Yazı Kategorileri > Ekonomi Yazıları
15-02-2012
CUMHURİYETİMİZİ KEMİRENLERİN GERÇEK YÜZÜ: ZULÜM, SAHTEKÂRLAR, M. ALTAN, SABAH-ATV, VEFASIZLAR

 “Cumhuriyetimizi Kemirenlerin Gerçek Yüzü” başlığı altında, Emre Aköz, Taha Akyol, Şahin Alpay, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Çetin Altan, Engin Ardıç, Ali Bayramoğlu, Murat Belge, İsmet Berkan, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Yasemin Çonkar, Neşe Düzel, Doğu Ergil, Cemil Koçak, Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Eser Karakaş, Mehmet Metiner, Mümtazer Türköne ve benzerleri gibi önde gelen Türkiye Cumhuriyeti, Türklük ve Atatürk karşıtlarının, bunlara kucak açan medyanın, gazetelerin, TV kanallarının gerçek yüzlerini ortaya koyan, gerçek kimliklerine ışık tutan yurtsever yazarların yazılarına yer veriyorum.

 

ZALİMLİĞİN MEŞRULUĞU

Ece Temelkuran

Her şeyi geçiyorum. Ama her şeyi... Oda TV davasına gelmeyen meslektaşlarımızı mesela, geçiyorum. Tutuklu gazetecilerin haberini yapamayan meslektaşlarımızı geçiyorum sonra. Ellerinde "terrörist gazetecilerle" ilgili hep çok önemli bilgiler olan ama niyeyse bu bilgileri bizimle hiç paylaşmayan meslektaşlarımızı da geçiyorum. Hatta tutuklandığımız, işten atıldığımız gün "Dur tökezlemişken şuna bir tekme de..." deyip nerelerden koşup, bir telaş yetişip gelen meslektaşlarımızı... Bakın, onları da geçiyorum. Ama şunu geçemiyorum:
Zalimliğin meşrulaştırılması nasıl böylesine sofistike bir meslek erbablığına dönüştü?
"Onların tutuklanmasına seviniyorum çünkü..." diye başlayan cümleleri hiçbir haya duygusu taşımadan televizyon ekranlarından anlatmak nedir? Sevincini teorize etmek, bu alçaklığa politik gerekçeler bulma çabası nedir? Onu geçemiyorum.
Günün birinde "Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?" diye sormuştum. Sanırım artık o soru fazlasıyla naif. Artık şunu sormak gerekiyor:
Siz ne zaman bu kadar profesyonel zalimler oldunuz?
Nerede eğitim aldınız?
Sizi kimler yetiştirdi?
Siz nerede yetiştiniz?
Siz bu ülkeden misiniz?
Bizimle aynı okullara mı gittiniz?
Bizimle aynı kantinlerde mi oturdunuz?
Aynı gazetelerde mi çalıştık sizinle?
Ve en çok sormak istediğim soru şu elbette:
Arkadaş siz nereden çıktınız?
Siz bugüne kadar nasıl saklandınız? Hangi delikte kin biriktirmekteydiniz?
Siz nasıl silik insanlardınız ki biz sizi fark edemedik?
Kimileri diyor ki bugünlerde "Sap döner, keser döner". Ben de diyorum ki "Sakın o lafın devamı şöyle gelmesin: “Et döner, tavuk döner!”
Çünkü biz kendimizi toparlamazsak o lafın sonu böyle bitecek. Et dönecek, tavuk dönecek ama hesap dönmeyecek. Hesap kendi kendine dönmez çünkü. Biri çıkar, o çarkı durdurur, tersine çevirmeye başlar. Çarkın arasına parmaklarımız sıkışır, canımız yanar ama gün gelir o çark işlemez olur. Onun için işte, yani hesabın dönmesi için, bizim bu çarkı zulmü ezecek yöne doğru çevirmemiz gerekiyor.
Ben buradayım arkadaş!
Ben burada bana bu işte düşecek görevi beklemekteyim.
Sen neredesin arkadaş?
Sen neredesin?
OdaTv, 11.2.2012

 

 

BİZ SAHTEKAR YAZICILARDIK

Necati Doğru

İktidarı öven gazeteciler, şimdi siz bu pislikle nasıl yüzleşeceksiniz!

Atıldı, zincirinden kurtuldu.

İç sesini dışa vurdu.

Dilinin altında, yüreğinin kanayan köşesinde, benliğinin derinliklerinde kanserli bir hücre gibi gizlediği gerçeği açıkladı:

İktidar emrediyor.

Biz yazıyorduk

Mehmet Altan’ın, “Hükümet bu habere kızar, bu habere kızmaz anlayışı hakim. Eleştirel yazanlar işten atılıyor. Sindiriliyor.” cümlelerinin açık anlamı; “İktidar emrediyor, biz yazıyorduk” demektir.

İktidarı öven gazeteciler!

10 yıldır iktidar emrediyor.

10 yıldır siz yazıyordunuz.

10 yıldır iktidar kulu oldunuz.

Birlikte, beraberce, söz ve karar birliği yaparak iktidarı övüp göklere çıkardığınız en yakın arkadaşınız Mehmet Altan, gazetesinden atılınca itiraf etti:

"Biz sahtekar yazıcılardık "diyor.

Saptırıcıydık, yanıltıcıydık.

Okura igva edici (saptırıcı) iyimserlik aşıladık. Hep iktidarı övdük. Bizden istenen buydu. Dosthane eleştiri bile kabul edilmiyordu. Halkı kandırdık, okuru aldattık. Gerçeği saptırdık. Bunu yapmayanları işten attılar.

Xxx

Mehmet Altan’ın bu acı itirafı üzerine dün gazete bayisine gittim. İktidara yandaş olmuş 25 ayrı gazete satın aldım. Bu 25 gazetede Mehmet Altan’ın tarif ettiği türden; “Türkiye’de ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor. Bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor. Bu sayede dünya bize hayran kalıyor. Avrupa, gelin bize ders verin diye yalvarıyor.” diye 10 yıldır igva edici iyimserlik yazan 180 yazar ismi saydım.

İçlerinde şöhretliler var.

Yükünü tutmuşlar.

Yalılarda oturanlar.

Lüks jiplere binenler.

Komünistlikten liberalliğe dönenler.

Başbakan uçağından inmeyenler.

Her yıl hacca gittiğini yazanlar.

Umreden yeni döndüm diyenler.

Eski solcu şimdi dudağı rujlu “yetmez ama evetçi” bayan kalemler ve başı türbanlı mütefekkir hanımlardan bu 180 iktidar yandaşı olmuş gazete yazarı, şimdi ne diyecekler? Arkadaşları Mehmet Altan’ın; “AKP’ye yakın gazeteler siyasi baskıyla işadamlarını korkutup ilan alıyorlaraçıklamasıyla nasıl yüzleşecekler.

Xxx

Onlar danışıklı yazı yazıyorlar.

Gazetenin patronu; bu danışıklı yandaş yazıları silah yapıyor. İşadamlarını korkutuyor. 1 sattığı halde 100 satıyorum diye yalan söylediği gazetesine ilan alıyor. Bu ilanlardan akan paradan da yandaş yazara yüklü maaşlar veriyor. Şimdi soru şu: iktidarı öven gazeteciler siz bu pislikle nasıl yüzleşeceksiniz?

Mehmet Altan kovuldu.

Cesareti geldi.

Pislikle yüzleşti.

UYAN BORUSU

Meclis’deki korku!

Bir emekli milletvekili (17’inci dönem) aradı. İsmimi yazma, anlatacaklarımı yaz dedi. Şunları anlattı. Benim gibi emekli milletvekillerini alet edip kendi gerçek maaşlarını gizliyorlar. Milletvekili maaşı 11 bin 500 TL idi. 5 bin 500 TL zam yapıldı. 2 bin TL de yolluk konuldu. Milletvekili aylık maaşı toplam 19 bin oldu. Bunu halktan gizliyorlar. Meclis’e göndermek zorunda kaldığımız mektupları bile sansürlüyorlar. Meclis’e şimdi oturduğum Bergama’dan Aras Kargo ve Sürat Kargo aracılığıyla iki mektup gönderdim. Kargo şirketinin bürosundaki kişiler önce mektubu açtılar, Meclis’teki ilgiliyi telefonla buldular, ona okudular ve “gönder” olurunu aldıktan sonra kabul ettiler. “Niçin böyle yapıyorsunuz?” diye sordum, “böyle isteniyor” diye cevap aldım.

- VATAN, 1 Şubat 2012

 

M. ALTAN’A RET

Orhan Bursalı

Mehmet Altan için “Endekslere giren tek bir uluslararası bilimsel çalışması bulunmuyor, kolay profesör oldu. Bugünkü akademik yükseltme kriterlerine göre değil profesör, yardımcı doçent-doçent bile olamaz” demiş ve profesörlük unvanını geri vermesini önermiştim...

Beni mahkemeye verdi, 20-30 bin liralık tazminat davası açtı. Akademik kariyerine hakaret kabul etmiş. Aslında o doktorasını bile Sorbonne’larda yapmıştı ama tek bir bilimsel makale yazmamıştı.

Mahkeme, İstanbul Üniversitesi’ne, 1993 yılında akademik yükseltme kriterlerinin olup olmadığını ve varsa neler olduğunu sordu.

Gelen yanıt: “Mehmet Altan’ın Prof. olduğu 1993 yılında atama için herhangi bir kriter yoktur.”

Bunun üzerine mahkeme, davayı düşürdü.

Yazık, mahkemeyi ve avukatları boşuna uğraştırdı. Umarım mahkeme harcadığı boşa zamanın parasal karşılığını fatura etmiştir. Bu konuyu uzatmayacağım. Çünkü Altan, yazılarına iktidarca son verilmiş bir “mağdur”. İnternet medyasında Altan yaşadıklarını anlattı. Özellikle basın üzerine söyledikleri önemli, çünkü, beni mahkemeye verdiği süreç, yine basınla ilgili yazdığım ve kendisini eleştirdiğim 17 Şubat 2011 tarihli Utanç Verici Durumlar başlıklı yazımla başlamıştı...

Ama önce Mehmet bakalım ne demiş...

***

Muhalif Gazete ile söyleşiden:

“Türkiye’deki gelinen noktada, bu biat kültürü ile demokratik kültür arasında büyük bir açı farkı var. Bu açı gittikçe de büyüyor. Fark büyüyor... Ben bu kadar değiştik, dönüştük, ilerledik, büyüdük derken Uludere beni dehşete düşürdü. Uludere’de katliam gece 21.30’da oldu ve Genelkurmay bildirisine kadar bütün basın sustu… Mesela bir düğmeden idare ediliyor izlenimini veren ve bunun tersine de bir gelişmenin olmadığı, korkunç bir Sovyetik ve faşizan bir tek parti iktidarlığında bir yapı çıktı...”

Gazetenin, size göre Türk basını sansürsüz ve objektif mi, sorusuna yanıtı:

“...Sansür de var, baskı da. Sapına kadar var. Bende bunun belgeleri var. Yani bir şekilde hangi yazı nasıl sansür ediliyor, ne oluyor filan gibi… Herkese yapıyorlardır bunu.”

Agos gazetesine daha sert şeyler söylüyor:

“Ben ve ailem çok koyu faşizm dönemlerini yaşamış insanlarız ve tüm o dönemlerde dahi böyle bir muameleyle karşılaşmadım.. ilk defa yazılarımın nasıl olması gerektiğine ilişkin bir baskı yaşadım.”

“Basın özgürlüğü konusunda en kötü dönemlerden birini yaşadığımız görüşüne siz de katılıyorsunuz yani” sorusuna yanıtı:

“Bugün bizdeki siyaset anlayışı eleştiriden hoşlanmayan, kendisine tam anlamıyla biat edilmesini isteyen bir anlayış. Hükümet bir aydının kendi ilkeleri doğrultusunda yaşamasına, yazmasına tahammül edemiyor, bundan hazzetmiyor. Türkiye’de bugün neler konuşulamaz dediğimizde gittikçe uzayan bir listeye sahip olmaya başlıyoruz.”

***

Beğendiniz mi? Bu gerçekleri söyleyebilmesi için “atılması” gerekiyordu! “Görev yaptığı” dönemde ise basın özgürlüğü üzerine belki tek laf etmiştir, o da kim bilir...

“Utanç Verici Durumlar” başlıklı yazım, tam da Altan’ın, iktidarın medya üzerindeki baskılara verdiği desteği eleştiriyordu. Odatv gazetecilerinin içeri alınması üzerine 15 Ocak 2011’de Star’da şöyle yazmıştı:

“Ergenekon davasının medya bacağına yönelik hareketlenme... Dünkü hamle acaba Ergenekon’un medya boyutuna yönelik muhtemel bir hamlenin ilk sinyali mi? Ergenekon’un medyadaki uzantıları kimler? Bunlar ortaya çıkarılacak mı?”

Altan’ın umudu kısa sürede gerçekleşti, Nedim ve Ahmet tutuklandılar, “Ergenekon’un medyadaki diğer ayakları, uzantıları” olarak...

***

Altan, şimdi ise medya üzerindeki baskılara veryansın ediyor, askeri diktatörlük zamanından bile kötü diyor, diyor da diyor... Biz bunları hep diyoruz! Bu baskı birden mi oldu! Yıllardır adım adım inşa ettiler! Geldiğimiz nokta, “arındırılmış bir medya”dır. İktidar için hijyenik bir medya. Şimdi de kendilerini Mehmet’ten arındırdılar! Altan, basına darbeler vurulurken iktidara yaptığı katkıları düşünüp vicdan muhasebesi yapar mı, bilmiyorum.

18 Şubat 2011’de şöyle yazmıştım: “İktidar adına Odatv yetmez, medyada daha neler var neler, onlar da yok edilmelidir biçiminde ortalığa dökülmek, utanç vericidir. Yüz kızartıcı bir suçtur...”

Diyorum ki, medyada bulunan iktidar yandaşı gazetecilerin “kendileri” olmaları için, acaba hepsinin işten atılması mı gerekli? Mesela can dostu Eser Karakaş, aynı gazetede, Altan’ı doğru düzgün savunamadı! Ivırdı kıvırdı... Okurken utandım!

Karakaş, orada özgür mü? Yoksa atılmamak için Mehmet’in durumundan ders mi çıkardı?

Cumhuriyet, 29.1.2012

MUMCU'NUN VEFASIZ ARKADAŞLARI

Cüneyt Arcayürek

Hepsi onunla çalıştı hepsi şimdi köşe yazarı ve dün hepsi sustu.İşte o isimler

Uğur Mumcu dün ve gece evinin önünde, öldürüldüğü sokakta, kimi toplantılarda ve TV’lerdeki kimi programlarda anıldı.

Merak işte: Özellikle Mumcu ile Cumhuriyet’te yazar veya yönetmen olarak, uzun yıllar birlikte çalışan; bugün çeşitli gazetelerde köşe yazarı “arkadaşlarının”, 19. ölüm yıldönümünde Mumcu’yu her yanıyla anlatacakları umuduyla dünkü yazılarına baktım...

Hürriyet’te Sedat Ergin’in, İsmet Berkan’ın, Yalçın Doğan’ın köşelerinde tek satır yok Mumcu ile ilgili.

Gazetede ölüm yıldönümü nedeniyle kısacık bir haber de...

Milliyet’te ilk sayfada kısa bir haber: “Mumcu’suz 19 yıl” başlığıyla... Mehmet Tezkan yazmamış.

Cumhuriyet’te genel yayın müdürü iken Mumcu ile yakın olan Hasan Cemal’in dün yazısı yok!

Radikal’de Cengiz Çandar, “Ben de Ermeniyim” izlenimi veren köşesinden, Hrant Dink olayını yazıyor.

Cumhuriyet’in Mumcu ile çalışan yazı işleri müdürü Okay Gönensin (Vatan) de başka havalarda.

***

Mumcu, “Vurulduk ey halkım unutma bizi” diyordu.

Vefasız “arkadaşları” gibi değil halkımız:

Unutmadı Mumcu’yu!

Cumhuriyet, 25.1.2012

 

SABAH-ATV NEDEN SATIŞTA?

Mustafa Sönmez

AKP iktidarının 2008’in başında, ihaleye ikinci bir firma sokmadan, TMSF’den, hem de devlet bankalarına kredi musluklarını açtırarak RTE’nin damadının yönettiği Çalık Grubu’nun bünyesine geçirdiği ve kaç yıldır tepe tepe kullandığı Sabah-ATV grubu, satışa çıkarıldı. Satış için Goldman Sachs yetkilendirildi ve ilk teklifler 18 Ocak’a kadar alınacak.

Hatırlayalım, Dinç Bilgin’in kurucusu olduğu bu medya grubu, Bilgin’in banka hortumlama ihtirası ile suç batağına saplanmasının ardından TMSF’ye geçmiş, bir ara Ciner ile Doğan Grubu arasında paylaşım kavgası konusu yapılmış, ama en sonunda TMSF, patronajında tuttuğu bu ikinci büyük medya grubunu, her alanda, YÖK’te, sendikal alanda, yargıda, poliste... güç yığınağına girişen AKP iktidarının emrine sunmuştu. Açılan ihaleye yerli-yabancı ikinci bir firma girmemiş, girememişti ve bu tek talipli satışta, Sabah-ATV, RTE’nin yakın ahbabına ait, damadı Berat Albayrak’ın yönettiği Çalık Grubu’na devredilmişti. Açıklamalara göre, yaklaşık 1 milyar 250 milyon dolara satış gerçekleşmişti ve bunun 750 milyon dolarlık bölümü, devlet bankaları Halk Bankası ve Vakıflar Bankası’ndan; 125 milyon doları Katar Emiri’nden gelmişti. Bu durumda, 375 milyon doların Çalık’ın kendi kaynaklarından ödenmiş olması gerekiyordu. Ama, öyle olup olmadığını bilmiyoruz. Bilinen şuydu: Bu grubun AKP iktidarının dolaylı kontrolüne geçişiyle beraber, zaten fincancı katırlarını pek ürkütmemekte olan TMSF patronajındaki Sabah-ATV, iyice araçsallaşmış ve iktidarın hık deyicisi durumuna gelmişti.

Ele geçirilişi itibarıyla, dost düşman herkese, “Bu kadar da olmaz” dedirten bu el değiştirmenin ardından, AKP lideri, Doğan’ın medya gücünün dengelenmesi gerektiğini düşünüyor, dolayısıyla bu operasyon için “Fena mı oldu” ifadesini kullanıyordu.

RTE, bir yandan ‘Cemaat’ ile birlikte, yeni TV kanalları, gazeteler vs. ile medya alanını genişletirken, kamu kurumu TRT’yi ve AA’yı iyice borazan durumuna getirdi. Rakibi gördüğü “merkez medya”yı ise küçülmeye zorladı ve yaptı da...

***

Çok değil, geçen yılın 18 Kasımı’nda Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Hürriyet Tower’ın toplantı salonunda, gazete yönetiminin davetiye çıkardığı işadamlarıyla gazetecilere ekonominin durumunu anlatmak üzere çağrılıydı. Ev sahibesi olarak “Hoş geldiniz” konuşması yapan Hürriyet’in Yönetim Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, Babacan’a ve iktidarına büyük övgüler düzüyor ve “İşlerimiz 8 yıldır tıkır tıkır gitti. Türkiye bulunduğu coğrafyada tek büyüyen ülke durumunda. Sayın Babacan önümüzdeki yıllarda da işlerin böyle gidip gitmeyeceğini bize anlatacak” diyerek Babacan’a şükranlarını ifade ediyordu. Bu buluşma ve takdim biçimi, Doğan’ı çeşitli vergi denetimleriyle köşeye sıkıştırıp onu istediği kıvama getiren AKP iktidarına, “Kentin anahtarlarını teslim etme töreni” gibiydi. Babacan, zaferinin tadını çıkartırken hemen herkesin aklına, “Bizim kültürümüzde biat etmek yoktur” efelenmesi yapan Aydın Doğan’ın sözleri geliyordu. “Büyük lokma ye, büyük konuşma” sözü böylesi durumlar için söylenmişti herhalde. Fillerin tepişmesinde devran dönmüştü, devir AKP devriydi artık. Doğan, kısa sürede her alanda küçültüldü. Petrol Ofisi sattırıldı. Milliyet, Vatan elden çıkartıldı, Radikal, “murdar” edildi. Star, “Uğur Dündar belası”ndan ayıklanmış halde bünyeden çıkartıldı.

Makul ölçülere düşürülen Doğan’ın ardından, RTE’ye her fırsatta bağlılığını bildiren Şahenk’in Doğuş Medya Grubu, tam da RTE’nin istediği formata getirildi. 12 Haziran seçimlerinin ardından NTV adeta hadım edildi. Sterilize edilmiş Star da bu gruba teslim edildi. Geriye kim kalmıştı ki zaten? Ciner’e kaşları çatmak yetiyor, mesela, Ece Temelkuran gibi münafıkların bir işarette işine son verdirmek zor olmuyordu. Karamehmet’in sorun olması söz konusu olamazdı.

Geriye kalan herkese haddi bildirilmişti artık. O zaman sağda solda, hele ki son zamanlarda dış basında dile dolanan Sabah-ATV’yi, bu şaibesiyle elde tutmanın, bu çirkin görüntüyle fotoğraf vermenin ne gereği vardı... Pekâlâ elden çıkarılabilirdi. Hem, boşuna kaynak yutuyordu. Götürüsü, getirisinin çoktan üstüne çıkmıştı. Beklenen misyon, üstünde kontrol kurulan medya ortamında artık yerine getiriliyordu nasılsa. Üstelik, grup, tanıdık birine devredilebilirdi. Mesela, Amerikalılara RTE için kefil olan, “Deliğe süpürmeyin, kullanın” diyen Cüneyd Zapsu adı ortalıkta dolaşıyordu. Zapsu’nun danışmanlığını yürüttüğü Texas Pacific pek hevesliydi Sabah-ATV’yi almaya... Ülker bile arzı endam edebilirdi.  

Cumhuriyet, 9.1.2012

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura