Diğerleri > Ekonomi Gündemi
12-03-2013
EKONOMİ GÜNDEMİ: DIŞ AÇIK, ALTIN HAREKETLERİ, KAYNAK KULLANIMI

Cihan Dura

12.3.2013


Atatürk “hayatta en hakikî mürşit bilimdir” der. Bir milletin, devlet ve birey hayatıyla –ahlakı ihmal etmeden- bilimsel gerçeklere dayanmasını ister. Fikirler, hedefler, halkın ruhundan, eğilimlerinden, yaşamından alınmalıdır. Peki, halkın ruhunda olup biteni, arzu ve ihtiyaçlarını birer gerçek olarak, bilimsel olarak nasıl öğreneceğiz? Tabii bilimsel metotla!.. Başka bir deyişle “gözlem” yapacağız. O gözlemlere dayanarak da “muhakeme” yapacağız. Bu sebepledir ki yazılarımda toplumumuza ait, onunla ilgili gözlemlere büyük önem veriyorum. O gözlemlerden hareket ediyorum.

Bu yazımda gözlem alanlarım şunlar oldu: Dış açık, altın hareketleri ve kaynak kullanımı.

 

DIŞ AÇIK

Bir ülke, bir yıl içinde elde ettiği döviz gelirleri toplamından daha çok döviz harcaması yaparsa, fazla yaptığı harcama dış açık, bir diğer deyişle “cari açık”tır. Biraz daha somut olarak ifade edersek, örneğin Türkiye 2012 yıl boyunca çeşitli işlemlerden döviz geliri elde etti. Ancak, aynı yıl boyunca döviz harcaması da yaptı. Tabiî bunların kaydı tutuluyor. Yıl sonunda bakılıyor ki toplam döviz gelirinden daha fazla döviz harcaması yapılmış. Bu durumda döviz geliri (G) ile döviz harcaması (H) arasındaki, harcama lehine olan fark dış açık (a) olarak adlandırılıyor: H –D = a. Şimdi diyeceksiniz ki, bir ülke nasıl olur da gelirinden daha fazla harcama yapabilir? Yanıtı gayet basit: Yabancı ülkelere borçlanıyor veya mevcut döviz rezervlerini kullanıyor.

I) Türkiye’nin son 10 yıldaki birikimli cari açığı 344 milyar dolardır. Demek ki ortalama olarak her yıl 34,4 milyar dolar açık vermişiz. 2012’de açık yaklaşık 50 milyar dolardır. Dış açığın GSMH’ya oranı yüzde 7’dir. Bu veri esas alınınca, Türkiye’nin dünyada en fazla dış açık veren ülkelerden biri olduğu görülür. Bu düzeyde bir açık “sürdürülemez” olarak niteleniyor. Bir insan düşünün, aylık gelirinden fazla harcama yapıyor, nasıl oluyor bu? Tabii borçlanıyor, tasarruflarını eritiyor, veya sahip olduğu aktifleri satıyor. Yani kaynak kaybediyor. Bir ülke için de bu böyledir, dış açık “Türkiye’nin kaynak kaybı”dır. Türkiye AKP iktidarı boyunca, sürekli ve büyük miktarlarda kaynak kaybına uğramıştır, tabiî bu diğer ülkeler açısından kaynak kazancı anlamına gelir. AKP iktidarı Türkiye’yi yi borçlandırmıştır, rezervlerden harcamıştır; ülkenin fabrikalarını, işletmelerini, tesislerini, bankalarını, topraklarını yabancılara satmıştır; bazı tesisleri kiraya vermiştir[i].

II) Neden cari açık (dış açık) veriyoruz? Çünkü yurt dışına kâr transferleri, borç faizi ödemeleri yapılıyor. Enerjide dışa bağımlıyız. Döviz kuru düşük olduğundan dış rekabette zayıf kalıyoruz. Yurt dışından, sattığımızdan daha fazla mal ithal ediyoruz.

a) Yıllardır kârlı işletmeler, bankalar, kamu altyapı yatırımları yabancılara satılıyor. Bunlar kendi ülkelerine kâr transferi yapıyor. Transferler  her yıl 5- 6 milyar doları buluyor. Taze bir örnek: Halk Bankası’nın halka arz edilen hisselerinin yüzde 80’inin yabancıya satılması... Güzel, bugün gelir elde ettiniz ama, yarın Halk Bankası’nın yabancı hisseler karşılığı kadar kârı döviz harcaması olarak dışarıya gidecek. Bugün cari açık kapandı, peki yarın?  Cari açık artarak devam edecek.

b) Dış açığın bir sebebi de borç faizi ödemeleridir.  320 milyar doları bulan dış borçlarımız için her yıl faiz ödemesi yapıyoruz. Cari açığın finansmanı için alınan dış borçlara Türkiye ortalama yılda 10 milyar dolar faiz ödüyor. Bu ödemeler de cari açığın artmasına sebep oluyor. Yani “cari açık kendi kendini besleyen bir sürece dönüşüyor.”

c) Cari açığın yüzde 70’i enerji kaynaklı… Uzun yıllardan beri, dışa bağımlılık yaratan bir enerji politikamız var; yapısal, kronikleşmiş bir sorun bu. Doğal gaz kullanan sanayi ve elektrik santrallerimiz, enerji faturasını yükseltiyor. İthalat faturası 44 milyar doların üzerinde. Üretim politikamız da ithalata bağımlılıkla mâlul... Sonuçta dış ticaret açığını düşüremiyoruz.

d) Döviz kurumuz, denge kur seviyesinin altında. Merkez Bankası, dalgalı kur sistemi olmasına rağmen çeşitli yollarla kura müdahalelerde  bulunuyor. Üstat iktisatçımız Esfender Korkmaz’ın hesabına göre “Türk Lirası Dolar’a göre  yüzde 19 daha değerli”; bu da Türkiye ekonomisinin  diğer ülkelerle rekabetine  önemli bir engel teşkil ediyor.  Sorun, gerçekçi kur sorunudur. Döviz kuru gerçekçi olmadığı zaman, üretimde ithal girdilerine ağırlık verilir. Piyasayı ithal malları işgal eder. Üretim ihmal edilir, büyüme düşer. Döviz açığı genişler, dış açık artar[ii].

e) Dünyada her olgunun bir sebebi vardır, ancak her olgu da, kendisi bir sebep olabilir, başka olgulara yol açar, ya da onları etkiler. Türkiye’nin cari açığının sebeplerini inceledik. Peki, cari açıktaki değişmeler hangi etkilere yol açar? Kısaca yanıtlayalım: Cari açık işsizlik ve bütçe açığı ile ilgilidir. Hükümetler cari açığın artmasını engellemek ister, açığı küçültmek ister. İthalat daraltılır. Bu durumda ekonomi yavaşlar, üretim azalır, işsizlik artar, ithal vergileri kanalıyla bütçe açığı büyür.  Cari açıktaki artış, dış borçta artışla atbaşı gidebilir. Türkiye’de bunlar olmuştur.

III) Son aylarda dış açıkla ilgili olarak dikkat çekici başka gelişmeler de oldu. Bunlarla ilgili, basından derlediğim açıklamaları, bazı katkılarımla aşağıda sunuyorum.

a) Ülkenin kapıları Neoliberalizm’e ardına kadar açılalı, Türkiye üretmeyip tüketen bir toplum haline geldi.İhracatın ithalatı karşılama oranı makul seviyelerin çok altında. Başta Moody’s ve Stand and Poor’s olmak üzere, bütün kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’yi cari açığı konusunda uyarıyorlar. Söylenen, şu: “Türkiye’de kıyamet koparsa , cari açıktan kopar.”

Yukarda değindim, dış açığın birinci kaynağı petrol ithalatı… Petrolün varilindeki her 1 dolarlık fiyat artışı, Türkiye’nin biraz daha batağa sürüklenmesi sonucunu doğuruyor. Ancak şöyle bir görüş de var: Türkiye’de bir süre daha “cari açık kaynaklı kriz” çıkmaz. Çünkü görünmeyen bir el var. Ve o el, kriz çıkmasını istemiyor! Türkiye’den 1 milyar dolar çıkınca, bir hafta içerisinde Merkez Bankası kayıtlarında 1 milyar dolarlık artış oluyor.Bu ilginç gözlem, ekonomistler arasında çeşitli komplo teorilerinin de ileri sürülmesine kaynak oldu.

Söz konusu teorilere göre Türkiye’de ekonomik krizler, her zaman hükümet götürmüştür. Ancak bu defa işin içinde Amerika var ve Süper Güç dünya cografyasındaki şekillenme bitmeden, mevcut hükümetin gitmesini istemiyor. Remzi Özdemir’in açıklaması şöyle: Referans para birimi olan Dolar girdiği ülkede her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir etki yaratır, ta ki ülkeden çıkana kadar. Öte yandan, İran Türkiye’den garip bir şekilde altın ithal ediyor. Arap ülkelerinden fon adı altında Türkiye’ye tuhaf para girişleri var. En önemlisi Amerikan finans şirketleri Türkiye’yi desteklemeye devam ediyor. İşte bütün bu faktörler şimdilik Dolar’ı baskı altında tutuyor. Özelleştirme yoluyla yabancılara satılan şirketler her yıl büyük miktarlarda parayı kâr transferi şeklinde ülkelerine yolluyorlar. Ve bu para çıkışına rağmen Türkiye’de cari açık, hâlâ krize dönüşmüyor. Bu durumda, biri “komplo teorilerinde gerçek payı var” dese, yanlış mı demiş olur?[iii]

b) İkinci ilginç olaya yukarda değindim, ancak burada da dış açık açısından hatırlatmakta fayda var. Türkiye İran’dan yaptığı enerji ithalatının bedelini, Amerikan ambargosu nedeniyle dövizle ödeyemiyor. Çıkış yolu olarak, İran’a altın ihracatı yapıyor, aslında bu ihracat değil, bir ödeme... Tabiî, ihracat artmış gibi göründüğünden, dış ticaret açığı, olduğundan daha düşük görünüyor. Bir örnek vermek gerekirse, 2012 yılının ilk 8 ayı ihracatı100 milyar dolar ve bunun 10 milyar doları altın ihracatı… Dolayısıyla –eğer ayrıca bir kayıt düşülmediyse- cari açık da 10 milyar dolar eksik görünüyor. Eğer ödeme döviz olarak yapılsaydı, dış açık gerçek durumu yansıtacaktı.

c) Üçüncü ilginç gelişme Fitch’in not artırımının döviz girişini artırması ve bununla cari açık arasındaki ilişki… Fitch, Türkiye’nin kredi notunu bir basamak artırarak “yatırım yapılabilir” düzeye çıkardı. Bu işlem Türk halkına ne sağlayacaktır? “Yatırım“ deyince, esas itibariyle yabancıların ülkeye döviz getirip fabrika kurmaları anlaşılır. Oysa burada söz konusu olan yatırım, “sermaye hareketidir”. Bunun içinde fabrika kurmak da vardır ama, çoğu hisse senedi, bono yatırımıdır. Döviz kredisidir. Bunlara eskiden “plasman” denirdi, ne yazık ki bu terim –küreselleşme safsatası ile birlikte- unutturuldu.

Fitch’in not artışından beklenen, kuşkusuz sermaye girişinin hızlanmasıdır. Bu taktirde  döviz ucuzlayacaktır. Nitekim öyle oldu, döviz kuru 1.80’in altına,  1.76’ya kadar düştü. Bu durumda ithalat daha cazip hale gelecek, buna karşılık ihracatçının rekabet gücü zayıflayacaktır.

Şu da bir gerçek ki Türkiye’ye sermaye hareketi ile, cari açığımızın (döviz açığımızın) çok üzerinde döviz giriyor. Bundan böyle, daha fazla girecektir. Ne var ki bu döviz “kalıcı değil, pahalı ve misafir döviz”dir. 2012’nin ocak-ağustos ayları arasında bizim cari açığımızı (döviz açığını) kapatmak için gerekli döviz 36 milyar dolar iken, ülkeye 53 milyar dolar döviz girdi. Gelen dövizin fazlası Merkez Bankası ile diğer bankaların rezervinde duruyor. Gelen dövizin sadece 6.8 milyar doları doğrudan yabancı sermaye olarak adlandırılan, faiz için gelmeyen döviz. Kalanı dövizden döviz kazanmak için gelen dövizdir. Oysa bir ekonomi “ariyet” döviz ile yürüyemez, gelişemez. Önemli olan reel yatırımdır, üretimdir. Gelen dövizler ancak yatırıma giderse, üretime giderse ülkeye yarar sağlar. Ne var ki Türkiye’de böyle olmuyor[iv].

 

ALTIN HAREKETLERİ

Dünyada altın para sistemi terk edildikten sonra da altın tasarruf aracı olarak kullanılmaya devam etmiştir. Bu sebeple talebi vardır ve fiyatı uzun dönemde yükselebilmektedir. Altınla ilgili olarak Türkiye’de iki önemli olay güncelliğini koruyor: Yastık altı altınların bankacılığa kazandırılması ve Iran’a altın “ihracat”ı.

I) Fiyatlar

Altın fiyatlarındaki gelişmelere (2008- 2011 Kasım) baktığımızda dünyada ve ülkemizde bazı iniş ve çıkışlar gözlemleniyor: ancak altın yine de güvenli liman olma özelliğini sürdürüyor. 2008’de kriz başlangıcında altının onsu 800 dolar iken, 2011 yılı içinde 1820 dolara kadar yükseldi ve ons fiyatı yüzde 126'lık bir artış gösterdi. Daha sonra biraz gerileyerek 1730 dolar seviyesine indi. 2008 yılında Türkiye'de altının gramı 65 lira iken, bir ara 100 liranın üzerine çıkmıştı. Dünyadaki kadar olmasa da altının gram fiyatı aynı dönemde yüzde 53 oranında bir artış kaydetti. Aynı dönemde İMKB endeksi yüzde 40 arttı, dolarda yüzde 57'lik bir artış kaydedildi. Altın fiyatlarındaki hareketler geçen yıl hayli dalgalı ve zikzaklı, eğilim olarak yatay bir seyir izledi.

Uzmanlar altındaki bu hareketleri genel olarak şu faktörlere bağladı: FED’in politika hamleleri (parasal genişleme, enflasyonist baskıları, faiz oranlarının düşürülmesi), -Avrupa’da borç krizi, -Avrupa'da tahvil satışında faizin yüksek olması, Uluslararası politik gerginlikler (örneğin İran’la stratejik gerginlik, fiyat yükseliyor), Doların güçlenmesi, -Petrol fiyatları (Paralel değişmeler), - Alım ağırlıklı kontrat işlemleri (Altın fiyatları yukarı yönlü dalgalanabiliyor).

Yine geçen yıl altın fiyatlarının seyri hakkında şu tahminler yapılıyordu:

- 2012 yılının sonuna kadar, arada bazı düzeltmeler olsa da altın fiyatları yükselecek (Bu tahmin doğru çıkmadı). 2013 yılında ise geriye gidiş olacak.

-Bir diğer tahmine gore ise altın fiyatları yükselecek. Uzun vadede altın trendi yukarı yönlü olacak. Ons değeri en az 2 400’e yükselecek. Bu tahmini de destekleyecek henüz kuvvetli bir belirti görülmüyor.

 

II) Düşüş Hakkında Açıklamalar

a) Şu son aylarda altının içinde bulunduğu bariz eğilim –her ne kadar bazı sıçramalar olsa da- düşme yönünde. Acaba bu eğilim hangi sebeplere bağlanıyor, aşağıda sıralıyorum:

- Avrupa’da Yunanistan ve benzeri durumdaki ülkelerin Euro'dan çıkıp kendi para birimlerine geçme ihtimallerinin azalması (bono yapılandırması ve yardım kararı sebebiyle). Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan ilgilendiren bazı pürüzler şimdilik giderildi. Açıklanan makroekonomik verilerin ülkeler bazında iyileşmeye işaret ediyor olması piyasalarca olumlu algılandı. Bu algılamalar altın talebinin azalmasına sebep oldu.

-ABD'de, 2007'de patlak veren krizden bu yana durgun olan konut piyasasında, bir süredir hareketlilik gözleniyordu.  Bu hareketliliğin dönemsel değil, bir eğilim olduğu anlaşıldı. Buna istihdam seviyelerinde görülen artışlar ve tahminlerin üzerinde gerçekleşen  üçüncü çeyrek büyüme oranı, faiz oranlarının yükseleceği görüşü de eklenince, ABD ekonomisinin gidişi hakkındaki iyimser beklentiler arttı. Bütün bunların ortak etkisi de, doğal olarak altına olan talebin yavaşlaması oldu.

Toparlarsak, ülkeler itibariyle gözlenen iyileşme eğilimi ile güvenli olarak algılanan alternatif yatırım varlıklarının sayısının artması; altına olan talebin azalması, hatta altın satışlarının güçlenmesi sonucunu doğurdu[v].

b) Altındaki son hareketleri açıklamak üzere ileri sürülen diğer bazı faktörler ise şunlar:

-ABD seçimleri

-ABD'nin New York FED imalat endeksindeki ciddi yükseliş (Altın üzerinde negatif etki)

-ABD’nin Philadelphia Fed endeksi ve yeni siparişlerdeki keskin düşüş (Fiyatta yükselme)

- ABD’de işsizlik başvurularında düşüş, tarım dışı istihdam verilerinde yükselme (Fiyatta gerileme)

-Mali uçurumla ilgili belirsizliklerden etkilenen Hedge fon satışları (Altın fiyatlarında gerileme)

-Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) küresel ekonomik büyüme hakkındaki değerlendirmeleri

- Dolar kuru, parite takipçisi yatırımcıların satışları (Fiyatta gevşeme)

-Çin’in kırılgan ve yavaşlayan ekonomisi (Talep azalması)

- Altının enflasyona karşı koruma yeteneği, "güvenli liman" olma özelliği

-Orta Doğu’daki gerilim (Talepte artma).

 

III) Yastıkaltı Altınlar

Altın mücevheratında Hindistan ve Amerika ile birlikte dünyanın en büyük beş pazarı arasında yer alan Türkiye’de “yastık altı” denilen, tahminen 5-6 bin ton (250-300 milyar dolar değerinde) altın stoku mevcut.

a) Bilindiği gibi hükümet bu stokun ekonomiye kazandırılması için harekete geçti. Merkez Bankası da “Türkiye'de yastık altında bulunan altınların bankalar aracılığıyla değerlendirilmesi gerektiği” düşüncesinden hareketle birtakım kararlar aldı. Uygulama kapsamında Nisan 2012 itibariyle yaklaşık 1.3 ton altın yastık altından kurtarılmış bulunuyordu. Osman Arolat, süreci, bir yazısında şöyle değerlendirdi: Son dönemde altın ile ilgili önemli bir gelişmeyi Merkez Bankası rezervlerindeki artışta yaşadık. Bankaların zorunlu karşılıkları olarak altını kabul etmesi son bir yılda Merkez Bankası'nın rezervlerini 180 ton, yüzde 160 oranında artırarak 300 tonun üzerine çıkardı. Bu artış bankaların yeni altın hesapları ile halkın yastık altındaki altın birikimlerine küçük de olsa bir faiz vermesine dönük çalışma başlatmaları sonucunda, halkın altınlarını evde tutma yerine bankaya emanetleri ve bankaların topladıkları altınları munzam karşılık olarak Merkez Bankasına sunmalarıyla ortaya çıktı[vi]. Kapalı Çarşı esnafına göre bu; kendi piyasalarında önemli bir harekete sebep olmazken, yastık altındaki âtıl altın birikiminin üçte birinin bankalara yatırılmasını sağladı. Türkiye dünya altın listesinde bir yıl içinde 11 sıra yükseldi.

b) Ancak, gülün dikeni var. Söz konusu uygulamanın sakıncası da yok değil. Bunlardan ilk akla geleni “kara para aklama”ya imkân tanıması… Açıklanması, Mustafa Sönmez’den: “Altın mevduatı çok değil, 2 yıl önce 2 milyar TL’yi ancak bulurken, bu yılın eylül sonunda 16.2 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Yüzde 800’ün üstünde artış!.. İki yıl önce bankaların topladığı mevduatın sadece yüzde 0.3’ü altın mevduatıydı. Eylül 2012’de altın mevduatının payı yüzde 2.2’ye çıktı. Bankaların altın hesabı müşterileri arasında yalnız sıradan kişiler değil, altın işiyle uğraşan şirket, esnaf ve yabancılar da var.

Gelelim altın mevduatı patlamasının arkasındaki gerçek nedene... Çok rahatlıkla iddia edilebilir ki bu, kara paracılara yol oldu ve AKP rejimi, ‘aklama’yı dert etmeyerek kapıyı açtı. Bir kere bankalara getirilen altının miktarı ne olursa olsun, kaynağı, nereden buldun sorusu yok. Sorulsa da cevap hazır: Düğündeki takılar, anamdan, babamdan kaldı, sandıktan çıktı, vs... Olamaz mı? Açılan bu yol sayesinde, her türden yerli-yabancı kara para sahibine gün doğdu haliyle: Ekonomiye sokamadığın kara paranla piyasadan bilezik vs. olarak altın alırsın. Sonra bunu bankaya götürürsün. Banka senin için hesap açar, altınını külçe altına dönüştürür. Sen de bunu gönül rahatlığıyla gider geri alır, satar ve dolara çevirirsin, bankada yıkandığı için artık temizdir ve İsviçre’ye mi, başka ülkeye mi olur, dilediğince transfer edersin... Bu yolla yerli-yabancı milyarlarca kara para sahibinin, AKP rejimi marifetiyle, Türk banka sistemini kullanarak kirli milyarlarını akladığı gün gibi ortada.[vii]

IV) İhracat Yalanı

Geçen sonbaharın ilginç bir olayı da, durup dururken, Türkiye’nin İran’a altın “ihracat”ı yapmaya başlaması oldu. Bilindiği gibi, ABD ve AB İran’a birtakım ekonomik yaptırımlar uyguluyor. Bu çerçevede Türkiye İran’dan yaptığı enerji ithalatının bedelini, döviz olarak bankalar sistemi aracılığıyla ödeyemiyordu. Bu durumda AKP hükümeti dolambaçlı bir yola başvurdu: İran’a olan borcunu, sanki ihracat yapıyormuş gibi altınla ödemeye başladı.

Ancak bunun, tahmin edileceği gibi yanıltıcı bir etkisi var: Türkiye’nin ihracatı artmış gibi oluyor, bu da dış ticaret açığını düşürüyor. Mustafa Sönmez şöyle dikkat çekiyordu bu hususa: 2012 yılının “8 aylık ihracatını iktidar 100 milyar dolar gösteriyor ve geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12 artış var diye övünüyor. Oysa, o 100 milyar doların yaklaşık 10 milyar doları altın ihracatı adı altında İran’a yapılan borç ödemesi... Gerçek ihracat 90 milyar dolar ve geçen yıla göre artış yüzde 12 değil, yüzde 2’den ibaret.

Altın ihracatı banka işlemleri üstünden gerçekleşiyor, reel bir ihracat değil. İktidar ve onun “hıkdeyicisi” olan TÜİK, her ay bu yalanı tekrarlıyor ve altın ihracatının başarı öykülerinden dem vuruyorlar.” [viii] 

 

KAYNAK KULLANIMI

Sırasıyla şu başlıklar altıda sunacağım kaynak kullanımına ilişkin gözlemlerimi: Bina-konut-Toki, kirlenme, tarih.

I) Binalar, Konutlar, Toki

Fakültelerde verilen iktisat derslerinin esaslı bir eksiği üç temel sorundan büyüme sorununa aşırı derecede odaklanmış olmasıdır. Diğer iki önemli sorun, özellikle de etkinlik sorunu hep gölgede kalır, genellikle genç iktisatçılar bu sorunun tam bilincinden yoksun olarak mezun olurlar. Bu yüzden olacak, kaynakların etkin kullanımı bir sorun olarak bütün yönleriyle ele alınmaz. Oysa dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de ekonomik kaynaklar çoğu zaman rasyonel şekilde kullanılmamakta, bu sebeple de geniş boyutlarda kaynak ve fayda kayıplarına uğruyoruz. Yazımın bu bölümünde binalar, konutlar ve TOKİ üzerine yaptığım, 2012 yılına ait bazı gözlemlerimi sınacağım.

- Ülkemizde devlete ait olan onbinlerce bina var (bir tahmine gore 119 300 adet). Bu kaynaklar ekonomik olarak kullanılabiliyor mu? Şu örneğe göre hayır!... Merkezi Ankara’da olan Vilayetler Birliği’nin mülkiyetinde, Bursa ve Ankara İl Özel İdarelerinin kaynakları ile Uludağ’da inşa edilen bir misafirhane… Iç tefrişatı tamamlanamadığı için hizmete alınamamış. 150 kişinin rahatlıkla konaklayabileceği ve sağlam bir binaya sahip olan tesis için alınan yataklar, mutfak tüpleri ve bazı malzemeler zemin kattaki depoda çürümeye terk edilmiş. Yine Uludağ’da Başbakanlık MİT Müsteşarlığı’na ait girişteki misafirhane de zeminde toprak kayması olduğu gerekçesiyle 7 yıldır kullanılmıyor. İşte size kaynak israfı, fayda kaybı!...

-Samsun’da bir sel felaketi yaşandı. 12 vatandaşımız hayatını kaybetti. Bunun benzeri, ikinci bir facianın, Osmaniye’deki TOKİ konutlarında yaşanabileceği uyarısı yapılıyor. Neden? Çünkü konutlar dere yatağına inşa edilmiş. Devlet Su İşleri 6. Bölge Müdürü Nevzat Aksu, şu bilgiyi veriyor: Dere yatağı imara açılırken, bizim görüşümüz alınmadı. Konutların yapıldığı bölge Samsun’la aynı güzergâhda... Gerçekten içler acısı bir durum söz konusu. Oradaki derelerden 60 metreküp/saniye su geldiğini düşünürseniz, binaların değil bodrum katları, birinci katları bile suların içinde kalabilir. Bir yatırım enine boyuna, bütün yönleriyle düşünülmeden yapılmış. Çok önemli bir faktör hesaba katılmamış. Kaynak kaybına uğranılması büyük olasılıktır.

-Öyle görülüyor ki TOKİ’nin “dere yatağı” merakı tek bir örnekle geçiştirilecek gibi görünmüyor. Mimarlar Odası Ankara Şubesi de Mamak'taki TOKİ konutlarının dere yatağında bulunduğuna dikkat çekti. Şube başkanının açıklaması şöyle: "Mamak'ta bulunan konutlar, Hatip Çayı'nın tam üzerinde…, yer seçimi çok yanlış, Binalar su içinde duruyor; bu, giderek sorunlara yol açacak, büyük sıkıntılarla karşılaşılabilir.” Yetkililer defalarca uyarılmış, ancak sonuç alınamıyor, inşaat devam ediyor.

II) Kirlilik 

Türkiye’nin “gerçek sorunları” var, hükümetin “açılımlar”ından bunlara sıra gelmiyor. Bu sorunlardan biri de hava kirliliği … Hava kirliliği başı boş, plansız sanayileşmeden ve ısınmadan kaynaklanıyor. Eğer kirlenme makul düzeyleri aşarsa sağlık sorunları yaratıyor, hayat kalitesini düşürüyor; harcamaları artırıyor, maliyetleri yükseltiyor. Aşağıdaki iki gözlemim termik santrallerle ilgili.

-Kaynağımız Muğla İl Sağlık Müdürlüğü tarafından hazırlanan bir rapor… Bu dokümana göre Yatağan’da son iki yılda 35 kişi akciğer kanserinden yaşamını yitirdi, 60 kişi tedavi görüyor. Muğla Tabip Odası Başkanı, rakamların rapordakinin çok daha üzerinde olduğunu ileri sürüyor. Yatağan Belediye Başkanı’na göre “kanserle ilgili gerçek rakamlar saklanıyor”. Santral yıllarca baca gazı arıtılmadan çalıştırılmış. 2000’de yapılan bir araştırma 240 çocuktan 228’inin vücudunda yüksek oranda kurşun bulunduğunu ortaya koyuyor. Termik santralın yarattığı kirlilikten dolayı Türkiye’de ilk defa Yatağan’da sokağa çıkma yasağı uygulanmış. Bölgede kanserin yanı sıra bronşit ve astım hastalıkları da yaygın.

Bu gözlemden anlıyoruz ki kaynak kullanımındaki bilimsel eksiklik, insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açıyor. Sosyal maliyetleri kabartıyor.

- İkinci gözlem: Sinop Gerze’de de bir termik santral inşaatı planlanıyor. Ancak yapılan bir açıklamada Santral’in, “Gerze’yi cehenneme çevireceği” ileri sürüldü. Bölge sit alanı… Günde ortalama 560 kamyon kömür yakılacak ve yaklaşık 56 kamyon kül çıkarılacak. Açıkta depolanacak olan bu kül rüzgârla havaya karışıp onlarca kilometrelik bir alanı etkileyecek. Bu yatırımın da ne büyük sağlık sorunlarına sebep olacağı gün gibi aşikârdır. 

III) Tarih

Biz yalnız doğayı tahrip etmiyoruz, tarihimize karşı da aynı barbarlığı sergiliyoruz. Üç beş şahıs zengin olacak diye, tarihimize ait ne varsa yerle bir ediyoruz. Bunu yaparken de, birilerine sus payı vermeyi ihmal etmiyoruz.

“Oysa, Doğuda ve Batıda, dünyanın uygar ülkelerinde ulusuna ve insanlığa hizmeti geçmiş olanların bıraktığı anılar özenle korunur, üzerinde titrenir. Yaşadıkları yerler -aslına uygun olarak- onarılır, pırıl pırıl plaketlerle tanıtılır, müzeye dönüştürülür; geriye bıraktıkları belgeler, eşyalar gururla sergilenir. O ülke bundan yalnız manevî değil, maddî kazanç da sağlanır. Doğal olarak asıl önemli olan, manevî kazançtır. O yadigârlar sayesindedir ki tarih bilincini sürekli kılacak nesnel algılamalar kuşaktan kuşağa aktarılır. O hatıralar ki ülkenin o ulusun vatanı olduğunu kanıtlayan birer tapudur”[ix]. Ne yazık ki bu bilinç çok zayıf insanlarımızda, hele şu halka örnek olması gereken okumuşlarımızda… Tarih talanı çok yaygın Türkiye’de. Aşağıdaki bu trajediye iki taze örnek veriyorum.

a) Bekir Coşkun’un enfes bir köşe yazısından[x] özetliyorum.

“Kentsel dönüşüm kapsamına” giren alanlarda önce bir kâğıt geliyor mahalleliye, “Yapınızın yıkılması gerekmektedir, kentsel dönüşüm kapsamında...” diyor kâğıt. Mahalleli koşuyor. Sonra kimi adamlar gelip sudan paralar veriyorlar eski evlere... Ev sahipleri yok pahasına satıyorlar. Satmayıp da direnseler tehdit, taciz, baskı...

İstanbul’da Tarlabaşı, Ankara’da Hamamönü misal... Buralar kentlerin en eski hali, Tarih... Şehrin hatıra defterleri... İçinde oturan dar gelirli insanları, gelenekleri, sokak kültürleri, pencerelerin önündeki çiçekleri, balkondan balkona asılı çamaşırları ile güzel... Ama şehrin göbeğinde kalmış rant alanları... Sonunda bu alanlar güçsüz eski sahiplerinin elinden alınıyor, gücü olanların eline geçiyor bir gün “Kentsel Dönüşüm” kapsamında...

AKP’nin Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç gidip Ankara’nın en eski mahallesi Hamamönü’nde oturmaya karar verdi demek ki... “Burası mezbelelik, yıkılması lazım kentsel dönüşüm kapsamında” diye yıkım kâğıdı giden, taciz edilen, oradan gönderilen insanların mahallesinden iki güzel arsa almış... Kaça? Birisi 23 500 lira, öbürü 2 000 lira... 2 bin liraya arsa var demek ki... O arsaların üzerinde yüzyıllık eski ahşap evler vardı, yıktılar... Villa yaptılar Bakan’a...

Eski evleri, Bakan’ın adına satın alan, satış senetlerinde vekâleten imzası bulunan şu Alpaslan Bey kim? Belediye’nin “Kentsel Dönüşüm” Proje Müdürü... Güzel bir işbirliği hafız... Peki, o bölgede “Aynı bağın gülüyüz biz” diye diye AKP’ye yüzde kaç oy vermişler? Ben size söyleyeyim: Yüzde 62...  

b) Bir Avrupalının ifadesiyle “İstanbul, Allah’ın dünya üzerinde yarattığı en güzel şehir”dir. Ne var ki değeri bilinmiyor. Şehri talan etmekte üzerimize yok. Özellikle tarihi yok ediliyor.

Yabancıların da dikkatini çekmiş bu vandallık. İstanbul’daki kentsel dönüşüm projelerini konu alan bir haberinde İngiliz Guardian gazetesi soruna şöyle parmak basmış: Şehrin tarihi yerle bir edilmekte… eski yapılar yıkılıp yerine ev, işyeri, otel ve alışveriş merkezi yapılacak. Hükümet yeterince şeffaf davranmıyor, projeler konusunda halkın görüşüne başvurmuyor. Boş binalar yağmalanıyor. Bir kaç kuruş kazanabilmek için pencereleri, kapıları, kablolarını söküyorlar. Belediye 19. yüzyıldan kalma tarihî binaları korumak için hiçbir şey yapmıyor[xi].

 


[i] Esfender Korkmaz, “Cari Açık Kansere Dönüştü (I)”, Yeniçağ, 30.1. 2013.

[ii] Esfender Kokmaz, “Cari Açık Kader Değil”, Yeniçağ, 13.9.2012; Tevfik Güngör, “Kur Politikasi Önemli”, Dünya, 11.10.2012.

[iii] Remzi Özdemir, “Dolar Neden Yükselmiyor?” Yeniçağ, 8.9.2012.

[iv] Güngör Uras, “Notumuz Arttı, Gelen Dövizleri Ne yapacağız?”  Milliyet, 6.11. 2012.

[v] Ünsal Ban, “Altındaki Düşüş Devam Eder mi?” Bugün, 23.12.2012.

[vi] Osman Arolat, “Tasarrufçunun Güvenli Limanı Altın”, Dünya, 15.11. 2012.

[vii] Mustafa Sönmez, “Kara Paraya Ak Parti Aklaması”, Cumhuriyet, 9.11. 2012.

[viii] Mustafa Sönmez, “Altın Yalanı ve IMF Çarpıtması”, Cumhuriyet, 5.10.2012.

[ix] Cihan Dura, “Atatürk’e Saygısızlık Neyin Habercisi?” http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=39&Itemid=61

[x] Bekir Coşkun, Kim O Bakan?” Cumhuriyet, 17.3.2012.

[xi] Recep Bahar, “Istanbul Talan Ediliyor”, Yeni Mesaj, 2.3.2012.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura