Atatürk Okulu > Kitaplık
07-06-2014
CUMHURİYET: TÜRK MUCİZESİ / TURGUT ÖZAKMAN

Cihan Dura

7.6.2014


Turgut Özakman, Cumhuriyet: Türk Mucizesi, 1. Cilt, Bilgi Yayınevi, Ank., 2009, 436 s.

 

e-kitap olarak indirmek için adres:
http://koktengri.org/download/turgut-ozakman-turk-mucizesi.pdf

*

 “Cumhuriyet” iki cilttir. 1. cildin tanıtımını, yazarın kendisinden dinleyelim:

Tarafsız bilim adamları Millî Mücadele ile başlayıp Cumhuriyet’le süren dönemi Türk Mucizesi diye adlandırıyorlar. Bu kitapta Büyük Zafer’den Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadarki olaylar yer alıyor.

Yoksul Türkiye’nin zaferi bütün mazlum ülkeleri etkilemiş, Müttefikler yani Emperyalizm bundan çok rahatsız olmuştu. Barış için çok zorluk çıkardılar. Sevr’in yumuşatılmış bir örneğini kabul ettirmek için çok uğraştılar.

Mudanya Anlaşması ile Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Müttefiklerin tutumları, davranışları, oyunları, tuzakları, üslupları unutulmaması gereken olaylardır. Lozan bu yüzden eşi bulunmayan, uzun ve çok çetin bir boğuşma halinde cereyan etmiştir.

Mudanya ve Lozan Millî Mücadele’nin masa başındaki devamıdır. Birkaç kez savaşın eşiğine gelinmiştir. Kitapta her iki görüşme de emperyalist anlayışın ve ahlakın iyi bilinmesi için genişçe yansıtılmıştır. Bu anlayış ve ahlakı iyi bellemek gerekir, kaç zamandır yine devreye giriyor.

İç sorunlar da vardır ve dramatiktir.

Halkı coşturan olaylar sürmektedir.

Türkiye büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Bunların nasıl çözüleceğine dair yoğun konuşma ve tartışmalar başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın dünyaya kapalı bir doğu ülkesini cumhuriyete, aydınlanmaya, uygarlığa, çağdaşlaşmaya adım adım hazırlaması, halkın bu çağrıya katılması dönemin en önemli özelliğidir.

Dönem Ankara’nın başkent olması ve türlü çatışmalardan geçilerek 29 Ekim 1923’de cumhuriyetin ilanı ile sona eriyor.

Birinci cildin içeriği budur.

‘***’

KİTAPTAN BAZI İLGİNÇ ANEKDOTLAR

Çankaya’da, ilk kattaki misafir salonunda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları toplantı halindeydi: Konu padişahlığın kaldırılması, sorun çoğunluğu sağlamaktı.

Zamir Bey: “Hilafet konusu açılırsa medreselilerin işi çıkmaza sürükleyeceklerinden korkarım” dedi, “saltanatsız hilafet olmaz” diye tutturacaklardır.”

Mustafa Kemal Paşa “zararı yok, bu konuyu tartışmaya hazırım” dedi, “Meclis”te bu konuda geniş bir açıklama yapacağım. Tatmin olacaklarını sanıyorum, merak etmeyin.”

Hepsi hayretle baktı. Paşa’nın bilebileceği bir konu değildi ki bu. Paşa bilgi verdi:

“Ben Sakarya Savaşı’ndan sonra Büyük taarruz’a kadar aylarca her fırsattan yararlanarak İslam tarihini inceledim. Olayların akışına göre bu bilginin bir gün gerekeceği belliydi. Nitekim o gün geldi işte.

Notları yanındaydı. Zamir Bey’e bir tomar kâğıt uzattı:

Bak da için rahat etsin.”

(ss. 111-112)

‘***’

Lozan, 2 Aralık 1922… İsmet Paşa Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’le görüşüyor. Uzun süren Türk-Rus görüşmesi Lord Curzon’u huzursuz eder. İsmet Paşa’nın ağzını aramak, durumu öğrenebilmek için randevu alarak ertesi sabah ziyaretine gelir.

İsmet Paşa ayrıntıya girmeden Türk-Rus ilişkilerinin iyi olduğunu söylemekle yetinir. Lord Curzon birçok konuda dolaşarak bir bilgi gösterisi yaptıktan sonra fırsatını bulup İsmet Paşa’yı uyarır:

“Siz Yunanistan’ı yendiniz, İngiltere’yi değil. Bunu unutmayın.”

İsmet Paşa “Hayır” diye düşündü, “Yalnız Yunan’ı yenmedik, güneyde müttefikiniz Fransızları yendik, onun silahlandırdığı Ermenileri yendik. Müttefikiniz İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırdık. Sizin silahlandırdığınız Doğu Ermenilerini ve Pontus çetelerini yendik. Sizin İstanbul yönetimi ile birlikte azdırdığınız isyancıları yendik. Silah ve para ile desteklediğiniz Kuva-yı İnzibatiye’yi yendik. En son olarak da maşanız Yunan ordusunu yenip denize döktük. Mondros’u yendik, Sevr’i yendik, Üçlü Antlaşma’yı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız; hepsinin ipleri, dümeni, düğmesi sizin elinizdeydi.

Biz asıl sizi yendik.

Hırçınlığınızın, telaşınızın, durmaksızın, entrika çevirmenizin sebebi bu... Bunu örtbas etmeye, kaybınızı gidermeye çalışıyorsunuz.

Biz sizi burada da yeneceğiz.

(ss. 188-189)

‘***’

Kasım 1922…

Zafer kazanılmış, İngiliz maşası Yunan ordusu Ege’ye dökülmüştü.

Ancak Mustafa Kemal Paşa yeni bir görevin başında, yine çare arıyordu!

Paris temsilciliğinin yardımı ile siyaset, siyasî akımlar, ideolojiler, sistemler, ekonomi ile ilgili birçok kitap getirtmişti. Kitapların bir bölümünü evde alıkoydu. Büyük bölümünü Fransızca bilen, bu konulara ilgi duyan arkadaşlarına dağıttı:

“Çabuk okuyun, notlar alın. Sonra bilgilerimizi değiş tokuş edelim.”

Yoksul, sermayesiz, uzmanı ve deneyimi az, talihsiz bir ülke sömürülme tuzağına düşmeden nasıl kalkınabilirdi? Bunun bir yolu var mıydı? Böyle bir yol yoksa ne yapacaklardı?

Yana yana bu soruların yanıtlarını arıyordu. (s.200)

‘***’

Kasım 1922… Lozan Konferansı…

İsmet Paşa Türkiye’ye -zafere rağmen- bir tür yumuşatılmış Sevr koşullarını birleşik bir cephe halinde kabul ettirmeye çalışan İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülke temsilcilerine karşı korkunç bir diplomatik savaş vermekte.

Bir akşam, İngiltere temsilcisi ve Konferans Başkanı Lord Curzon, ABD temsilcisi Mr. Child ile birlikte İsmet Paşa’yı ziyarete geliyor. Havadan sudan konuştuktan sonra, Lord Curzon asıl konuya gelerek konferansın iyi gitmediğinden şikâyet ediyor ve ayrılmadan önce tane tane, üstüne basa basa şunları söylüyor:

“Bir neticeye varacağız ama, biz memnun ayrılmayacağız. Hiçbir konuda bizi memnun etmiyorsunuz. Her dediğimizi, makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz.

En sonunda şu kanata vardık ki ne reddederseniz, her birini cebimize atıyoruz.

Ülkeniz haraptır, imar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende vardır, bir de şu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz, hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı? Para kimsede yok, ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden para alacaksınız, harap bir ülkeyi nasıl kurtaracaksınız?

İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size gösterecek, önünüze koyacağız.” 

İsmet Paşa bu dehşet verici sözleri hiçbir zaman unutmayacaktı.

Parasız, yoksul Türkiye Lord Curzon’ların önünde diz çökmeden kalkınabilir miydi, nasıl kalkınırdı?

(ss.199-200, 389)

‘***’

Ocak 1923…

Mustafa Kemal Paşa ayakta… Yorulma nedir bilmiyor, il il dolaşıyor. Askerî zafer kazanılmış, ancak henüz barış sağlanamamış. Paşa, aydınları, halkı geleceğe hazırlıyor, uyarıyor. Çekilen acıların ve zaferin sağladığı birliğin korunmasını istiyor.

Türkiye saltanatı kaldırarak büyük bir devrim yapmış, halk idaresine geçmiştir. Bir daha yenilmemek, ayak altında kalmamak, çağa yetişmek için Devrim’in tamamlanması gerekmektedir.

19 Ocak… Mustafa Kemal Paşa Ege’de… Çevredeki birlikleri denetliyor, tatbikat yaptırıyor, türlü görevler veriyor. Ordu bütünüyle hareket halindedir.

Paşa İzmit’tedir, akşama doğru sinema salonuna gelir. İzmitliler Paşa’yı büyük bir sevgi seliyle karşılar. Paşa merak ettikleri, ilgi duydukları her konuda soru sorabileceklerini söyler. İzmitlilerin soruları Paşa’ya da, ona eşlik edenlere de büyük ümit verir. Halk gelecekle çok ilgilidir, sordukları soruların bazıları şunlardır:

-Köylüleri nasıl eğitecek, nasıl zenginleştireceğiz?

-Eğitimin hedefi ne olacak?

-Adliye teşkilatı böyle mi kalacak?

-Eski kanunlar yenilenecek mi?

-Milleti gönence götürecek yol hangisidir?

-Avrupa seviyesine ulaşmanın çaresi nedir?

Gazi her soruyu yanıtlar. Genel durumu özetler. Halk hükümeti olmanın anlamını açıklar. Türk tarihi hakkında bilgi verir. Halifeliğin tarihini anlatır. Kalkınmak için yapılması gerekli işleri sıralar. İktisadın, eğitimin, bilimin kültürün önemini belirtir. İktisat kongresinin yakından İzmir’de toplanacağını bildirir. 

Şiddetli alkışlar arasında salondan ayrılır.

Arkasında heves, ümit, heyecan, azim, hayat dolu bir topluluk bırakır.

(ss. 216-217)

 

‘***’

13 Mayıs 1923 …  Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım, bazı milletvekilleri, görevliler trenle Ankara’dan ayrıldılar. Çıplak bozkır içinde yol alırlarken, konuştukları Türkiye’nin sorunları idi.

Sorunların çoğunu Latife Hanım ilk kez duyuyordu. Duyduğu her acı gerçek sarsılmasına sebep oluyordu:

-Bütün Türkiye’de hiçbir köyde beş sınıflı bir devlet okulu, İstanbul dışındaki hiçbir ilde kız lisesi yoktu. Eğitim uzmanları bugünkü hızla köylere ancak 150 yılda okul gidebileceğini hesaplamıştı.

-Hiçbir ilçede hastane yoktu. Bebek ölüm oranı yüzde 60’tan fazlaydı.

-Tarım bin yıllık usullerle yapılıyor, köylü kendi ihtiyacı kadar ürün yetiştiriyordu. Fazla ürünü olanlar pazara götüremiyordu. Çünkü ne yol vardı, ne de taşıt. Büyük modern çiftlikler yabancılarındı. Köylünün pek azı çiftçiydi, büyük bölümü topraksızdı, ortakçıydı, ırgattı, yanaşmaydı.

-Ağır sanayi sıfırdı. Orta sanayi çok zayıftı. Bütün Türkiye’de 300 kadar küçük sanayi kuruluşu vardı. Bunun da yalnızca yüzde 15’i Türklerindi, gerisi yabancıların…

-Millî sermaye diye bir şey yoktu.

Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına sık sık soruyordu:

-Ne yapmalıyız? Ekonomimizi millîleştirmeyi nasıl başaracağız? Üretimi nasıl artıracağız? Nasıl sanayileşeceğiz, çağa nasıl yetişeceğiz? Ne düşünüyorsunuz?

(s.272)

 

‘***’

Üç yıldır ABD’de yaşayan, eğitim gören Zekeriya Sertel ile eşi Sabiha Sertel İstanbul’a dönmüşlerdi. Tarih 1923’ün yaz ayları… İstanbul barış heyecanı içindeydi. Zekeriya Bey ilerde şunları yazacaktı:

Kafamızda büyük hayaller dolaşıyordu. Önce demokratik bir sistemin kurulması gerektiğine inanıyorduk. Biz Amerika’da hürriyet ve demokrasiye inanmıştık. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan memleket şimdi hürriyet ve demokrasi dönemine girecekti.”

Bağnazlığın kol gezdiği, insanların yüzde 90’ının köylerde yaşadığı, bunların yüzde 99’unun okuryazar olmadığı bir ülkede Amerikan tarzı demokrasi kurulacağına inanıyorlardı. Tıpkı bir zamanlar bazı aydınların Türkiye’yi Amerikan mandasının kurtaracağına inanmaları gibi…

İstanbul aydınlarının gerçekçi olmaları, Anadolu’nun şartlarını, özelliklerini kavramaları, millî bir bakış sahibi olmaları zaman istiyordu.

(s. 315)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura