Diğerleri > Okuduğum Yazarlardan
03-04-2012
(Doğru, Eee’lemek, Fitne, Haklar, Demokrasi, Hukuk)

Tarih: 3.4.2012

Yazar: K. Başar, G. Dinç, H. Yıldırım, Ö. Akgüç, E. Kongar, M. Balbay


DOĞRU SÖYLEYENİ...

Kürşat Başar 

Biz gerçekleri sevmeyen bir toplumuz.

Boşuna, “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” diye atasözümüz yok...

Çocukken yemin ederken bir ayağımızı kaldırırdık...

Çocukluğumuzdan beri hep doğru, dürüst olmamız gerektiğini söylerler ama hepimiz içten içe bilir ve görürüz ki doğru söylemek pek öyle hayırlı bir şey değildir.

Çünkü bu ülkede gerçek, “güçlü olana göre” değişir. Ve güçlü olana göre gerçeği yorumlayan her zaman bir adım önde gider.

Tersini yapanın başına gelenleri de hepimiz gayet iyi biliriz.

Edebiyatımız, sinemamız, tiyatromuz, komedimiz, karikatürümüz hep bu gerçeği dile getirip otoriteyi karşısına alan vatandaşın başına gelenleri anlatır.

***

Çocukken ailenin, yakın çevrenin, mahallenin, öğretmenlerin gözüne girmek isteriz.

Bizde kendi düşüncelerini dile getiren, kendi karakterini savunan, her söylenene hemen boyun eğmeyen çocuk sevilmez.

Aile eğitimimiz, “terbiye” dediğimiz şey de, okul eğitimimiz de, bize söylenenleri sorgulamadan kabul etmek ve büyüklerimizin dediklerini harfiyen yapmak anlamındadır.

Biz çocuklarımızın, sevgililerimizin, kocalarımızın, karılarımızın iki yüzlü olmasını tercih ederiz. Bize yalan söyleyip başka şeyler yapmalarına göz yumarız. Gerçekle yüzleşmek yerine tozları halının altına süpürmeyi seçeriz.

Gerçek düşüncelerini açıkça söyleyen insanları küstah, terbiyesiz, saygısız, patavatsız diye niteleriz. En iyi olasılıkla onları garip, değişik, uçuk buluruz...

***

İş hayatımız da çok farklı değildir aslında. Patronun, müdürün, amirin suyuna giden, gerçek düşüncelerini söylemek yerine onun düşüncelerini allayıp pullayanın yükseleceği en azından koltuğunu koruyacağı kabullenilmiş bir şeydir.

“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” desek de hepimiz bunun pek iyi bir fikir olmadığını biliriz.

Cumhuriyet, 3.4.2012

 

 

EEE’LEYEREK KONUŞMAK 

Güney DİNÇ

Kameraların karşısında farklı görünmek ve hava atmak için eee’leyenlere de sıkça rastlanabiliyor. Hani “TV önünde böyle konuşulur” der gibi. Bunlar kötü alışkanlıklar ve yakışıksız örneklerdir. Nedenleri ne olursa olsun eee’leyerek konuşmak, yanlış ve dilin akışkanlığını bozan çirkin sapmalardır. Türkçeye hiç uygun düşmüyor.

Birlikte yaşayan insanların aralarında iletişim kurmak amacıyla çıkardıkları seslerin gelişmesi sonucunda diller oluşmuştur. Hiç kuşku yok ki konuşmak, toplumsal bir olaydır. Toplumsal koşullar değiştikçe, konuşma biçimleri de değişiyor. Demek ki, büyük yanılgılara düşmeden, toplumdaki değişimin yönünü, dildeki değişime bakarak yorumlayabiliriz. Günümüzde TV’ler, sesli iletişimin en etkili araçları. Kameralar önündeki tartışmalara katılanların önemli bir bölümü söz sırası kendilerine geldiğinde ağızlarını açar açmaz, daha tek söz etmeden eee’lemeye başlıyorlar. Bu tür anlamsız sesler çıkarmak öylesine yaygınlaştı ki, birinin sunumu bitince arkasından gelen, öncekinden eksik kalmamak için saçını başını düzelttikten sonra ah ya da eh çekmeden konuşmasına geçemiyor. Bu alan, çok da başıboş görünmüyor. Kimileri sözcükleri hecelere bölerek makineli tüfek örneği tek tek vurgularken, bazıları da alaturka makamları anımsatan uzun ve dalgalı sesleri yeğliyorlar. Hele gülücükler arasında geçen bazı düzeysiz tartışmalarda ortalıkta dolaşanlar, sözcüklerden çok böğürtüye dönüşen anlamsız sesler oluyor. Sorumsuzca sergilenen bu tür davranışlar, ne idüğü belirsiz sesleri dinlemek zorunda bırakılan izleyicilere karşı açık bir saygısızlıktır. Önce işin bu yönünü vurgulayalım.

Türkçe ders kitaplarında, yazım kılavuzlarında, sözlüklerde -nasıl adlandırılacağını bilemediğim- bu seslerin karşılığı, tanımı, açıklanması bulunmuyor. Toplum önderleri, sanatçılar, politikacılar gibi kendilerini çok önemseyen kişilerin eee’lemeleri o kadar yaygınlaştı ki, görmezden gelinerek geçilemez. Bu insanlar yalnız anlamsız sesler çıkarmakla kalmıyor, konuşma dilini bozarak, TV izleyicilerine ve özellikle gençlere uygunsuz örnek oluşturuyorlar. Neden böyle yapıyorlar? Bilgisizlik mi, moda mı, bilinçsiz bir akım mı, yoksa sağaltılması gereken bir hastalık mı? Hani “muzur yayınlar” örneğinde olduğu gibi!

Dillerin doğuşu, bir şeyleri anlatma gereksiniminin sonucu olmuştur. İlk insanların ağzından çıkan her farklı ses, bir nesneyi ya da duyguyu anlatıyordu. Tıpkı yenidoğan çocukların çıkardıkları sesler gibi. Eee’lemek neyin simgesidir? Eee’leyenler neyi anlatmak istiyorlar? Hiç! Başta eee’leyenlerin kendileri olmak üzere kimse bu soruya anlamlı bir yanıt veremez. O zaman bu saçma sapan sesleri çıkaranların bilinç düzeyi, henüz konuşma aşamasına gelmeyen binlerce yıl önceki atalarımızın da gerisinde kalmıyor mu?

Bu tür görüntüleri izlerken, ben de kendime göre bazı ipuçları çıkarmaya çalıştım. Eee’lemek, genellikle unutkanlıktan ileri geliyor. Konuşmanın başında eee’leyenler, hangi sözcükle konuya gireceklerini bilemeyenler. Bir şeyler anlatırken, sunumunun ortasında olayı ve sözcükleri unutanlar oluyor. Onlar da, zaman kazanıp sözün gerisini getirmek için hemen eee’lemeye başlıyorlar. Böyle yapacakları yerde bir süre susmaları, ne anlatmak istediklerini düşünmeye çalışmaları ya da açıkça unuttuklarını söylemeleri çok daha doğal olurdu. Yani yanlış davranışların kaynağı, öncelikle iyi hazırlanmayan konuşmacıların yetersizliği. Halkın önüne çıkmadan önce ne diyeceklerini iyi tasarlamaları, ayrıntılı notlar almaları ve gevelemeden düşüncelerini dile getirmeleri gerekirdi. Doğru konuşmayı beceremeyenlere yapılacak bir başka anımsatma da, ortalıkta bu kadar çok dolaşmamaları olmalıdır.

Kameraların karşısında farklı görünmek ve hava atmak için eee’leyenlere de sıkça rastlanabiliyor.

Hani “TV önünde böyle konuşulur” der gibi. Bunlar kötü alışkanlıklar ve yakışıksız örneklerdir. Nedenleri ne olursa olsun eee’leyerek konuşmak, yanlış ve dilin akışkanlığını bozan çirkin sapmalardır. Türkçeye hiç uygun düşmüyor. Bu konunun üzerinde durularak nedenlerinin araştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Bu denli yaşamsal sorunlarla yüklü bir ülkede, kimi dostlar başka konu kalmamış gibi eee’lemeden söz etmemi eleştirebilirler. Onlara yürekten katılıyorum, ama sorunlar böyle başlayıp büyüyor.

Unutmayalım, Türkçe üzerindeki çok yönlü baskılar günümüzde dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Dilimizi korunmasız bırakmayalım.

Cumhuriyet, 5.3.2012

 

 ‘FİTNE ÇIKAR, VURUŞTUR; HAKEM OL, UYUŞTUR’ OYUNU

M. Hilmi Yıldırım

Adam öldürmekten daha beter olan fitne çıkarmak, Batılıların asırlardan beri süregelen oyunudur. Fitne-fesat, ikiyüzlülük, riyakârlık, Batı insanının en tipik özelliğidir, karakteridir. Batılılar, büyüklerinden aldıkları bu kötü huyu, günümüzde de ziyadesiyle sürdürmektedirler. Büyüklerinden diyoruz, zira fitne çıkarmayı, İskender’e hocası Aristo öğütlemiş ve o öğüt Batılıların mizacı olmuştur.
İskender, hocası Aristo’ya sorar: “Zapt ettiğim ülkeleri elimde tutabilmek iç ne yapayım? İleri gelenlerini sürgün mü edeyim, hapse mi atayım, kılıçtan mı geçireyim?” Aristo cevap verir: “Onları sürgün edersen, sürüldükleri yerde toplanır, çoğalır, güç elde ederler ve tehlike oluştururlar. Hapse atarsan, orada da düşünürler, plân ve proje hazırlarlar, o da tehlikelidir. Kılıçtan geçirirsen, onların peşinden gelen oğulları, torunları onu asla unutmazlar. İntikam almak için fırsat kollarlar, o daha büyük tehlike demektir”. İskender, “O zaman ne yapayım?” diye sorar. Aristo’nun cevabı ilginçtir. Der ki: “Söylediklerinin hiçbirini yapmayacaksın. Zapt ettiğin ülkelerde halkı gruplara böleceksin, fitne-fesat çıkarıp grupları birbirleriyle vuruşturacaksın, sonra da aralarında hakemlik yapacaksın”. İşte, Batılıların asırlardan beri yaptığı budur.
Bu konuda örnekler çok. Ama biz, çarpıcı olması bakımından Ruanda’yı örnek vermek istiyoruz. Belçika, 1917 yılında Ruanda’yı işgal eder. Bakar ki, orada dini, dili, örfü, gelenek ve göreneği aynı olan bir halk var. Onu bölmek için bir çalışma başlatır. Araştırırlar, uğraşırlar, sonunda ayırım için şunu bulurlar: Halkın bir kısmı sığır besiciliği yapar, diğer kısmı da tarımla iştigal eder. Bundan hareketle şöyle bir ayırım ölçüsü koyarlar: “On sığırdan fazla sığırı olanlara ‘Tutsi’, daha az sığırı olup da tarımla uğraşanlara ‘Hutu’ adını verirler. Bu ayırımı yeterli bulmazlar, onu derinleştirirler. Derler ki: “Tutsiler, zayıf ve uzun, Hutular, basık ve topludur”. Olaya bir de manevi boyut eklerler: “Tutsiler, kayıp ‘Atlantis’ kıtasının halkıdır, Hz. Nuh’un gemisinden kalanlardır ve üstün ırktırlar” derler. Bu görüşü birkaç bilimsel (!) makale ile de desteklerler ve ayırımı resmileştirirler. ‘Tutsi-Hutu’ diye kimlik kartları dağıtırlar. Üstün ırk dedikleri Tutsileri desteklerler ve ne kadar makam varsa onlara bahşederler.
Nihayetinde 1962 yılında Belçika, Ruanda’ya bağımsızlık vermek zorunda kalır. Daha sonra seçimler yapılır, Hutular kazanır, bu sefer iş tersine döner. Hutular iktidara gelir gelmez, Tutsileri ezmeye başlar. Çin’den yüz binlerce satır, tonlarca çivi sipariş ederler. Çivileri sopalara çakarak silâh yaparlar ve bunlarla Tutsileri öldürmeye başlarlar. Bazı Tutsiler, kurşunla acımasız öldürülmek için bütün paralarını Hutulara verirler. Bu durum BM görevli bir subay tarafından zamanın Genel Sekreteri Kofi Annan’a haber verilir. Kofi Annan hiç müdahalede bulunmaz, tam aksine BM güçlerini çekerek katliamı kolaylaştırır.
Ruanda’da oynanan bu oyun, farklı şekillerde dünyanın her yerinde ve özellikle de İslâm coğrafyasında oynanmaktadır. Müslümanların bu oyuna gelmesi mazur görülemez. Batılıların oyununa gelip, Müslüman kardeşine kılıç çeken cehennemi boylar. Zira Peygamberimiz (sav): “İki Müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de Cehennemdedir” buyurmuştur. Bilmiyorum, “ABD güçlüdür, onun yanında yer almak lâzım” diyen ve Haçlıların İslam topraklarını işgaline fetva veren hocalar, rıza gösteren hacılar, destekleyen idareciler, bu hadisten ne anlıyorlar.

Yeni Mesaj, 12.2.2012

 

NİÇİN DEĞERSİZ?

Öztin Akgüç

Halkımızın önemli bir bölümü için özgürlüğün, bağımsızlığın bir değeri yok, siyasal, kişisel, sosyal haklar da fazla anlam ifade etmiyor. Dolayısıyla kısıtlamalar, hatta haklara el koymalar fazla rahatsız etmiyor, tepki de doğurmuyor. Niçin? Haklar, bir savaşım, bir çaba, bir özveri sonucu kazanılmış ise değerlidir. Kişi, toplum, çaba, savaşım, özveri sonucu kazanımlara değer verir. Dilimizde bir özdeyiş var: “Haydan gelen huya gider.” Ne yazık ki, halkımızın önemli bir bölümü için haydan gelmiş olan, özgürlüğü, bağımsızlığı hakların huya gitmesi, yeterli tepkiyi doğurmuyor.

Konuyu açıklayacak, yazmak istediklerimi daha iyi ifade eden bir fıkra aktarayım. Fıkrayı 1970 ve 80’li yıllarda Osmanlı Bankası İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcılığı yapan Dr. Demirhan Tokel’den dinlemiştim.

Salomon erginlik çağına gelmiş, peder zengin ama o da iş kurmak, işadamı olmak peşinde. Bir gün babasından istekte bulunur. “Baba, sermaye ver de iş kurayım.” Baba olur ama önce para kazanabileceğini kanıtla, bir on lira kazan da getir diyor. Salomon işin kolayını bulmuş; ertesi gün annesinden bir on lira alarak caka ile babasına uzatmış: “İşte, on lira kazandım.” Baba parayı burnuna götürmüş, koklar gibi yapmış, sonra bu parayı sen kazanmamışsın diye yırtmış. Salomon şöyle düşünmüş. Aptallık bende, babam tabii annemin kullandığı kokuyu bilir, koku da çanta içine sinmiştir. Bunun üzerine Salomon, birkaç gün sonra komşusu Raşel teyzeden on lira ister; kazanılmış para gibi babasına götürür. Baba yine parayı koklar gibi yapar, sen bu parayı kazanmamışsın diye yırtar. Salomon bizim peder de az değilmiş Raşel teyzenin de kokusunu almış diye düşünerek Moiz amcadan aldığı parayı bu kez babasına götürür. Yine aynı sahne; baba parayı koklar gibi yaparak kazanılmadığına karar vererek yırtıyor. Salomon bakmış sağdan, soldan on lira alarak babaya kazandım diye götürüp babayı uyutmaya kalkışmak çözüm değil, hem paralar yırtılıyor, hem iş kurulamıyor. Mahallede pazar kurulan bir gün Salomon da pazara satıcı olarak girmiş; limon almış, limon satmış, akşama kadar on lira kazanmış. Akşam babasına gururla on lirayı uzatmış. Baba tekrar parayı koklayıp yırtmaya kalkışınca, Salomon: “Baba delirme hiç para yırtılır mı” diye babasının eline sarılmış. Bu fıkra değerin kaynağını gösteriyor.

Biz de şöyle bir geçmişe bakalım. Halkımızın önemli bir bölümü bağımsızlık savaşına katılmamış, hatta karşı çıkmış. Savaş başarı ile sonuçlanınca ya ürkmüş susmuş ya da desteklemiş, katılmış gibi görünüp çıkar sağlamaya çalışmış. 1926’da İsviçre’den Medeni Kanun’u aktarmışız. Halkımızın kişisel haklar konusunda bir talebi, bir baskısı olmuş mu? Hayır. 1930’lu yıllarda kadınlara ilk kez seçme seçilme hakkı tanıyan ülkelerden biri olarak övünüyoruz. Peki, kadınlarımızdan böyle bir talep, böyle bir baskı gelmiş, direniş, savaşım verilmiş mi? Hayır. 1946’da çok partili döneme geçiş... Bu bağlamda bir halk direnişi, halk baskısı, mücadelesi var mı? Aslanköy gibi bir iki olay dışında yok. İsmet Paşa’nın iyi niyeti, engin sabrı, demokrasiye inancı olmasaydı, Türkiye çok partili yaşamı, serbest seçimi, halkoyu ve iktidar değişimini çok beklerdi. Nitekim Türkiye bir daha bir 14 Mayıs 1950 ve o zamanki havayı yaşayamadı. Ağzı kalabalık şarlatanları, iç ve dış odakların kuklalarının uydurmalarını bir yana bırakarak gerçekleri görmeye çalışalım. Sosyal haklar, büyük ölçüde 1960’lı yılların başlarında Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanı olduğu dönemde sağlandı. Haklar, özgürlükler, bir savaşım, bir çaba, bir direniş, bir özveri sonucu kazanılmadığı için bir değer de taşımıyor. Kolayca el konulabiliyor.

Merak ederim, günümüzde AKP ileri gelenlerinin aileleri, milli mücadeleye katıldı mı? Şehitleri, gazileri, İstiklal Savaşı madalyalı büyükleri var mı diye...

Bir toplum bağımsız ve özgür yaşamak istiyorsa, bunu hak etmeli. Kişisel, toplumsal haklara sahip olmak istiyorsa, en azından verilenleri korumaya çalışmalı, gerçek bir demokratik düzen özlüyorsa gereken savaşımı da vermeli. Ürkerek, korkarak, yalakalık yaparak, idarei maslahat anlayışı ile günü kurtarmaya çalışarak, hiçbir sorunu çözemeyiz. Verilenleri, kazanımları da birer birer yitiririz. Cumhuriyet, 29.1.2012

 

 

 

 

 

HUKUK ADRES SORMUYOR!

Mustafa Balbay 

Hukukun her alanda çok tartışıldığı bir dönemin içinden geçiyoruz.

Bunun temel nedeni şu:

Hukuk artık ilkeler bütünü değil, operasyonel güç haline geldi.

Evrensel bir bilim olarak hukuk, gelişmiş - gelişmemiş dünyanın pek çok ülkesinde erozyona uğramakta. Ancak Türkiye’de bunun daha da katmerlenmiş olduğunu görüyoruz.

İktidar, hukuku sadece siyasal değil, aynı zamanda ekonomik bir güç olarak da görüyor ve kullanıyor.

Hukukun yerleşik bir değer olarak kabul edildiği ülkelerde özellikle temel yasalar değiştirilirken çok geniş bir toplumsal mutabakat aranıyor. Örneğin yasa çıktıktan sonra iki yıl “sonuçlarını tartışma” süresi koyan ülkeler var. Yasa bu süreçten sonra yürürlüğe giriyor.

Bizde yasa önce uygulamaya konuyor, sonuçlarına “hayatın içinde” bakılıyor.

Bu, uçağın bakımını havalandıktan sonra yapmak gibi bir şey.

***

Bu sütunda genellikle ceza hukukunda yaşananları kaleme alıyoruz. Daha geniş ölçekte bakıldığında ekonomiden medyaya, iç barıştan siyaset yelpazesine kadar her alanda “hukuk merkezli karmaşa” yaşandığını görüyoruz.

Hukuka güvenin kaybolmasına neden olacak tehlikeli bir gidiş...

Son zamanlarda özellikle Ticaret Kanunu’ndan kaynaklanan sorunlarla birlikte ekonomi sayfaları da genel karmaşadan payını aldı.

Özelleştirmelerin ardından devlet ekonomiden çekildi. Çekildi deniyordu ama, “hukuk silahı” ile birlikte ekonominin her alanında varlığını hissettirmekten öte adeta dayatıyor.

Bunu yaparken standart bir yasa çıkarıp onun kurallarına göre de oyun kurmuyor.

Dikkati çeken üç yöntem var:

1- Yasayı muğlak çıkarmak.

Böylece nasıl uygulanacağı belirsiz hale geliyor. Yürütme gücünü elinde bulunduran da yasayı işine geldiği yönde kullanıyor.

2- Birbiriyle çelişen yasalar çıkarmak.

Yeni çıkan bir yasa daha önce yürürlüğe girmiş kimi yasalardan 180 derece farklı hükümler içerebiliyor. Bu durumda istediğiniz kesime istediğiniz yasayı uyguluyorsunuz.

3- Çok ağır sonuçlar doğuran yasalar çıkarmak.

Böylesi yasaların hedefi olan kişi ya da kurumun yaşaması olanaksız. Çare iktidarın affa benzer bir mekanizma ile onu kurtarması. Tabii sonuçlarına da katlanması!

Bunlar günlük gelişmeleri izleyen bir kişinin çıplak gözle görebileceği şeyler. Ayrıntıları uzmanlarının işi.

***

Hukuk yıpranmaya başladığında bundan sadece siyaset, iç barış değil, yukarıda çizdiğimiz genel çerçevede olduğu gibi her alan etkileniyor. Bunun yasalar eliyle “terörist üretme”, “terör örgütü oluşturma” boyutunu bu sütunlarda sıklıkla dile getiriyoruz.

Türkiye’de artık her düşüncenin, her sosyal hareketin bir “terör örgütü” de oluşmuş vaziyette.

Cervantes’in o ünlü sözünü şöyle de değiştirebiliriz:

Bana düşünceni söyle, senin hangi terör örgütüne üye olduğunu söyleyeyim!

Basit bir otopark paylaşımından bile “çıkar amaçlı suç örgütü” çıkaran yargımız, Dink cinayetinde tam tersi bir karar verdi.

Bütün bunları yan yana koyunca akla şöyle bir çağrışım geliyor:

Hukuk adres sormuyor!

Cumhuriyet, 23.1.2012

 

 

TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ UMUDU?

Emre Kongar

Türkiye demokrasi açısından yine karanlık bir dönemden geçiyor…

Hapishaneler yine gazetecilerle, aydınlarla dolu…

Medya tam bir baskı altında…

Herkes her an her yerde dinleniyor, izleniyor, kayda alınıyor…

Kimin ne zaman, nerede, nasıl tutuklanacağı belli değil…

Üstelik bütün bunları, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak iktidara gelen ve yine demokrasinin nimetlerinden yararlanarak iktidarını pekiştiren bir parti yapıyor.

Burada bir terslik yok mu?

Demokrasi sayesinde iktidara gelenlerin demokrasiyi zedeleyeceklerine, geliştirmeleri gerekmez mi?

***

Sorun galiba, Türkiye’de demokrasiyi kuranların demokratik yollarla iktidara gelmemiş olmasında yatıyor:

Başka bir deyişle, Türkiye’de demokrasi talebi aşağıdan yukarı gelmedi…

Osmanlı “kullarının”, geniş kitlelerin böyle bir talebi yoktu…

Tam tersine demokrasi talebi, Batı’nın etkisiyle, geniş kitlelerden kaynaklanmayan iki farklı merkezden ortaya çıktı:

Birinci merkez, Batı’nın sömürgesi haline gelmiş olan imparatorluğu kurtarmak isteyen, bu amaçla padişahın dinsel-geleneksel yetkilerini sınırlamak ve bir anayasal rejim kurmak isteyen İttihatçılardı.

İkinci merkez, endüstri devriminin sonunda ortaya çıkan milliyetçilik akımlarıyla bilinçlenen azınlıklar (Osmanlıların deyişiyle milletler) ve onların arkasındaki Batılı devletlerin baskısıydı.

Osmanlı’nın son dönemindeki demokrasi atılımları, anayasacılık biçiminde oluştu ama temel hak ve özgürlükleri geliştirmek yerine, iktidarın padişahtan İttihatçılara geçmesinden ve azınlıklara tanınan haklarla birlikte, devam eden baskıdan, isyanlardan ve yitirilen topraklardan başka bir sonuç vermedi…

Ne geniş kitleler bilinçlendi, ne de demokrasinin temel kurum ve kuralları doğru dürüst geliştirilebildi.

Derken, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi, Kurtuluş Savaşı ve bu savaşı kazanan komutanın (bütün komutanların değil, sadece Mustafa Kemal’in, onun yardımcısı İsmet Paşa’nın ve Mustafa Kemal’in yanında yer alan Fevzi Çakmak’ın) iradesiyle Cumhuriyet kuruldu.

1923-1946 arasında, altısı savaş yokluklarla geçen, 22 yıllık kısa bir dönemden sonra da Çok Partili Rejime geçildi.

Bu geçiş de, geniş halk kitlelerinden gelen taleplerin sonunda ortaya çıkan bir oluşum değildi…

Bir yandan Sovyet tehdidinden, bir yandan Batılı ülkelerin savaş sonrasında kurduğu demokrasi cephesinden, öte yandan İsmet Paşa’nın Atatürk’ü tamamlamak, Atatürk devrimlerini demokrasiyle taçlandırmak arzusundan kaynaklanıyordu.

Böylece Türkiye Cumhuriyeti “Tek ve biricik laik ve demokratik bir İslam toplumu” kimliğiyle oluştu…

Oluştu ama bu oluşum, Osmanlı’nın endüstri devrimini kaçırmış olmasından ve toplumun kendi iç dinamikleri ile dönüşememiş olmasından dolayı, hep tepeden inme kararlar ve devrimlerle gerçekleşti.

Tepeden inme gelen demokrasinin olanaklarından yararlanarak iktidar olan Demokrat Parti de bu nimetin bilincine varamadı ve demokrasiyi geliştirmek yerine, (kendisine “demokrasi adına” iktidarı ikram eden) tek parti yönetiminin eski baskıcı yöntemlerini uyguladı.

***

Türkiye yaklaşık yarım yüzyıldır, çok kısa araların dışında, ya sağ iktidarlar ya da askeri darbeler tarafından yönetiliyor.

Her ne kadar 1960 müdahalesi demokrasinin temel kurum ve kurallarını kurmuş ve temel hak ve özgürlükleri güvencelere kavuşturmuş idiyse de, Menderes ve arkadaşlarını asarak bu dönüşüme kin ve intikam duygularının tohumlarını ekti.

1971 ve 1980 müdahaleleri ise temel hak ve özgürlüklere getirilen güvenceleri zedeledi, üstelik ülkeye büyük baskılar yaşatarak yeni düşmanlıkların ortaya çıkmasına yol açtı.

Seçilmiş sağ iktidarlar da bütün bu kaotik ortam içinde demokrasiyi geliştirmek yerine, kendi ceplerini doldurmayı ve iktidarlarını mutlaklaştırmayı yeğledi.

Şimdi tam artık geniş kitleler de bilinçlenmeye başladığında AKP iktidarı yeniden demokrasi konusunda sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir çaba sergiliyor.

Sanıyorum bu çaba, yaklaşık 60 yıldır süren demokrasi mücadelesinde haksızlığa uğradığını düşünen gruplar, temel hak ve özgürlüklerin sadece kendileri için değil, herkes için gerekli olduğunu anladığı zaman başarısız olacaktır!

Son Hrant Dink davası kararına gösterilen tepkiler bunun işareti sayılabilir.

Cumhuriyet, 19.1.2012

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura