Yazı Kategorileri > Bilimsel Yöntem Yazıları
19-02-2014
DİYALEKTİĞİN ÜÇÜNCÜ KANUNU: ÇELİŞME

Cihan Dura

19.2.2014


Diyalektik, bize, nesnelerin sonsuz ve ölümsüz olmadığını söyler. Öyle ki, her varlık şu dört aşamadan geçecektir: Doğum, olgunluk, yaşlılık, son. Ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın güzel bir beytinde hissettirdiği gibi:

Fâni ömür biter, bir uzun sonbahar olur / Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarumar olur.

Şimdi, şöyle bir soru gelmez mi akla:  Varlıklar neden sonsuz ve ölümsüz değildir?  Aslında, insanlığın yüzyıllardır sorup durduğu, eski bir sorudur bu. Diyalektiğin, üçüncü  kanunu da burada saklıdır: Çelişme!...

Okuduğunuz yazının konusu da budur.

‘***’

Nedir, çelişme kanunu? Aşağıda anlatacağım. Anlamayı kolaylaştırmak için, bazen metafizikle de karşılaştırmalar yapmam gerekecek.

Örneğin, “hayat” olgusunu ele alalım. Metafizikçi hayatı incelediği zaman, bu incelemeyi başka olgularla ilgi kurmadan yapar. Hayatı kendi çerçevesinde, kendisi için, tek yanlı olarak inceler. “Ölüm” olgusunu incelediği zaman da yaptığı budur. Sonunda şöyle bir neticeye varır: Hayat, hayattır. Ölüm, ölümdür. Aralarında ortak hiç bir şey yoktur. Hem canlı, hem ölü olunamaz. Zira bu iki olgu birbirinin karşıtıdır, birbirinin tamamen zıddı olan iki şeydir.

Peki, diyalektikçi ne yapar? Diyalektikçi bu yorumu kabul etmez, şöyle der: Sorunu metafizikçi gibi görmek, onu yüzeysel görmektir. Biraz yakından incelenirse fark edilir ki, hayat ile ölüm karşı karşıya konamaz,  birbirinden kesin bir şekilde ayrılamaz.  Çünkü realite ve tecrübe, bize, hayatın ölümü getirdiğini, ölümün hayatı sürdürdüğünü gösterir. Bu iki olgu, hayat ve ölüm durmadan birbirine dönüşür. Her şeyde görürüz bu büyük yasanın varlık ve devamlılığını. Her şey dönüşüyor, her şey kendi zıddı haline geliyor!

Özetle, metafizikçi birbirine zıt olan şeyleri birbirinin tam karşısına koyar. Diyalektikçi bu işlemi kabul etmez; der ki, realite zıtların birbirlerine dönüştüğünü gösterir: Olgular dönüşüp, kendi zıtları haline gelir.

Diyalektikçiye göre, en küçük bir madde parçasından en büyük evrensel yapıya kadar bütün şeyleri, bütün olguları oluşturan yasa, çelişmedir. Bir atom, bir kum tanesi, daldaki meyve, insan, toplum, insan faaliyetleri, yıldızlar, galaksiler ve bunların bütünü olan kâinat çelişmelerle gelişir, ilerler. Her birinin hareketini çelişme sağlar. İçinde çelişme taşıdığı içindir ki her şey değişmekte ve gelişmektedir. Örneğin canlı bir insan hem canlı (kendisiyle aynı) kalmakta, hem de sürekli olarak ölmektedir (kendisiyle aynı kalmayıp değişmektedir.) Canlı bir vücutta bazı hücreler ölürken, onların yerini yeni hücreler almaktadır. Başka bir deyişle her şey kendi zıttının yerini almaktadır. Neden? Çünkü her şey kendi karşıtını içinde taşıyor. Bir varlığı canlı kılan, içinde taşıdığı “canlılık- cansızlık çelişmesi”dir. Çelişme bittiği an, canlılık (hayat) da biter, karşıtı olan cansızlığa (ölüme) dönüşür.

 ‘***’

Nasıl oluyor bu? Nasıl oluyor da olgular dönüşüp kendi zıtları haline geliyor?  Örneğin, hayat nasıl oluyor da ölüme dönüşüyor? Çünkü her şey yalnızca kendi kendisi değildir, kendisinin aynı değildir; aynı zamanda kendi zıddı olandır, yani başka bir şeydir. Dünyada her şey aynı zamanda hem kendini içerir, hem de zıddını. Başka bir deyişle, her şeyin kendi içinde, birbirine karşıt olan güçler yani çelişkiler bir arada bulunur.

Peki, neler oluyor bu güçler arasında? Onu da öğrenelim: Bu güçler birbiriyle çatışıyor, mücadele ediyorlar! Dolayısıyla dünyada her olgu; kendisini sadece tek bir yöne iten bir güç tarafından harekete geçirilmiyor; gerçekte karşıt yönlerde meydana gelen iki güç tarafından harekete geçiriliyor: Şeylerin olumlanmasına ve inkârına –örneğimizde- hayata ve ölüme yönelen güçler tarafından harekete geçiriliyor. Demek ki, canlı bir varlığın içinde hem hayat vardır, hem de ölüm.

O zaman akla şu soru gelecektir: Şeylerin olumlanması ve yadsınması (inkârı) ne demektir? Diyalektikçi bu soruyu şöyle yanıtlıyor: Her şeyin içinde, o şeyi olumlamaya ve yadsımaya yönelen güçler vardır. Örneğin, hayatın içinde, bir yandan hayatı sürdüren, yani hayatı olumlamaya yönelen güçler, bir yandan da onu yadsımaya yönelen güçler vardır. Bir tohum tanesi de iki şeyi içinde taşır: -Kendi varlığını pekiştiren ve sürdüren şeyi, -Bu varlığı ortadan kaldıracak, yani olumsuzlayacak şeyi… Ve bu, her olguda, her şeyde böyledir. Olumlama ile yadsıma ise birbiriyle çelişir.

Daha önce “nesneler değişir” demiştik; peki neden…, nesneler neden değişir? Çünkü nesneler (olgular) kendi kendileriyle uyuşmazlık içindedir. Güçler arasında, iç karşıtlıklar arasında mücadele vardır. Neden mücadele vardır, çünkü çelişme vardır. Şeyler kendilerini daha iyi ortaya koyabilmek için karşıtlarına dönüşürler, yani karşıtları haline geçmek için değişirler. Diyalektiğin üçüncü kanunu burada karşımıza çıkar: Her şey, kendi içinde çelişme taşıdığı için değişmektedir.

‘***’

Diyalektikçi; çelişme kanununu izah ederken, kimi örneklere başvurur, bunlardan biri de kapitalist toplumdur; bu toplumun içindeki çelişmeyi örnek verir. Şöyle der: Söz konusu çelişme, olgular arasında meydana gelen bir çelişmedir. Şöyle ki, birbirleriyle mücadele eden somut güçler vardır: Önce,  olumlamaya yönelen bir kuvvet, yani mevcut durumunu muhafaza etmeye çalışan burjuva sınıfı… Sonra, burjuva sınıfını yadsımaya yönelen ikinci bir toplumsal güç: Proleterya … Çelişme, işte bu iki olgu arasındadır. Demek ki, çelişme olgulardadır, olgular arasındadır. Bu sırada burjuvazi, kendisini olumlarken, kendi zıddını da yaratmış olur. Genellersek, dünyada her şey kendi kendisiyle uyuşmazlık halindedir.

Diyalektikçiye göre bu gerçeği anlamamız; hayat boyu metafizik düşünme tarzını kullandığımızdan,  böylece ona alışmış olduğumuz için zor olabilir. O zaman, şeyleri kendi gerçekleri içinde görmeye yeni baştan alışmamız gerekmektedir.

‘***’

Diyalektiğin aşamaları vardır, buna “diyalektik üçlem” denir, genel şeması sırasıyla şöyledir:

- Olumlama: Tez

- Yadsıma (İnkâr, olumsuzlama): Antitez

- Yadsımanın yadsınması (İnkârın inkârı): Sentez.

Burada “inkâr” (yadsıma) yok olma anlamındadır. Ancak söz konusu olan, bildiğimiz anlamda yok olma değil, diyalektik anlamda yok olmadır. Yok olma; ancak olumlamanın ürünü ise, yani olumlamadan çıkıyorsa, bir yadsıma, bir inkârdır.

Örnek:  Kuluçkaya konmuş olan bir yumurtayı düşünelim. Bu durum, yumurtanın olumlamasıdır. Sonra, yumurta kendi inkârını yaratır, civciv olur. Civciv kabuğu delip yok eder. Ne oldu? Yumurta yok oldu. Diyalektik anlatımla, yumurtanın inkârı gerçekleşti! Civcivde birbirine hasım iki güç var: “civciv” ve “tavuk”… Sürecin gelişimi sırasında tavuk yumurtlayacak, buradan inkârın yeni bir inkârı vuku bulacaktır. Ardından, yeni bir süreçler zinciri daha başlayacaktır.

Diyalektikçi yumurta örneğindeki aynı devrî hareketi insan toplumunun evriminde de görür, şöyle:

-Tarihin başlangıcında, “ilkel komünal” bir toplum vardı: Toprağın ortak mülkiyetine dayanan sınıfsız bir toplum...

-Ancak bu mülkiyet biçimi üretimin gelişmesini engelliyordu. Böylece kendi inkârına yol açtı: Özel mülkiyet ve sınıflı toplum…

-Ne var ki bu toplum da kendi içinde kendi inkârını taşıyordu. Çünkü üretim araçlarının çok daha üstün şekilde gelişmesi; toplumun sınıflara ayrılmasının inkâr ve reddini, üretim araçlarında özel mülkiyetin inkâr ve reddi zorunluluğunu birlikte getirdi.

-Ve böylece çıkış noktasına, ancak tamamen başka bir düzeyde olmak üzere, sınıfsız toplum zorunluluğuna yeniden dönüldü.

Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken şudur: verdiğimiz örneklerde çıkış noktasına dönülüyor; fakat dikkat! Daha yüksek bir düzeyde yeniden dönülüyor.

 

‘***’

Diyalektiğe göre dünyada her şey bir zıtlar birliğidir: Her şey aynı zamanda hem kendisidir, hem de kendisinin zıddı!...

Örnek: Cehalet ve bilim, kısaca bilgi örneği…  Metafizik açıdan, bunlar birbirinin tamamen zıddı ve karşıtı olan iki olgudur. Oysa, olup bitene dikkatle bakarsak, böyle bir zıtlığın gerçekte olmadığını görürüz. Çünkü: ilkin cehalet, bilgisizlik hüküm sürdü, sonra bilim ortaya çıktı. Ne oldu o zaman? Bir olgu kendi zıddına dönüştü, cehalet bilime dönüştü!

Sonra, “mutlak bilgisizlik” diye bir şey kesinlikle yoktur. Bilgisizliğin içinde her zaman bir bilgi, bir bilim payı vardır. Başka bir deyişle, bilim, bilgisizliğin içinde zaten tohum halinde mevcuttur. Bir de bilime bakalım: Bir bilim yüzde yüz bilim olabilir mi? Olamaz elbette... Bir bilimde bilinmeyen bir şey, hatta pek çok şey her zaman vardır. “Mutlak bilim” diye bir şey yoktur. Her bilgi, her bilim, kendi içinde bir bilgisizlik payı taşır. Şimdi doğru görünenin sonradan belirecek yanlış bir yanı, bugün yanlış bildiğimizin zamanı gelince doğru görünecek bir yanı vardır.

Genellersek, bir olgunun zıddının o olgunun içinde bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Olgular, şeyler zıtlarına dönüşmüyor, fakat zıtlar aynı şeyin içinde bir arada bulunuyor. İşte, diyalektikçi buna diyor zıtların birliği diye! Tarih boyunca insan toplumunda da birbirine zıt,  birbirine karşıt iki sınıf var olmuştur: İlkçağda köle sahipleriyle köleler, ortaçağda derebeyleriyle serfler (toprak köleleri) günümüzde ise burjuvazi ile proleterya…

Özetle, olgular kendi inkârlarını içlerinde taşıdıkları için dönüşürler. “Çözücü” olan, yok edici olan, inkârdır, yadsımadır. Yadsıma olmasaydı, olgular değişmezdi. Oysa, değişiyorlar. Öyleyse olguların içinde çözücü, yok edici olan bir ilke bulunması gerekir. Ancak olguyu, olgunun kendisini dikkatle incelemedikçe, bu ilkeyi keşfedemeyiz. Çünkü o her olguda aynı görünüşte değildir, aynı nitelikte değildir.

 

‘***’

Bu açıklamalardan çıkan önemli bir sonuç şudur: Herhangi bir şeyin anlaşılır olması için, onu, karşıtı olan şeyle birlikte düşünmek gerekir. Örnek: Parçayı anlamak istiyorsak, onu bütünle birlikte düşünmemiz gerekir.

Diyalektik, bizi, olguların sadece bir yanını değil, her iki yanını da görmeye ve düşünmeye zorlar. Der ki, sakın yanlış olmadan doğruyu, bilgisizlik olmadan bilimi düşünme! Metafiziğin büyük hatası burada kendini gösterir:  Olguların sadece bir yanını hesaba katar, tek taraflı yargılarda bulunur. Eğer insanoğlu sık sık yanlış yapıyorsa bunun sebebi olguların ve insanların tek bir yanını görmesi, çoğu zaman tek taraflı olarak akıl yürütmesidir. Örnek: Bir arkadaş hakkında fikir yürütüyoruz.  Hemen her zaman ya iyi, ya da kötü tarafını görerek yaparız bunu. Oysa her iki yanını görmek gerekir. Aksi durumda, örneğin örgütlerde adam çalıştırmak, kadro kurmak imkânsız hale gelir. Siyasi hayatta da tek taraflı yargı metodunun sonu sektarizmdir. Buna karşılık zıtların birliğinden hareket edersek, sorunları tek değil, çeşitli yönleriyle ele alırız. Öyle olunca,  örneğin, bir insanın bir yandan tutucu (muhafazakâr) olduğunu, ancak bir yandan da bir işçi olduğunu göz önüne alırız; dolayısıyla çelişki içinde bulunduğunu görürüz.

‘***’

Toparlarsak: Diyalektiğin, üçüncü kanunu “çelişme”dir.  Diyalektikçiye göre evrende bütün olguları oluşturan yasa, çelişmedir. Her şey hem kendini içerir, hem de zıddını. Her şeyin kendi içinde, birbirine karşıt güçler yani çelişkiler vardır.  Bunlar birbiriyle sürekli mücadele halindedir. Bu mücadele “diyalektik üçlem” denilen bir süreç içinde gerçekleşir. Değişme şeylerin kendi içinde çelişme taşımasından dolayıdır.

Dünyada her şey bir zıtlar birliğidir: Olgular değişir, çünkü kendi inkârlarını içlerinde taşır. Yok edici olan, inkârdır, yadsımadır. Yadsıma olmasaydı, olgular değişmezdi.

Metot olarak, herhangi bir şey anlamak için, onu, karşıtı olan şeyle birlikte düşünmek gerekir.

 

__________________________

KAYNAK: Makaleyi kaleme alırken, G. Politzer’in ünlü Felsefenin Başlangıç ilkeleri (Sol Yayınları, Ank., 1966) kitabından geniş ölçüde faydalandım. Diğer kaynaklarım ise Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Sözlüğü (Varlık Yayınevi, İst., 1967), Selahattin Hilav’ın Diyalektik Düşüncenin Tarihi ( Sosyal Yayınlar, İst., 1966) oldu.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura