Atatürk Okulu > Diğer Konular
23-08-2015
DOKUNMALAR (Saltanat için Değil Hizmet İçin, Ulusal Korkaklık, Açılmamış Konu Yok )

Cihan Dura

23.8.2015


 İKTİDARA SALTANAT İÇİN DEĞİL, HİZMET İÇİN GETİRİLDİNİZ

Millî İrade bir ulusun arzu ve emellerinden oluşur. Millet, isteklerini çeşitli şekillerde ifade eder. Gıda, barınma, sağlık, güvenlik,,… ihtiyaçları olduğu gibi, bir de yönetilme ihtiyacı vardır onun. Kimler tarafından, nasıl yönetileceğini seçimler sırasında kullandığı oyların dağılımıyla belli eder: Hangi partiler önde olacak, tek parti iktidarı mı, yoksa koalisyon mu olacak.

Seçimlerin diğer bir yönü de, milletin, egemenliğini kullanma yetkisini geçici olarak millet meclisine devretmesidir. Ancak bu da Anayasa ve mevcut yasalar, bilimsel  gerçekler ve ahlak kuralları çerçevesinde olur. Yakın geçmişte bir başbakanın “istediğini asar, istediğini kesersin” dediği şekilde, mutlak bir kullanma anlamına gelmez. Bu söylediklerim hükümet ve cumhurbaşkanı ile mahkemeler için de geçerlidir.

Üç temel kurumda, yasama, yürütme ve yargı kurumlarında yer alan hiçbir kimse; kendi kişisel çıkarlarına göre hareket edemez. Yalnızca Millî İrade’yi göz önüne alır ve ona göre hareket eder. Yoksa, demokrasiden söz edemeyiz. Ne yazık ki, Türkiye’nin bugün arz ettiği manzara bu ideal durumun tam tersini gösteriyor.

‘***’

Atatürk yalnız büyük bir komutan, büyük bir devlet adamı değil, aynı zamanda uzak görüşlü büyük bir düşünce adamıdır. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu acıklı durumu yıllar öncesinden şöyle haber vermiştir:

-Ey Milletim, egemenliğini geçici de olsa tevdi edeceğin meclislere bile gereğinden fazla güvenme. Çünkü meclisler de doğru yoldan sapabilir, despotluk yapabilir. Üstelik bu, şahsî despotluktan daha tehlikeli olabilir. Vekiller ve temsil edilenler arasında temel sorunlar üzerinde anlaşmazlık çıkabilir. Öyle kararları olabilir ki meclislerin, milletin hayatına giderilmesi imkânsız zararlar verebilir. Millet her olasılığa karşı egemenliğini korumaya mecburdur.

- Kendilerine milletimizin kaderi emanet edilmiş olanlar, Meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet!... Sizi iktidara ve yetkili makamlara getiren iradenin ve egemenliğin sahibi, Türk milletidir. İktidar mevkiine saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirildiniz. Milletin kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakikî ve sağlanabilir menfaatleri yolunda kullanmakla yükümlüsünüz.

- Hangi şan, hangi şeref? Eğer mensup olduğum milletin şanı, şerefi varsa ben de şanlı ve şerefliyim. Bunun dışında içinizden herhangi bir adam çıkar da şan ve şeref peşinde koşar, sivrilmek isterse, biliniz ki başınıza beladır…, beladır! Millet bu gibilere asla izin vermemelidir.

 **

 ULUSAL KORKAKLIK

Bu ülkenin üniversiteleri var, partileri, medyası, genelkurmayı, yurttaşları var. Biri çıkıp da sormuyor; oysa bir çocuk olsa, sorar:

-Yahu, bu ülkede bölücülük, evet, 5 yıl önce de vardı. Beş yıl önce de eşkiya baskın yapıyor, yol kesiyor, askerimizi şehit ediyordu. Ama bunu dağda taşta yapabiliyordu. Kentlerimizde şehirlerimizde esamesi yoktu. Şimdi tam tersi... En kalabalık kentlerimizde bile fink atıyor, vuruyor, bombalıyor, öldürüyor.

Koskoca bir millet, onun elit tabakası, okumuşlar bu kadar mı mantıksız olur, bu kadar mı umursamaz, singin ve korkak olur? Yahu kardeşim, musibetin, felaketin önce geçmişine bakılır. Ve cesurca sorulur: Neden daha 3-5 yıl önce öyle de, bugün böyle?

Anlaşılıyor ki, hükümet eşkiyayı başıboş bırakmış, hatta yaptığı hazırlıklara bile göz yummuş;  dilim varmıyor, “belki de anlaşmış” demeye…

Hesabını sorsana bunun…

Biz her işimizde böyleyiz. Olayların sebebine değil, etkilerine bakıyoruz. Sözde önlemleri de ona göre alıyoruz. Neden? Çünkü kolayı bu…, geçmişi görmek bugünü görmekten çok daha zordur.

Oysa etkili önlemler olayların geçmişine bakılarak alınabilir. Sorunlar etkileriyle değil, sebepleriyle çözülür.

Bunun da ilk gereği, “açılımcı”lara hesap sorulmasıdır.

Bu da olmuyor. Türkiye yanıyor, adam hâlâ nefsinin peşinde…

Bu korkunç çelişkinin bile hesabı sorulamıyor.

Kimse “Kral çıplak” diyemiyor.

**

GÖK KUBBENİN ALTINDA AÇILMAMIŞ KONU YOK, “NE YAPMALI” KONUSU HARİÇ…

Öyle sanıyorum ki, Türkiye’de, Atatürkçülerin genel bir sorunu var: Hep eleştirmek, sadece şikâyet etmek… Olup bitene kayıtsız olanları bir tarafa bırakalım, medyada, sosyal medyada Türkiye’nin bugünkü sorunlarıyla ilgilenenlerin söylediklerine, yazdıklarına bakın, yüzde 99’u şikâyetlerden ibarettir. İnsanlar sadece eleştiriyor, sadece şikâyet ediyor. İçlerinde çözüm önerenlerin sayısı, parmakla ifade edecek kadar az. Bir iş yapanlar ise, hemen hiç yoktur. Onlar yapmıyor, öyleyse sen bir çözüm öner, “şöyle yapalım” de; hiçbir yanıt alamazsın. Sanıyorum, şikâyet insanlara kolay geliyor, sadece konuşuyorsun, gevezelik yapıyorsun. Bundan kolay ne var dünyada.

Değinmek istediğim bir noktada şudur: Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlarının tamamına yakını, şu veya bu ölçüde zaten ortaya konmuş, dile getirilmiş durumda. Bunları tekrarlayıp durmanın ne faydası var. Açın kaynakları, Internet’te araştırın,  göreceksiniz ki, sizden önce çok kimse o sorunu zaten dile getirmiş.

Peki, insanlar neden sadece şikâyet eder?

-Birinci sebep toplumda hep eleştirip şikâyet edildiği, çözüm aranmadığı için aynı sorun sizin, benim başıma gelmeye devam ediyor.

-İkincisi, olup bitene derinliğine nüfuz edemiyoruz, o konularda yeterli bilgi sahibi değiliz. Bilgi sahibi olsak da, o bilgi yanlış olabiliyor. Dolayısıyla, mevcut bilgimizle yetinmeyip daha fazla ve doğrusunu öğrenmemiz gerekiyor. Örneğin, mademki Atatürkçü olduğumuzu ileri sürüyoruz, o halde Atatürkçülük nedir, daha fazla ve doğru şekilde öğrenmek zorundayız.

Olaylar hakkındaki bilgimizi genişlettikçe onların ardındaki asıl gerçekleri göreceğiz. Gördükçe çözümlerin nerede olduğunu fark edeceğiz. Çözümler insanları iş yapmaya, iş yapma azmi de onları birliğe, bir araya gelmeye götürecektir.

Görülüyor ki, sadece şikâyetle yetinirsek, gerçeklerden uzak kalıyoruz; dolayısıyla çözüm de öneremiyoruz. O zaman, karşı güçler boş buldukları meydanda istedikleri gibi at oynatmaya devam ediyorlar.

Sonuç şudur ki, bir sorun dikkatimizi çektiğinde, bilin ki, -büyük olasılıkla- onu ilk fark eden, eleştiren, ilk dile getiren biz değiliz; Öyleyse, önce onun hakkında bizden önce yazılıp çizilmiş olanları öğrenelim.  Ardından, sorunu kısaca ifade ederek, hemen çözüm konusuna geçelim. Enerjimizi asıl çözüm bulma yolunda harcayalım, asıl bulduğumuz çözümü uygulama imkânları üzerinde kafa yoralım.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura