Diğerleri > Ekonomi Gündemi
17-10-2012
EKONOMİ GÜNDEMİ: AÇIK TOPRAK, YABANCI SERMAYE, KÜRESEL ŞİRKETLER, GDO’LU ÜRÜNLER

Cihan Dura

17.10.2012


 

AÇIK TOPRAK

 

AKP iktidarı en çok neye benziyor biliyor musun, değerli okur? Zücaciye dükkânına giren bir file!... On yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin altını üstüne getirdi desem yeri… En büyük kötülüklerinden biri de yabancılara toprak satışıdır, neredeyse sınırsız ölçülerde yabancıya toprak satışını başlatmış olmasıdır. Yurdun bir köşesinde çiçeği burnunda fidanlarımız bir karış vatan toprağı uğruna kara toprağa düşerken, diğer köşesinde aynı topraklar 3 dolar karşılığı dünün işgalci milletlerine, Arap şeylerine hektar hektar satılıyor. Topraklarımızın bu şekilde elden çıkarılması hiç kuşkusuz Türkiye’nin temel sorunlarından biridir, kanayan bir yarasıdır. Elimden geldiğince bu trajik süreci takip etmeye, kamuoyunu olabildiğince aydınlatmaya, uyarmaya çalışıyorum.

I) Satışlar Ne Durumda?

Cumhuriyet tarihimiz boyunca gerçekleşmiş olan toprak satışlarının yüzde 90’ı AKP döneminde yapıldı. 2003 yılına kadar 80 yıllık Cumhuriyet tarihimizde yabancılara sadece 12 km² toprak satıldı. On yıllık AKP iktidarında ise bu rakam 11 kat büyüyerek 137 km² oldu!

Önceki kanunda “yabancılara satılacak toprak miktarı imarlı alanların yüzde 10’u”nu geçmezken, yeni düzenleme ile yasa metnine “özel mülkiyete dahil alanların yüzde 10’unu geçmeyecek” ibaresi eklendi. Böylece satışa konu olabilecek toprak miktarı genişletilmiş, tarım alanları ve benzerleri de “satılabilir” statüne dahil edildi. Ayrıca bir defada satılabilecek miktar –ülke sahipsiz ya- pervasızca 2,5 hektardan 60 hektara çıkarıldı. Bu “açılımlar” ülkemizin geleceği bakımından, insanı gerçekten dehşete düşüren uygulamalardır.  

Soruna duyarlı bir aydınımızın, Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Dr. Turhan Tuncer’in, yasadan önceki bir tarihte yapmış olduğu yorumları okumakta fayda var:2644 sayılı Tapu Kanunu`nda değişiklik yapacak yasa tasarısı ile, yabancıların edinebilecekleri taşınmaz miktarı 2,5 hektardan 30 hektara (300 000 m2) çıkarılıyor, Bakanlar Kurulu’na bu miktarı 60 hektara çıkarma yetkisi tanınıyor. Mütekabiliyet ilkesi aranmayabilecek,  çokuluslu şirketler de Türkiye’den toprak alabilecek.

Yabancıya toprak satışı ülkenin temel üretim faktörünün, milli servetinin satılmasıdır. Toprak satışı sadece bir mülkiyet devri değildir; devleti satmak demektir, egemenlik ve bağımsızlıktan vazgeçmek demektir. Satılan her bir toprak parçası; zamanla, ülkemizde yabancı azınlıkların oluşmasına, ekonomik ve siyasi taleplerin ortaya çıkmasına, yabancıların mensup oldukları devletlerin iç işlerimize karışmasına yol açacaktır.”

Yukarda belirttim: Türkiye’nin millî serveti olmaktan çıkarak yabancı ülkelerin millî servetine eklenmiş olan alan, yaklaşık 137 km2 dir. Bu alan yüzölçümü 316 m2 olan Malta adasının yüzde 40’ına eşittir; Türkiye’nin yüzölçümünün de on binde 2’sine (136,5 km² / 783 562 km² = % 0.017421)... Ancak bu son hesaplama aldatıcıdır: Oranlamanın, ülkenin yüzölçümüne değil, yerleşim alanlarının yüzölçümüne yapılması lazım. Adamlar gidip dağ başında toprak satın almıyor ki... Bu takdirde yabancının mülkü haline gelen topraklar, çok daha yüksek bir yüzde ile ifade edilecektir. Dahası, son düzenleme ile, artık tarım alanları da satılabilecek. Öyleyse imarlı alanlara tarım alanlarını da eklemek gerekir.

II) Yabancılar İşi Şansa Bırakmıyor

Yabancıya toprak satışını 30, hatta 60 hektara çıkaran, mütekabiliyet koşulunu kaldıran son yasa ile birlikte Türkiye’ye yabancı akını başladı. “Açılımcı” iktidar sayesinde Türkiye toprakları da artık “açık toprak”... Öte yandan özellikle Arap fırsatçılar çok tedbirli hareket edip işi şansa bırakmıyorlar. İşte TSKB Gayrimenkul Değerleme Genel Müdürü’nün bu konuyla ilgili gözlem ve yorumları:

Uzun süredir beklenen yasanın ardından, gayrimenkul sektöründe hareketli günler başladı. Körfez'den gelmeye başlayan yatırımcı 'Türk ortak peşinde… Yabancı, ülkeyi yeniden keşfetmek yerine, işi bir bilenle yapmak istiyor. Hatta ortaklık görüşmeleri de yapılıyor. Firmalarına da yoğun teklifler geliyormuş. Şimdiye kadar Türkiye ile hiç ilgilenmemiş fonlar, kişiler artık Türkiye pazarını inceliyor. Son 2 ayda 20'nin üzerinde fizibilite yaptık. Uzakdoğu kökenli çok büyük bir geliştirme firması da Türkiye'de ciddi bir araştırma yaptı. Ayrıca ülkemizde var olan, ancak şimdiye kadar gayrimenkul sektörüne çok iştahlı olmayan fonlar da pazarla ilgileniyor. Ülkelerindeki alıcılara, Türkiye'de yatırım fırsatı sunacaklar.

En risksiz yatırım konut olduğu için yatırımlar birkaç yıl konut odaklı olacak. AVM bir dönemin en popüler yatırımıydı, ancak şimdi piyasa şehir otellerine kayıyor. Körfez ülkelerinden gelen bireysel yatırımcı, şehrin merkezinde, bir yerinden deniz gören projeleri tercih ediyor. Avrupalı fonlar ise küçük dairelere yöneliyor. Körfez ülkelerinden gelen bireysel tüketici serin ve yeşil ortam istediği için Karadeniz sahilinde de bir hareket bekliyoruz.

Bugün herkes arsa arıyor, ‘arsama nasıl doğru proje yaparım' diyor. Ve bu, Türkiye'nin tamamında böyle... 2007'de tamamen Avrupalılara çalışırken, şu an Kuveyt, Katar, Körfez fonlarına hizmet veriyoruz.[i]

Toprak tüccarının açıklamaları burada bitiyor.

Bu gözlem ve yorumlar çok şey anlatıyor insana: Öncelikle Atatürk’ün “iç ve dış bedhahlar”ı geldi aklıma her nedense… Sonra, özel girişimciyi başı boş bıraktın mı, ne millet dinliyor, ne vatan toprağı… Tek kutsalı, tek hedefi var: Para, para kazanmak… Bunu yaparken, hareketinin toplumsal sonuçlarını, ülkenin kayıplarını ve geleceğini düşünmüyor.  Büyük olasılıkla o bakir, cennetten köşe, o Karadeniz orman ve sahilleri de yakında elden çıkacak anlaşılan.

III) Bir Valinin Feryadı

a) Yabancılara toprak satışının 25 dönümden 600 dönüme çıkartılması ve mütekabiliyet koşulunun kaldırılmasının  ardından, Türkiye toprakları artık “açık toprak” konumuna gelmiş bulunuyor. Çok tehlikeli bir gelişme bu…  Ne yazıktır ki bunu kendine mesele yapan, halkımızı da uyaran, pek az yurtsever idarecimiz var. Onlardan biri de, Tekirdağ valisi Ali Yerlikaya… Kendisini candan kutluyorum. Vatanına sahip çıkan nadir valilerimizden biri olduğu anlaşılıyor. Yabancıların toprak alımları konusunda çiftçilerimizi, bakın nasıl uyarmış: "Dünyanın ilk 4 zengini; son 10 yıldan beri blok olarak, tek tapu olarak verimli tarım arazilerimizi topluyor. Bizim şehrimizin yüz ölçümünün, yani 6 313 kilometre karenin yüzde 56.6'sı tarım arazisi... Şehrimizin tarım arazilerini elde etmeye, arazi, arsa, tarla toplamaya yönelik bir gayretin olduğunu işittim. Topraklarınızı satmayın! Şu anda ve bundan sonraki yıllarda çok stratejik öneme sahip bu ülkenin, Avrupa'ya açılan penceresi olan en güzel arazilere sahipsiniz. Onların değerini biliyorsunuz ama, başınızı döndürecek rakamlardan uzak durun, buraları elinizden çıkarmayın."  

b) Ne var ki yalnızca Tekirdağ'da değil, daha birçok ilimizde de toprak satışları patlamış durumda. Yabancıların Türkiye'de en çok taşınmaz edindikleri ilçelerin başında gelen Alanya'da, mütekabiliyet yasası ile birlikte tapu işlemlerinin yüzde 60 arttığı gözlemlendi. Alanya Tapu Sicil Müdürü Çetin Özdemir’e göre daha önce 60 ülkenin yer aldığı liste, yabancılara mülk satışının önünü açan yasa ile birlikte 180 ülkeye çıktı; 2,5 ay içinde 600'e yakın satış işlemi yapıldı. Yabancı şirketler en çok araziyi Muğla'dan aldı. Sadece 85 şirket, 4,8 milyon metrekare büyüklüğünde arazi satın aldı. Muğla'yı 1,5’ar milyon metrekare alanla Antalya ve İstanbul takip ediyor [Milli Gazete, 2.9.2012].

c) AKP’Lİ Maliye Bakanı Şimşek Mehmet de bir ara şu açıklamayı yaptı: “4070 sayılı Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra Milli Emlak Otomasyon Projesi verilerine göre toplam 26 190 adet olmak üzere, yaklaşık 310 milyon m2 hazineye ait tarım arazisi satıldı” [Aydınlık, 27.2.2012]. 

 Görüyorsunuz, kamuya ait tarım arazilerini de kapan götürüyor. Hangi aydınımız soracak şimdi: Ey Şimşek Mehmet! Bu tarım arazilerimizden ne kadarı yabancılara gitti ve gitmekte?

IV) Sevda Tepesi “Açılım”ı

AKP hükümeti “açma”yı, “açılım”ı çok seven bir iktidar, habire açıyor. İstanbul Kandilli’deki, Suudi Kralı Abdullah’a ait olan Sevda Tepesi’ni de imara açtı sonunda. Bu nadir doğa parçasının imara açılması, 2002 yılında yıkılması iki ülke arasında gerilime neden olan Osmanlı mirası Ecyad Kalesi’ne reva görülen barbarlığın çoktan unutulmuş olduğunu gösteriyor.

Fahd bin Abdülaziz el Suud’un iktidarda olduğu 2002 yılında yıktırılan Ecyad Kalesi, iki ülke ilişkilerinde gerginliğe sebep olmuştu. Türkiye, Osmanlı kalesinin yıkılmaması için Suudilere Ankara’da ve Cidde’de diplomatik notalar vermiş, daha sonra UNESCO devreye girmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı 112 bin hacıya imzalattığı dilekçeyi Suudi yetkililere iletmiş ama sonuç alınamamıştı. Suudiler konunun kendi içişleri olduğunu ileri sürmüş, “Tarihten en son söz edecek olan ülke Türkiye’dir, önce Ermeni sorununu çözsün” açıklamasını yapmışlardı. Ecyad Kalesi’nin yıkılmasına önayak olan Kral Abdullah, 2006 yılında Türkiye’ye gelmeden önce Sevda Tepesi’ne imar izni verilmesi için kulis yapmıştı[ii].

Olay beni hiç şaşırtmadı. AKP iktidarı, programı, hedefleri millî olmayan bir iktidar... Birçok alanda olduğu gibi toprak sorunlarında da ondan ne millî duyarlılık, ne de buna bağlı olarak onurlu bir davranış beklenebilir. AKP hükümetinde millî onur olsa, vatan topraklarını üç beş dolar uğruna, iktidarlarına payanda olsun[iii] diye satışa çıkarır mıydı? Bu trajedide elbette satışlara etkili bir şekilde karşı çıkmayan muhalefet partilerinin, ülke aydınlarının da de büyük sorumluluğu vardır.

V) Güneydoğuda İsrail’in İşi Ne?

Yabancıya toprak satışı konusunda baştan beri ileri sürülen, güncelliğini yitirmeyen bir iddia var: İsrail’in Güney doğumuzdan siyasi amaçlarla gizli veya açık toprak satın aldığı iddiası… A.Metin Akpınar da bir yazısında “kafamı kurcalayan bazı sorular var” diyerek aynı sorunu gündeme getirmiş, şöyle yazıyor: AKP’nin yaptığı yasa değişikliği ile yabancılara toprak satışının önündeki tüm engeller kaldırılmış oldu. Bu yasa değişikliğinden sonra İsrailliler Suriye ve Irak sınırındaki illerimizden kaç dönüm toprak satın aldı? İsraillilerin bugüne kadar sadece Urfa’da aldıkları toprağın bir milyon dönümü aştığı doğru mudur? İsrail’in Güneydoğu Bölgemizle ile bu kadar ilgilenmesinin sebebi nedir? Bu soruların yanıtlanması yalnız hükümetin değil, aynı zamanda aydınlarımızın da görevidir[iv].

VI) Kolonileşme Tehlikesi

Türkiye'de artık yabancılara bir kerede binlerce metrekare toprak satılıyor. Demek ki önümüzdeki 10 yılda yabancıların eline geçen vatan toprakları binlerce kilometrekareyi bulabilecektir. Öyle ki Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız, Yahudi, Yunan,... dolarla aldıkları tapuları, günün birinde burnumuza dayayıp "bu ülkeye biz de ortağız, siz kim oluyorsunuz" diyebileceklerdir.

Türklere yurtdışında aldıkları taşınmaz için sadece kullanım hakkı veriliyor. Türkiye’de ise yabancılara doğrudan mülkiyet hakkı veriliyor. Yapılacak bir takım yeni düzenlemelerle bunların yurdumuzda koloni oluşturma ihtimali var. Türkiye’den zamanında göç etmiş olan bir takım kişilerin geri dönmesi ve bunlara çifte vatandaşlık hakkının tanınmasıyla devletimiz büyük sıkıntıya girecektir (Yusuf Halaçoğlu).

Toprak satışı ihanetinin ilk sorumlusu da AKP'yi iktidara taşıyanlardır. Ancak bu taşıyıcılar sadece AKP'ye oy verenler değildir, bunlar aynı zamanda halkımızı bu halk dalkavuklarına terk eden –aydın diyemeyeceğim- diplomalılardır; halkımızı suçlamaktan başka bir şey bilmeyen, Atatürkçülüğü de bilmeyen “sözde Atatürkçü"lerdir. 

 

 

YABANCI SERMAYE

I) Yatırım Danışma Konseyi

Türkiye bütün umudunu dış kaynağa, özellikle yabancı sermaye girişine bağlamış bir ülke... Gelişmesini neo-liberal politikalardan, yabancı sermaye girişinden bekliyor. Oysa yabancı sermaye küresel şirketlerin Çevre ülkeleri sömürme araçlarından biri… Tabiî bunu sağlamak için o ülkeleri en rahat şekilde sömürülür kılacak yapılar, birtakım örgütler gerekiyor (IMF’nin ünlü “yapısal reformlar”ını hatırlayın). İşte bu örgütlerden biri de Yatırım Danışma Konseyi’dir.

Neyin nesidir bu kuruluş, amacı nedir? Bir yanıtı Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yasemin Özdek’in, “Şirket Egemenliği Çağı” adlı kitabında buluyoruz. “Türkiye’nin yeni sömürgeci bir zihniyetin elinde esir olduğunu” vurgulayan Sayın Özdek bu konuda özetle şunları söylüyor: Türkiye’de özel sermaye Yatırım Danışma Konseyi üzerinden yabancı sermayenin direktifleri doğrultusunda ve onunla işbirliği içinde devlet kurumlarını adım adım ele geçirmiş, sosyal devlet tasfiye edilmiştir. Bu amaçla din ve Osmanlıcılık dahil, her türlü ideolojiden yararlanılmıştır. Türkiye’de 2000’li yıllardan bu yana uygulanan ekonomi politikalarında Yatırım Danışma Konseyi’nin önemli bir rolü vardır. Bu konseyin mimarları, IMF ve Dünya Bankası’dır. 2002 yılında IMF’ye verilen bir niyet mektubunda Türkiye’de bir yatırım konseyinin kurulması taahhüt edildi. Konsey Dünya Bankası’nın işbirliğiyle kuruldu. Bu kuruluştan beklenen işlev; Türkiye’de, yatırım yapacak uluslararası şirketlerin çıkarlarına uygun bir yapı oluşturmak, gerekli yapısal değişimi yönlendirip gerçekleştirmektir. Konsey’de hem devleti temsil eden hükümet üyeleri, hem de özel şirketlerle çok uluslu şirketlerin üst düzey yöneticileri bir araya geliyor, Türkiye’nin geleceğine ilişkin kararlar alıyorlar. Türkiye’de son yıllarda çıkarılan pek çok yasa ve diğer mevzuat değişiklikleri, Yatırım Danışma Konseyi’ndeki çokuluslu tekeller ve sermaye örgütleri temsilcileri öyle “tavsiye” ettiği için yapılmıştır. Son dönemde parlamentodan yoğun ve hızlı bir şekilde yasa çıkarılmasının başlıca sebeplerinden biri budur[v].

II) Yabancı Sermayenin Getirdiği ve Götürdüğü

A) Türkiye umudunu dış kaynağa bağladığı için, büyümesi dış kaynağa bağlı. Dış kaynak geldikçe ekonomi büyüyor, kaynak girişi azalınca küçülüyor, krize giriyor.

Dış kaynak bilindiği gibi üç akımdan oluşmakta: Doğrudan yabancı sermaye… Yeni yatırım, şirket satın alma, şirkete ortak olma şeklinde olur. Bu tür sermaye üretir, istihdam yaratır, vergi öder, kârını da alır götürür. Diğer türlere tercih edilir. İkinci kaynak sıcak paradır. Yurt dışından dolar, avro,… olarak gelir, TL’ye çevrilir; hisse senedi, devlet tahvili alır, spekülatiftir, borç yaratır. Üçüncü yabancı kaynak, banka kredileridir. Özel sektörle kamu kuruluşlarının yabancı bankalara yaptığı borçlanmaları içerir.

2007-2011 döneminde Türkiye’ye yılda ortalama 60 milyar dolar dış kaynak girdi.  Borç yaratan dış kaynak girişi toplamın yüzde 60’ının üzerinde. Doğrudan yabancı sermaye girişi toplamın üçte biridir. Doğrudan yabancı sermayenin arttığı, azaldığı dönemler olmuştur. AKP iktidarında (2002-2011), yabancı sermaye girişlerinin arttığı dönemler, “bol kepçe özelleştirmeler”in olduğu, yabancı sermayenin şirket ve bankalarımızı (Telekom, Tekel işletmeleri, Petkim, Demirbank, Denizbank,…) satın aldığı yıllardır.  

B) Yabancı sermaye Türkiye’ye “babasının hayrı” için mi geliyor? Elbette hayır; hangi şekilde olursa olsun, yabancı sermaye bir “kâr, bir kazanç sağlamak için geliyor ve kazandıklarını da Türkiye’de bırakmayıp kendi ülkesine götürüyor, yani transfer ediyor.  Peki ne götürüyor? Fiilî olarak ne kazanıyor Türkiye’den? Yabancı sermaye Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu dövizi sağlıyor da bu katkı karşılığında Türkiye ne gibi bir bedel ödüyor?

İktisatçı Mustafa Sönmez bu sorunun yanıtını özetle şöyle vermiş: Yabancıların Türkiye’den ne götürdüklerinin yanıtı, her ay yayımlanan ödemeler dengesinin “gelir dengesi” alt başlığındadır. Bu kalemden öğreniyoruz ki AKP hükümetlerinin 10 yıllık  2002-2011 döneminde Türkiye’de yaratılan gelirden yabancılara tam 109 milyar dolar (yılda ortalama 11 milyar dolar) ödenmiştir. Bu boyutta bir kaynak “ülkemizde kalmak, yeniden büyüme sağlamak, istihdam yaratmak yerine, yurtdışına, yabancı sermayenin ülkesine, ana firmasına, bankasına transfer edilmiştir.”  Buna bir tür ekonomik “kan kaybı da diyebiliriz.

Bu transferin yaklaşık yarısı faiz gideridir. Sıcak paranın transferi ise 31 milyar dolardır (yüzde 29). Geri kalanı (yüzde 18) yabancı sermayenin kâr transferleridir. 2006 öncesinde yılda 1 milyar doların altında olan yabancı sermaye kâr transferleri, sonraki yıllarda yıllık 3 milyar dolara yaklaşmıştır. M. Sönmez’in vurguladığı gibi, giren her 100 dolarlık yabancı sermayeye karşılık, Türkiye’de yaratılan 21 dolarlık gelir kâr olarak yurt dışına çıkarılmıştır. Bu hiç de küçümsenecek bir oran değildir[vi]. Anlamı şudur: Ekonomimiz gelir kaybetmiştir. İlave tüketim, tasarruf, yatırım, üretim, istihdam imkânı kaybetmiştir. Buna karşılık aynı etkiler, olumlu bir şekilde yabancı ülkelerde meydana gelmiştir. Küresel şirketler kazanmıştır, Türkiye yabancı ülkelerin istihdamına, büyümesine, refahına, küresel şirketlerin daha da güçlenmesine katkıda bulunmuştur.

III) Satınalma ve Birleşmeler 

Yabancı sermaye bir ülkeye, yukarda belirttim, yeni yatırım, satın alma ve birleşmeler, hisse senedi ve tahvil satın alma gibi şekillere bürünerek giriyor. Acaba son zamanlarda Türkiye’de bu mahiyette olan gerçekleşmeler hangileridir? Eylül 2012 itibariyle tespit edebildiklerimi aşağıda sunuyorum[vii].

- Ernst&Young her yıl şirket birleşme ve satın almalarıyla ilgili raporlar yayınlar. Bu kuruluşun ülke raporuna göre, 2011 yılında Türkiye’de 264 satın alma ve birleşme oldu. Bu işlemlerin 119’u yabancı yatırımcılar tarafından gerçekleştirildi. Yabancı fonlar 39 Türk şirketine 672 milyon dolar yatırım yaptı. İşlem hacmine göre en fazla ilgi gören sektör gıda ve içecek sektörü oldu.

- Birer aile işletmesi olan Mavi, Yargıcı, Silk&Cashmere, Koton giyim firmalarından sonra Damat’ın da belli orandaki hisseleri yabancı fonlara satıldı.

- Daha önce Belçikalı Dexia’ya satarak elden çıkardığımız Denizbank'ı bu defa Rus Sberbank, 3.54 milyar dolara satın aldı. 

 

 

KÜRESEL ŞİRKETLER

I) Dünyanın Sahipleri

Cumhuriyet gazetesinde [29.7.2012] bir başlık: Alman Devleri Sarsılıyor, haber şöyle: Avrupa’nın en büyük ihracatçı ülkesi olan Almanya da Avro krizinin etkisi altına girmeye başladı. Bazı Alman devleri, öncelikli ihracat pazarı sayılan Avro ülkelerindeki krizden her geçen gün daha olumsuz etkilendi. Almanya’nın en büyük sanayi şirketi Siemens, çevre ekonomilerdeki konjonktürel gerilemeden payına düşeni almaya başladı, 2012’deki kâr beklentisi geriledi. Şirketin, 5.2 milyar Avro olarak tahmin ettiği kârı gerçekleştirmesi çok zor. Kimya devi BASF da şirket kârının bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 16’lık bir gerilemeyle 1.2 milyar Avro olarak gerçekleşeceğini duyurdu.

Ocak 2012’de ise ABD'de yine küresel bir şirket, Kodak iflas koruma başvurusunda bulunmuştu. Kodak 1996'da Interbrand'ın sıralamasında  Disney, CocaCola ve McDonald's'ın ardından dünyanın en değerli dördüncü markası olarak yer alıyordu.  

Niçin söz ettim bu olaylardan? Şu sebepten değerli okur, pek az gündeme getirdiğimiz, hemen hiç tartışmadığımız çok önemli bir olgu var: Küresel şirketler, ulusötesi şirketler… Hep Amerika diyoruz, Avrupa Birliği diyoruz, İngiltere, Almanya diyoruz, ancak bu şirketlerden pek az söz ediyoruz. Çok yanlış bir tutum, çünkü o ülkeleri asıl yönlendirenler bunlar, küresel şirketler… Son 50- 60 yıl içinde çok güçlendiler. Bütün ülkelerin yönetimlerini, politikalarını, dünyanın gidişini, geleceğini belirleyecek, âdeta dünyayı sahiplenecek bir konuma geldiler.

Peki, neyin nesidir bu ulus-ötesi şirketler?

Bir ulus-ötesi şirket ya da “çok uluslu şirket”, doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapan, birden fazla ülkede katma değer faaliyetlerinde bulunan bir şirkettir. Ulusötesi şirketler (UÖŞ) dünya ekonomisinin yeni aktörleridir. Dünyada gittikçe artan miktarda sermayeyi kontrol altına almakta; faaliyetleri, gittikçe artan bir hızla “ulus-devlet”lerin kontrol ve hukuki düzenlemelerinin dışına çıkmaktadır. Başka bir deyişle dünya ekonomisi hızla UÖŞ’lerin denetimi altına girmektedir.

UÖŞ’ler, Batı’da Sanayi Devrimi’nin ardından, 19. yüzyılın sonlarında, uluslararası faaliyet gösteren güçlü sanayi şirketleri olarak ortaya çıktı. Özellikle 1920’lerden itibaren tekelleşmeye, daha fazla küreselleşmeye yöneldiler. Diğer birçok ülkeden kendi ülkelerine aktardıkları kârların itici gücüyle, rakipleri üzerinde üstünlük kurdular. Birleşme ve satın almalarla, dev boyutlu dünya şirketleri haline geldiler. Singer, Standart Oil, General Electric, Kodak AEG, Siemens, Bergmann, Shell, Unilever, Philips, Bayer gibi şirketler Batı’nın ilk UÖŞ’leri oldu. 2008 itibariyle ulusötesi şirketlerin sayısı 82 053, şube sayısı 807 360’tı. Bunların %90’ı sanayileşmiş ülkelere (ABD, Avrupa ve Japonya’ya) aittir. Asıl servet zirvedeki 100 şirket elinde yoğunlaşmıştır. Yasa ve anlaşmalarla sağlanan bir “izomorfizm” (tek biçimlilik, bütün dünyada yasaları ve kuralları aynılaştırma) UÖŞ’lerin yeryüzünde çok sayıda ülkeye yerleşmesine ve faaliyet göstermesine imkân tanımaktadır.

Ulus ötesi şirketler kendi ülkelerine ne kadar faydalıysa, girdikleri ulusal ekonomiler için de o kadar zararlıdır. Aşağıda sayıyorum başlıca sakıncalarını:

-Ulus-ötesi şirketler son derecede değişik yapılanmalara, büyük siyasî ve mali güce sahiptir.

-Ulusötesi şirketler ulusal yasalardan kolayca sıyrılırlar; vergi vermezler, mâli açıdan denetlenemezler; çalışma koşullarını kendileri belirlemek ister.

-Ulusötesi şirketler yasal olsun olmasın, her türlü kazancın meşru sayılmasını isterler. Bu nedenle legal ya da illegal, her türlü işin içindedirler. Sahip oldukları devâsâ finans ve üretim gücü sayesinde gelişmekte olan ülkelere her türlü ekonomik ve siyasi müdahalede bulunurlar. Ulusal ekonomileri kendi çıkarları doğrultusunda etkileyip yeniden yapılandırırlar.

-Ulus-ötesi şirketler kamu girişimlerinin özelleştirilmesini teşvik ederek, devletin kontrolündeki üretim alanlarını ele geçirirler.

-Günümüzde ulus ötesi şirketlerin gücü o denli artmıştır ki bunlar artık yalnız ülke ekonomilerinin kurallarını değil, dünya ekonomisinin kurallarını da belirlemektedirler. “Küreselleşme” dayatması bunların eseridir. Ulus-ötesi şirketler girdikleri ülkenin siyasal egemenlik ve bağımsızlığını zedeler. Büyük ekonomik güçleriyle, “devlet içinde devlet” konumuna gelirler. İsteklerini kabul ettirebilmek için ilgili hükümetler üzerinde baskı yaparlar.

II) Hiper-Birikim ve Sömürü

Küresel şirketlerin ulaştığı güç, insanlık için felaket sayılabilecek boyutlardadır günümüzde. Genç iktisat profesörlerimizden Erinç Yeldan bir makalesinde, Kaliforniya Üniversitesi sosyoloji profesörü William Robinson’un Focus on Trade sitesinde yayımlanmış olduğu bir yazısından faydalanarak bu durumu şöyle özetliyor[viii]:

Kapitalizm son otuz yıl içinde önemli bir yeniden yapılanma süreci içine girdi. Ulusal sınırların dışına taşan sermaye, küresel ölçekte artık ulus-ötesi (trans-national) şirketler tarafından yönlendiriliyor. Bir yandan da finans sermayesinin spekülatif birikimleriyle beslenen ulus-ötesi sermaye, tarihte görülmemiş ölçekte sanal bir hiper-birikim uğraşına yöneldi. Gezegenimizin tüm kaynaklarını piyasanın kâr ve birikim mantığının emrine sunan bu dönüşüm, insan emeğinin acımasız bir ölçekte sürdürülen hiper-sömürüsüne dayanıyor.

Söz konusu hiper-birikim ve hiper-sömürü rejimi, emeğin geçmişteki tüm sosyal kazanımlarını teker teker yok etti; sermayenin mantığına karşı çıkabilecek tüm sosyal, toplumsal ve kültürel direnç noktalarını, parçalayarak, küresel sermayenin tahakkümüne bağımlı kıldı.

Tüm ülkelerde gelir dağılımının emekçi sınıflar aleyhine bozulması, sosyal dışlanma ve çaresizlikle sonuçlandı. Yığınsal işsizler ordusu hızla toplumsal kutuplaşmaya, etnik, dinî ve benzer sosyo-kültürel boyutta şiddete varan ayrımlara itti. Sosyal tabakalar birbirine düşman hale geldi. Bütün bu gelişmeler de giderek açık faşizmin sosyal tabanını oluşturmaya başladı. Hiper birikim dünyası; bütün bu çelişkilerin bir sistem dışı çözüm arayışına yönelmemesi için, bir yandan da kontrolü altında tuttuğu medya aracılığıyla emekçi yığınlara borç batağına dayalı bir hiper-tüketim ve sahte cennetler dünyası vaat ediyor.

Profesör Robinson’a göre mevcut askerî-cezaevi-sanayi-finans-medya’nın karmaşık ilişkilerine dayalı ulus-ötesi, küresel kapitalizmin üç ana dayanağı bulunuyor.

-Birincisi, militarize olmuş, askerî harcamalara dayalı birikimin giderek artan önemi... Kapitalizmin yeni teknolojileri ve yeni kaynakları askerî teknoloji tarafından yönlendiriliyor. Kapitalizm, dünyamızı, savaş teknolojisi ve militarist baskı olanakları olmadan idare edemez hale geldi.

-Ulus-ötesi sermayenin ikinci müdahale alanı kamusal varlıkların ve kamusal/sosyal tüm hizmetlerin talan edilmesi…. Ulus devletlerin kamu gelirlerine spekülatif finansal sermaye araçları (borsalar, menkul kıymetlendirilmiş borç senetleri vb.) ile el konuyor. İflasa sürüklenen devlet bütçelerinin onarılması; yine emekçilerin sosyal kazanımlarının ve sosyal haklarının daha da daraltılmasına yol açıyor. Sosyal/kolektif olan her varlığın, yağmalanarak, küresel kapitalizmin kâr mantığına terk edilmesini sağlıyor.

-Finansal spekülasyona dayalı birikim rejimi bu sistemin üçüncü ve belki de en önemli dayanak noktası... Ulus ötesi sermaye, trilyonlarca dolarlık (sanal) fonları konut veya petrol, gıda ve benzeri emtia piyasalarında spekülatif köpükler yaratmak suretiyle çoğaltmaya çalışıyor; sanayi birikiminde karşılaştığı tıkanıklıkları bu yoldan aşma gayreti içinde…

Öte yandan sahte değerler dünyasına dayalı sanal kültür, insanlık tarihinin tüm sosyal ve kültürel değerlerini acımasızca tahrip ederken, sermayenin hiper birikim ve hiper sömürüsünün, açık faşizan siyasî rejimler altında sürdürülmesine olanak sağlıyor.

Peki çözüm nedir, emekçilere ve emek örgütlerine düşen görev nedir? Profesör Robinson bu soruyu şöyle yanıtlıyor: Sınıf bilincini ve sınıfa dayalı siyaset anlayışını canlı tutmak.

 

GDO’LU ÜRÜNLER

GDO’lu ürünlerin insan ve doğa için zararlı, hatta ölümcül olduğu kesin... Ancak buna rağmen tüketiliyor, Türkiye de yurt dışından bu tür ürünler ithal ediyor; giderek ürün yelpazesini de genişletiyor. Ne var ki mesele sadece GDO’nun zararları meselesi değil, Bir de insana dehşet veren Amerikan projeleri var.

I) Mısırla Beslenmenin Sonu

Fransa’da yapılan bir araştırmanın sonuçları ile başlayalım. Genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili olan araştırma şirketlerin baskılarıyla karşılaşmamak için gizlilikle yürütülmüş. Varılan sonuçlar Avrupa Birliği çapında hararetli tartışmalara sebep olmuş.

Araştırma  için, fareler iki yıl boyunca genetiği değiştirilmiş mısırla besleniyor. Sürenin sonunda görülen şu: Farelerde tümör oluşumu, bazı organlarda önemli hasarlar!...Ayrıca, hayvanlarda kanserli hücrelerin daha hızlı yayıldığı saptanıyor. Düzenli bir şekilde üç ay boyunca uygulanan testler ciddi patolojik sorunları gözler önüne seriyor, fareler dördüncü ayda tümörden ölüyor[ix].   

II) Ve Türkiye İthal Mısır Tüketiyor

Arslan Bulut bir yazısında[x] Türkiye’de GDO’lu ürün sorununa hayli ürkütücü bir örnekle değiniyor, ilgili makamlara ve hükümete de sorumluluğunu hatırlatıyor: Türkiye’nin her yerinde, yaygın hale gelmiş, markalı patlamış mısır tezgâhları var. Bu mısırların büyük kısmı Amerika’dan ithal ediliyor. Tüketiciler Amerikan mısırının önemli ölçüde genetik yapısıyla oynanmış mısır olduğunu biliyor mu? Laboratuarlarda genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerle beslenen farelerin, üç nesil sonra başlarına ne geliyor, biliyor musunuz? Ağızlarında bile kıl çıkıyor, genetik yapıları bozulduğu için hilkat garibesine dönüşüyorlar! Peki, Türklerin ve Müslümanların yaradılış şifreleri ile oynanmasına Diyanet İşleri Başkanlığı’nın veya siyasî operasyonlardan başını alamayan dinî grupların bir diyeceği yok mu? “Dindar nesil” yetiştirmek isteyen Tayyip Erdoğan, Amerikan firmalarının baskılarına boyun eğerek; genetik yapısı bozulmuş, bir süre sonra da tamamen kısırlaşmış nesiller yetiştirilmesine aracı olmuyor mu?

Yanıt yok tabiî, onun yerine ben yanıt vereyim: O dünya lideri olma peşinde, böyle ufak şeylerle uğraşır mı hiç?

III) GDO’lu Ürüne İzin

Bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu bütün uyarılara rağmen GDO’lu ürün ticareti bütün dünyada bir vakıa…, tabiî bu ürünlerin ithalatını giderek genişleten Türkiye’de de... İlgili kurumlar ithal izni veriyor, bunlardan bazıları yargıdan dönse de diğerlerinin önü açılıyor, tehlikeden habersiz olan milyonlarca tüketiciye ulaşıyor.

Aşağıda bu izinlerle ilgili gelişmeler hakkında örnekler veriyorum.

-Biyogüvenlik Kurulu; yem amaçlı'' kullanım için başvurusu yapılan 9 genetiği değiştirilmiş mısır çeşidinden 3'ü hakkında olumlu, 6'sı hakkında olumsuz karar verdi. Kurul Başkanı Prof. Dr. Hakan Yardımcı’ya göre “değerlendirme bilim ön planda tutularak yapılıyor. İşi çok sıkı tutan bir sistem var, kamuoyu bu konuda çok rahat olmalı ve kurula güvenmeli.”

-Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı mısır, şekerpancarı, pamuk ve patates gibi Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı (GDO) 32 çeşit ürüne izin verdi, ancak izin yargı kararları ile iptal edildi.  Bakanlık tarafından oluşturulan bilimsel komite; mısır, soya, pamuk, kanola, şekerpancarı, patates ürünleri ile bakteri ve maya biyo-kütlesinden oluşan toplam 32 çeşit GDO’lu ürünün gıda ve yem amaçlı kullanılmasında risk görmemişti. Mahkeme; bakanlık komitesinin “yeterli risk ve sosyo-ekonomik değerlendirme yapmadan, son derece dar kapsamlı ifadelerle, izin istenen gen çeşitlerinin risk oluşturmadığına, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe herhangi bir zararının bulunmadığına karar verdiği” gerekçesiyle GDO’lu ürün izinlerini iptal etti.

- Greenpeace'in başlattığı 'Markanıza GDO bulaştırmayın! Yemezler' kampanyası sonucu, Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) 'kamuoyu hassasiyetini' göz önüne alarak 29 GDO'lu ürünle ilgili olarak yaptıkları başvuruyu geri çekti.

IV) Dünya Tohum Devlerinin Tutsağı Mı Oluyor?

GDO’lu tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları, olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adada saklıyor.

Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen ambar, Mart 2008 itibariyle resmen faaliyete başladı. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposu “kıyamet tohum deposu” adıyla da anılıyor.

Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında “dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme” planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak savunuyor:  Asya ve Afrika’daki çiftçilere birdenbire ilgi duymaya başlayan Microsoft’un kurucusu Bill Gates, dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont / Pioneer Hi-Bred, bir ABD’li GDO devi Monsanto, İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta, 1970′lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla “Yeşil Devrim” diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller!

“Dünyanın pek çok ülkesinde “zaten var olan” tohum depolarının başına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a muhtaç kalınacaktır” şeklinde bir soru gelebilir akla.
Ancak söz konusu olan planlı bir felaket!... Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemlerle yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tek elden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.

Ne yazık ki bundan daha beteri var: Tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik değil. Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920′lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik biliminin adı,  daha sonra genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Naziler Ari üstün ırk peşindeydi. Hitler’in öjenik çalışmaları bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti!

Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920′den beri biricik amacı “negatif öjenik”tir. “Negatif öjenik” istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir!  Nitekim küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaştıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı. 1990′larda BM Dünya Sağlık örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Aşı yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara yapılıyordu. Şüphe üzerine yapılan soruşturma sonucunda, aşının içeriğindeki bir maddenin kadınların hamile kalmasını engellediği ortaya çıktı. Yine anlaşıldı ki Rockefeller Vakfı ve Rockefeller Nüfus Konseyi aşı kampanyasına destek vermişti.

Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürüttüğü Yeşil Devrim çalışmalarına bu açıdan bakınca korkunç görünüyor. Rockefeller Vakfı 1946′da sadece adı yeşil olan “Yeşil Devrim”i başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 1960’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebileceği bir tarımı gerçekleştirme planı olduğu ortaya çıktı.

Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid to­humlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro-kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şir­ketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçlan da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu.

Yeşil devrim aslında bir “kimyasal darbeydi”. Gelişmekte olan ülkelerin, yüksek miktarlardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler, iş aramak için şehirlere göç ettiler.

Bugün de Gates ve Rockefeller Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yine GDO tohumlarının ve kimyasalların yaygınlaştırılması... Bunun için pek çok teşvik ve kampanyaya başvuruyorlar. Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin tutsağı olacak. Pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi, korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilir. Genetik müdahalelerle öldürücü gıdalara çevrilebilir[xi].



[i] Şenay Köşdere, “Yabancılar Gayrimenkulde Türk Ortak Peşinde”, Akşam, 4.6.2012

[ii] Bahadır Selim Dilek, “Ecyad Kalesi’ni Unuttular”, Cumhuriyet, 17.5.2012

[iii] Bu yıl Türkiye'nin dış kaynak ihtiyacı 156 milyar dolar… AKP iktidarının yabancılara toprak satışını neden 2,5 hektardan 60 hektara çıkardığının, mütekabiliyet koşulunu neden kaldırdığının sebebi anlaşılıyor:  Vatan toprağını daha çok satarak iktidarını güvenceye alacak.

[iv] A. Metin Akpınar, “Güneydoğu’da İsrail’e kaç dönüm arazi satıldı”, Odatv.com,2.9.2012

[v] “Yabancı Sermayenin Kamuyu İşgal Programları”, http://haber.sol.org.tr/ekonomi/yabanci-sermayenin-kamuyu-isgal-programlari-haberi-56583, (5.6.2012)

[vi] Mustafa Sönmez, Yabancıya 10 yılda 109 Milyar Dolar, Cumhuriyet, 16.7.2012 ve “Dış Kaynakla Büyüme, Dış Borcu Da Büyütüyor”,  mustafasonmez.net  (15.9.2012).

[vii] Güngör Uras, “2011’de 264 satın alma-birleşme”, Milliyet, 23.7.2012; ekonominin gündemi, 3.9.2012

[viii] Erinç Yeldan, “Hiper Birikim, Hiper Sömürü, Açık Faşizm” , Cumhuriyet, 15. 6. 2011. Yeldan’ın faydalandığı yapıt şudur: William Robinson, “The Crisis of Global Capitalism and the Spectre of 21st Century Fascism”, http://www.focusweb.org/

[ix] http://tr.euronews.com   (1.10.2012)

[x] Arslan Bulut, “GDO’lu Ürünler ve Dindar Nesiller”, Yeniçağ, 2.5.2012.

 

[xi] Şu kaynaktan özetledim: http://www.siyasiforum.net/viewtopic.php?f=7&t=7740   (12.9.2012)

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura