Diğerleri > Sıcağı Sıcağına
09-09-2012
CUMHURİYETİMİZİ KEMİRENLERİN GERÇEK YÜZÜ: TASMALI, ÇEKİRGE, PİSLİK, E. BABAHAN, N. ILICAK, MEDYADA B

O. Bursalı, R. Ozan, M. Bayraktar, M. Mutlu, R. Serdaroğlu, C. Ülsever, S. Taşçı

31.5.2012


“Cumhuriyetimizi Kemirenlerin Gerçek Yüzü” başlığı altında, Emre Aköz, Taha Akyol, Şahin Alpay, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Çetin Altan, Engin Ardıç, Ali Bayramoğlu, Murat Belge, İsmet Berkan, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Yasemin Çonkar, Neşe Düzel, Doğu Ergil, Cemil Koçak, Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Eser Karakaş, Mehmet Metiner, Mümtazer Türköne ve benzerleri gibi önde gelen Türkiye Cumhuriyeti, Türklük ve Atatürk karşıtlarının, bunlara kucak açan medyanın, gazetelerin, TV kanallarının gerçek yüzlerini ortaya koyan, gerçek kimliklerine ışık tutan yurtsever yazarların yazılarına yer veriyorum.

DİKTATÖRLEŞTİKÇE, MEDYADA ALKIŞ YÜKSELİYOR

ORHAN BURSALI

Dün Bekir Çoşkun kardeşim kalpten girdi meseleye... Kişi boyutundan.. Hançeri yerine sapladı... baktım akan kan falan yok! Bugün de ben “A be gazeteci” diyeceğim.. Ama önce Arena olayına bakalım...

Erdoğan, Fatih Sultan Mehmet ayaklarında! Atatürk’ü falan aşmış adam! Her sözü bir yasa gibi... Ağzını her açtığı konu, her sözünün veya hiddetinin karşılığı, neredeyse Meclis’te yeni bir yasayı doğuruyor. Gak diyor yasa, guk diyor yasa veya bir yaptırım... Uludere’yi eleştirenlere veryansın ediyor ve Yeni Şafak yazarı Ali Akel kapının önüne konuyor. Bu ona bir onur!

İstenen vicdan değil, iktidara tasmalı uşaklık... Bunun köpekle ilgisi yok. Hakaret etmeyelim! Ortalıkta tasma ve yularıyla gezinen insan dünyasından manzaraları konuşuyoruz!

Gazeteci birilerinin, AKP İl Başkanlığı tek adamlık seçiminin yapıldığı Arena stadının doluluğuna bakarak gözleri yaşarıyorsa, bu ne sevgi ahh diyorsa, oradakileri İstanbullunun büyük sevgisi ne yapalım yani gerçekleri yazmayacak mıyız diye nitelendiriyorsa.. birileri de kendisini eleştirenlere donmuş kafalar diyorsa..

Can Dündar’ın dünkü yazısında belirttiği gibi Stockholm Sendromu, ülkemizde tam gaz yürürlüğe girmiştir: Zalimine âşık tutuklu insan...

***

Gazeteci gördüğünü yazar da gazeteci gerçeği nasıl görür diye de bir mesele var.

A be gazeteci, Arena ilk kez mi bu kadar doluyor? Bu bir...

A be gazeteci, Arena’yı İstanbullu mu dolduruyor, yoksa AKP’nin İstanbul örgütü 2 bine yakın otobüsle ilçelerden taşıdığı AKP’lileri, AKP üyelerini ve sempatizanlarını mı Arena’ya dolduruyor? (Hem bunu yazıyorsunuz hem de bu ne muhteşem sevgi diyorsunuz, hiç mi utanmak arlanmak yok!) Bu iki..

A be “gazeteci”, Arena’yı AKP’liler, Erdoğan hayranları dolduruyorsa, “sevgi gösterisi” dünyanın en doğal durumu değil mi? Bu üç..

A be “gazeteci”, 64 bin -zaten- AKP’li Arena’ya yığıldıysa, İstanbul’u AKP’den kimse alamaz, nasıl dersin? AKP kaç oy aldı bu kentte? Bu dört...

A be “gazeteci”, Arena’da olan bitenler üzerine hayranlığını yazarken gösterinin tamamının tasarlanmış, tek adamı totem yapmak amacıyla kotarılmış, kişi kültünü tanrı katına yüceltmek için özel olarak düzenlenmiş olduğunu düşünemiyorsan ve görmüyorsan eğer, sen nasıl gazetecisin? Bu beş...

A be “gazeteci”, bu “müthiş disiplin- müthiş düzen hayranlığı” sende nereden ileri geliyor da övgü üzerine övgü düzüyorsun? Sen, ülkede görüş/ ideoloji/ yaptırıma yönelik tek adam düzeni/ disiplini ile Arena’daki düzen/disiplin arasındaki izdüşümü görmüyor musun? Bu altı..

A be “gazeteci”, hiç mi okumuş yazmışlığın yok..

Hiç mi tarih bilgin yok..

Hiç mi Hitler-mitler, Mussolini falan ilan..

Hiç mi, tarihteki o kült liderlerin kül -köle kitleler yaratma-hükmetme- gütme, tapınmış kitleler oluşturma politikalarından haberin yok..

Hiç mi, tasmalandığın toteminin, bu ülkede her gün bir sözüyle toplumun boynuna da kendi ideolojisini geçirdiğini görmüyorsun...

A be gazeteci, sizlerde bu büyük düzen ve disiplin hayranlığını hiç bilmiyorduk, iyi ki dışa vurdunuz da ülkenin kimlerle nerelere sürüklenebileceği daha iyi görüldü.. Bu yedi..

***

A be “gazeteci”, diktatörlük arttıkça, baskı arttıkça üzerinde, sağdan soldan atılmalar arttıkça, zalime olan hayranlığınız da artıyor...

Patronunuzun da artıyor, kendinizin de artıyor.. Bu sekiz..

A be “gazeteci”, bu hayranlığınız arttıkça, zalimin de zulmü artıyor, sana vuracağı tasmaların sayısı da artıyor, sırtındaki kırbaç da artıyor, insanlığın - kişiliğin - özgürlüğünden geride hiçbir şey kalmıyor... farkında mısın... Bu dokuz...

A be “gazeteci”, bu zalim hayranlığınla, aslında ülkeye en büyük kötülüğü yapıyorsun, bu yükü nasıl kaldırıyorsun? Bu on..

***

A be “gazeteci”, bu sana kapak olsun!

Bunu ferman gibi yazıp, yular ve tasma takılmış boynuna asıyorum.

Yaptığım totemle de sen, ebedi olarak bu halinle dolaşmaya mahkûm oluyorsun... Bu da on bir...

Özür mözürmüş, baskıymış zavallılığınmış, kişiliksizliğinmiş, işini yitirme ve patron korkunmuş, içeri atılma kaygısıymış... 28 Şubat’tan içeri alınma korkunmuş veya bir zamanlar asker postalı yalamanın özrüymüş... Zaten bugüne kadar yükünü tuttun, yedi sülalene yetecek kadar mal-mülk biriktirdin..

Hiç kaçacak yerin, girecek deliğin, tutunacak dalın yok.. Bas git bu meslekten...

Hiç yemezler oğlum; totemle konuştum, hem boyun eğdiğin toteminle, hep diğerleriye..

Dediler ki on tane tasma taksan, yemezlermiş.. Bu da on iki..

Hadi sana güle güle..

Cumhuriyet, 31.5.2012

HADDİNİ BİLECEKSİN SAVCI MUSTAFA BİLGİLİ!

RASİM OZAN

Dün de yazdığım gibi çookkk pişmanım... Başbakan'a tapan bu mümin ve mühtediye ettiğim bütün laflardan ötürü pişmanım... Bakın başka neler yazmış bu iman abidesi Çekirge...
"Ama bana göre dün "Arena stadında kaç kişi vardı?" diye sormak saçma olurdu.
Çünkü bir o kadar zaten dışarıda...
Onu da boş verin... Öyle bir manzara vardı ki...
Stadın tam ortasına doğru yürüdüm... Bir delege yine sordu: Acaba kaç kişi var?..
O sırada Başbakan Erdoğan eşi Emine Erdoğan'la stadın çevresinde yürüyor.
Kendisine uzanan ellere karanfil veriyordu...
Soruyu soran delegeye o manzarayı gösterip dedim ki:
"Arkadaş, kaç kişinin olduğunun ne önemi var. Baksanıza şu sevgi seline...
Görkemin, sevginin, sayısı, kaçı olur mu?"
Bu ne sevgi ahhh bu ne ızdırap şarkısını dinliyorum şimdi... Bir yandan da Gölcük belgelerini inceleyen ve 28 Şubat darbesinin medya ayağını soruşturan o savcılara küfrediyorum, içimden hepsini arayıp "Kapatın o dosyaları, yakın o belgeleri, yeter artık soruşturduğunuz kadar soruşturdunuz, bu davayı iptal edin, içeridekileri de çıkarın hemennn" demek istiyorum ve buradan Özel Yetkili Savcı Mustafa Bilgili başta olmak üzere hepsine sesleniyorum...
Ey savcılar! Generallerin arşivinden çıkan "Fatih Çekirge en sadık adamımız,bütün verdiğimiz andıçları, lahikaları, jenerik senaryoları manşet yapıyor. Emirlerimizi harfiyen yerine getiren bu gazeteciye gerekli maddi taltiflerin yapılması gerektiğini saygılarımla arz ederim" gibi yazışmaları derhal yok edin, verin adliye memurlarına yaksınlar o belgeleri...
Yargılamak istediğiniz o Çekirge tarafsız bir gazeteci... Bakın ne diyor... "Bütün bunların ötesinde ve bütün tarafsızlığımla diyorum ki;
Etkileyiciydi. Çünkü kimse zorla böyle bir sevgi böyle bir coşku göstermez..."
Çekirge bütün tarafsızlığıyla bu Başbakan'a tapıyor... 1996-2010 arası bütün tarafsızlığıyla generallere tapıyordu...
Bu tarafsız gazeteciyi sorgulamaya kalkarsanız büyük günah işlersiniz savcılar...
Savcıysanız savcılığınızı bilin... Yakın, yok edin o Gölcük belgelerini, resmi yazışmaları, resmi bilgi notlarını, andıçları, lahikaları, talimatnameleri... Tarafsız gazetecilere dokunursanız yanarsınız eyy melun savcılarr...
Haddinizi bilin ve hemen Ankara adliyesinden çıkın, malikanesine gidip Fatih Çekirge'den özür dileyin... Çekirge de yetmezzz... Yakında haklarında kovuşturmada bulunduğunuz "Darbecilerden sistemli ve düzenli biçimde talimat aldığı saptanmıştır" dediğiniz gazetecilerden de özür dileyeceksiniz... Özel Yetkili Savcı Mustafa Bilgili'ye sesleniyorum... Ayağını denk al kardeşim... "Tarafsız" gazetecilere dokunursan yanarsın, kendini Ulucanlar yada Mamak cezaevinde bulursun...
Otur oturduğun yerde...

http://www.tumkoseyazilari.com (30.5.2012)

HABERİNDEN PİSLİK DAMLAYAN MEDYA

MUHARREM BAYRAKTAR


Başbakan Erdoğan, “kaleminden pislik damlıyor” dediği Bekir Coşkun hakkında medyada daha önce defalarca uygulanan linç sürecinin bir adımını attı aslında. Bunun sonuçlarını önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Gazetecilerin kaleminden pislik damlayıp damlamadığı konusu aslında güzel bir tartışma konusu. Pislik kavramının ne olduğunu derinlemesine incelediğinizde yazarların kaleminden de, haberlerin manşetlerinde de bol miktarda pislik damladığını görebilirsiniz. Ama bir yazarın sadece eleştiri yaptığı kalemi için pislik kelimesini kullanmak ancak “nefsi galeyanın tezahürü” olur.
Açın bazı gazetelerin magazin sayfalarını; göreceksiniz ki çoğu muzır neşriyat kapsamındaki haberlerle dolu. Hele aynı gazetelerin internet siteleri tam bir erotik yayın portalına dönmüş durumda. Çünkü gazete sayfasına ne kadar erotizm koyarsanız o kadar çok okunuyorsunuz. Ama bu “pislik damlayan durum!” muhafazakâr ve dinci bir kökten gelen kişilerin çıkardığı gazetelerde olmaz diye düşünüyorsunuz doğal olarak.
Bu konuda bir araştırma yapma ihtiyacı hissetim ve Başbakan’ın damadı Berat Albayrak’ın CEO’su olduğu Çalık grubunun en popüler, en çok satan gazetesi olan Sabah’ın 11 Mayıs 2012 tarihli haber sitesini sayfa sayfa inceledim. Ünlü tarihçi Sadık Albayrak’ın oğlu olan Berat’ın tepesinde bulunduğu ve bu kişinin Başbakan’ın damadı olmak gibi bir payeye sahip olduğu Sabah gazetesi. Başbakanın dostu olan dindar-muhafazakâr Ahmet Çalık’ın satın alırken 800 milyon TL kredi bahşedilen Sabah gazetesi.
Bakın 11 Mayıs tarihli Sabah gazetesinin ana sayfasında hangi haberler var:
1. Haber başlığı: “Canlı yayında dehşet anları”. Haberde bol miktarda frikik veren bayan fotoğrafı var.
2. Haber başlığı: “Böyle dekolte görülmedi”. Haberde bol miktarda aşırı dekolteli bayan fotoğrafı.
3. Haber başlığı: “Bu kıyafetleri giymek cesaret ister”. Başlıktan da anlaşıldığı gibi haberde bol miktarda uygunsuz kadın fotoğrafları var. New York’ta bulunan Metropoliten Müzesi kostüm enstitüsündeki galadan alınmış bu fotoğraflar.
4. Haber başlığı: “Yıllar ünlü yıldıza acımadı”. Haberde yaşlı yıldızların malum şekildeki gençlik fotoğraflarından onlarcası var.
5. Haber başlığı: “Evine zor götürdüler”. Haberde içkili bir bayanın evine zorla götürülürken çekilmiş “göğüsler fora” fotoğrafları var.
6. Haber başlığı: “Zirve bu sene onun”. Haberde dünyanın bu yıl en beğenilen 99 kadınının fotoğrafları var. Üryan!
7. Haber başlığı: “Ünlülerin romantik anları”. Haberde birçok ünlü sanatçının yatak-döşek dudak dudağa fotoğrafları.
8. Haber başlığı: “Podyumda salına salına yürüyordu ama”. Haberde podyumda yürüyen mankenlere ait malum fotoğraflar.
9. Haber başlığı: “Nerelerini sigortalatmadılar ki”. Haberde ünlülerin “vücutlarının sigortalattırdıkları” bölgelerine ait ayrıntılı fotoğraflar var.
10. Haber başlığı: “Başına hiç ummadığı bir şey geldi”. Haberde yine malum fotoğraflar.
11. “Carla’dan flaş kareler”. Haberde Fransa’nın eski fırst laydy’si Carla Bruni adlı mankenin verdiği “flaş!” kareler var.
“Bu temiz gazetede” ben sadece birinci sayfasına koyduğu onlarca “gazeteye yakışmayan” haberden bir bölümünü koydum.
Başbakanın verdiği kredi ile alınan, dindar-muhafazakâr kimlikli bir patronun elinde olan ve damat Berat’ın CEO’su olduğu bir gazetedeki bu haberleri utanarak okuyorsunuz.
Gazetenin sayfalarına yüzlerce “erotik, çıplak, uygunsuz” kadın fotoğrafı koyup iktidarı alkışlayanlar temiz gazetecilik yapıyor ama iktidarı eleştirenler “pis gazeteci” sınıfına giriyor.
Bence iktidar “kendi kapısının önüne bakınca” pis ve temiz kavramlarını yorumlamak için çok güzel veriler bulacak.
Ben şahsen Sabah gazetesini evime sokmuyorum.
Çünkü sırf daha çok satmak uğruna magazin adı altında erotizme kaçan yayın anlayışını “sayfasından pislik damlayan medya olarak” görüyorum.
Bu yayın anlayışını toplumun ahlak erozyonuna uğraması, aile yapısının dejenere olması açısından sın derece sakıncalı buluyorum.
Devletin kasasından 800 milyon TL para aktararak böyle bir yayıncılığa izin veren siyasi anlayışı kınıyorum.
Yıllarca Doğan grubuna ait gazeteleri aynı haber anlayışında dolayı “ahlaksız medya” diye suçlayan İslami basının “kendi yandaşları” tarafından devam ettirilen aynı tarz yayıncılık karşısında “derin bir sessizliğe” bürünmelerini “yuh!” çekiyorum.
Varın temiz nedir, pis nedir siz yorumlayın artık.

Yeni Mesaj, 22.5.2012

MUSTAFA MUTLU, CEMAATTEN ÖZÜR DİLEYEN ERGUN BABAHAN'A ÇOK SERT YÜKLENDİ

Vatan yazarı Mustafa Mutlu'dan Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra attığı tweet'in ardından Gülen cemaatinden özür dileyen Ergun Babahan'a çok ağır sözler.

Mutlu isim vermeden Babahan'a bakın neler dedi:

Allah kimseyi düşürmesin!

Bir zamanlar Sabah Gazetesi‘nin Yazı İşleri Müdürlüğü‘nü ve Genel Yayın Müdürlüğü‘nü yapan, oradan atıldıktan sonra da cemaate biat edip yandaşlığa soyunan Star ve Today’s Zaman yazarı Ergun Babahan, Fenerbahçe-Galatasaray maçının hemen ardından attığı, “Bu kupa Amerika’ya girsin” tweet‘i nedeniyle özür dilemiş...

Kimden?

Fethullah Gülen‘den ve cemaatten... Çünkü Today’s Zaman‘dan hemen şutlanmış; eğer sıkı bir özür dilemezse Star‘dan da gönderileceğini anlamış...

Ama ne özür!

Cemaatin hizmetlerini bilen ve takdir eden biriymiş de...

Şahsen tanıdığı Hocaefendi‘ye böyle bir kötü ifade kullanmayacağını “Hizmet içindeki” dostları bilirmiş de...

Bugüne kadar sadece dostluklarını gördüğü “Hizmet”in mensuplarından ve Hocaefendi‘den kastını aşan sözleri nedeniyle özür dilermiş de...

***

Ne olur çocuklarınızı iyi yetiştirin:

Gerekirse işlerini kaybetsinler ama...

Onurlarını asla!

http://www.habera.com

ÖZÜR YETMEZ, ETEK ÖPMELİSİN!

RIFAT SERDAROĞLU

Ergun Babahan, yetişmiş bir gazetecidir. Çömez, acemi, çulsuz halini çok iyi bilirim. AKP İktidarıyla birlikte kendini cemaatin müşfik kollarına atıp, kısa zamanda çok zengin olan uyanık otoparkçı Ergun, yandaş basının Star’larındandır ve takımının sol açık mevkiinde oynar.

Ergun Babahan, maça kafayı çekip gitmişti. Rüzgarın etkisiyle, Ergun’un nazik burnuna biber gazı da değince, sinirlenip “Bu Kupa Amerika’ya girsin” diye tweet atıverdi. Amerika’dan kasıt her halde Başkan Obama değildi.
Peki kastedilen Obama değilse, o zaman kupa kime girecekti?...

Problem, cemaatin yayın organlarından birinde yazan Ergun Babahan’ın derhal işten kovulmasıyla anlaşıldı. Babahan, kupanın gireceği yer olarak Pensilvanya’yı işaret etmişti !...

Pabucun pahalı olduğunu, cemaatin liderine laf etmenin bedelinin(eğer ondan besleniyorsanız) “intihar etmek” ile eşdeğer olduğunu çok iyi bilen Ergun Babahan aşağıdaki özrü yayınladı;

“Cemaatin hizmetlerini bilen ve takdir eden biriyim. Şahsen tanıdığım Hocaefendi’ye böyle bir kötü ifade kullanmayacağımı Hizmet içindeki dostlarım da bilir. Yine de bir çoğunu kırdığımın incittiğimin farkındayım. Bugüne kadar sadece dostluklarını gördüğüm Hizmet’in mensuplarından ve Hocaefendi’den kastımı aşan bu sözler nedeniyle özür dilerim.”

Evet ama yetmez, Ergun Babahan. Derhal Pensilvanya’ya gidip, Hizmet’in(!) cübbesinin eteğini öpüp, hizmetini yerine getirmelisin..
Yoksa internet sitelerinde senin de kasetlerin yayınlanır.

Haydi demokrat-bağımsız-özgürlükçü gazeteci Ergun Babahan durma koş, Hizmet kollarını açmış seni bekliyor!...

www.dunya48.com

AR DAMARI OLMAYAN TÜRK BÜYÜĞÜ: NAZLI ILICAK!

CÜNEYT ÜLSEVER

Dedem “ar damarı çatlamış insandan kork” derdi.

Dün (07.05.2012) Sabah’ta Nazlı Ilıcak’ı okuyunca dedeme bir kez daha hak verdim.

Nazlı Ilıcak Deniz Gezmişlerin idam edilmelerinin 40.yılında şunları yazıyor:

“Bugün, ideallerini uygulamak için devrime soyunan gençlerin idam edilmesinin çok yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama o günkü anarşi ortamında ve idamların olağan karşılandığı bir dünyada, parlamentoda ‘evet’ oyu kullananlar, sadece ‘zamanın ruhunu’ yansıtıyorlardı.”

***

Ben 22.04.2012 tarihinde Yurt Gazetesi’ndeki köşemde, sanki Nazlı Ilıcak’ın “zamanın ruhunun” ardına sığınmaya sürekli yelteneceğini bilmiş gibi şöyle yazmıştım:

“Kusura bakılmasın ama Nazlı Ilıcak hem 12 Mart’a, hem 12 Eylül’e yalakalık yapmasının nedenini açıklarken, ‘zamanın ruhu böyleydi, gazetem kapanmasın diye yaptım’, diyemez...

Nazlı Ilıcakgiller ‘zamanın ruhu’nun ardına sığınamazlar, zira madem ‘zamanın ruhu’ gazetelerini riske sokuyordu, onlar da yazmaktan imtina edebilirlerdi. Ferai Tınç, Haluk Şahin, Latif Demirci gibi mesleklerinin doruğunda iken ‘başlarım zamanın ruhu’na deyip kalemlerini kırabilirlerdi.

Zamanın ruhu var ama evrensel ruh da var!

Aydının görevi, evrensel ruhun peşinden gitmek, zamanın ruhunu deşifre etmektir.”

***

Dünkü yazısında Nazlı Ilıcak şöyle de yazmış:

“Türk Halk Kurtuluş Ordusu’nun (Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Cihan Alptekin) amacı işçi sınıfı önceliğinde, silâhlı propaganda yoluyla (adam kaçırıp, araba yakıp, banka soyup, gerektiğinde adam öldürerek) Milli Demokratik Devrimi gerçekleştirmekti.”

Nazlı Ilıcak da pekala biliyor ki; Deniz Gezmişler adam öldürmediler. Onun için sadece akıl karıştırmak amacıyla “gereğinde adam öldürmek”ten bahsediyor.

Ayrıca, Nazlı Ilıcak pekala biliyor ki; Deniz Gezmişlerin işledikleri “suçların” ceza karşılığı 1970’lardaki geçerli TCK’da bile idam değildi.

Onlar, siyasi intikam uğruna öldürüldüler!

***

Nazlı Ilıcak kendi herzelerini önce CHP’lilere “siz de idamlara evet dediniz” diyerek örtbas etmeye çalışıyor, sonra genelde solculara çatıyor.

Siz bana “sana ne solculardan!” diyebilirsiniz.

Elimde değil, “bana ne!” diyemedim. İnsanım.

Nazlı Ilıcak yüzsüzlüğün şahikasına çıkan şu sözleri yazınca beni çileden çıkarıyor:

“Ama solcuların büyük bir bölümü bugün, 12 Mart’tan yakınırlar, 9 Mart’tan ise hiç bahsetmezler. Hâlâ özeleştiri zamanı gelmedi mi?

Nazlı Ilıcak utanmadan ve sıkılmadan “özeleştiriden” bahsediyor.

Hangi Nazlı Ilıcak?

12 Mart ve 12 Eylül darbelerini alkışlayan, 28 Şubat’ta ise yanlış ata oynadığı için askere karşı duran Nazlı Ilıcak! Bugüne dek de yazdıklarından zerre kadar pişman olmamış Ilıcak!

Örneğin; Nazlı Ilıcak, 12 Mart ve 12 Eylül ile ilgili olarak, 10 Ekim 1980 günü Tercüman Gazetesi’nde şunları yazmıştır:

“İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir... 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.”

Dikkat edin, alıntı yaptığım yazı 1980 tarihli. İdamların ardından 8 yıl 5 ay geçmiş ama Nazlı Ilıcak hala öldürülen insanlara “oh olsun!” diyebiliyor!

Ayrıca alıntı yaptığım paragrafta Nazlım Ilıcak utanmadan ve sıkılmadan:

i)İdamların milletin meşru müdafaası olduğunu,

ii)idamların solcuların sesi ve soluğunu kestiği için iyi ve doğru olduğunu yazabilmiş.

Ölüme alkış tutmuş!

***

Nazlı Ilıcak da insandır. Oturup, bir gün şu yukarıda alıntı yaptığım yazısından (ve nicelerinden) dolayı özeleştiri yaparsa onu savunan ilk kişi olurum.

En azından öldürülen insanların sevenlerinden özür dileyebilir.

Ölenlerin ardından dua edebilir.

Ama, o yüzü bile kızarmadan başkalarından “özeleştiri” isteyebiliyor.

Alemi salak sanıyor. Milleti balık hafızalı zannediyor.

Pes be Nazlı Ilıcak!

Zerre kadar haysiyetin yok mu?  OdaTV, 12.5.2012

AYDIN DOĞAN’IN "BİAT" KULELERİ

SELCAN TAŞÇI

Nereden nereye; dört yıl önce Tayyip Erdoğan’a “Bizden biat medyası kültürü bekliyorsan bizim medya grubumuz biat etmez” demişti...
Almanya’daki Deniz Feneri davası sonuçlanmış... Herkesin gözü “Türkiye ayağı”nda... İktidara yakın dernekler, vakıflar, yayın organları, bürokratlarla ilgili yolsuzluk iddiaları almış yürümüş...
“Bu gazeteleri almayın”
Tayyip Erdoğan, Bayrampaşa’da partisinin düzenlediği toplantıda sahnede. Önce gömleğinin kollarını kıvırıyor. Sonra girizgahı yapıyor:
“Bu ülkede medya güvenilirliğini yitirmiştir...”
Ve bomba patlıyor:
“Partinin mensupları olarak yalan yanlış bu haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı başlatın, sürdürün ve bu gazeteleri evinize sokmayın, almayın.”
2008 yılının Eylül ayında yapılan bu konuşmanın hedefinde Doğan Grubu var.
Erdoğan kendisi ve partisi hakkındaki yolsuzluk haberlerinden dolayı öfke saçıyor:
“İspatlayamazsanız ahlaksızsınız!”
Aydın Doğan’ın “Biz basınız, yazmayalım mı yani” minvalli cevabı daha da yükseltiyor tansiyonu. Sadece bir gün sonra 7 Eylül 2008’de, Doğan’a “1 hafta” süre verdiğini ilan ediyor Erdoğan:
“Sana bir hafta süre veriyorum. İddialarının arkasındaki gerçek ne? Açıkladın açıkladın açıklamadın ben kalkıp açıklayacağım.”
Erdoğan’ı “ucuz polemikçilik”le, “siyasi şantaj” yapmakla suçlayan Aydın Doğan geri adım atmıyor ve “hodri meydan” diyor:
“Sayın başbakan, ‘ben açıklayacağım’ diyor. Bana göre bir hafta kalmasına gerek yok, hemen açıklasın. Niye mahkemelere verilmiyor benimle ilgili bir şey varsa? Elinde dosya tutuyorsa o da şantaj. İkisi de suç. Böyle şey olabilir mi?”
Bu kadarla kalsa iyi. Bakın başka neler söylüyor Erdoğan hakkında:
“Eğer bizden biat medyası kültürü bekliyorsan bizim medya grubumuz biat etmez. Bizim kültürümüzde biat yok. Sen beni susturmaya çalışıyorsun. Bunun adı diktatörlük rejimidir!”

Muhalifler tasfiye edildi
Yıl 2007:
“İktidar aleyhindeki yazılarını yumuşatması” istenen Emin Çölaşan buna yanaşmayınca 22 yıl emek verdiği Hürriyet’ten kovuldu.
Yıl 2009:
Bekir Coşkun, Ankara’dan gelen bir telefonla sembolü haline geldiği Hürriyet’le yollarını ayırmak zorunda kaldı. Coşkun’un veda satırları anlamlıydı:
“Biat etmeyenleri tek tek asıyorlar... İşledikleri suça bir “suçlu” bulmak gerektiğinde... İlmiği bir başkasının boynuna geçiriyorlar. ”
Yıl 2010:
Necati Doğru “yazarlık çizgisinin önünde tamponlar oluşturan müdahaleler”e dayanamadı ve Vatan’dan istifa etti.
Mine Kırıkkanat “günün şartlarının hassas dengeleri”ne uymayan yazıları yüzünden Vatan’dan kovuldu.
Yıl 2011:
AKP’ye dönük eleştirilerinin dozu giderek sertleşen Cüneyt Ülsever’in Hürriyet’teki köşesi -kendisine bildirilmeksiniz- kapatıldı.
Yazıları haftada bir güne düşürülen Tufan Türenç, sessiz sedasız geri
çekildi.
Ferai Tınç, “hevesim kaçtı” dedi ve sadece Hürriyet’e de değil gazetecilik mesleğine de veda etti.
Star’ın satışı sonra Uğur Dündar gibi bir televizyoncuya, “bütün koltuklar dolu” gerekçesiyle Doğan Grubu bünyesinde yer bulunamadı!
Yıl 2012:
Doğan Grubu’nun keskin muhaliflerinden Özdemir İnce ile birlikte yazıları hafta birer güne düşürülen Hadi Uluengin ve gazetenin eski Genel Yayın Yönetmeni Rahmi Turan gönderildi...
Karikatürist Latif Demirci artık çizen değil, üzeri çizilen isimdi...
“Bizim kültürümüzde biat yok” diyen Doğan, siz söyleyin, “Ne yapayım köşe yazarı, hakim olamıyorum” diyemezsin. “Sen bunun sorumlususun arkadaş” diyeceksin. Köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun. “Kusura bakma kardeşim bizim dükkanda sana yer yok” diyeceksin” diyen Erdoğan’ın sözüne gelmiş mi, gelmemiş mi?
Biat etmiş mi, etmemiş mi!
Kıssadan hisse, Necati Doğru, medya-siyaset ilişkisine dair çok basit bir kriterinden bahsetmişti:
“Sen patron gidip “Bana rafineri izni ver” demezsen Başbakan da sana kimi kovacağını söyleyemez!”

Yandaşlara ilan yağdırdı
Önceki gün “Trump Towers”ın açışında Tayyip Erdoğan “Doğan ailesine”, Aydın Doğan da “Sayın Başbakan ve Muhterem Hanımefendiye teşekkür ediyor”du!
Erdoğan, merkez medyayı kendisi için “dikensiz gül bahçesine” çevirenlere teşekkür edebilir, edecektir elbette de Doğan’ın teşekkürü nedendi anlayabildiniz mi?
“Sisteme” yeniden dahil edildiği için olabilir mi!
Aynı soruyu dün “Trump Towers” ilanıyla ihya edilen gazeteleri gördüğümde de sordum kendi kendime; bu teşekkür ne diye?
Doğan merkezdeki “sabun köpüğü haberciliği” yapan gazetelerle bilrikte reklam pastasının en büyük dilimini “yandaşlara” pay etmişti. (Bir iki de “tatlı su muhalefeti” yapan gazete vardı listede...)
Erdoğan “Doğan defterleri”ni açsın diye tempo tutan Taraf’a mesela...
Kavga ettikleri günlerde Erdoğan’ın ağzından konuşan ve “Bizi izlemeye devam edin” diye manşet atan Yeni Şafak’a...
Sıkı durun... Adı Vakit iken, mahkemelik olduğu, kendisini “pornocu, gözü doymaz, akaryakıt kaçakçısı, oyun ve tezgah peşinde olan, hükümete şantaj yapan” diye tanımladığı gerekçesiyle ihtiyati tedbir koydurduğu Akit’e!..
Yanlış anlaşılmasın, kimsenin aldığı reklamda gözümüz yok... Tersine gazetelerin reklam alması, sektörün ekonomik açıdan güçlenmesi sadece mutlu eder bizi... İşaret etmek istediğimiz Doğan’ın ilanlarını pay ederken ortaya koyduğu tercihi;
Vakit’e veriyor, Bugün’e veriyor, Milli Gazete’ye veriyor da neden Ortadoğu’ya vermiyor mesela?
Rasgele yapılan seçimler mi!
Aksine bana kalırsa son derece kritik, stratejik bir tercihin göstergesi... Sermayenin saf tuttuğu yerin neresi olduğunun ve neresi olmadığının göstergesi!
Coşkun ayrılığının ardından “Türkiye’de artık yeni bir sistem kuruluyor. Silindir gibi herkesi ezerek geçiyor. Kendinden olanın yaşamaya hakkı var sadece” demişti ya, “Trump Tower” ilanlarının dağılımı, “Yeni Türkiye sistemi”nde “milliyetçilere” yer olmadığının işareti!

Altaylı haklıymış meğer
Fatih Altaylı, Erdoğan’la kavgası sırasında “Aslında bir gazeteci olarak benim burada Aydın Doğan’dan, yayıncıdan yana tavır almam gerek.
Ama Aydın Doğan’a “Gazeteci” demek mümkün mü?
Onlar için haber demek, Aydın Doğan’ın çıkarları demek.
Medya aracılığıyla bilek bükmek, haksız rekabet yapmak, ticari avantaj sağlamak demek.
Bunun için ben burada Aydın Doğan’ın tarafında olamıyorum.
Çünkü bana göre Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumun en büyük sorumlusu Aydın Doğan ve onun medyayı kullanma biçimi.” dediğinde “zamanı mı şimdi” demiştim...
Tam zamanıymış meğer...

***

Tayyip Erdoğan “towers”ı beğenmeyince Türkçeleştirip “kule” dediler.
Bir yapının “kule” olabilmesi için yükseklik algısı yaratıyor olması gerekli.
İktidara kurban edilerek, işinden gücünden edilen onca köşe yazarını düşününce; gazeteciliğin gömüldüğü yer “kule” olabilir mi!
Olur belki; ama ancak “biat kulesi”!
Hürriyet “Dünyada eşi görülmemiş ceza” manşetiyle çıkmıştı “Üç milyar yedi yüz elli beş milyon Türk lirası” vergi cezasına çarptırıldığı günün ertesinde...
Dün de “Dünyada eşi görülmemiş ödül” diye başlık atsalardı keşke..

Yeniçağ, 21.4.2012

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura