Diğerleri > Ekonomik Konjonktürden Notlar
11-02-2012
ÇİN EKONOMİSİ, SERVET DANIŞMANLIĞI, ÖZELLEŞTİRME, YOLSUZLUK, BANKALARIMIZ, TOHUMCULUĞUMUZ

ÇİN: EKONOMİDE DEVLETİN ÖNEMİ

Çin Mao’dan sonra devlet işletmeciliğini tamamen terk etmemiş, yeni bir anlayışla ele alıp reforma tabi tutmuş, “sosyalist pazar ekonomisi”ni kurmuştur. Türkiye’de başta AKP’nin maliye bakanı olmak üzere, bunların destekçisi kimi köşe yazarları Çin’in Batı’ya tamamen açıldığı, kapitalizmi benimsediği yalanını yaymaktadır.

Oysa Çin ekonomik rejim olarak kendine özgü bir senteze gitmiş, bir tür “karma ekonomi” düzeni kurmuştur. Sayın Ali Külebi’nin bir makalesi[i] bize bu gerçeği bir kez daha görme imkânı sağlıyor; özetliyorum aşağıda bu yazıyı.

Çin’in yarattığı ekonomik mucizede hiç şüphesiz Çin devletinin ekonomiye doğrudan müdahalesi ile devlet işletmelerinin önemli yeri vardır.

Mao’nun ölümünden sonra ekonomide reform ve dışa açılımın Çin’de ulusal bir politika olduğu ve bu bağlamda pazar ekonomisine dönük reformların da 1979’da başladığı bilinir. 1992’de de Çin bir “sosyalist pazar ekonomisi” kurulmasının ana hedeflerini resmen kurumsallaştırmıştır. Bu hedefler doğrultusunda da, mali sistemde, vergi, finansman, döviz, dış ticaret ve fiyatlandırma ile ilgili hususlarda ciddî sistem değişikliklerine gidilmiş ve 2000 yılında kendine özgü bir “sosyalist pazar ekonomisi” sistemi ana hatlarıyla ortaya çıkmıştır.

Ancak bu devletçi yapının nereye kadar başarılı olacağı ve baskı altında tutulan ücret ve fiyatlandırma politikalarının nereye kadar dış dünyaya açılmış Çin’in devlet işletmelerini koruyacağı önemli bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin’de devlet işletmelerinin, dışa giderek açılan ekonomideki yerinin ne olduğu ve olacağı da artık özellikle yabancı iktisatçıların dikkatle izledikleri bir husustur. Ne var ki geçmişte Çin ekonomisi geniş ölçüde ekonomik kalkınma, araştırma ve geliştirme, yenilik yaratma, finansal istikrar ve kurumsal yapılaştırma özellikleriyle devlet işletmelerine bağımlıydı ve halen bağımlıdır.

Son 20 yıl içinde dışa açılma, özel sektör ve yabancı sermayeye kalkınmada önem verme yolunda başarılı adımlar atmış olan Çin ekonomisini yönetenler, “büyük devlet işletmelerini elinde tut, küçükleri elden çıkar” felsefesiyle hareket ederek geleneksel devlet işletmeciliğinin boyutlarını sınırlama planlarını yürürlüğe koymuşlardır. Bu sınırlamanın yanı sıra devlet işletmelerini yönetimde de merkezi otoriteden daha bağımsız karar alabilme özgürlüğü belli ölçülerde tanınmıştır.

Bu bağlamda son dört yılda devlet işletmelerinin sayısının ciddî ölçülerde azalmış olduğu gözükmektedir. 2001 yılında Çin’de 174 bin olan devlet işletmesi sayısı 2004 yılında 138 bine düşmüştür. 2.903 adet büyük devlet işletmesinin yaklaşık yarısının 2004 yılında çok ortaklı şirket haline getirildiği ve yine küçük ve orta ölçekli devlet işletmelerinin yüzde 80’inin bu sürede ülke çapında yeniden yapılandırıldığı ve mülkiyetinin dağıtıldığı bilinmektedir.

Bunları gerçekleştirmek ve reform yapmak amacıyla, 2003 yılında devlet işletmeleri denetim ve yönetim organları yapılandırılmıştır. Bu yapılandırma, sürekli zarar eden umutsuz işletmelere iflas etmelerinin yolunu açarken, büyüyen ve gelişen işletmelere de sermayelerinin ve ortaklarının yapısını çeşitlendirme olanağını getirmiştir.

Çin’de son 20 yıldır süren devlet işletmeleri reformu sonucu ülke ekonomik açıdan çok önemli kazanımlar sağlamıştır. Ancak bu sağlanırken de ekonomi içinde devlet işletmelerinin toplam sanayi [çıktı]ları ile bu işletmelerdeki toplam işçi sayısı azalmıştır. Yeni yapılandırma ile iflas ve işten çıkarma gibi geçmişte düşünülmek istenmeyen uygulamalar kolaylaşmıştır.

Yine konulan yeni kriterlerle devlet işletmelerinin, iş odaklı, bağımsız yönetimli ve doğrudan devlet denetimine tabi olmayan, özel sektör yaklaşımlı özelliklere sahip bir dizi yönetimsel çeşitlilikle kurumsallaşmaya dönüştürülmeleri hedeflenmiştir. Bu hedefler, “kârda ve zararda sorumluluk sahibi olma” ve “devletin, işletmelerden ayrılması” anlayışlarıyla bütünleştirilmiştir.

Bugün gelinen noktada Çin ekonomisi, son yıllardaki mucizevî kalkınmasını ekonomide gerçekleştirdiği yapısal reformlara borçludur. Ancak, dünyanın önde gelen ekonomistleri bundan böyle Çin için eski güllük gülistanlık hayatın sürmesinin zorlaşacağında hemfikirdirler.

Bütün bunlara bakarak ülkemizin ekonomi, finansman, işletmecilik ve özellikle dış dünya ile ilişkiler açısından Çin Halk Cumhuriyeti’nin deneyimlerinden, uygulamalarından ders çıkarması gerekebilir. Çin kendine özgü koşulları nedeniyle Türkiye için bir model teşkil etmese de birçok açıdan izlenmesi gereken, küresel güce oynayan bir bölgesel güçtür.

Yukarda özetlediğim makalenin çizdiği Çin ekonomisi tablosundan benim ulaştığım sonuç şudur: Çin Batı söylemlerine, küreselleşme mavalına körü körüne teslim olmamıştır. Değişen koşullara kendi çıkarları ve ulusal hedefleri çerçevesinde uyum sağlama yoluna gitmiştir. Bunu da her iki ekonomik sistemin iyi taraflarını alarak kendine özgü yeni bir ekonomi modeli yaratarak sağlamış, yeni modele de “sosyalist piyasa ekonomisi” adını vermiştir.

Oysa böyle bir yola Türkiye Çin’den önce girmişti, Atatürk sayesinde!... O sisteme  “karma ekonomi” adını veriyorduk. Ne yazık ki 1980’lerde yabancıların ve onların işbirlikçilerinin aklına uyarak o sistemi terk ettik.

Çin’le aramızdaki fark da bu: Hiçbir şeyde kendi çıkarlarımızı güdemiyor, hiçbir şeyde sebatlı olamıyoruz.

Hep yeniden başlıyoruz. Sonuç da masallarda olduğu gibi:

Az gitmişiz, uz gitmişiz, bir de bakmışız ki bir arpa boyu yol gitmişiz.


“İKİ TÜRKİYE”DEN: “SERVET DANIŞMANLIĞI”

Türkiye’de bir de “servet danışmanlığı” diye bir meslek varmış, ben yeni öğrendim. Adına “Private Banking” (özel bankacılık)deniyormuş. Bu meslekten birinin, Akbank’ın “Private Banking”inden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Fikret Önder’in, söz konusu hizmetle ilgili açıklamaları bana çok ilgi çekici geldi.

Fikret Önder önce “zengin” kime denir, bunun tanımını yapıyor. Oturduğu ev dışında, nakde çevrilebilir 1 milyon dolar varlığı olan kişi, dünyanın her yerinde ‘zengin’ olarak kabul ediliyor.  Tanıma göre biri birkaç milyon dolarlık bir evde otursa bile ‘varlıklı’ sınıfına giremiyor. Forbes dergisinin son zenginler listesine göre de Türkiye’de 1 milyar dolar serveti olan kişi sayısı 21. Bu rakam Japonya’da 19 kişi.

“Özel bankacı” Önder şöyle devam ediyor açıklamalarına [Levent Ertem, Akşam, 4.2.2008]:

‘Private Banking’ sisteminde en az 500 bin YTL getirene hesap açılır. Sistemin Türkiye’deki öncüsü Akbank’tır. Akbank “Private Banking”de 3 bin kişinin 8 milyar dolar hesabı yönetiliyor. İstanbul’da Merkez, Suadiye, Nişantaşı, Ankara, İzmir, Adana ve Bursa’da Private Banking şubeleri bulunmaktadır. Müşteri gizliliğine ve buna bağlı karşılıklı güvene özen gösterilir. İsteyene Brezilya borsasından hisse, isteyene Güney Afrika’dan altın alım satımı yaparız.

Zenginlerin parasını yönetirken, doktor titizliğiyle çalışırız. Nasıl ki bir doktor hastasına ilaç verirken veya bir tedavi yöntemi uygularken karaciğerinin durumunu sorarsa, biz de miktarını bilmesek de müşterimizin diğer yatırımlarını nerelere yönlendirdiğine bakarız. Servetini anlayıp ona göre kişisel bir reçete yazarız.

Türkiye’deki bazı ‘süper zengin’ aileler en az 60-70 milyar dolarını “her ihtimale karşı” yurtdışında tutmaktadır.Servet danışmanlığı hizmeti en az 5 milyon dolarla gelen müşteriye verilir.  Bu müşterilerimiz özel vergi danışmanıyla bire bir görüşüp hizmet alır. Akbank’ın ekonomistleri ile yüz yüze görüşebilir. Aile servetinin korunması konusunda yardım alabilir. Ayrıca Private Banking müşterileri Beşiktaş ve F.Bahçe maçlarını localardan izleyip, yurtdışı sanat faaliyetlerine davet ediliyor.

Özel bankacının açıklamaları bu kadar.

Bana gelince, aklıma bazı sorular geliyor: Birincisi, acaba Türkiye’de karma ekonomi sistemi olsaydı bu 60, 70 milyar dolarlar yabancı ülkeler yerine kendi ekonomimizde değerlendirilmez miydi? Bu şahıslar, böylesine zenginleşirken, bu serveti geri kalan milyonların fakirliği pahasına kazandıklarını bilmiyorlar mı? Kendilerini o milyonlara hiç mi borçlu hissetmiyorlar?

Aklıma gelen bir diğer soru da şu: Acaba küresel ekonomik kriz bu seçkin ailelerin yurt dışında tuttukları 60-70 milyarları da etkiledi mi? Kemal Unakıtan’ın yurt dışındaki paraları Türkiye’ye getirme girişiminin “kaynak sormayacağız” maddesinden bunlar da yararlanacak mı? Sonra, neden “kaynak sormayacağız” deniyor? Bunlar temiz kazanılmış paralar ise, kaynaklarının sorulmasının ne sakıncası var?

ÖZELLEŞTİRMENİN BİR ZARARI DAHA

Özelleştirmelerde mahkeme kararları uygulanmıyor [Murat Kışlalı, Cumhuriyet, 9.2.2008].

Özelleştirmesi iptal edilen Seydişehir Eti Alüminyum'un kaderi de SEKA Balıkesir'e benzeyecek gibi. Şundan ki satışı üç yıl önce iptal edilmesine karşın Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından hâlâ geri alınmadı SEKA Balıkesir.

Ancak dikkat!...  Çok anlamlı bir benzerlik daha var bu iki özelleştirme arasında:

Her iki şirketin de yeni sahipleri Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yakınları!...

-Eti Alüminyum, Karadeniz Otoyolu ve mobil santral ihaleleri sebebiyle üç bakanın Yüce Divan'da yargılanmasına neden olan ve Erdoğan'a yakınlığıyla bilinen Rizeli müteahhit Mehmet Cengiz 'e,

-SEKA Balıkesir ise 51 milyon dolarlık kuruluşa 1.1 milyon dolar veren AKP’nin fanatik destekçisi Yeni Şafak gazetesinin sahibi Albayraklar AŞ'ye satılmıştı.

ÖİB, Danıştay tarafından iptal edilen SEKA Balıkesir özelleştirmesinde de tapu iptal davasının aradan iki yıldan fazla bir süre geçmesine karşın halen devam ettiğini gerekçe göstererek geri alma sürecini ağırdan alıyor.

ÖİB’nin SEKA Balıkesir’i geri alması lazım. Ancak SEKA Balıkesir’in iadesi için açılan tapu davasında bilirkişi raporunun gelmediğini iddia ederek, iki yıldan uzun bir süredir kurumu geri almak için harekete geçmiyor.

Olay bu. Yolsuzluk ve kamu zararı apaçık.Öte yandan, Tayyip başbakan “yolsuzluğu önledik, hortumları kestik” diyor, başka bir şey demiyor. Acaba halkın malı üzerine oturup, mahkeme kararına rağmen kalkmamayı yolsuzluk saymıyor mu? Bu suçu işleyenlerin kendisine pek yakın kişiler olması anlamlı değil mi? Bunun için mi halkın malına verdiği zararlar ayyuka çıkan Metin Kilci’nin kulağını şöyle asılıp da çekmiyor ya da “seni gidi seni” diyerek ensesine kuvvetli bir Osmanlı tokadı yapıştırmıyor?

YOLSUZLUK: GÖZÜAÇIK BÜROKRATLAR

Türkiye, 1999 Marmara depremiyle sadece topraktan değil, cüzdandan da büyük sarsıntıya uğradı. Can kayıplarına eklenen maddi kayıpların yanı sıra birçok plan, proje ve yatırım da uzun süreliğine rafa kalktı. Bu planlardan biri de Körfez'e köprüsü projesiydi. Köprünün inşa edileceği bölgeler depremde yıkılınca, proje bir süreliğine gündemden kalktı. Fakat 2000'li yıllarda köprü projesi tekrar gündeme geldi.

Proje yeniden gündeme gelince de talancılar hortladı. Köprüye bağlanacak otoyolun yapılacağı dağ başındaki çorak araziler 1 YTL'den kapatıldı. İddialara göre, arazileri satın alanların başında projeyi gerçekleştirecek olan Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü'nde görevli idareciler geliyor. Gözüaçık bürokratların, yolların geçeceği bölgelerde yüzlerce dönüm arazi satın aldıkları önü sürülüyor. Kuş uçmaz kervan geçmez arazilere süper lüks villalar yapılmaya başlamış bile. İnşaat sahipleri bunların değerinin 100'e katlanacağından emin bulunuyor [Faruk Erdem, Takvim, 8.2.2008].

Atalarımız boşuna, “bal tutan parmağını yalar” dememişler. Ama günümüzde, “deveyi hamutuyla yutuyorlar” demek daha doğru olacak galiba.

BANKALARIMIZ YABANCININ OLUNCA

Daha önceki bir yazımda ulusal bankaların yabancılara satılmasının, başka bir deyişle bankacılık sektörünün yabancılaştırılmasının sakıncalarını uzun uzun anlatmıştım. Türkiye’de demokrasi iyi işlemiyor. Bir kanıtı, bizi plansız ve uzak görüşsüz adamların yönetmesi. En can alıcı kararları bile alelacele, uzun boylu düşünmeden alıyorlar. Birçok bankamızı, böyle bilinçsiz ve hesapsız, birer birer yabancılara sattılar. Sakıncalarını hiç hesaba katmadılar. Tabiî tehlikeler de birlikte geldi. Şimdi bu sakıncalar somut olarak ortaya çıkma yolundadır. Aşağıda sunacağım gözlem verisi bunlardan biri ile, “yabancı bankaların mevduatı yurtdışına çıkarma” riski ile ilgilidir.

“Küresel kriz, iş dünyasının ardından finans kesimini endişelendiriyor. Patronlar acil eylem planı üzerinde çalışırken, yerli bankaları 'yabancı damat' korkusu sardı.

Krizin Avrupa bankalarına sıçrama ihtimalinin olduğuna dikkat çeken yerli bankalar, yabancı bankaların topladıkları mevduatı kendi ülkelerine taşıyabileceğinden endişe ediyor. Merkeze destek vermek isteyen birçok kuruluşun, Türkiye'den topladığı döviz cinsi mevduatı yurtdışına çıkarabileceğini aktaran üst düzey bir banka yetkilisi, "Bankaların mevduatı bir havuz gibidir. Bu havuzdan azalacak su diğer bankalar arasında mevduat savaşı başlatır. Bu da bankaların mevduat yarışına girmesiyle birlikte faizlerin hızlı yükselmesine sebep olur." dedi.

Bankacılık sektöründe toplam mevduat yaklaşık  422 milyar YTL. Yabancı para mevduatlarının toplam mevduatlar içerisindeki payı yüzde 35. Yabancıların öncelikli olarak kredileri durdurma yöntemini izleyebileceğini aktaran bir başka yetkili ise, "Biz bankaların yabancılaşmamasını isterken bu riskleri göz önünde bulunduruyorduk. Kredileri durdurmanın yanı sıra verdiği kredileri de geri çağırıp yurtdışına takviye yapmak isterlerse bu durumda ortalık toz duman olur" diye konuştu. Son dönemde Türk bankacılık sektöründe yabancı payı her geçen gün artıyor. Birkaç yıl öncesine kadar yüzde 15 seviyesinde olan bu oran borsa paylarının da dahil edilmesiyle birlikte yüzde 40'ın üzerine çıktı [Zaman, 20.9.2008].

Bir yetkili "Biz bankaların yabancılaşmamasını isterken bu riskleri göz önünde bulunduruyorduk” demiş ki çok doğru. Daha ne riskleri var bu yabancılaşmanın, bilgisini tazelemek isteyen 21yyte internet sitesindeki yazıma[ii] bakabilir.

EMPERYALİZMİN EL KOYDUĞU BİR KAYNAK DAHA: TOHUMLARIMIZ

Emperyalizmin (ABD, AB) el koymadığı kaynağımız kalmadı: Fabrikalarımız, sanayi tesislerimiz, bankalarımız, limanlarımız, topraklarımız, tarım arazilerimiz, tarımımız, hatta tohumlarımız!... Bütün bunları da “bizi yönet” diyerek başımızın üzerine çıkardığımız kendi insanlarımız eliyle yapıyor.

Gerçekten yerli tohumlarımız büyük bir tehlike altında. Sebebi AKP iktidarınca tohumculuk alanında çıkarılan son kanunlar... Bu kanunlar tüketicinin, köylünün, çiftçinin aleyhine ağır sonuçlar doğuruyor. Sağlığımız bakımından da büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Halkımız bir yana, çoğu aydınımızın habersiz olduğu bu trajik gerçeği gözlem gazetesinden Serkan Aksüyek'in [Eposta, 19.9.2008], Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kâmil Okyay Sındır'ın görüşlerine dayanarak kaleme aldığı yazıdan öğreniyoruz. Aşağıda özetliyorum bu yazıyı:

 

1) Türk çiftçisine tohumda kurulan tuzak sadece Tohumculuk Kanunu ile sınırlı değil. Üçbinden fazla "endemik/ kendine has" bitki türünü barındıran Anadolu toprakları; 2004'te yasalaşan "Islahçı Hakları Kanunu" ile birlikte, devlet eliyle, uluslararası tohumculuk şirketlerinin pazarı olup çıkacak. Kilerine tohumluk ayıran çiftçimiz, 2011'den itibaren bunu pazarda satamayacak. Aksi halde uluslararası tohumculuk şirketleriyle başı belaya girecek.

Birbirini tamamlayan iki kanun, “2006 yılında kabul edilen Tohumculuk Kanunu” ile “8.1.2004 tarihinde yasalaşan 5042 sayılı Islahçı Haklarının Korunması Kanunu” önce tohum ıslahı yapan şirketlerin haklarını düzenledi, daha sonra devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının altyapısını sağladı.

31.10.2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 5553 sayılı "Tohumculuk Kanunu’a göre 31.10.2011 tarihinden itibaren, hemen her çiftçinin yüzyıllardır ürettiği ve kilerinde gelecek dönemi için sakladığı tohumluklar, şayet kayıt altına alınmamışsa ticarete konu olamayacak. Yani, elinde fazla tohumu olan bir çiftçimiz bu tohumunu komşusuna veya pazarda ihtiyacı olan diğer çiftçilere satamayacak. Eğer satarsa aynı yasanın 12. maddesine göre önce 10 bin YTL (10 milyar TL) idare para cezasına çarptırılacak. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilecek, tohumluklara da Bakanlık tarafından el konulacak. Atadan, deden, babadan kalma yöntemlerle üretilen tohum, kayıt altına alınmamışsa ticareti yapılamayacağı gibi, tohumluk olarak kullanımına da izin verilmeyecek. Çiftçinin bu ihtiyacını, üreten birisinden karşılaması gerekecek.2) İşte bütün mesele o "birisi"nin kim olacağı noktasında düğümleniyor.

Tohumculuk Kanunu'nun altyapısını oluşturan bir başka kanun, adeta bu iş için özel olarak hazırlanmış. 8.1.2004 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5042 sayılı "Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahatçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun" işte tam bu aşamada devreye giriyor.

Türkiye'de tohum ıslahı yapan şirketlerin yaklaşık yüzde 90'ı uluslararası şirketler. Dünya tohumculuğunu 6 büyük şirket elinde bulunduruyor. Bunlar Novartis, Monsanto, Cargill, Dupont, ADN ve Bayer. Bu firmaların Türkiye'deki tohumculuk firmalarıyla hisse bazında ya da bayilik yoluyla kurdukları ortaklıkları bulunuyor. 5042 sayılı yasaya göre bu firmalar Türk çiftçisinin tohumlarını alıp, patent ve fikrî mülkiyet haklarına sahip olacaklar. Şirketlerin hakları da yine bu yasayla güvence altına alınmış olacak. Yani, önce Tohumculuk Yasası ile çiftçiye "Arkadaş sen bu tohumluğunu kullanamazsın" denecek, sonra da o tohumları tescil ettiren şirketlere "devlet eliyle" pazar yaratılacak. Türkiye'nin, bugün özellikle sebze tohumlarında yüzde 90 oranında yabancı şirketlere bağımlı olduğunu da anımsatmak gerekiyor.

Bu noktada sorunun bir başka muhatabı karşımıza çıkıyor: Tohumculuk Kanunu ile kurulma kararı verilen Türkiye Tohumcular Birliği...

Birliğin üyelerine bakıldığında, ağırlığın yabancı şirketlerde olduğu görülüyor. Kısacası Türkiye, başka devletlerin "uzay araştırmaları ile bir tutma" derecesinde önem verdiği tohumculuk sektörünü, yabancı şirketlerin hâkimiyetindeki "Tohumcular Birliği"nin insafına ve tasarrufuna teslim etmiş durumda. 3) Bitti mi? ne yazık ki hayır: Bir de görülmeyen, konuşulmayan bir tehlike var: UPOV!...

Türkiye'nin tohumculukta sıkıştırıldığı kumpas, sadece Tohumculuk Yasası ve Islahatçı Haklarının Korunması Yasası ile sınırlı değil. Kısa adı UPOV olan "Uluslararası Yeni Çeşitleri Koruma Birliği'ne (International Union for the Protection of New Varieties) 18 Kasım 2007'de 65. ülke olarak üye olan Türkiye, bu sözleşme hükümleri uyarınca zengin biyo-çeşitliliğini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.

UPOV'un Uluslararası Patent Birliği'nin tohumculuk sektöründeki karşılığı olduğuna dikkat çeken Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır, bu noktada insanın kanını donduran açıklamalar yapıyor. İki yasal düzenleme ile UPOV'a üye olunmasının, yabancı şirketlerin Türkiye'yi tamamıyla ele geçirmesinin kapısını açtığını savunan Prof. Sındır şunları söylüyor:

"İşin özü şu: Mesela Anadolu'da pek çok buğday çeşidimiz var. İç Anadolu'ya, Ege'ye, Karadeniz'e, Çukurova'ya özgü iklim şartlarına göre farklılık gösteriyor. Bunlar on binlerce yıldır bölgesel ve ekolojik farklılıklar nedeniyle çeşitlenmiş. UPOV üyeliği ile uluslararası tohum şirketlerinin hakları yasal koruma altına alınacak; tohumluk üretimi, satışı ve dağıtımı da korunacak. Çiftçiye "sen kendi tohumunu yapamazsın" denilecek. Öncelikle zengin biyo-çeşitlilik yok olacak. Zararlılara, hastalıklara karşı dayanıklı olan çeşitleri üretemez olunca, bu şirketlerin tohumlarını satın almak zorunda kalacak. Dayatılan bu tohumlar, büyük olasılıkla o yörenin ekolojisine uyum sağlamayacak. Dayanmayı artırmak için bu kez ilaç ve gübreye ihtiyaç duyulacak. Ekolojiye uygun olmadığı için verim ve ürün kayıpları yaşanacak."

Türkiye'nin, yerel tohum şirketlerini koruma altına almadan ve genetik kodlarını tescillemeden UPOV'a üye olmasının büyük bir hata olduğunu söyleyen Sındır, kendisinin bir akademisyen olarak tohuma patent alınmasına karşı olduğunu söyledi: "Bir canlı organizma üzerinde fikrî mülkiyet hakkı olamaz. Yani sizin bir Alman kurdunuz var, doğum yapıyor. Ben bunu tescilledim, artık her Alman kurdu sahibi doğum yaptırırken bana soracak diyorsunuz. Doğanın mülkiyeti bu,… senin şahsî mülkiyetin olamaz. Ben kuraklığa dayanıklı bir çeşit geliştiririm. Yeni ıslah çalışmaları elbette yapabilirim. Ve çiftçiye "bu güzel bir tohumdur, şöyle kalitelidir, besin değeri şöyle yüksektir, fiyatı şudur" derim. Çiftçi bunu ister alır, ister almaz. Ama, ‘al, bunu kullanmak zorundasın’ diyemem. Çiftçinin ürettiği tohumun üzerine gidip "ben bunu ıslah ettim, genetik kodu artık benimdir, bunu kullanacaksın diyemezsiniz."

UPOV üyeliği ile Türkiye'nin genetik çeşitliliği yağmalanacak, yerel çeşitler hızla yok olma sürecine girecek.

Tarım ilacı ve gübre kullanımına dayalı bir tarım sistemi olan “endüstriyel tarım” yaygınlaşacak. Bu durum toprakların, suların, ürünlerin kirlenmesi sonucunu doğuracak. Küresel ısınmayı hızlandıracak. Köylüler tohumlara daha yüksek fiyat ödeyecek. Ürün çiftçinin elinden daha ucuza alınacak.  Bütün bu gelişmeler köylünün yoksullaşması ve kırlardan göç ederek kentlere yığılmasını hızlandıracak. Lezzetsiz ve besin değeri düşük ürünleri tüketecek olan tüketicilerin sağlıkları bozulacak.

4) Tohumculuk sektörünü uluslararası tekellerin eline bırakacak yasal altyapı, maşallah dedirtecek bir hız ve içerikte Meclis'ten geçirilirken, Türkiye'nin asıl zengin bitki çeşitliliğini koruması gereken yasal altyapı, yani "Biyo-güvenlik Yasası" yıllardır Meclis gündemine gelmeyi bekliyor.

Anadolu coğrafyasında 11 bin bitki türü yer alıyor.

İşte bu zenginliğin, gelişmiş tüm ülkelerde olduğu gibi koruma altına alınması ancak Biyo-güvenlik Yasası ile mümkün. Öte yandan tohumculuk sektörünün tek egemen kesimi olan uluslararası şirketler, bu topraklarda yüzyıllardır, doğanın ve insan emeğinin oluşturduğu tohumları patentlemeye çalışıyor. Türk çiftçisi, binlerce yıldan gelen bilgi birikimiyle ıslah ettiği tohumlukların üzerindeki haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya …

***

Yüzde 47’lik AKP neler yapıyor Türkiye’de görüyor musunuz?

Türk milletinin nesi var nesi yok, satıyor.

Fabrikalardan, bankalardan, limanlardan vazgeçtik, tohumunu bile!

Bu mudur demokrasi?Bu mudur halkın çıkarlarını korumak?

Bu mudur millî iradenin tecellisi?

Kim sahip çıkacak sevgili halkımızın bu âcil sorununa?

Atatürkçüler neredesiniz?

 


[i] Ali Külebi, Çin: Ekonomide Devletin Önemihttp://www.tusam.net/makaleler.asp?id=1119&sayfa=0, (22.10.2007)

[ii]Bankaların Yabancıların Eline Geçmesi Neden Tehlikelidir-I,II”, http://www.21yyte.org/tr/yazararsiv.aspx?yazar=53

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura