikan çıkarlarına uygun bir yapı kazandırılıyor. “Atatürk Devrimleri”nin birinci güvencesi olan köy enstitülerinin kapatılması süreci başlatılıyor. Yerine imam-hatip okulları açılıyor. Ekonomi politikası olarak devletçilik sulandırılıyor. Ekonomi IMF’nin kıskacına sokuluyor. Dış borçlanma başlatılıyor, CHP Hükümeti ABD’den borç talep ediyor.  Ulaştırmada demiryolları terk ediliyor, karayoluna ağırlık veriliyor. Türkiye’nin sanayileşmeden vazgeçmesi yönünde telkinler yapılıyor. İrtica yeniden harekete geçiyor.

IV) Tabiî “imam böyle yaparsa cemaat ne yapmaz” misali, CHP’den sonra gelenler daha fazlasını yaptılar. Ve sonuç: Bugünkü Türkiye ekonomisi!... Tarımımız gerilemiş. Tarım ürünlerinde, enerjide, birçok aramalda dışa bağımlıyız. İmalat sanayimiz,  en stratejik sektörlerimiz özelleştirmeler yoluyla hızla yabancı güçlerin eline geçmiş, geçiyor. İletişim sektörümüzde yabancı payı çok yüksek. Bankacılık sektörünün yarısı, borsanın yarıdan fazlası yabancıların elinde... Ekonomi sıcak para girmediği anda duruyor. Ödenmesi gereken ağır dış borçlar, faizleri var. Halkımız ancak borçlanarak yaşamını sürdürüyor. Topraklarımız, dolar karşılığı satıldığından, giderek yabancıların eline geçiyor.

Yaşar N. Öztürk milletimize bu düşkünlükleri reva görenleri “imkân yiyici” olarak yaftalıyor: “Atatürk çok büyük bir imkân yaratmıştı. Ona en küçük bir ekleme yapılsaydı, Türkiye bugün Japon mucizesini geride bırakmış olacaktı. Ama hiçbir ilave yapılmadı. Çünkü Atatürk sonrasındakilerin hiçbirinde yaratıcı diyalektikten nasip yoktu. Hepsi imkân yiyici, hazıra duacı idi. Keşke sadece böyle olsalardı: epey bir kısmı aynı zamanda haindi. Türkiye’de imkân yiyenlerin, dincisi ve Atatürkçüsü ile geldikleri ve Türkiye’yi getirdikleri yer ortadadır. Bunlarda yaratıcı iman olmadığı için sürekli imkân yediler.[3]

‘***’

Türkiye’nin bu trajik serüveninden, yarım kalan devriminden, kısacası “Lozan’ın harcanması”ndan pek çok sonuç çıkarılabilir. Ben önemli gördüğüm ikisini kaydetmekle yetineceğim. Birincisi, Türkiye’nin bugün geldiği tehlikeli noktanın müsebbibi, bazı beyinsizlerin iddia ettiği gibi asla Atatürkçülük değildir. Tam tersine, Türkiye’nin Atatürk yolundan saptırılmış olmasıdır. Atatürk ilkeleri, adam gibi uygulanmadı ki sorumlu olsun. İkincisi, devlet hayatında gerileyiş ve sonunda çöküş çok ufak ilerleyişlerle olabiliyor. Türkiye’de her gelen iktidar, hükümetler, koalisyonlar Cumhuriyet kalesinden birkaç tuğla sökmüştür. Böyle söküle söküle işte bugünkü duruma gelinmiştir. Kale düşmanlara tamamen açılmıştır. Şu ünlü söz çok daha isabetle anlatacaktır ne demek istediğimi:

Taşı delen suyun şiddeti değil, damlaların devamlılığıdır.

 

ALTIN

I) Altın Hareketleri

Batı uygarlığının yükselişinde sömürgeciliğin büyük payı vardır. Avrupa’nın sömürgeciliğe ilk soyunduğu çağda, kıtaya müthiş bir altın hırsı hâkimdi. Avrupalıları Amerika’nın sözde keşfine sevk eden de bu hırs olmuştur. Avrupalılara göre “altın her şeyi sağlardı. İnsanı sevilen ve saygı gösterilen bir konuma getirir, suç işlerse kurtarırdı. Onunla her şeyi elde edebilir, alt edebilirdi. Altın dostluk ve saygı kazanmak, ün ve nüfuz elde etmek için yeterliydi.”

Altın her zaman en sağlam değer ölçüsü ve tasarruf aracı olmuştur. Uzun süre para olarak kullanılmıştır. Altın para sistemi terk edildikten sonra da halk onu tasarruf aracı olarak kullanmaktan vazgeçmemiştir. Merkez bankaları para değerini desteklemek ve dış ödemelerde gerektiğinde kullanmak üzere altın bulundurur (altın ankesi). Bugün de durum aynıdır. Bu sebeple fiyatı uzun dönemde mutlaka yükselir.

A) Altın fiyatlarındaki hareketlere, örneğin Nisan ayı sonrası için bakarsak, hayli dalgalı ve zikzaklı, eğilim olarak yatay bir seyir izlediğini görüyoruz. Acaba bu hareketler fiilen hangi faktörlere bağlanıyor? Medyadan takip ettiğim kadarıyla, tespitlerim şunlar:

-FED’in politika hamleleri (Doları zayıflatıyor, enflasyonist baskıları tetikliyor. FED’in ekonomiyi desteklemek için faiz oranlarını sıfıra yaklaştırması, piyasaya trilyonlarca dolar enjekte etmesi. Sonuç: Altının plasman olarak cazibesi artıyor. Sarı maden, “boğa”ların yanında yer alıyor. Boğa piyasası, gelecek hakkında iyimserlik anlamına geliyor.)

- FED tutanaklarında parasal genişlemeden söz edilip edilmemesi (Edilmediyse altında sert satışlar, fiyat düşüyor)

-Avrupa’da borç krizi (altının yükselişini destekliyor).

-Avrupa'da, örneğin İtalya ve İspanya'da tahvil satışında faizin yüksek olması (altın satışları)

-Uluslararası gerginlikler (örneğin İran’la stratejik gerginlik, fiyat yükseliyor)

-Doların güçlenmesi (Altın fiyatı düşüyor)

-Petrol fiyatları (Paralel değişmeler)

- Alım ağırlıklı kontrat işlemleri  (Altın fiyatları yukarı yönlü dalgalanabiliyor).

B) Acaba altın fiyatlarının seyri hakkında şu son aylarda yapılan tahminler nelerdir?

-Bir tahmine göre 2012 yılının sonuna kadar, arada bazı düzeltmeler olsa da altın fiyatlarında yükseliş görülecektir. Yılın ikinci yarısından sonra altın ons fiyatı 2 bin dolar, hatta bunun üzerine yerleşebilir. 2013 yılında ise geriye gidiş olacağı tahmin ediliyor. Dahası, “altın ve kıymetli maden dönemi”nin sona ereceğini ileri sürenler de var. Bu tahminler iki gerekçeye dayanıyor: Bir, ABD ekonomisinde olumlu gelişme beklentisi; iki, Avrupa Birliği'nin, uzlaşmaya giderek kazanacağı istikrar durumu… Ancak bu beklentiler gerçekleşmezse, söz konusu tahmin de doğrulanmamış olacaktır.

-Buna karşılık, aksi görüşü ileri sürenler de var. Örneğin, ‘Emtia Gurusu’ olarak tanınan ünlü yatırımcı, finans uzmanı Jim Rogers’a göre “Altın - gümüş de beraberinde- yükselecek. Uzun vadede altın trendi yukarı yönlü olacak. Ons değeri en az 2 400 dolara, hatta daha fazla yükseğe çıkacak.

II) Yastık Altı Altınlar

Türkiye, altın mücevheratında Hindistan ve Amerika ile birlikte dünyanın en büyük beş pazarı arasında yer alıyor. Üretimde İtalya ile yarışıyor. Kuyumculuk Türkiye’nin küresel oyuncu olarak kabul edildiği sektörlerden biri... Mücevherde katma değer çok yüksek. İhracatta güçlü olmak için altınla kıymetli taşları buluşturmak gerekiyor. Türkiye’nin 2002 yılında 630 milyon dolar olan altın ve mücevher ihracatı, 2011 yılı itibariyle 3.7 milyar dolara ulaşmış bulunuyor. 2023 yılında sektörün ihracatının 12 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor. Sektörde 200 binden fazla insan istihdam ediliyor. Yaklaşık 15 bin esnaf faaliyet gösteriyor, girişimci sayısı ise 40 bin civarında.

Altın konusunda vurgulanacak önemli bir husus da şudur ki Türkiye’de “yastık altı” denilen, 5-6 bin ton olarak tahmin edilen (250-300 milyar dolar değerinde) altın stoku mevcut. Hükümet bu stokun ekonomiye kazandırılması için harekete geçmiş bulunuyor. Eğer başarılırsa “altının ekonomik değer olmasının yolu açılmış, halkımız kazanırken, ülkemiz de tasarruf etmiş olacak. ‘Yastık altı altın’ın sadece yüzde 10’u sisteme girerse, 28-30 milyar dolarlık bir kaynak sağlanmış olacak. Bu da ülkemize ‘uzun vadeli tasarruf’ gücü kazandıracak.” Vatandaş da -bir hesaba göre- “100 gram altın yatırdığında, bir yıl sonra bankaya göre değişen, ortalama 102 gram altın sahibi olacak.”

Merkez Bankası da “Türkiye'de yastık altında bulunan altınların bankalar aracılığıyla değerlendirilmesi gerektiği”  düşüncesinden hareketle birtakım yeni kararlar almış bulunuyor. Buna göre bankalar yastık altındaki altınlar çıkarılarak, altın mevduatı olarak kabul edilmesini sağlayacak. Merkez Bankası ise altın cinsinden zorunlu TL karşılık miktarını artıracak.

Yastık altındaki altının ekonomiye kazandırılması çalışmaları kapsamında Nisan 2012 itibariyle yaklaşık 1.3 ton altın yastık altından kurtarılmış bulunuyordu.

 

DEVLETÇİLİK

I) Atatürk’ün Yolu

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Derneği’nin bu yılki geleneksel İktisatçılar Haftası’nın konusu “Değişen Dünyanın Değişmeyen Gerçeği: Ekonomik Kriz”di. Toplantıda konuşan Finansbank Yönetim Kurulu Üyesi, Prof. Dr. Mustafa Aysan şunları söylemiş: “ Önce sosyalist sistem, ardından kapitalizm krize girdi. Bu olgular, Üçüncü Yol”a olan ihtiyacı gösteriyor. Türkiye 1930’larda bu modeli uyguladı,  Atatürk’ün ekonomi politikasıyla!... Bugün bütün dünyada yaşanan, bir ekonomi politikası bunalımıdır. Çünkü 1989’da sosyalist ekonomi battı. 2008’de ise kapitalist ekonominin ipliği pazara çıktı. Anlaşılmıştır ki sadece pazara dayalı ekonomi olamaz. Kapitalizm bunalımdadır, hatta iflas etmiştir. Bu demektir ki Üçüncü Yol’a ve bu sistemin başarısına ihtiyacımız var. Türkiye 1930’larda  uyguladı, Atatürk’ün ekonomi politikasıyla!... Ben bu konuda bir kitap da yazdım. Söz konusu model yeniden incelenmeli ve tanıtılmalıdır.”[4]

Sayın Aysan son derecede haklı… Uçlarla, uçlardaki sistemlerle bir yere varılamıyor. Esas bireysel girişim olmalıdır ama, bireyin bireyi, bir azınlığın çoğunluğu istismarı da kesinlikle önlenmelidir. Bu da ancak devletçi sistemle, karma ekonomi ile sağlanabilir.

Eğer Atatürk’e sorabilseydik, ekonomik sistemini, sanırım şöyle tanıtırdı bize: Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler olarak ben ve arkadaşlarım, demokrasi esasından ayrılmadan “ılımlı devletçilik” prensibine göre yürümeyi içinde bulunduğumuz durum, koşul ve zorunluluklara uygun bulduk. Bizim takibini gerekli gördüğümüz ılımlı devletçilik prensibi; sosyalizm prensibine dayanan kolektivizm gibi, komünizm gibi bir sistem değildir. Biz bireysel çalışmayı, bireysel faaliyeti esas aldık. Ancak olabildiğince az zamanda milleti gönence, ülkeyi bayındırlığa kavuşturmak istiyorduk. Ancak bunu bireycilikle, liberalizmle gerçekleştiremezdik; halkçılıkla, devletçilikle gerçekleştirebilirdik.

İşte bunun içindir ki özellikle ekonomik alanda, milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerle devleti fiilen ilgili kıldık. Yepyeni bir güdümlü ekonomi düzeni kurmaya çalıştık. Özel çıkar çoğu kez genel çıkarla çelişki halindedir. Özel çıkarlar en nihayet rekabete dayanır. Oysa yalnız rekabetle ekonomik düzen kurulamaz. Aksi kanıda olanlar kendilerini bir hayal karşısında aldanmaya terk edenlerdir. Bireyler, şirketler devlet teşkilatına kıyasla zayıftır. Sosyal sakıncaları da vardır serbest rekabetin…, zayıflarla kuvvetlileri yarışta karşı karşıya bırakması gibi…”

II) Dünyadan İki Örnek

Bugün dünyada devletçilik kapsamında yer alan pek çok uygulama gerçekleşiyor. Keşke bunlar sistemli bir şekilde takip edilse... Venezuela örneğini herkes biliyor. Ben farklı iki yeni örnekle yetinmek zorundayım.

-İlk örneğim Arjantin’den: Arjantin Senatosu, Nisan ayı içinde, İspanya ve Arjantin sermayeli YPF petrol şirketinin yüzde 51’inin kamulaştırılması hakkındaki yasa tasarısını onaylamış. Kamulaştırma kararı kamuoyunda büyük destek görmüş.

-İkincisi Fransa’dan… Sosyalist Parti’den cumhurbaşkanı seçilen Hollande, seçimlerden önce, özel ve kamusal yatırımcılığı öne çıkaracağını ifade etmişti. Mümtaz Soysal’ın [Cumhuriyet, 27.4.2012] yorumu şöyle: “Keynesciliğin dirilişi denebilir buna... Böyle bir yaklaşımın Türkiye’deki sol için de bazı dersler içerdiğini söylemek herhalde yanlış olmaz. Elbet, ana muhalefet partisi için de...  Yeter ki, bu parti şu uyuz sosyaldemokratlığı artık bırakıp atılgan, düzen değiştirici, plancı ve karma ekonomici bir çizgiye yanaşsın.”

Ben de diyorum ki Sayın Kılıçdaroğlu, bırak RTE’nin peşinden koşmayı da dünya nereye koşuyor, ona bak; arkanda unuttuğun Altı Ok’a bak!...

BESİN GÜVENLİĞİ

Daha önce defalarca vurguladım: Siyasal iktidar, onun şakşakçısı olan medya halkımızı uyutuyor. Asıl açılım yapılacak sorunları, yani gerçek sorunlarımızı kamufle edip, üçüncü sınıf sorunlarla avutuyorlar bizi. Nelerdir gerçek sorunlarımız? Örnek vereyim: İşsizlik, irrasyonel kaynak kullanımı, çevre sorunları,  orman tahribatı, konut sorunu, deprem ve sel felaketleri, trafik kazaları, açlık, yoksulluk, ekonomi, tarım, sanayi sorunları, aşırı borçlanma, dış bağımlılık, çocuk ve kadın sorunları, din simsarlığı, toprak ağalığı… Ve son günlerde gündeme oturan bir gerçek sorun: “Besin güvenliği!...” Sahte bal satışları, birtakım gıdalarda “yabancı doku” çıkması, kahvede böcek kullanımı; besin güvenliği sorununu gündeme getiren olgulardan sadece birkaçı…

“Güvenli besin” nedir, önce onu belirteyim: Besleyici değerini kaybetmemiş, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik açıdan temiz ve bozulmamış olan besindir güvenli besin. Besin kirliliğine yol açan etmenler vardır ki bunlar besinin güvenliğini tehdit ederek besinlerin sağlığımızı tehdit eder hale gelmesine sebep olur. Güvenilir besinin elde edilebilmesi için, üretimden tüketime kadarki tüm aşamalarda besinin çeşitli yollardan kirlenmesinin önlenmesi gerekir.

Besinler fiziksel, kimyasal ve biyolojik olmak üzere üç yoldan kirlenebilir ve bu şekilde sağlığımızı tehdit eden bir yapı kazanabilir.

I) Türkiye’den İki Örnek

Birincisinde fiziksel, diğerinde kimyasal kirlenme söz konusu…

-Basında yer alan haberlere göre bazı pazar ve marketlerde satılan sucuk, salam ve sosisin üretiminde tavuk kemiği kullanılıyor. Bu sahtekârlık maliyeti düşürmek, fiyat rekabetinden yararlanmak için, özellikle düşük fiyatla satılan ürünlerin imalatında yapılıyor. Gerçekten çok sayıda firmanın kilosunu 4-5 liraya sattığı sucuk, salam ve sosiste tavuk kemiğinden yapılan mekanik kıyma bulunuyor. Mekanik kıyma toplu tüketim yerlerinden toplanan tavuk derisi ve kemiğinden yapılarak, entegre tesislerde sucuk, sosis üretimi yapan bazı firmalarla merdiven altı şirketlere satılıyor. Bu kuruluşların adı Tarım Bakanlığı tarafından tespit ve ilan edildi.

-Bundan başka Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ekipleri, Antalya'da yaptıkları sera denetimlerinde ilaç kalıntısı belirledi. Altı üreticinin domates, elma ve turunçgillerde ruhsatlı olan Pyridaben aktif maddeli ilacı biberde de kullandığı tespit edildi.

II) Starbucks Böceği

Bu da “uygar” Avrupa’dan bir örnek olay…

Kapitalizmin tek şiarı vardır: Kârı maksimumlaştırmak… Bunu sağlamak için “her şey mübah” anlayışı, derece farkı da olsa dünyanın her yerinde geçerli. Dolayısıyla gıda güvenliğini ihlal örneklerine Batı’da da rastlayabiliyoruz. 

Olay şu: Dünyanın en büyük kahve zinciri Starbucks, ürünlerinde böcek kullanımından vazgeçmiş. Bazı kahve ve pasta çeşitlerine renk vermek için, bir çeşit parazit olan ‘cochineal’ adlı kırmızı böceği kullandığı ortaya çıkınca büyük tepki çeken şirket, bu uygulamasını durdurma kararı aldı.

Şirketin ürünlerinde böcek kullandığı gerçeği, Starbucks’ta çalışan bir kahve uzmanının, vejeteryanlar tarafından izlenen bir internet sitesine yazdığı mail ile ortaya çıktı. Hayvansal ürün kullanmayan tüketiciler tarafından kurulan internet sitesi ThisDishIsVeg.com, daha önce de kullanıcılarını frappucino içmemeleri konusunda uyarmıştı.Yapılan açıklamada çilekli frappucino’nun bitkisel bir içecek olmadığı, yapımında böcek kullanıldığı belirtilmişti.

Çalışanın ortaya çıkardığı gizli bilginin ardından Starbucks Amerika Başkanı Cliff Burrows iddiayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Şirket önce böcek kullanımını azaltacak, kısa süre sonra da, böcek yerine domateste bulunan likopin maddesini kullanmaya başlayacak.

Batı’nın sanayileşmiş kapitalist ülkeleri ile, Doğu’nun sanayileşmesi engellenmiş ülkeleri arasındaki bir fark da bu: Oralarda halkın sağlığı ile oynayanlar hizaya getirilebiliyor. Bizimki gibi ülkelerde ise hukuk zayıf kalıyor; güçlü ve zengin olan, sahtekârlığını sürdürmeye devam edebiliyor.

 

 


[1] Turgut Özakman, Cumhuriyet: Türk Mucizesi, 1. cilt, Bilgi Yayınevi, Ank., 2009, ss.199-200, 389.

[2] Aslı K. Demircan, Yeniçağ, 4.3.2012.

[3] Yaşar N. Öztürk, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na  Bir Bakış, Yeni Boyut, İst., 1912, S.425.

[4] Zeynep Altay, Cumhuriyet, 23.3.2012.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura